Print

Light and Darkness

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 2
PoorBest 
'One day the sun is going to rise, "Nasıl olsa bir gün güneş doğacak
Once again everywhere will be filled with light Her yana yeniden nurlar yağacak
Hills and valleys, plains and fields Dere-tepe, ova-oba bucak bucak
Light will drown out darkness.' Işık gelip karanlığı boğacak."
Light will drown out darkness. Işık gelip karanlığı boğacak.
The Qur'an mentions: Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor:
'God is the confidant and guardian of those who believe, bringing them out from all kinds of (intellectual, spiritual, social, economic and political) darkness into the light, and keeping them firm therein. "Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır).
And those who disbelieve, their confidants and guardians are the transgressors; bringing them out from the light into all kinds of darkness. Küfre girenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tâğûttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar.
Those are companions of the Fire; and they will abide therein' (Al-Baqarah 2:257). Onlar, Ateş'in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır" (Bakara, 2:257).
Those who earn the friendship of God through belief will be saved from the darkest of times and be brought out into the light by God. İman etmek suretiyle Allah dostluğuna erenleri, Allah (celle celâluhu), kat kat, muzaaf, mük'ab karanlıklardan kurtarır; tutar ellerinden, onları ışığa çıkarır.
Regardless of what everybody else thinks and believes, whatever God decrees will take place and whatever He wishes will happen. Âlem, meseleye nasıl bakarsa baksın, olup biten şeyler karşısında sadece kendi yüreğini yaksın; fakat O'nun dediği olur; O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, gelir kendi otağına kurulur.
If He says, 'I want goodness and beauty to be witnessed by the entire world', it will happen. "Ben iyiliğin-güzelliğin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum" derse, öyle olur.
Satan will not stay still, he will try to stop this from happening and distract people. Şeytan da boş durmaz; değişik yerlerde kendi ocaklarını yakar, tüttürür.
His distractions will at times cloud judgement, confuse and mislead. Yer yer ortalığı sadece onun tüttürdüğü ocakların sisi-dumanı sarar ve göz gözü görmez olur, yer yer.
'Such (historic, eventful) days—We deal them out in turns among people' (Al Imran, 3:140). "O günler ki, onları biz insanlar arasında çevirip dururuz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine)" (Âl-i Imrân, 3:140).
Time is another of God's Self-Disclosure, it is a way in which God unveils Himself to creation and He uses 'Time' to denote to Himself. Ama "zaman/dehr", O'nun (celle celâluhu) tecellilerinden bir tecellidir ki, zamanın başka bir adı olan "Dehr"i, O, kendisine bir ad, bir unvan olarak alıyor.
He, a profound 'He'... O; "Hüve" ile ifade edilen O (celle celâluhu), koca bir "O" ile ifade edilen O (celle celâluhu).
Yes, 'God is the confidant and guardian of those who believe, bringing them out from all kinds of darkness into the light, and keeping them firm therein.' Evet, "Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır)."
For those who are ungrateful... Nankörlere gelince.
'And those who disbelieve, their confidants and guardians are the transgressors; bringing them out from the light into all kinds of darkness' "Küfre girenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tâğûttur."
'Those who disbelieve' refers to people who eradicate the feeling of belief from their hearts. Esas, "küfre girenler", kalblerindeki inanma duygusunu -bir yönüyle- boğup, öldürüp, kefene sarıp gömenler demektir.
The Arabic word for disbelief means 'to cover up'. "Küfür", setretmek demektir.
The lexical meaning of disbeliever is 'somebody who covers up, screens something'. "Kâfir"in lügat manası da, "örten, setreden" demektir.
That's why- in a way- in Arabic 'disbeliever' is the name given to those who scatter seeds and then cover them with soil. Onun için -bir yönüyle- toprağa tohumları saçıp üstünü örtene de Arap dilinde "kâfir" derler.
Once disbelief seeps into the heart of an individual it covers and buries the feeling of belief, hence they are 'covered up'. Küfre düşen kimseye de kalbindeki o inanma duygusunu sarıp sarmalayıp mezara koyduğundan dolayı "kâfir" denmiştir.
However, the conscience is a witness: Oysaki vicdanın şehadeti var:
When God asked the spirits, they replied, 'Am I not your Lord?' They said: 'Yes, we do bear witness' (Al-Araf, 7:172). Cenâb-ı Hakk'ın, ruhlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sualine karşılık ruhlar, "Evet, Rabbimizsin" (A'râf, 7:172) diyorlar.
'The conscience does not lie.' "Vicdan, yalan söylemez."
It says 'Yes' in the realm of spirits; the original human disposition says 'Yes', human nature says 'Yes; rule and order say 'Yes'. O ruhlar âleminde, misâk âleminde, "Evet" diyorlar; tabiat "Evet" diyor buna, "mâhiyet-i insaniye", "Evet" diyor; genel âhenk ve nizam "Evet" diyor bu meseleye.
But after some time, Satan, I'm not sure if by using an intoxicant, makes one speak otherwise. Fakat zamanla şeytan insanlara -Onlara içirdiği bir şeyle mi?- farklı şeyler söyletiyor.
You know how today people use certain drugs or liquids to force people to say certain things. Hani şimdilerde bazıları, insanları, kendi arzularına göre konuşturmak için bir şeyler içiriyorlar.
And then they place a piece of paper in front of them. Sonra da önüne yazılı bir kâğıt koyuyorlar; cömertçe (!) davranıyor, kalemi koymayı da ihmal etmiyorlar.
Then they say, 'Sign this paper, agreeing you said those things.' Sonra "Sen, bu kâğıdın altına imza at, bunları demiş gibi" diyorlar.
The individual is poisoned, mentally and spiritually, the neurons in the brain become paralyzed and the individual repeats whatever they are told to repeat. İçtiği o zehirli suyla fikren, ruhen zehirlenmiş, beyin aktivitelerini yitirmiş -bir yönüyle- nöronları itibarıyla felç olmuş o insan, kendisine ne telkin ederlerse, o sesi çıkarıyor.
And some have the potential to become the mouthpiece of Satan just like this, repeating and doing whatever he says. Bazılarının da -böyle- şeytana bir borazan, bir zurna, bir kaval olması ihtimali var; o üfleyince, ona göre ses çıkarırlar.
Satan whispers to everyone, approaching some from the right, using arguments related to the right. O üfler herkese; kimisine sağdan gelir, sağa ait argümanları kullanır:
For instance, he would say religion, faith, Paradise, the Divine Beauty and being able to see God's Beauty... Mesela, "Din" der, "İman" der, "Cennet" der, "Cemâlullah" der, "Rü'yetullah" der.
But the reason Satan says this is so that individual can increase their reputation; so that people applaud them and follow them in herds. Ama bunları söylerken -esasen- kendi itibarını yükseltmeye matuf söyler; el-âlem alkışlasın, takdir etsin ve sürüler halinde arkasından sürüklensin diye.
The most dangerous side Satan can approach you is from the right because it uses sacred arguments and encourages people to exploit others' feelings of respect towards the sacred. Şeytanın, insana taarruz ettiği noktaların en tehlikelisi de "sağ tarafından gelmesi"dir; kutsal bir kısım argümanları kullanarak, insanın kutsala karşı saygı hissini istismar etmesidir.
Due to your feelings of respect, you may also fall into this trap. Siz de saygı hissinizden dolayı şeytanın bu oyununa bazen yenik düşebilirsiniz.
Because, as believers, as those who believe in God, you are always in pursuit of the truth. Zira siz, mü'min olarak, Allah'a inanan insanlar olarak, her zaman doğruluk ve doğrular peşinden koşarsınız.
Therefore, in a way, you close the doors of distrust. Dolayısıyla da -bir yönüyle- "adem-i itimâd" kapılarını kapatırsınız, arkasına da sürgüler sürersiniz.
Yet, good opinion together with being aware of human nature or positive thinking without absolute trust is essential. Oysa ki "Hüsnü zan, adem-i itimâd" esastır.
Remember the two lines of poetry that appear on the digital frames: Evet, elektronik levhalardaki iki mısralık yazıyı hatırlayın:
'The heart is always in search for a loyal lover "Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık
Sometimes the one they call 'loyal' is revealed as a hypocrite.' Bazen de 'Sâdık' dedikleri, çıkar münafık."
Your good opinion will make it easier and more convenient for them to take advantage of you. Sizin hüsnüzanla bakışınız, onlar tarafından sizin kullanılmanıza yardımcı olur, sizi kullanmaya müsait hale getirir.
Your perspective on them: Onlara bakışınız:
Good opinion. Hüsnüzan.
But how are you to know that they engaged in different games of trickery? After a nelson hold, after a hand-to-neck grip... Fakat nereden bileceksiniz ki değişik bir ayak oyunu peşindeler, bir künde peşindeler, bir el-ense peşindeler.
You could not know; at least not the bigger picture of the situation through the things you have seen and done. Bilemezsiniz; en azından meselenin çerçevesini tahmin edemezsiniz, görüp ettiğiniz şeyler itibarıyla.
On a festive day, Ibn Salul is in the first row of the Prayer congregation. Bayramda yanınızda görüyorsunuz, İbn Selûl'ü; namazda en ön safta görüyorsunuz, İbn Selûl'ü.
Whilst leaving he is amongst the first to leave, people are following: Dışarıya çıkarken en önde çıkıyor veya halk da koşuyor:
'Let us see this beauty that radiates holy light. "Şu nûr-efşân cemâli görelim biz.
Let us be honoured with witnessing the beauty of our path.' Şehrâhımın/şehrâhımızın cemâlini görmekle şereflenelim."
You know how they say, 'Touching him is worship!' Hani "Dokunmak, ibadettir!" diyorlar ya.
They say, 'He carries all of God's Divine qualities.' Hani "Bütün evsâf-ı İlahî'yi hâiz!" diyorlar ya.
Well, wouldn't one want to touch such a person? To touch them, to admire them, to applaud them? Ee canım böyle birisini insan, temâşa etmek istemez mi, ona dokunmak istemez mi, onu takdir etmek istemez mi, alkışlamak istemez mi?
'The heart is always in search for a loyal lover "Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık
Sometimes the one they call 'loyal' is revealed as a hypocrite.' Bazen de 'Sâdık' dedikleri, çıkar münafık."
When the Pride of Humanity honoured Medina, the Respected Companions, as you know, greeted him with excitement. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine'ye teşriflerinde, sahabe-i kiram -bildiğiniz gibi- O'nu coşkuyla karşıladı.
When you apply this account to the strict criteria of Prophetic narration, a few points may be eliminated, however according to reports, the phrases, 'A moon rose from the Valley of Wada'. Bunları hadisteki sağlam kriterlerle ifade ettiğiniz zaman, elenecek bazı şeyler olabilir; fakat rivayetlere göre, "Seniyye-i Veda'dan bir Ay doğdu.
And we owe it to show gratefulness, when the call is to God,' were chanted in a melodious choir, with the sound of drums. They greeted the Pride of Humanity with this enthusiasm and painted a picture of excitement for everybody. Her dua ve davette bulunan, dua ve davette bulunduğu müddetçe üzerimize şükür vâcib oldu" sözlerini, o gün tef vuruyor gibi, dümbelek vuruyor gibi nağmeli olarak, koro halinde söyledi ve İnsanlığın İftihar Tablosu'nu böyle bir cûşîşle, herkesi heyecana getirebilecek bir tabloyla, bir tavırla karşıladılar.
However I will say something: Fakat bir şey diyeyim:
At that moment, the one who approached the Pride of Humanity and his camel (I would sacrifice my life for even his camel); the one who smiled falsely with a manner specific to himself and said, 'Be our guest O Messenger of God,' was Ibn Salul. Orada, İnsanlığın İftihar Tablosu ve O'nun devesine (devesine de kurban olayım; o da kurban olsun, onu öyle karşılayan da kurban olsun) yaklaşıp kendine has bir işve ile, o yalancı gülmeleriyle, en fazla tebessümle, "Misafirimiz ol yâ Rasûlallah" diyen İbn-i Selûl'dür.
But He, with his discernment and perspicacity, through Divine Revelation inspired, knew exactly who each person really was. Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek firâsetiyle ve fetânetiyle, gayr-ı metlûv vahiy ile, içine doğan vahiy ile, kimin ne olduğunu çoktan biliyordur.
Perhaps God had informed him earlier; I haven't come across anything related to this, but these are all things possible. Belki Allah, önceden de bildirmiş olabilir; ona dair bir şey görmedim ama bunların hepsi ihtimal dâhilinde şeylerdir.
However one thing is certain; the one who strived to appear the most affectionate to the Pride of Humanity with false smiles, facial expressions, widened eyes, lip movements, body gestures, all to appear to be a genuine person, was Ibn Salul. Fakat şurası muhakkak; İnsanlığın İftihar Tablosu'na, oraya gelenler arasında en şirin görünmek için, yalancı tebessümleriyle, yüz takallüslerinde, gözünün irisinde, dudaklarının kıpırdanışında, el-ayak hareketlerinde en samimi bir insan tavrı sergileyen odur.
But He, peace and blessings be upon him, could not be deceived. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldanmaz.
Those who cannot be deceived, those not deceived by God, will not be deceived. Aldanmayan, Allah'ın aldatmadığı, aldanmaz.
However, we can be deceived. Ama biz aldanırız.
Since we always seek someone loyal, we trail them once we see any indication of loyalty and without knowing, we are burnt in the fire that they have started. Çünkü her zaman bir yâr-ı sâdık ararız, bir sadâkat emaresi görünce de arkasına takılırız ve sonra da hiç bilmeden/bilemeden, farkına varmadan, onun yaktığı ateşte yakılırız.
And now, they aim to destroy you with fires of dissension everywhere. Ve şimdi her yerde o fitne ateşlerini yakıyor, sizleri yakmaya, kül etmeye çağırıyorlar.
Let them burn and destroy; as Nasimi mentions, Ama varsın yaksınlar, kül etsinler; Nesîmî ifadesiyle,
'If they burn me, "Ger beni yandırsalar
If they scatter my soil, Toprağımı savursalar
If they summon my ashes from the fire, Külüm oddan çağırsalar
O All-Veiling, I will not abandon You.' Hearts devoted to truth and attached to Him sincerely will say this. Settâr Senden dönmezem" diyecek Hakk'a dilbeste olmuş gönüller, O'na yürekten bağlanmış gönüller.
One will say 'O beloved, split my heart; "Yâr, yüreğim yar
See all things in it, Gör ki neler var
Amongst the people Bu halk içinde
There is someone who is smiling at us' [Yunus Emre], without taking people's jests and smiles into consideration, they are going to gallop on that true path. Bize gülen var" (Yunus Emre) diyecek, elin-âlemin gülmesini de ağlamasını da nazar-ı itibara almadan, o şehrâh-ı sâdık arkasından at koşturup duracaklardır.
Not galloping but catching up to the Pride of Humanity with the fastest vehicles we can find. At koşturma değil, günümüzde en hızlı uçaklarla, İnsanlığın İftihar Tablosu'na yetişmeye çalışacaklardır.
They are going to double their deeds; double their feelings, humanist notions and embrace everyone. Amellerini katlayacaklardır; insanî duygularını, hümanist düşüncelerini katlayacaklar ve herkese bağırlarını açacaklardır.
Nasimi said this when he was hung: Asıldığı zaman söylemişti Nesîmî bunu:
'I am a suffering lover O Beloved, I will not abandon You "Bir cefâkeş âşıkam, ey Yâr Senden dönmezem
Split my heart with a dagger, I will not abandon You', he finished with the following; Hançer ile yüreğimi yar, Senden dönmezem" mısraları ile başladığı sözlerine sonunda bunun ile noktayı koyuyordu;
'If they burn me, "Ger beni yandırsalar
If they scatter my soil, Toprağımı savursalar
If they summon my ashes from the fire, Külüm oddan çağırsalar
O most Forgiving, I will not abandon You'. Settâr Senden dönmezem" diyordu.
Those who comprehended him, understood. Onu anlamayanlar, anlamamıştı.
But when asked 'What are you?', he would reply 'I am water, I am one of these corals', for he was not able to acquire anything else other than what he perceived in the deep sea, on coral islands. Ama o, deryanın dibinde sudan başka, mercan adalarında orada görüp-duyduğundan başka bir şey duymama ufkunu ihraz ettiğinden dolayı, kendisine "Sen nesin?" denince, "Ben, suyum yahu" diyordu, "Ben bu mercanlardan birisiyim" diyordu.
This was a perception. Bu bir "ihsas" idi.
In spite of what he perceived, if he were to say 'I am this; he is that' in dichotomy, it would have displayed a contradiction in terms of perception and subjective sensation. Duyup ettiği şeylere rağmen, kalkıp orada "isneyniyet" mülahazasıyla, "Ben falanım; O da falan" filan deseydi, o andaki "ihsas"ları ve "ihtisas"ları (iç duyuşları) açısından bir tenakuz sergilemiş olurdu.
Consequently, he was saying that without realisation. Dolayısıyla, farkına varmadan öyle diyordu.
Someone who comprehended this, appeared a few centuries later: King of the Saints. Bunu çok iyi anlayan, kendinden bir-iki asır sonra gelen, Evliyanın Şâhı.
From the descendants of the Pride of Humanity. İnsanlığın İftihar Tablosu'nun neslinden.
He was saying 'I am Hasani', but was known as a descendant of Husayn ibn Ali; in poetical pieces and in his eulogy, he says he is 'Hasani', but they are called 'chiefs'. "Ben Hasanîyim" diyor fakat seyyid olarak bilinir; manzum eserinde, kasidesinde "Hasanîyim" diyor, onlara "nakîb" denir.
Abdulqadr al-Jilani says: Abdulkadir Geylânî hazretleri,  diyor ki:
'If I was around in that period, I would have saved him by putting forward ideas. "Ben o dönemde olsaydım, ortaya atacağım düşüncelerle onu kurtarırdım.
I would have said, 'Your words mean this'. 'Dediği sözlerin manası şuna geliyor' derdim."
Perhaps he was thinking like so, for the murdered Suhrawardi and for Muhyiddin ibn Arabi. Herhalde maktul Sühreverdî için de aynı şeyi düşünüyordu; herhalde Muhyiddin İbn Arabî için de aynı şeyi düşünüyordu.
For the individual that is a spokesperson for the times (Bediüzzaman), going from door to door, being banished from place to place, suffering immense cruelty and hardship for 28 years, I am assuming, that the same would have been said of him: Herhalde çağın tercümanı olan zatın, kapı kapı dolaştırıldığı, sürgünden sürgüne gönderildiği, yirmi sekiz sene boyunca çekmediği ezâ, görmediği cefâ kalmadığı bir dönemde olsaydı -zannediyorum- onun için de aynı şeyi söyleyecekti:
You do not understand this individual. Siz, bu zatı anlamıyorsunuz.
They, essentially, are paving a new way of thought for the times, striving to establish a monument, to rebuild a person or alternatively in order to put everything into place, they venture to say, 'look, this is you'. O, esasen bu çağda yeni bir insan düşüncesi/âbidesi ikame etme peşinden koşuyor; insanı yeniden inşâ etme peşinde koşuyor veya asıl unsurları değerlendirerek, her şeyi yerli yerine yerleştirmek suretiyle "Bak, sen busun işte" deme peşinde koşuyor.
In Bediüzzaman's exegesis of the Qur'an, there are numerous references, so many footnotes, commentaries and annotations that from one place you are referred to ten other sections. O Üstad'ın (Hazreti Bediüzzaman'ın) eserlerinde, o kadar beyandan beyana atıf var, o kadar oradan oraya haşiye ile atıf var, ondan ona o kadar şerh ile atıflar var ki, bakıyorsunuz bir yerde on yere birden göndermede bulunuyor.
In all of which, you sense a striving. Onların hepsinde, bir çırpınış seziyorsunuz.
This striving is an attempt to understand one's deviant self, their character, their heart, their spirit, their sensations, their conscience, and to bring all these aspects together to achieve the best of stature. Bu çırpınışın altında mahiyetinden uzaklaşmış insanın parçacıklarını -esasen- kalbini, ruhunu, hissini, vicdan mekanizmasını, ahsen-i takvîme mazhariyetini bir araya getirmek suretiyle insanın kendisini doğru okuması peşinde koşma vardı.
When someone is able to read themselves, they can then read the universe in a similar manner and they will say: İnsan, onu doğru okuduğu zaman o fihristte -o fihriste tam bakınca- kâinatı da doğru okuyacaktı ve diyecekti ki:
'I swear to God, that He exists. "Vallahi de Allah var.
I swear by God He exists. Billahi de Allah var.
I swear, one more time that He exists. Tallahi de Allah var.
God Exists!' Allah var!"
This is what he was pursuing. Bunun peşinde koşuyordu.
Every great scholar that strives for renewal, that is, the heroes of 'life after death', I hope to include our friends in this opinion; this isn't exaggeration, rather they belong there. Her büyük zat, tecdîd ruhu taşıyan ve tecdîd peşinde koşan her insan, yani "ba's u ba'de'l-mevt" kahramanları. ve zılliyet planında olanlar. -İnşaallah, arkadaşlarımızı da o kategoride mütalaa etmede mahzur olmasa gerek; bu, mübalağa olmasa, bir aidiyet mülahazası olmasa gerek.
If God wills, it will be like this. İnşaallah öyledir.
I may perceive it as such; in terms of relations I need to express my distress. Fakir, öyle görüyor olabilir; hani bir aidiyet mülahazasına bağlı olması açısından da endişelerimi izhar etmem lazım burada.
In every period of time, those that have the mindset for change and renewal, by reading their time correctly, by understanding the social norms, by relating to the wider conjuncture of things, through their writing they are writing a prescription for the times, in a way, they are the translators of this period of time. Evet, her dönemde, "tecdîd" düşüncesine sahip bu farklı insanlar, kendi içinde bulundukları zamanı doğru okuyarak, sosyal yapıları doğru okuyarak, konjonktürü çok iyi değerlendirerek, yazdıkları/ortaya koydukları reçeteleri ona göre belirleyerek -bir yönüyle- zamanın dili/dalı haline gelmiş, tam zamanı aksettirici hale gelmişlerdir.
What are the problems of today? Günümüzün problemleri nedir?
First is the problem of faith Bir inanma problemi.
The problem of one dissociating from their nature and essence. İnsanın mahiyetinden uzaklaşması problemi.
A wave of scary radical thought in different facets of society. Değişik yerlerde çok farklı mülahazalara bağlı, korkunç bir radikalizm mülahazası.
Consequently, in terms of the times we live in, the point of matter that we must show attention to, or whatever it is that needs restoration, we must concentrate on that aspect, to not be distracted, so that we can put forth something that it useful and rewarding. Dolayısıyla, yaşadığımız dönem itibarıyla ihtimam gösterilmesi gerekli olan husus ne ise şayet, restorasyon isteyen şey ne ise şayet, onun üzerinde yoğunlaşma, dağılmama, konsantrasyonu kaybetmeme lazımdır ki, faydalı/yararlı bir şey ortaya koyabilesiniz.
This is the issue we face, therefore, it is essential to identify the problems of our time, and curate solutions accordingly, like a prescription. İnsanlığın derdi/problemi, budur; çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak, çok önemlidir.
Or else you will only exacerbate the situation with the prescription you present. Yoksa siz "reçete" diye sunduğunuz şeylerle işi azdırmış olursunuz.
Or you will cause the cancer to metastasize, it will spread everywhere and become incurable. Kansere, metastaz yapma yollarını açmış olursunuz; neşteri vurursunuz, o kanser, metastaz yapar, her tarafa yayılır, üstesinden gelinmez bir hal alır.
Let us return to the start: Başa dönelim:
Yes, 'God is the confidant and guardian of those who believe, bringing them out from all kinds of darkness into the light, and keeping them firm therein.' "Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır)."
To be a friend to God and reaching the epitome of that friendship comes through belief and believing in all that requires belief. Allah'a dost olmak ve o dostlukta zirve yapmak, iman etmekten, inanılacak şeylere inanmaktan, -esasen- O'na inanmaktan geçiyor.
So 'God' is the subject. Dolayısıyla fâil olarak "Allahu" geliyor veya mübteda olarak "Allah" geliyor; Allah.
'Their guardian' is the predicate. "Onların velisi" onun haberi.
God is the guardian and ally to he who He takes under His protection. Allah, onların velîleri, dostlarıdır ki, O'nun, himayesine aldığı insanlara öyle deniyor.
It is the same guardianship as referred to in the verse, 'Know well that the friends (saintly servants) of God—they will have no fear (both in this world and the next, for they will always find My help and support with them), nor will they grieve' (Yunus, 10:62). "İyi bilin ki, Allah'ın velîleri için (özellikle Âhiret'te) herhangi bir korku söz konusu değildir ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de" (Yûnus, 10:62) ayetinde de "Allah, o kimselerin velîsidir ki" beyanında olduğu gibi veli/evliya deniyor.
'Guardian' is commonly mentioned in the Qur'an. "Velî", Kur'an-ı Kerim'de çok geçen bir kelimedir.
The declaration we have been referring to from the very beginning is in the Chapter Al-Baqarah, one page after the Verse of the Throne. Baştan beri işaret ettiğimiz beyan, Bakara sûre-i celîlesinde, Ayetü'l-Kürsî'nin de bulunduğu sayfa, bir sayfa sonra.
'God is the guardian of those who believe'. "Allah, o kimselerin velîsidir ki."
There is a relative pronoun there. Bir de "ism-i mevsûl" geliyor orada.
That, just like earlier, it makes you ponder. Hani, evvela bir meselede bir düşündürme söz konusu.
It mentions something that will only be revealed via an adjunct clause, therefore, it calls unto you a state of conjecture. "Sıla" ile belli olacak bir şeyden bahsediliyor; dolayısıyla sizi bir düşünme ufkuna çağırıyor burada.
For example, why is God the guardian of them? Yani, niye "Allah, o kimselerin velîsidir ki" dedi?
What is this adjunct clause that will come after 'those who'? Bu "Ellezîne"den sonra gelecek "sıla" nedir?
Those who know syntax and grammar can probably understand this. Hani az dilden, Nahiv'den anlayanlar, anlarlar:
What does 'the relative noun' and 'its adjunct clause' mean? "Mevsûl" ve "Sıla" ne demektir?
It says, 'Those who believed'. "İman ettiler" diyor baştan.
They had sincere belief and as a result of reflection, contemplation and deliberation they attained the light that God Almighty lit in their hearts'. Yürekten iman ettiler; âfâkî-enfüsî tefekkür, tedebbür, teemmül neticesinde Cenâb-ı Hakk'ın onların kalblerinde yaktığı nuru elde ettiler.
Those who can comprehend this. Bu ufku idrak eden insanlar.
'Believed' it says. "İman ettiler" diyor.
Thus, this is an action, a past tense verb. Bu da fiil, fiil-i mazi ile diyor.
They will not suffice with believing once, because a verb implies renewal. Bir kere iman etmekle kalmazlar bunlar; çünkü fiil, teceddüde delalet eder.
'O you who believe! "Ey iman edenler!
Renew your faith' (An-Nisa, 4:136). İmanlarınızı yenileyin" (Nisâ, 4:136).
The Companions of the noble Prophet who understood this very well would say, 'Come here, let us renew our faith for a few minutes'. Bu meseleyi çok iyi kavrayan sahabî, birbirleriyle karşılaştıklarında bazen, "Gel hele şöyle, birkaç dakika iman edelim" derlermiş.
It is like saying, 'Let's renew, review, consolidate and restore our faith one more time.' "Bir kere daha imanımızı yenileyelim, gözden geçirelim; bir kere daha pekiştirelim onu, bir kere daha restorasyona tabi tutalım" demek gibi bir şey.
Remember what we have already mentioned in our previous talks, the advice of our noble Prophet to the whole community of Muhammad, through his conversation with Abu Dharr: Evvelki sohbetlerde geçmişti; Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Zerr hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed'e şöyle buyurduğunu hatırlayın:
'Check your boat one more time, because the sea is very deep. "Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.
Make sure you have enough food supply, because the journey is long. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.
Make sure your load is light, for the hills you will be climbing are steep. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.
Be sincere in your actions, for God Almighty who sees everything and judges everything rightly is surely aware of your deeds.' Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten, tefrik eden ve hakkıyla değerlendiren Allah senin yapıp ettiklerinden de haberdardır."
When mentioning the reaching of light from darkness: 'God, the guardian of believers, will always take them from darkness (mental, spiritual, social, economic and political) to light (and increase the intensity of their light).' He will certainly take them to light from any kind of darkness. Bakın, sonra karanlıktan nura çıkarma anlatılırken, "Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır)" buyurularak, iç içe karanlıklara dikkat çekiliyor, "onları daima her türlü karanlıklardan nura çıkarır" deniyor.
Therefore, when one loses his relationship with God, he does not only lose one beam of light, but he loses all beams of light. Demek ki insan -esasen- Allah ile olan irtibatını kaybettiği zaman, sadece bir ışığı kaybetmiyor, bütün ışıkları kaybediyor.
He loses the light of the day, the stars of the night, the false and the true dawn; he even loses the candle. Bir kere gündüzün ışığını kaybediyor, gecenin yıldızlarını kaybediyor; şafağın kâzibini de, sâdıkını da kaybediyor; mumu da kaybediyor.
This is darkness within darkness. Dolayısıyla da iç içe zulümât.
For this reason, the Qur'an mentions somewhere else: 'Their deeds are like veils of darkness covering up an abysmal sea down into its depths, covered up by billows onto billows, above which are dark clouds. Onun için Kur'an-ı Kerim, başka bir yerde şöyle buyuruyor: "(O küfre düşenlerin hali) derin bir denizi kaplamış yoğun karanlıklara da benzer ki, dalga dalga üstüne ve en yukarıda da kapkara bulutlar.
Layer upon layer of darkness. Birbiri üstüne kat kat karanlıklar.
So that when he stretches his hand out, he will hardly be able to see it. Bu karanlıklar içinde insan, elini dışarı uzatacak olsa neredeyse onu bile göremeyecek.
Light is out of question for whomever God has appointed no light' (Nur, 24:40) Allah her kime nur nasip buyurmamışsa, onun için herhangi bir nur söz konusu olamaz ki" (Nur, 24:40).
'Even when he stretches out his hand or finger...' "Hatta elini/parmağını çıkarsa."
These are closest to the body, but it is not only about proximity. İnsana en yakın ama sadece yakın olması da değil.
Apart from the distance from the body, with practice and time, a person will be able to locate and determine where to put his finger through his reflexes. Kendi elinin yakın olmasının yanı sıra, insan zamanla, kullana kullana, refleksleriyle parmağını nereye koyacağını bilir.
Firstly, its closeness to the body is unquestionable as it is an organ. Şimdi, bir -esasen- insanın uzvu olması itibarıyla yakınlığı var.
Secondly, unlike the feet, hands are used very frequently, it reaches our eyes and ears, tongue-lips, different parts of the body; forgive me, when it feels itchy, it can identify the exact location, it is indeed a great discoverer; it will come and scratch that area and provide relief. Bir diğer mesele de el, ayak gibi değil; çünkü sürekli kullanıldığından dolayı, göze-kulağa, dile-dudağa, vücudun değişik yerlerine ulaşır; bağışlayın, bir kaşıntı bile olduğu zaman, neresi kaşınıyorsa şayet, anında tespit eder, çok iyi bir kâşiftir; hemen gelir, orayı kaşır ve o kaşıntıyı giderir.
In this respect, the verse says, 'If he takes out his hand, it will be almost invisible to him'. Bu açıdan, ayet-i kerimede, "Elini çıkarsa, neredeyse elini görmez" deniyor.
Darkness is twice as much. Zulümâtın "müzâaf" olması.
It is threefold. Aynı zamanda "mük'ab" olması.
Even, it is cubed. "Mük'ab der mük'ab" olması.
As Bediüzzaman says: Hazreti Üstad'ın da ifade ettiği gibi.
In one of his works, he says: 'I saw myself in that place, in the middle of that darkness. Darkness inside darkness'. He continues, by saying 'Praise be to God for the light of faith'. Risalelerin birisinde, "Kendimi öyle gördüm ben" diyor, orada "O karanlıklar içinde, iç içe karanlıklar içinde gördüm" diyor; "Elhamdülillahi alâ nûr'il-iman" diyerek:
Escaping from that predicament by reciting the verse: 'God is the confidant and guardian of those who believe (to Whom they can entrust their affairs, and on Whom they can rely), bringing them out from all kinds of darkness into the light, and keeping them firm therein.' "Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nura çıkarır (ve nurlarını arttırır)" âyet-i kerimesini okuyup o vakıadan ayıldığını söylüyor.
The verse says, 'bringing them out'. God brings them out. Ayette, "çıkarır" deniyor; Allah (celle celâluhu) onları çıkarır.
If they attain that steadfastness in their faith, if their faith becomes real... Onlar, imanda o sebata ererler ise, "iman", mazi olursa.
If it becomes affirmed by the heart, proclaimed by the tongue, and reaches full conviction by spiritual contemplation, and according to the Ashari school of thought, becomes realised in attitudes and actions. Kalb ile tasdik, dil ile ikrar; buna ilave olarak, tefekkür ile iz'an halini alırsa; Eş'arî akidesine göre de tavır ve davranışlar ile onu ortaya koyma gerçekleşirse.
Consequently, the result which is tied to so many reasons and causes: Dolayısıyla, o kadar vesileye bağlı bulunan netice:
It is expressed in simple present tense: 'God brings them out'. Muzârî kipi ile ifade ediliyor; "Allah, çıkarır; murad buyurur, çıkarır" deniyor.
There is no such meaning here as 'soon after' or 'following the event'. Fakat aynı zamanda başına bir "sin" koymak suretiyle, "biraz sonra, müteakiben çıkarır", yok.
The expression used here does not give the meaning, 'God will bring them out some time after'. "Sevfe" koymak suretiyle "Biraz uzak gelecekte çıkarır"; o da yok.
Nor the meaning, 'God will bring them out a long while later'... Bir "sümme" ile "Daha uzak bir gelecekte çıkarır" da yok.
He says, 'I bring them out'. "Çıkarırım" diyor.
The expression does not even use grammar so as to not give the meaning 'He will bring them out immediately'. Fakat bir "fâ-i sebebiyye" veya "fâ-i tâkibiyye" koyarak, "Hemen arkasından çıkarır"; öyle de değil.
The meaning is 'God brings them out'. Ama "Çıkarır Allah."
The fact that the sentence is not qualified by any condition means: Meselenin öyle ıtlak ile ifade edilmesi de şunu gösterir orada:
This outcome is based on genuine and deep faith, a complete focus on this, concentration, and treating faith as a conviction. Mesele, biraz içten inanmaya, o mevzuda teveccüh-i tâmma, konsantrasyona, imanı iz'an şeklinde ele almaya bağlıdır.
If your faith is heartfelt and sincere, God, may He be glorified and exalted, brings you out of your depression, those levels of darkness that rendered you confused and helpless. Yürekten inanmışsanız, Allah (celle celâluhu), sizi o bunalım içinden, ne yapacağınızı bilemediğiniz o kat kat zulümâttan kurtarır.
Additionally, the word 'darkness' is actually expressed in the plural and the feminine form of the word offers new meanings. Ayrıca, "zulümât" kelimesi çoğul gelmiş ve dilin hususiyeti öyle olduğundan, müennes olarak cem'ilenmiş.
Indeed, the feminine form of the word offers a new meaning to the word 'zulumat' (darknesses). Evet, burada müennes gelmesine bakınca da, "zulümât" kelimesinde ayrı bir mana var.
I am talking about a separate matter here. Bakın, ayrı bir espriden bahsediyorum size burada:
Darkness will give birth to darkness, the feminine form points to the reproductive capacity of the concept. Aynı zamanda, zulümât, zulümât doğurur; onun doğurganlığına da işaret ediliyor orada.
The fact that the meaning is expressed via a feminine word draws attention to the nature of darkness to give birth to more darkness. Müennes/dişi bir kelime ile ifade etmesi, "karanlık, karanlık doğurur" manasını vurguluyor.
You may be aware of the concept 'vicious circle'. Hani, Tıp dilinde "fasit daire" diye bir şey var; şimdi sadeleştirerek "kısır döngü" dediler.
Once a person gets on the wrong path, for example if a person tells a lie once, that door is opened, they will lie again; if they commit a slander, they will again; if they take one step towards rejection or denial, they will take another step, may God protect us from it. Bir kere insan, bir yanlış yola girdi mi, mesela bir kere yalan söyledi mi, o kapı açılmış olur, ikinci yalanı söyler; bir kere iftira etti mi, ikinci iftirayı yapar; bir kere inkâra doğru bir adım attı mı, bir adım daha atar, hafizanallah.
There is an indication of this in The Risale-i Nur Collection. Nurlarda buna da işaret var,
May God protect us from it. hafizanallah.
Actually it is the Qur'an's indication: Aslında Kur'an'ın işareti:
'No! "Hayır!
The reality is not as such. Gerçek öyle değil.
But what they themselves have earned has rusted upon their hearts (and prevents them from perceiving the truth)' (Al-Mutaffifin, 83:14). Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalblerini paslandırmıştır (onun için âhireti inkâr ederler)" (Mutaffifîn, 83:14).
There is a meaning even in the pause in this verse. Bu ayetteki "sekte"de bile bir anlam var.
However, going so deep into each word is not correct; it may cause confusion. Fakat, teker teker söylediğim her kelimenin inceliğine girmem de doğru değil; kafa karıştırmış oluyorum; bu benim Erzurumlu dağınıklığım!
Yes, 'from darkness to light' it is said; God will bring it to light; from darkness upon darkness. Evet, "karanlıklardan nura" deniyor; Allah, ışığa çıkarır onu; iç içe karanlıklardan.
There is also much darkness here. Burada da zulmetler çok.
The various darknesses brought about by Satan. Şeytanın değişik zulmetler meydana getirmesi.
I mentioned a little earlier: Biraz evvel dedim:
Approaching from the right and affecting you by showing some negative things as positive. Sağdan gelip -böyle- olumsuz şeyleri, pozitif gibi göstermesi ve seni öyle çarpması.
Approaching from the left, and attacking you by awakening the desire of the flesh, body, carnal self. Soldan gelip, garîze-i beşeriye, cismaniye, hayvaniye, nefsaniye ve bedeniyeyi, bütün bunları gıcıklayarak, o taraftan seni vurması.
Looking to the future, he will attack you by disconnecting you from your future, he will show you the grave as a dark place, he will make you disbelieve in heaven, he will prevent you from fearing hell; he will also attack from this angle. İleriye bakarak, senin gelecek ile alakanı kesmesi/koparması, kabri bir zindan, bir zulümât yuvası halinde göstermesi, cennete inandırmaması, Cehennem endişesini içine salmaması; oradan da gelir sana.
He will approach from behind; he will disconnect you from your past, 'I am a forward thinking one with roots in the past. Arkadan gelir; seni maziden koparır, "Ben, kökü mazide bir âtiyim.
I, am a son of the Prophet Adam. Ben, Âdem peygamberin evladıyım.
My lineage is from the Prophets'. Benim ceddim, Peygamber."
Humanity has survived till this day, if it has survived, it has been because of the jewel like lineage of the Prophets, Satan will try to break those ties. Sonra o peygamber nurânî silsilesi ile, zebercet silsilesi ile, insanlık, bugüne kadar ayakta kalmıştır, kalabilmişse kalmıştır; şeytan o bağı da koparmaya çalışır.
There is a lot of darkness and it is reproducing; don't say it is only three, if you multiply three by three, it will become nine; if you multiply nine by nine, it will become eighty one; the damned ones will populate, if you think analytically. Dolayısıyla zulümât çok ve doğurgan; sadece üç tane demeyin ona; bakarsınız, üçü üç ile çarparsınız, dokuz tane olur; dokuzu dokuz ile çarparsınız, seksen bir olur; Allah'ın belası, çoğaldıkça çoğalır, riyazî düşünürseniz burada.
However when it comes to 'light', it is one: Fakat "nur"a gelince, o bir tanedir:
'The Light', (An-Nur) is a Name of Almighty God. "Nûr", Cenab-ı Hakk'ın ismidir.
'God is the Light of the heavens and the earth' (An-Nur, 24:35). "Allah, göklerin ve yerin Nûru'dur" (Nûr, 24:35).
However the noble interpreters of the Qur'an have used the word 'All-Illuminating' in that verse. Fakat o ayette, müfessirin-i kiramın büyükleri, "Münevvir" kelimesini kullanmışlardır.
It is very meaningful that they have used the 'Light' here as a name, but also translated it to an active Name 'The All-Illuminating'. "Efendim, burada Nûr'u isim olarak kullanıp, aynı zamanda onu tasarruf yapabilir bir kelimeye çevirmeli." "Münevvir kelimesine çevirmeleri de çok anlamlıdır.
From this perspective the meaning will be as follows: Bu açıdan mana şöyle olur:
'God is the One Who always illuminates the heavens and the earth.' "Allah, gökleri ve yeri her zaman nurlandırandır."
He is the source of light. Işık kaynağı, O'dur.
God is more exalted than any kind of representation, but if we were to explain using metaphors, it could be a candle, a light bulb or a projector; there could be observatories where we can see into the deepest part of the Milky Way. Allah her türlü temsilden yücedir ama misalle anlatacak olursak, hani, mum olabilir, günümüzde elektrik lambaları olabilir, projektörler olabilir; burada durup da Samanyolu'nun derinliklerinde bilmem hangi sistemin merkezinde, neyin ne olduğunu görebileceğimiz rasathaneler olabilir.
He is, in that sense, an 'illuminating' God. O şekilde, öyle bir "tenvir edici" Allah (celle celâluhu).
We can also consider this here: Burada ona da öyle bakabilirsiniz:
He will always lead you to a horizon that will brighten your future; the horizon of God. Sizi her zaman, geleceğinizi nurlandıracak ufka ulaştırır; o ufka, Allah ufkuna ulaştırır.
For such positive things to be understood completely, sometimes it is suitable to express them using opposites. Bu, pozitif şeylerin tam anlaşılması için, bazen zıtları ile ifade etmek uygun olur.
'Objects are known through their opposites.' "Eşya, zıtları ile inkişaf eder."
'Objects are better comprehended through their opposites, and become more understandable by others', is the better version. Daha doğrusu "Eşya, zıtları ile daha iyi inkişaf eder, daha anlaşılır hale gelir."
That is why there is another indeclinable relative pronoun in the verse: Onun için ayette yine bir ism-i mevsûl geliyor:
'They were the ones who cursed, and were ungrateful; they blunted their own consciences.' "Onlar ki küfretti, nankörlük yaptılar; vicdanlarındaki inanma hissini körelttiler."
Conscience does not lie. Vicdan, yalan söylemez.
At one stage when the question of 'Am I not your Lord? was asked, the conscience did not lie, and said, 'Yes'. Bir dönemde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna karşı "Belâ" demiş vicdan, yalan söylemez.
When the conscience looks at the collection of creative commands, while also looking at living things, while looking at human anatomy, it will say what it needs to say; it does not lie. Tekvinî emirler mecmuasına baktığı zaman, aynı zamanda enfüse baktığı zaman, insan anatomisini doğru okuduğu zaman, vicdan, diyeceğini diyecektir orada; yalan söylemez.
However they apply a zipper on their consciences' loyal tongues, fundamentally, they do not see them and act like disbelievers; as if they are covering a seed in soil. Fakat onlar, vicdanlarındaki o sâdık dilin ağzına birer fermuar vurmak suretiyle, esasen, bir yönüyle onu gömüyorlar, kâfirlik yapıyorlar; tohumu toprağa gömüyor gibi.
Their friends and allies are false deities. Onların dostları da tâğûttur.
Look; firstly, there is God being a friend; that Friend is unique. Bakın; bir, Allah'ın dost olması var; o Dost bir tane.
When you do not find that Friend, you will never be able to stop running after various fake friends. O tek Dost'u bulmayınca, yalancı elli tane dostun arkasından aptalca koşmaktan kurtulamazsınız.
The way to strip away from the lying friends and Satan is dependent on finding the True Friend. Bütün yalancı dostlardan ve şeytanlardan sıyrılmanın yolu, Hakiki Biricik Dost'u bulmaya vabestedir.
Because sometimes your lying friend may say, 'worldly life' and you may run after them; that person may say, 'human desires' and you run after them and throw yourself into pleasure; sometimes you may run after 'money'; sometimes 'position'; sometimes 'political rank'. Yoksa bazen "Dünya" der, o yalancı dostun arkasından koşarsınız; bazen "Şehevât-ı nefsâniye" der, onun arkasından koşarsınız, kendinizi bohemlik çağlayanına salarsınız; bazen "para"nın arkasından koşarsınız; bazen "makam"ın arkasından koşarsınız; bazen "siyasî pâye"lerin arkasından koşarsınız.
'I seek refuge in God from Satan and politics.' "Şeytan'dan ve siyasetten Allah'a sığınırım."
These are twins; they were born together but I do not know which was born earlier. Bunlar, ikizdir, tev'em; beraber doğmuş ama hangisi evvel doğmuş, onu bilemeyeceğim ben.
Sometimes you may run after 'applause', May God protect us from it. Bazen "alkışlanma"nın arkasından koşarsınız, hafizanallah.
There is only one way to get rid of this servanthood to these thousands of things: Bütün bu elli tane, elli bin tane kulluktan sıyrılmanın tek yolu vardır:
That is to be a servant for a single Being. Tek Bir Zât'a kul olmaktan geçer, o da.
For the first one of those it is said, 'God is the only Protecting Friend, the only Friend for those who believe'. Onun için birincisinde, "Allah, inanmış kimseler için tek velîdir, onların tek dostudur" der.
When it comes to others, 'Their friends... Diğerlerine gelince, "Onların velileri."
Yes, their friends... Ve-li-le-ri.
They have many friends and guardians that look like confidants; confidants like, Ibn Salul, Ka'b ibn al-Ashraf and similar friends. Bir sürü velîleri var onların, dost gibi görünen; dost gibi, Abdullah İbn Ubeyy İbn Selûl gibi, Ka'bu'l-erzel gibi -"Ka'bu'l-eşref" malum, onu Fakîr değiştiriyor- ve onun arkadaşları gibi insanlar.
Those who are their guardians, those who guard them are the false deities. Onların velîleri, onlara velîlik yapanlar tâğûttur.
'The false deities' are the things they worship. "Tâğût", taptıkları şeyler.
These are 'Lat, Manat, Uzza, Isaf, Naila and Wadd'. Bunlar, "Lât, Menât, Uzzâ, İsaf, Nâile";
'Yaghus, Ya'uk, Nasr' were prevalent in the time of Prophet Noah. "Vedd, Yeğûs, Ya'ûk, Nesr" gibiler de Hazreti Nuh döneminden.
Although in every era the things being worshipped differed. Fakat her dönemde tapılan şeyler farklı farklı şeyler olabilir.
It could even be said that in our day and age, ultra nationalism is another kind of idol. Hatta denebilir ki, günümüzde, şovenizm/kafatasçılık da ayrı bir puttur.
It has begun to make loud noises in our day and age too. Günümüzde hortlamaya yüz tutmuş.
'It died and withered away at one stage' they would say. "Bir dönemde öldü, gitti" falan diyorlar.
We do not believe in 'spiritual rebirth, reincarnation; although it may be right in this regard; evil doesn't fully die, this time it manifests itself through different means. Biz "tenâsuh"a inanmıyoruz, reenkarnasyona inanmıyoruz; fakat galiba bu mevzuda doğru; tam ölmüyor meret, bu defa ayrı bir şekilde ortaya çıkıyor.
It comes to the fore at a certain time in the form of Lat, Manat, Uzza; in another era through palaces, villas, fleets of ships, ranks, status, manifesting in the form of a desire for money and wealth. Bir dönemde Lât, Menât, Uzzâ şeklinde çıkıyor; başka bir dönemde de saraylar, villalar, filolar şeklinde, makamlar, mansıplar, pâyeler şeklinde, paraya-zenginliğe doymama şeklinde zuhur ediyor.
These are all exactly like idols; no different from worshipping Lat and Manat. Aynen, bunların hepsi put; Lat'a, Menat'a tapmaktan farkı yoktur.
Those who say, 'These are desired in itself', those who turn their attention to these 'in the very first place', those who claim 'It won't be possible without these', those who consider these things as 'a must have', without realising, may God protect us from it, as I consider it a disrespect for pronouncing the Majestic Name, I will say it as a pronoun, they will say, 'It will be okay if He does not exist but these things are absolutely essential'. Bunları da "maksudun bizzat" sayanlar, "evvelen ve bizzat" bunlara teveccüh edenler, "Bunlarsız olmaz" diyenler, bunları "olmazsa olmaz" kabul edenler, hiç farkına varmadan, hâşâ ve kellâ, -Evet, nâm-ı Celîlini telaffuz ederek söylemeyi O'na karşı saygısızlık saydığımdan, sadece zamirle söyleyeyim.- "O (celle celâluhu) olmazsa da olur ama bunlar olmazsa olmaz" derler.
Yes, false deities. Evet, tâğût.
'They will arrive at all kinds of darkness from the light.' "Onları Nur'dan her türlü karanlığa çıkarırlar."
As they have engaged in a state of ingratitude, because they could not know of the Divine light and they could not find the light in their conscience, it is referred as 'darkness'. Nankörlük yaptıklarından dolayı, Nur'u bilemediklerinden, o vicdanlarındaki meşaleyi göremediklerinden dolayı "karanlığa" deniyor.
The word darkness... Zulümât kelimesi
(May you be destroyed!) (Hay senin boynun kopsun!)
As you can see, it is being used in the feminine form here, prolifically; darkness within darkness; darkness within darkness... Bakın yine müennes olarak geliyor burada, doğurgan; karanlık, karanlık içinde; karanlık, karanlık içinde; karanlık.
Remember the verse prior: Daha önceki ayeti hatırlayın:
'Layer upon layer of darkness' (An-Nur, 24:40). "Birbiri üstüne kat kat karanlıklar" (Nur, 24:40).
'There they are!' Efendim, "İşte bunlar."
In some of the new interpretations by scholars, these people are the 'friends of Hellfire', 'companions of Hell' and also 'fuel for Hell'. Yeni, bir kısım mealcilerin ifadesiyle, "Cehennemin yârânlarıdır." "Cehennem ashabıdır" da diyebilirsiniz, "Cehennemin yakıtları" da diyebilirsiniz.
Because the Qur'an uses terms that are very similar to all of those mentioned. Çünkü Kur'an-ı Kerim, buna benzer tabirlerin hemen hepsini kullanıyor.
In one place, it says 'fuel': Bir yerde "yakıt"ı diyor:
'O you who believe! "Ey iman edenler!
Guard yourselves and your families (through the enabling discipline of the Islamic faith and worship) against a Fire whose fuel is human beings and stones. (Kendinizi ve onları Allah'ın hükümleri istikametinde eğiterek) hem kendinizi hem de ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan müthiş bir Ateş'ten koruyun.
Over it are angels stern and strict (in executing the command to punish), who do not disobey God in whatever He commands them, and carry out what they are commanded (to carry out)' (At-Tahrim, 66:6). Onun başında hem görünüş hem karakter itibarıyla sert ve çetin melekler vardır; Allah onlara ne emrederse asla karşı gelmezler ve kendilerine her emredileni yerine getirirler" (Tahrîm, 66:6).
The firewood of hell will be rocks and stones which seem like they could never catch flame, and people who have failed to attach their heart to God. Onun yakıtı, hiç yanmıyor gibi görülen taşlar ve bir de -hafizanallah- dünyada gönlü ile O'na (celle celâluhu) bağlanamamış, O'nun için yanmamış/yakınmamış insanlar; bunlar, orada, o Cehennem'de yakıt olacaklar.
May God protect all of us. Allah bizi ve sizi muhafaza eylesin.
They will not only burn once, Orada onunla -bir defa yanmakla- da kalmayacak, "Onlar orada."
as added in the following, O "zamir-i fasl" da ayrı bir mana ifade ediyor:
'And look, pay attention; there, in that hell they will stay for very long.' "İşte bak, dikkat et; onlar, orada, o Cehennem'de." "Orada upuzun kalacaklardır" diyor.
Torments one after the other, darkness within darkness, which feed each other, and violent reactions that follow each other rapidly causing explosions and waves of lava. O da müennes; böyle iç içe zulmetler, doğurgan zulmetler karşısında orada da iç içe böyle karanlıklar, birbirini tevlîd eden, peşi peşine gelen reaksiyonlar ile, yeni patlamalar ile, yeni lav dalgaları ile etrafı saracak şeyler.
These will be experienced and are all connected to one another. Birbirleriyle çok irtibatlı bunlar.
And, may God forbid, it says, 'They will stay there for a very long time.' Bir de Hafizanallah, bir de "Orada upuzun kalacaklardır" diyor.
'Some interpret the word 'khalid' as 'very long time'. "Hâlid" kelimesine, bazıları "uzun zaman kalma" manasını veriyorlar.
However, other than this, there are twelve instances in which the Qur'an uses 'abad', which means 'eternity'. Oysaki "hâlidûn" kelimesinin dışında Kur'an-ı Kerim'de on iki yerde de "ebed" kelimesi kullanılıyor; "ebed" kelimesi.
Both Paradise and Hell are eternal. Cennet de ebedîdir, Cehennem de ebedîdir.
May God Almighty bless you all, your friends, your brothers who are suffering, those experiencing oppression, those in exile, those having to hide, those whose hearts still beat with the will to serve even in the face of major risks and difficult situations with eternal Paradise; may He make you neighbours to the Noble Prophet, may He bring joy to you in the highest abode in Paradise, and may He make you very far from Hell. Cenâb-ı Hak, sizi, arkadaşlarınızı, ızdırap içinde inleyen kardeşlerinizi, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan, sürgün yaşayan, ihtifâ yaşayan, değişik tehlikelere rağmen, şartlara ve konjonktüre göre hâlâ kalbleri hizmet arzusuyla çarpıp duran kardeşlerinizle beraber hepinizi ebedî Cennet ile serfirâz kılsın; Rasûl-i Ekrem'e komşu eylesin, Firdevs ile sevindirsin, Cehennem'den de fersah fersah uzak kılsın.
This will suffice you. Vesselam.