Şapkadan 163 Çıkar mı?
Sonuçsuz ve gereksiz bir tartışmada nefesimizi ve enerjimizi tüketiyoruz. İrtica var mı yok mu? Varsa tehdit boyutunda mı?
Son 60 yıldır en çok sorulan ve konuşan kafalar sayısınca cevabı olan bir soru. Yalnızca 'vardır' diyenlerin tanımlamasını beklesek dahi ortak metinlere ulaşılamayacağı görülüyor.
Ekranlara taşınan münazaralara baktığımızda kaos kendini iyice belli ediyor. Herkes kendi 'mürteci'sini tarif ediyor. Arbededen yararlanıp düşmanına darbeler indirmeye çalışıyor. 'Bırakınız konuşsunlar' başlıklı yazımda tartışmaların göz önünde ve demokrasinin gerektirdiği şeffaflık ölçülerine uygun yapılması gerektiğini belirtmiştim. Kapalı kapılar ardında yapılacak müzakerelerde toplumsal uzlaşma zemini aranmasını bekleme lüksümüz yok. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın iyi niyetli 'zeytin dalı'nın ummadığı sonuçlar doğurabileceğinden endişeliyim. Otoriter bir tanım ortaya atılabilir. Kanunlar ve uygulamada bulunduğu savunulan boşluğu bu tanım çerçevesinde doldurma girişimleri olabilir. Uyum yasalarıyla biraz gevşetilmiş, ama hâlâ sürdürülebilecek açık kapılara sahip mevzuatımıza, bir de 163 eklenebilir. Artık geride bırakmış olmayı dilediğimiz yaklaşımlar tekrar gündeme taşınarak bir anlamda 'irtica' yapılabilir.
Neyse biz irticaı tanımlama girişimleri üzerine tespitlerimize devam edelim. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ısrarla irtica diyor. Öztürkçe konusunda abartılı titizliği ile tanınan, oydaşma ve gönenç gibi kelimeleri tercih eden Sezer'in gericilik demesini beklerdim. Birçok defa ve yazılı metinler üzerinde aynı tercihle karşılaşınca rastgele yapılmadığına kanaat getirdim. Anlaşılan sosyal, ekonomik ve siyasi anlamda geriye gitmeyi de çağrıştırdığı için gericilik kelimesi pek hoş karşılanmıyor. Milli Şef döneminin otoriter şartlarını, açık oy kapalı sayım günlerini, gümrük duvarlarını özleyenleri kapsam dışı bırakma çabası olarak algıladım, Sezer'in tercihini.
Samimi bir gayretle tarif yapmaya çalışanlarla beraber, dine sübjektif bakışını yayma çabaları da dikkatten kaçmıyor. Din ve inançla arasında sorun olanların tartışmaları araç olarak kullandıkları gözlemleniyor. Ya da bazı çıkışlar öyle algılanarak dindar kesimde tepkiyle karşılanıyor. Mesela Ahmet Hakan'ın Tarafsız Bölge'sinde Uluç Gürkan, çocuğuna Kur'an eğitimi vermek isteyenleri, çocuk pornocusu Kanadalı öğretmenle aynı kefeye koydu. Hem de Anayasa'nın 'Din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.' teminatına rağmen. Diğer bir örnek Akşam Gazetesi'nin 'Gülen'i oku, yıldızlı pekiyi kap' başlıklı haberi. Okul, öğrenci ve öğretmenle ilgili verilen bütün bilgilerin yanlış çıkması gazetecilik skandalı. Suçlanan öğretmenin, habere konu öğrencinin dersine hiçbir zaman girmediği bilgisi de dünkü ZAMAN'da yer aldı. Akşam'ın haberi doğru bile çıksaydı, maluldü. Zira bir din bilgisi öğretmenin Peygamberimiz'in (sas) hayatını anlatan bir kitabı tavsiye etmesinden daha doğal ne olabilir? Fen bilgisi ya da müzik öğretmeni olsa anlarım. Din bilgisi öğretmeninin Tommiks mi tavsiye etmesi gerekiyordu?
İrtica ulamasının çelişkileri saymakla bitmiyor. Necmettin Erbakan, Başbakanlık'ta tarikat şeyhlerine iftar verdiği için suçlandı. Erdoğan'ın ise Alman Başbakanı Merkel'le iftarda buluşması eleştiriliyor. D-8 ülkeleri girişimi sonunda Erbakan, ülkenin yönünü Batı'dan Doğu'ya çevirdiği gerekçesiyle sigaya çekildi. Erdoğan, Batı'ya peşkeş çekmekle itham ediliyor. Kaddafi'nin çadırı Erbakan'ın her fırsatta önüne konuyor. Erdoğan, Beyaz Saray seferleriyle eleştirilerin hedefi. Birbirine taban tabana zıt olaylar aynı suçun (!) delili olarak gösteriliyorsa, iyi niyetten bahsedemeyiz. Hem Batı'ya gideni, hem Doğu'ya gideni aynı asılsız gerekçe ile asarsanız suyun bulandığına kimseyi ikna edemezsiniz.
- tarihinde hazırlandı.