Print

The Value of Seeking and Depth of Intention

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 6
PoorBest 
We should not approach our roles with the slightest inkling of ego. İşin içine zerre kadar nefsânîliği karıştırmamak lazım.
Even when we are at our most successful, we should say, 'Good gracious! En başarılı, en muvaffak işlerimizde, "Allah Allah.
God Almighty is bestowing a person such as myself with such bounties. Cenâb-ı Hak, benim gibi birisine de bu türlü lütuflarda bulunuyor.
This means that sometimes God Almighty allows termites to build towers. Demek ki bazen Cenâb-ı Hak, böyle, termitlere kuleler yapma imkânı da veriyormuş.
I bow at the presence of His Divine Power with deep reverence. Evet, ben, O'nun kudreti karşısında, kemâl-i tazim ile eğiliyorum;
What a blessing this is! Bu ne büyük lütuf.
O God Who is always mentioned with praise and gratitude! 'Ey herkes tarafından hamd u sena ile yâd edilen Rabbimiz,
We have not been able to show You the gratitude You deserve'; I bow before You. Sana hakkıyla hamd edemedik' diyor ve eğiliyorum" demeli.
One way of not allowing the ego to get in your way is to refrain from retaliation in the same manner when people cause you harm. İşin içine nefsânîliği karıştırmamanın bir yanı da biri yakışıksız bir şey yaptığı zaman hemen mukabele-i bi'l-misil kâide-i zâlimânesinde bulunmamaktır.
This is something that is repeated a lot, the words belong to Bediüzzaman, but it is based on the following verses from the Qur'an: Çok tekerrür eden bir husus; söz, Üstad Bedîüzzamân'a ait fakat bu, Kur'an-ı Kerim'deki bir ayetin -bir yönüyle- manasının ortaya konmasından ibaret:
'If you have to respond to any wrong, respond (only) to the measure of the wrong done to you, "Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun.
but if you endure patiently, it is indeed better for the patient' (An-Nahl 16:126). Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır" (Nahl, 16:126).
If somebody tortures you, you have a natural right to retaliate in the same manner. Biri, size bir işkence ederse, bir azapta bulunursa, mukabelede bulunma hakkı doğar sizin için.
'Iqab' means punishment, injustice, ill-treatment and improper and foul words. İkab; ceza, haksızlık, kötü muamele demektir, nâ-sezâ, nâ-becâ söz demektir.
Somebody might say something unpleasant. Birisi incitici, ajite edici bir şey söyleyebilir.
'I should respond in the same way. "Ben de aynıyla mukabelede bulunayım.
He called me a "vandal", let me call him a "vandal" as well. O, bana 'Vandal.' dedi, ben de 'Vandal.' diyeyim.
He called me a "terrorist", let me tell him that he is the "embodiment of terror" and point to his actions as evidence. O, bana 'Terörist.' dedi, ben de 'Teröristin tâ kendisi sensin.' falan diyeyim." "Yaptığın işten, icraattan belli" diye bir de şerh düşeceğim buna, hâşiyeler ile meseleyi besleyeceğim:
You are painting your own portrait with the way you act.' "Yaptığın icraata bakılınca, kendi resmini çiziyorsun" falan.
Saying things like these. Bunları deme gibi ilaveten şeyler söyleme.
Retaliating in this manner might be your right. Böyle mukabele-i bi'l-misil (misliyle, aynı şekilde, benzeriyle karşılık vermek) hakkınız olabilir.
However the real magnanimity requires one to even refrain from such natural rights. Fakat civanmertlik odur ki, o mukabele-i bi'l-misil hakkını bile kullanmamalı insan.
Because the Qur'an says the following after mentioning the right to retaliate: Çünkü Kur'an, onun arkasından diyor ki:
If you endure patiently, it is better for you. Eğer sabrederseniz, dişinizi sıkar katlanırsanız o işe, mukabelede bulunmaz iseniz.
Perhaps the best way to respond to such attacks is through 'active patience'. Belki öyle bir şeyi savma adına "aktif sabır" esas olmalıdır.
In the words of Bediüzzaman, if you can respond with 'constructive action', then you can dismiss such ill-treatment. Üstad'ın tabiriyle "müspet hareket" ile onu savmaya gücünüz yetiyorsa, onu öyle savarsınız, sabırla.
For those who show patience and are tolerant in this situation, this is better for them. Dişini sıkıp o meseleye katlananlar için, bu daha hayırlıdır.
The word 'goodness' is a comparative form, the more accurate definition is 'much more beneficial'. "Hayr" kelimesi, "ism-i tafdîl"dir, "çok daha hayırlıdır" manasına gelir.
In this case they say, 'This is much more beneficial', and display their level of patience. Demek ki öbürüne dair bir şey söylemiyor ama buna gelince, "Bu çok hayırlı bir şey" diyerek o hayırlı şey (sabır) ufkunu gösteriyor.
I'd like to share another example: Bir örnek -akla geldiği için- arz edeyim:
When the ego is involved, one should immediately remove themselves from the situation. İşin içine nefis karıştığı zaman, hemen ondan adım adım geriye çekilme mevzuu.
You are in the middle of a war and somebody wants to kill you. Savaş yapılıyor, adam, sizi öldürmek istiyor.
In Islam, the purpose of battle is to defend. İslam'daki savaşlar müdafaa amaçlıdır.
In his book, The Eternal Messengership, Abdurrahman Azzam expresses that the wars taken place in Islam have been for defensive purposes, it is defensive warfare; certainly the approach taken towards an attack or one that is highly likely to take place, have been a means to deter the enemy. "Ebedî Risâlet"inde Abdurrahman Azzam'ın ifade ettiği gibi, İslam'daki savaşlar, tedâfuî savaşlardır, müdafaa savaşlarıdır; ya muhakkak bir saldırıya karşı veya yüzde yüz ihtimal ile olması muhtemel bir saldırıya karşı bir tavır alma, bir yönüyle onları püskürtme demektir.
When one analyses the biography of the Prophet and its philosophy, these ideas can be placed into this category. Bunlar Siyer felsefesi açısından tahlil edildiğinde, bu kategoriye hepsi sokulabilir bunların.
War and killing people in battle... Savaş, savaşta insan öldürme.
As they now say: Hani şimdi de deniyor ya:
'In the battle, 170 or 180 people died'. "Savaşırken, yüz yetmiş, yüz seksen insan öldü."
Perhaps more people had died, perhaps even more were martyred; Belki daha fazla öldü, belki daha fazla şehit oldular;
God willing they have gone to Paradise. inşaallah Cennet'e gittiler.
The completion of the job and the circumstances it entailed are separate matters. İşin yapılması, yapılan işin keyfiyeti ayrı bir mesele.
Those people follow commands and sacrificing their souls in this process does not deem their martyrdom as any less significant. O insanların emir dinleyerek, o mevzuda denen şeyleri yaparken ruhlarını fedâ etmeleri, onları o şehadet kıymet-i harbiyesinden aşağıya düşürmez.
Yes, a little off the topic but I have stated a reality here. Evet, bir realiteyi antrparantez ifade etmiş oldum burada.
This is the nature of war: One kills one, another kills another and another kills another. Savaşın hususiyeti; o, onu öldürür, o onu öldürür, o da onu öldürür.
You may take your weapon and go. Siz, kılıcınızı çeker, bir yere gidersiniz;
You may become a martyr there. orada şehit olmak da vardır.
In one place, everyone speak of their deceased, their martyr, "He is mine; he is mine; he is mine'. Hani bir yerde, herkes kendi medfûnunu, şehidini söylüyor, "Benim, bu; benim, bu; benim, bu."
God's Messenger says: Buyuruyor ki Allah Rasûlü:
'I have a martyr too'. "Benim de bir şehidim var."
And he comes before him. Ve geliyor başına onun.
He has killed 7-8 people; then these 7-8 people in effect, have allowed for this person's spirit to rise to the horizons. Yedi-sekiz tane insanın hakkından gelmiş; sonra o yedi-sekiz insan mukabelede bulunarak, onlar da onun ruhunun ufkuna kanatlanmasına sebebiyet vermişler.
His journey to the Hereafter is like this; meanwhile the others will be rolling into a pit. Onun öbür tarafa gidişi böyle bir gidiş; berikilerin gidişi de Gayya'ya yuvarlanış.
The noble Julaybib, may God be pleased with him... Hazreti Cüleybib (radıyallâhu anh).
There is this type of fighting in battle; one kills another, the other kills the other. Savaşta böyle bir ölme/öldürme de var; o onu öldürecek, o da onu.
Somebody approaches you, amputates your arm with his sword. Geliyor biri, senin koluna bir kılıç indiriyor;
if your other arm is spare, then you are to retaliate. diğer kolun duruyorsa, sen de ona mukabelede bulunacaksın.
The example I am about to present is different: Şimdi arz edeceğim misal farklı:
Our noble master Ali ibn Abi Talib was in such a battle. Seyyidinâ Hazreti Ali işte böyle bir savaşta.
The vigilant and fastidious Ali... Hazreti Ali gibi, ihkâk-ı hak eden, kılı kırk yaran bir insan.
In fact, when he comes across Amr ibn Abd al-Wud at the Battle of the Trench, he allows him to make the first move. Hatta Hendek'te Amr İbn Abd-i Vüdd (veya Vedd) ile karşılaştığı zaman, evvela ona hamle yapma imkânı veriyor.
This is an evident attribute in noble individuals. Bu, büyük insanlardaki bir hususiyettir.
Does not Prophet Moses, upon him be peace, say to the magicians? Seyyidinâ Hazreti Musa (aleyhisselam) da sihirbazlara demiyor mu?
'Any skill or talent you have, display it so that I can do what I need to.' "Ne marifetiniz/hüneriniz varsa, sergileyin de ondan sonra Ben yapacağımı yapayım."
Yes, this is what is required of noble individuals. Evet, büyük insanlara düşen şey, budur.
And the ordinary people do what they do. Küçük insanlar da, yapacaklarını yaparlar.
Is there a case? Bir şey var mı yok mu;
Are there any grounds to charge in this case? Esasen onu dayandırdıkları bir mesnet söz konusu mu değil mi?
Then they say, 'Well, this is the basic discipline of modern law. Sonra derler ki: "Efendim, bu modern hukukun temel disiplinlerindendir:
You should prove your innocence.' "Sen, pâk olduğunu ispat et."
Look; do you see their understanding of the law? Bakın; görüyor musunuz hukuk disiplinini?
Seems we have misunderstood the philosophy of law: Şimdiye kadar demek ki Hukuk Felsefesinde bu mesele yanlış anlaşılıyormuş:
It is essential to prove the crime, to render someone as a perpetrator. Suçu ispat etme esastır, bir insanı mücrim hale getirmek için.
Yet, what do we see? 'Firstly, I will detain you due on fake charges; then you can prove your innocence,' "Ben, evvela şöyle-böyle bir ihtimalden dolayı tutar seni atarım içeriye; sonra sen, temiz olduğunu anlat orada."
What they will mention and how they will react is unknown. Ee ne diyecekler, ne edecekler; o, belli değil.
This is where even Amr ibn Abd al-Wud is given a chance to make his move. İşte orada Amr İbn Abd-i Vüdd için bile kendi hamlesini yapma fırsatını veriyor.
As mentioned in the traditions, when his sword struck the noble Ali's shield, the shield split. Menkıbelerde anlatıldığı üzere, Hazreti Ali'nin kalkanına kılıcını indirince o kalkanı yarıyor.
Then, when Ali ibn Abi Talib brings down his sword, he takes Amr off his horse. Sonra Hazreti Ali de kılıcı tepeden aşağı indirince, onu atından aşağıya indiriyor.
This is one of the incidents that occurred at the Battle of the Trench. Hendek vakasında vuku bulan iki üç vakıadan birisi bu.
The noble Ali is such a person. Böyle bir insan, Hazreti Ali.
During a battle, he lays an enemy to the ground. Hazreti Ali, bir savaş meydanında, yatırmış bir adamı yere.
Otherwise, the man would have killed him, martyred him. Yoksa adam onu öldürecek, şehit edecek.
Bediüzzaman evaluates this matter. Hazreti Üstad, değerlendiriyor o meseleyi.
When he draws his sword to kill the man, he spits on the noble Ali's face. Kılıcını çekip adamı tam öldürüleceği zaman, o, Hazreti Ali'nin yüzüne tükürüyor.
If you want, you can label this action the 'honour of the unbeliever'. Küfrünün muktezası; isterseniz buna "küfür onuru" diyebilirsiniz.
'Honour' is not a Turkish word; but is has become a part the language so much that it is used as a Turkish word. "Onur" da Türkçe değildir; fakat o kadar bizim dil otağımızı işgal etmiş ki, Türkçe bir kelime diye kullanıyoruz.
Honour is a foreign word; we use it in the place of pride and honesty. Yabancı bir kelimedir onur; gururun yerinde, şerefli olmanın yerinde kullanıyoruz.
Those who are curious can take a look at the dictionary. Merak edenler, sözlüklere bakabilirler.
He spits on the noble Ali, as a sign for the 'honour of an unbeliever'. "Küfür onuru" diye, seyyidinâ Hazreti Ali'nin yüzüne tükürüyor.
Just as he is about to strike. Tam kellesini alacakken; kılıcı, kellesine koymuş.
If one does not strike, the other will strike. Fakat müdafaa hakkını kullanıyor; o ona yapmasa, o Hazreti Ali efendimize yapacak.
When the man spits, the noble Ali quickly sheaths his sword and stands. Adam tükürünce, hemen kılıcını kınına sokuyor, kalkıyor Hazreti Ali efendimiz.
The man says: Diyor ki:
'I spat in your face so that you would do what you need to in a rush of anger, and not torture me.' "Ben senin yüzüne tükürdüm ki, bir an evvel yapacağın şeyi yapasın öfkeyle, işkence etmeyesin."
They think everyone is like themselves. However a believer is never similar to anyone else, for they are only like themselves. Kendileri gibi zannediyorlar; oysaki mü'min hiç kimsenin kendisi gibi değildir; zira o, kendisi gibidir.
The noble Ali places his sword back in its sheath and stands. Hazreti Ali, kılıcını kınına sokuyor, kalkıyor.
The man says: Adam diyor:
'I spat in your face so that you would do what you need to in a rush of anger. "Ben, seni öfkelendirmek, bir an evvel yapacağın şeyi yapmaya sevk etmek için yaptım bunu."
He, may God be pleased with him, replies: O (radıyallâhu anh) da diyor ki:
'Before you spat on my face, I was going to act for God. "Ben, onu yapacağım zaman -yüzüme tükürmeden önce- Allah için yapacaktım.
You meant to kill me. Sen bana kastetmiştin.
And I was here striving in God's cause. Ben de cihâd ediyordum burada.
If I had died, I would have been a martyr. Ben ölseydim, şehit olacaktım.
"Whoever displays exertion and diligence in honouring the word God, His Name and religion, verily he is on the path of God." 'Kim Allah kelimesi, O'nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösterirse, şüphesiz O Allah yolundadır.'
I was fighting with this in mind. If I had died, I would be a martyr. O mülahaza ile savaşıyordum; ölseydim, şehit olacaktım.
But if I killed you, I would become a veteran. Ama seni öldürdüğüm zaman da, gazi olacağım.
However, when you spat on my face, my carnal soul became involved in the matter. Fakat yüzüme tükürünce, işin içine benim nefsim karıştı.
When I took your head, I would have obtained it because of the anger within me. Senin kelleni alırken, artık ben, bende hâsıl ettiğin öfkeden dolayı kelleni almış olacağım.
That is why I gave up.' Ondan dolayı vazgeçtim.".
Thereupon the man responds, 'By God, if this is the spirit of this religion, this religion is the truth.' Bunun üzerine adam "Vallahi, dininin ruhu bu ise, bu din haktır" diyor:
'I bear witness that there is no deity but God, and again witness that Muhammad is His servant and Messenger.' "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhamedden abduhu ve Rasuluhu."
Yes, it is an event expressed in the books of Prophetic biographies and traditions. Evet, Siyer, Hadis kitaplarında ifade edilen vakıa.
Now, to carry out a duty without involving even an atom of our carnal selves in it. Şimdi, işin içine zerre kadar nefsimizi karıştırmadan götürme.
Without including the carnal soul... Nefis karıştırmadan götürme.
The true value of a duty is that. İşin kıymet-i harbiyesi, o.
In expressing this with complete sincerity, it would be useful to do so in relation to the Bediüzzaman's observations: Bunu, ihlas ile telif ederken, Hazreti Pîr'in mülahazaları ile irtibatlandırmak yararlı olur:
'An atom's worth of sincere action is preferable to many insincere ones.' "Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır."
A key expression: Anahtar bir ifade:
'An atom's worth of sincere action is preferable to many insincere ones.' "Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır."
Sincerity is such an elixir. İhlas, öyle bir iksirdir.
What is sincerity? İhlas nedir?
It is to do something because God ordered you to do so, and to carry it out in the manner He ordered; to do it within the consent of Almighty God's commands. Yaptığın şeyi Allah emrettiği için yapmandır ve Allah'ın emrettiği şekilde onu yerine getirmendir; Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine muvafakat içinde onu yerine getirmendir.
When your carnal soul is involved, the matter of acting in accordance to the consent of Almighty God's commands becomes tainted. İşin içine nefsini karıştırdığın zaman, Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine muvafakat mevzuu zedelenmiş olur.
It is like a drop of urine falling into a cauldron. Bir kazanın içine bir damla idrarın düşmesi gibi.
It is a big cauldron with 100 litres of clean substance but that one drop has made it filthy. Yahu kocaman bir kazan, içinde yüz litre temiz şey vardı ama işte o bir damla, onu kirletti.
Look. Bakın.
Just like this; to not have any other motive other than to gain the pleasure of the Lord. Aynen onun gibi; işin içine Allah rızası mülahazasının dışında hiçbir şey karıştırmama.
The saying of the Prophet expressed earlier alludes to this: Biraz evvelki hadis de onu ifade ediyor:
'Whoever strives to raise the Name of God and the religion, without doubt they are on the path of God.' "Kim Allah kelimesi, O'nun adı ve dini yücelsin diye ceht ve gayret gösterirse, şüphesiz O Allah yolundadır."
Although there is no such a statement in the hadith, we may deduce the following meaning as well: Mefhum-u muhalifi -hadiste o yok- şu demektir:
If someone does something for another intention other than for the sake of God or because it's a Divine command, then they are not on the true path. Bir insan, yaptığı mukâteleyi, İ'lâ-i kelimetullah mülahazasıyla yapmıyorsa, Allah emrettiği için yapmıyorsa, o, Allah yolunda değildir.
You may mention about the 'Hadith of Intention' here as well: Bunu "Niyet Hadîsi" ile de irtibatlandırabilirsiniz:
'Actions are judged by one's intentions, and a person will be rewarded according to their intention. "Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur.
Thus, if someone's migration is to gain the pleasure of God and His Messenger, then his migration will be accepted as that. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü'nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü'ne olmuş demektir.
Whoever migrates for some worldly gain, to acquire someone for marriage, then their migration will be for that. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur."
If someone leaves their place of residence for the sake of God. Bir insan, bir yerden bir yere giderken, yurdunu-yuvasını Allah için terk ediyorsa.
'Let me go and spread the word. "Ben gideyim de sesleneyim oralarda.
Let my voice be heard in that place, express my emotions' if they say this then such people are on God's path. Sesimi-soluğumu, nağmemi duyurayım; onlara Hicaz'dan bazı şeyler duyurayım" diyorsa, o Allah yolunda demektir.
On this note, the Night Prayer is recited in a modest melody, because this mode prepares one for rest. Bu arada, Hicaz makamıyla yatsıda okurlar, çünkü bu makam insanlarda aynı zamanda uyku ilacı tesiri yapar.
I am assuming, that I either heard or read from Ayhan Songar, Zannediyorum, Ayhan Songar'dan mı dinlemiştim ya da herhalde bir yazısından okumuştum.
'Let a melody be heard from my emotions that will soften them. "Hicazdan bir nağme duyurayım da ben, bunları yumuşatayım.
Their hands relax, so they may finally leave me alone', something like this. Elleri gevşesin, artık üzerime gelmesinler" filan.
You travel to the four corners of the world, without involving your own desires, for the sake of God only. Dünyanın dört bir yanına gidiyorsunuz, bu mevzuda işin içine nefsinizi karıştırmadan, Allah'ın izni-inayetiyle.
This is genuine migration for God's sake. Şimdi, esas hicret ediyorsunuz, bakın.
Migration... Hicret.
Indeed if it is for God's sake, to be heard. Şayet Allah için ise, Rasûlullah için ise, sesinizi-soluğunuzu duyurmak için ise.
To speak in such a manner, that is, in a way to wake people from sleep, in a touching, mystical melody, to wake people up, you travel left to right in order to wake others'. "Hicaz" dedim, bir Hicaz makamıyla ruhunuzun sesini duyurma veya milleti uykudan uyarma makamı diyebileceğimiz bir "Sabâ makamı" ile, o insanları tatlı bir sesle uykudan uyarma adına, dünyayı uykudan uyarma adına sağa-sola saçılıyorsunuz, gönderiliyorsunuz.
This travel could be willingly, or by compulsion. İster iradî olur, ister cebrî olur bu mesele.
When you involve your ego, then this migration ceases to be about anything other than your ego and desires. Fakat nefsinizi işin içine karıştırdığınız zaman, bu defa o hicret, nefsiniz için olmuş olur.
To comprehend this more clearly, another time God's Messenger says: Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesele tam yerli yerine otursun diye, mefhum-u muhalifini de söylüyor:
'If one migrates for a worldly cause' "Bir kimse dünya için hicret ediyorsa."
Let me embark on migration to another place, and seek worldly gains. Ben, göçümü alıp falan yere gideyim; orada dünya adına bir şeyler kazanayım.
Let me reside in a villa, with heedlessness and misguidance. Gideyim bir yerde, denizin kenarında bir tane villa yapayım, ehl-i gaflet, ehl-i dalalet ile beraber.
One time, I remember seeing an interview where a man was told, 'I saw you at the beach'. Birisine bir gün -antrparantez arz ediyorum- "Seni de plajda görmüşler, herhalde" denmişti.
I will never forget what I saw on television that day. Hiç unutmam, televizyonda dinlemiştim.
The man began his sentence with, 'Well, the Prophet says'. "Ee canım, Peygamberimiz buyuruyor ki" diye başladı söze.
Wow, a mind to win a Nobel prize in demagogy. Maşallahı var, demagojide Nobel ödülü alacak kadar.
On a fictitious basis, he brought up a saying of the Prophet. Hemen yapıştırdı senedi itibariyle malul bir hadis-i şerifi; senedi itibariyle.
Of course the other man has no idea of the defective use of the saying. Tabi adam sened de biliyor mu, bilmiyor mu?
The man quickly said, Hemen dedi:
'Our Prophet states that you must teach your children swimming, horse-riding, fishing'. "Efendimiz buyuruyor ki, "Çocuklarınıza yüzmeyi, atıcılığı, biniciliği öğretin."
Indeed he further said: Evet, yapıştırdı orada:
'Our Prophet states "Peygamberimiz buyuruyor ki:
that we must teach our children how to swim, 'Çocuklarınıza yüzme öğretin.'
and so in accordance with that I have found myself on my beach to enable my swimming'. Ee ben Efendimiz'in o emrine uyarak, denizde o yüzme meselesini gerçekleştirmeye çalıştım."
May God protect us; he used the sayings of our Prophet to aid his lies. Hafizanallah, bir de hadîsi, yalanına vasıta yapması.
The use of religious values as a stepping stone for worldly impurities Dini değeri, dünyevî işleri için ayağını basacağı -hâşâ- kirli bir basamak haline getirmesi.
is a sin close to disbelief. Küfre yakın bir vebaldir bu.
The use of religious rhetoric for worldly gains is an error to a degree like disbelief. Dinî argümanları dünyevî kazanımlar adına kullanma, küfür derecesinde bir hatadır;
I am not saying 'disbeliever', but an error to a degree like denial itself. "kâfir" demiyorum, küfür derecesinde bir hatadır,
This is a grave error. bir hata-i azîmdir,
May God protect us from it. hafizanallah.
Indeed, he is there for worldly gain. Evet, dünya adına bir şey elde edeyim diye gidiyor o da.
The mention of a villa and yacht arose from that. Villalar, filolar bahsi de ondan çıktı orada.
'Or in the pursuit of reaching a lady he will marry.' "Veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna."
A person did just that, on their way to Medina from Mecca, they joined the group of emigrants. Bir zat da öyle yapmış, Mekke'den Medine'ye hicret ederken; hicret edenlere karışmış o da.
God however, 'does not look your physical form but rather what is in your heart'. Fakat Allah, "Allah sizin suretlerinize bakmaz; asıl, kalblerinize bakar."
God looks at what is circulating in your neurons and gives value accordingly. Allah, sizin nöronlarınızda dönüp dolaşan şeylere bakar, ona göre size değer verir.
He will not look at your actions and your steps but the way your heart beats, and its rhythm, and will make a judgement in that respect. Böyle tavırlarınıza, adım atmanıza, gitmenize değil, kalbinizin çarpmasına, ritmine bakar; sizin hakkınızda ona göre hüküm verir.
However in that man's heart was this: 'Let me go there and reach out to that lady and unite with her'. Fakat o adamın kalbindeki o; "Ben oraya gideyim de -işte- o kadına ulaşayım; kaçırdık elden, orada ben ona kavuşayım."
Let Majnun reach Layla, Farhad to Shirin and Wamiq to Azra. Yani, Mecnun, Leyla'ya ulaşsın; Ferhat, Şirin'e ulaşsın; Vâmık, Azra'ya ulaşsın.
His concern was this. Derdi, o.
And their migration is to that. Onun hicreti de, onadır.
  Bakın.
The greater your ambition and goal, the greater you are in stature. Bir insanın talip olduğu şey ne kadar büyük ise, o, onun o mevzudaki büyüklüğünü aksettirir.
The size of your ambition is a projection of your greatness. Ne kadar büyük bir şeye, nâmütenâhî bir şeye talip olmuşsanız, bu aynı zamanda, sizin büyüklüğünüzün aksi demektir.
Let us say, your ambition is the pleasure of God. Mesela, Cenâb-ı Hakk'ın rızasına talipseniz.
You keep saying, 'My Lord, we want to be sincere in our deeds, we want to obtain Your consent and turn to You with pure and ardent longing'. "Allah'ım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana hâlis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyoruz" deyip duruyorsanız.
Then I would like to address your conscience: İnsafınıza sesleniyorum:
Consider the matter from the perspective of your faith. Siz, imanınız zaviyesinden bakın.
Make your faith a lens or even bigger than that; make it an observatory, a lookout to consider this matter. İmanınızı mercek yapın bu mevzuda veya merceğin de büyüğü ne varsa, rasathane yapın, temâşâgah yeri yapın ve meseleye öyle bakın.
Would you be able to say something in response to a Muslim who says: Şuna mukabil bir şey söyleyebilir misiniz siz, bir mü'min için?
'O God, allow us to obtain the perfect faith.' "Allah'ım, mükemmeller mükemmeli bir iman."
'O God, make us succeed in living Islam in the most perfect way. "Allah'ım İslamiyet'i en mükemmel şekilde yaşamaya muvaffak eyle.
O God, allow us to reach the most ideal sincerity. Allah'ım en kâmil ihlasa muvaffak eyle.
O God, allow us to reach the apex of God-consciousness. Allah'ım, ihsan ruhunun zirvesine muvaffak eyle.
O God, allow us to know You perfectly. Allah'ım, tam marifete muvaffak eyle.
O God, grant us to love You perfectly. Allah'ım tam muhabbete muvaffak eyle.
O God, allow us to reach the horizon of certainty based on experience. Allah'ım hakka'l-yakîn ufkuna ulaşmaya muvaffak eyle."
I would like to recite this three times as I believe I am way behind in this regard: Bunu üç defa diyeceğim, çünkü çok gerisinde olduğumdan dolayı, arzu ettiğim bir şey:
'O God, allow us to reach the horizon of certainty based on experience.' "Allah'ım hakka'l-yakîn ufkuna ulaşmaya muvaffak eyle."
'O God, grant us absolute loyalty to You. "Allah'ım tam sadâkat.
O God, grant us absolute steadfastness. Allah'ım tam istikâmet.
O God, grant us absolute reliance. Allah'ım tam tevekkül.
O God, grant us absolute submission. Allah'ım tam teslîm.
O God, grant us absolute commitment. Allah'ım tam tefvîz.
O God, grant us absolute confidence. Allah'ım tam sika lütfet.
O God, we ask for an ardent longing to You, to join the Prophet and Your beloved ones; and we want these to be eternal and beyond time.' Allah'ım, Sana hâlis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı, Habîb'ine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Senin sevdiklerine kavuşmaya müştak olmayı diliyoruz; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz; lütfet."
If you give us Paradise, Paradise will become a drop in an ocean compared to these phrases. Cennetleri verseniz, bunun yanında deryada damla kalır.
Now, if you seek this, if you always run after this, and search to find paths towards this, this will simultaneously reflect your value. Şimdi siz buna talipseniz, hep bunu kovalayıp duruyorsanız, yürüdüğünüz güzergâhta buna doğru gitmeyi araştırıyorsanız şayet, bu aynı zamanda sizin kıymetinizi aksettirir.
When the angels look down to Earth, they will envy you similar to the way they envied the Pride of Humanity. Melekler bakınca yeryüzüne gıpta ederler, İnsanlığın İftihar Tablosu'na baktıkları gibi.
The archangel Gabriel said the same. Cibrîl öyle demişti.
Gabriel... Cibrîl.
I try to not neglect his name whenever I send peace and blessings. Salât ü selamlarımda -Kıtmîr- anarken, O'nun adını anmayı ihmal etmemeye çalışıyorum.
Gabriel is a unique creation. Cibrîl; acayip bir varlık.
He is the one that brought the holy breeze to the spirits of the Prophets. Bütün enbiyâ-ı izamın ruhuna, o İlahî nefehâtı getiren.
He is the one that transmitted the message without mixing it with any other sparks and frequencies and reflected everything the way it was intended. Arızasız, işin içine şerare karıştırmadan, sinyali katiyen bozmadan, her şeyi olduğu gibi aksettiren.
He is God's most trustworthy. Allah'ın en "emîn"i.
Although his trustworthiness, he always feared for himself until the following verse was revealed: 'He is the one obeyed (by his aides) and trustworthy' (At-Takwir 81:21). He then said, 'I finally stopped worrying about my future'. Fakat emanetine rağmen öyle korkuyor ki; "O, kendisine uyulan, emîn bir elçidir" (Tekvîr, 81:21) ayeti gelince, "Akıbetimden ben de endişe etmez hale geldim" diyor Cibrîl.
This is his level and his fear. Bir taraftan seviye, o; beri taraftan da endişe, bu.
Even he has the balance between fear and hope. Onda bile bir "Havf-Reca" dengesi var.
Gabriel is such. Cibrîl; öyle bir varlık.
During the Ascension, he says to the Prophet, the perfection of humanity, in the words of the poet Süleyman Çelebi, 'Go now, the ball is your court, the javelin is yours tonight'. Şimdi, diyor ki Miraç'ta Efendimiz'e, İnsan-ı Kâmil'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) -Süleyman Çelebi ifadesiyle- "Yürü, top Sen'in, çevkan Senindir bu gece.
'I cannot come with you'. Ben, Seninle yürüyemem."
And at one point, he says: 'If I take one more step, I will be obliterated'. Hatta bir yerde diyor ki, "Bir adım daha atsam, yanarım ben."
I am guessing that point is in between the absolute and possible, the point that divides the mortal from the Eternal One. Herhalde o nokta "vücub ve imkân arası"; yani, fânileri Bâkî'den ayıran nokta.
The point that separates the mortal from the eternal. Kâbe Kavseyni ev Ednâ; fâniyi Bâkî'den ayıran nokta.
The point referred to in the verse: 'So he was (so near that there was left only the distance between) the strings of two bows (put adjacent to each other), or even nearer (than that)' (An-Najm 53:9). "Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az" (Necm, 53:9). ayetiyle işaret edilen noktaya ulaşıyor.
There is no point beyond that in terms of the relationship between God and the servant. Yok ötesi onun; kul ile Allah arasındaki münasebet açısından ötesi yok.
Gabriel cannot reach that point; neither can Michael, neither can Israfil, and neither can Azrael. Cibrîl, oraya ulaşamıyor; Mikaîl, oraya ulaşamıyor; İsrâfîl, oraya ulaşamıyor; Azraîl, oraya ulaşamıyor.
Their interaction is behind a number of veils. Perdeler ile oluyor onlarınki.
But a human, Fakat bir insan.
I won't say his origin, peace and blessings be upon him, was mud-like baked clay. Hâşâ, O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) menşeine "salsâl-i ke'l-fehhâr" (pişmiş çamur gibi kuru bir balçık) demeyeceğim.
His origin was special, unique. Herhalde, O'nunki hususî idi; özel bir şey idi O'nunki.
The truth is, humankind was created from mud-like baked clay, from 'Tin'. Vakıa, insan "salsâl-i ke'l-fehhâr"dan, "Tîn"den yaratılmıştır.
Perhaps that was only his/her essence. Ama onun özü herhalde.
Perhaps only the source of his/her genetic material. "Genleri -belki- ondandı" diyeyim.
He/she is such a creation. Fakat böyle bir varlık.
He is open to humanly impulses, corporeal desires, and thoughts and deliberations. Beşerî garîzeye açık, cismanî arzulara açık, fikrî mülahazalara açık.
How did he overcome the carnal soul? O bedenini nasıl aştı?
How did he overcome his humanly impulses? O garîze-i beşeriyesini nasıl aştı?
How did he reach that horizon? O ufka nasıl ulaştı?
How did he come to surpass the angels when he lived among humans? İnsanların içinde yaşadığı halde, meleklerin önüne geçti.
This reflects his merit and worth. What he seeks reflects his worth. Şimdi o, O'nun kıymetini aksettiriyor; öyle bir şeye talip olmuş ki, kıymetini aksettiriyor:
'By God, it is impossible to point to merit and worth equal to yours!'. "Vallahi, Senin kıymetine denk bir kıymet göstermek mümkün değildir."
Let's recall this principle one more time: Bu disiplini bir kere daha hatırlatalım:
The greater your ambition and goal, the greater you are in stature. It is a reflection of your esteem. Bir insanın talip olduğu şeyin kıymeti, o insanın kıymetini aksettirir, aynı zamanda onun kıymeti demektir.
If you desire a thousand fleets, if you are after all that this world can offer, or even a thousand years of it, or two thousand years of it, thousands of years of it, it will not even be like a drop in the ocean compared to what I talked about just earlier. It will not even be like an atom compared to the sun. Şimdi bin tane filoya talip olsanız, hatta şu dünya hayatının tümüne birden, hem de bin seneliğine, iki bin seneliğine, estağfirullah, binlerce seneliğine talip olsanız, bu, biraz evvel bahsettiğim şeylere talip olmanın yanında deryada damla kalır, güneşte zerre bile ifade etmeyebilir.
Because behind these are the Beauty and Perfection of God. Çünkü bunların arkasında, "Cemâl-i bâ-Kemâl" vardır.
Let me express this with the words of Badu'l-Amali: Evet, yine Bed'ü'l-Emâlî'nin sözüyle meseleyi ifade edelim:;
'Muslims will see Him in pure form'. "Mü'minler, O'nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler.
No analogy can be brought to explain this. Buna bir misal de getirilemez.
And when they do see Him, they will forget all of the blessings and pleasures of Paradise. O'nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar.
May frustration be upon those Mutazilites who claim God cannot be seen'. (Al-Ushi, Badu'l-Amali, pp. 50-54). 'Allah görülmez' diyen Ehl-i İ'tizâl'e hüsran olsun" (el-Ûşî, Bed'ü'l-emâlî s.{j}50-54).
Yes, the believers will see Him, may He be glorified and exalted, beyond the limiting boundaries of 'quality' and 'quantity'. Evet, Mü'minler, bî-kemm u keyf O'nu (celle celâluhu) görürler.
We cannot describe this view, we cannot comprehend it. Bir örnek, bir misal veremeyecek şekilde; akıl durgunluğuyla, fikrin ihatasızlığıyla.
Why can't we? Nasıl olmaz ki?
The Qur'an says: Kur'an diyor:
'Eyes comprehend Him not, but He comprehends all eyes. "Gözler O'nu idrak edemez, O'na ulaşıp O'nu göremez, fakat O bütün gözleri idrak eder, görür ve kuşatır.
He is the All-Subtle (penetrating everything no matter how small), the All-Aware' (Al-An'am, 6:103). O, Lâtif (en derin, en görünmez şeylere de nüfuz eden)dir, Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar olan)dır" (En'âm, 6:103).
He says, 'beyond the limiting boundaries of quality and quantity'. "Bî kemm u keyf" diyor:
Then, 'They will forget the blessings of Paradise'. Sonra, "Cennet nimetlerini unuturlar."
'I had one thousand mansions and at the same time numerous partners' what value will the mansions and villas have over there? "Yahu, benim falan yerde, bin tane köşküm vardı ve aynı zamanda da yetmiş tane Hûri vardı" dünyadaki filolar, villalar ne yapar, ne kıymet ifade eder onların yanında?
They will forget all of this. Bütün bunları unuturlar.
Bediüzzaman, the noble sage, the shining light, the radiance of spiritual support, says: Hazreti Pîr-i Mugân, Şem'-i Tâbân, Ziyâ-i Himmet'in ifadelerine bağlayacak olursak:
Thousands of years of a blissful life in this world cannot be compared to a single minute in Paradise. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennetin bir saatine mukabil, bir dakikasına mukabil gelmez.
A single minute. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, öbür âlemin bir saatine, bir dakikasına mukabil gelmez.
And one year in Paradise cannot be compared to one minute in the presence of God. Cennetin de binlerce senesi, bir dakika Rü'yet-i Cemâline mukabil gelmez.
'The Mutazilites say they will not see God; what a pity' he says in Badu'l-Amali. "Ehl-i İ'tizâl, 'Allah'ı görmezler' diyor; yazıklar olsun, yuf size" der gibi bir şey diyor Bed'ü'l-Emâlî'de.
If a person is seeking something of such sublimity, even if only in intention, it shows the significance of that thing. Şimdi bir insan, bu ulviyette olan şeylere, ulviyet üstü ulviyette olan şeylere talip olmuş ise, bu aynı zamanda -en azından niyet açısından- onun kıymet-i harbiyesini aksettirir.
God will treat the matter according to the individual's intention. Bir insanın niyeti ne ise şayet, Allah, ona göre muamele yapar.
'This was my sincere intention. "Hâlis niyetim benim, bu idi.
It was my sincere intention to worship You once in an absolute manner.' Hâlis niyetim o idi ki, Seni bî kemm u keyf, bir kere temâşâ edeyim."
However you only completed half the journey; your journey was only that much. Fakat yolun yarısına kadar gittin; ancak o kadardı seninki.
You could not attain the horizon of the distance of two bows' length. Yani, Kâb-ı Kavseyni ev Edâ ufkunu ihraz edemedin.
God will treat you as if you have completed the journey. Cenâb-ı Hak, yolu tamamlamışsın gibi muamele eder sana.
As is mentioned in the hadiths of Bukhari and Muslim, one night the Prophet looked at the full moon and said: Buharî ve Müslim'de geçen sahih hadiste, Efendimiz'in, bir dolunay gecesi aya bakıp ifade buyurduğu üzere:
'You will see your Lord as you can see the full moon, without any obstacle or interference.' "Siz şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O'nu görmede bir sıkışıklık da yaşamayacaksınız (herkes rahatça görecek)" dolunay olduğu dönemde.
The comparison to the moon is an allegory, stressing how easy it is going to be to witness God. Bu, insanların izdihamdan dolayı birinin diğerinin görmesine mâni olmamasını ifade etme sadedinde, müteşâbih bir ifade.
Or else, God forbid, He is not like a full moon and is not visible like a full moon. Yoksa Allah -hâşâ- dolunay gibi değildir ve görülmesi de dolunay gibi değildir.
This is just allegorical speech. Fakat müteşâbih bir beyandır bu.
That is, no one will stop others from witnessing Him; all will be astonished and forget themselves. Yani, bir gören, diğer görenin görmesine mani değil; bulundukları yerden baktıkları zaman herkes görür ve herkes gördüğü zaman da bayılır, kendinden geçer.
They will forget the road to their homes; they forget the road to their partners, the road to their spouses, the road to their children. Unuturlar evlerinin yolunu; Hûrilerin yolunu, eşlerinin yolunu, evlatlarının yolunu unuturlar.
To seek such a thing. Buna talip olmak.
May God Almighty allow us to be able to seek Him. Cenâb-ı Hak, onun talibi olmaya muvaffak eylesin.
This reflects the value of a human. Bu, insanın kıymetini aksettirir.
Now, you seek something of this value. Şimdi, siz bu ölçüde bir şeye talip olmuşsunuz.
Like a distance of two bows' length... Hani o Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ.
No, that is different; that is special to that noble personality. Hayır, o ayrı; o, o Zât'a mahsus bir şey.
That is, in the absolute sense, the special courtesy of God Almighty to the Universal Man, peace and blessings be upon him. O, mutlak manada İnsân-ı Kâmil'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) mutlak manada Cenâb-ı Hakk'ın hususî bir teveccühü.
However, you have sought something: Fakat bir şeye talip olmuşsunuz:
As if to say, 'Let's enter that place; and witness like the ones who saw'; you have sought this. "Oraya girelim; en azından görenler gibi görelim" filan; buna talip olmuşsunuz.
You struggle has brought this issue to a certain point. Ee bir yerine kadar götürdünüz bu meseleyi.
God Almighty will say; Cenâb-ı Hak diyecek ki:
'Indeed, My servant had the intention to go all the way to the end. "Benim kulum -esasen- meselenin müntehasına niyet etmişti.
But their capability and capacity... Ama kabiliyeti, donanımı.
There were things that caught his/her feet. Ayağına dalaşan/dolaşan bazı şeyler olmuştu.
There was conflict with some politicians. Bazı siyasîler ile cedelleşme olmuştu.
Some of them offered worldly things. Bazıları dünyevî bazı şeyler teklif etmişlerdi.
Some of them dirtied the mind of this person with the filth of the world. Bazıları dünyevî levsiyât ile zihnini/nöronlarını kirletmişlerdi bunun.
It was not in this person's hands; without knowing; this person got affected by the radioactivity of this filth. Elinde değildi onun; farkına varmadan; en azından o işin radyoaktif tesiriyle böyle bir kirlenmeye/buğulanmaya maruz kaldı.
However, whatever this person's intention was towards whatever thing, I give that thing completely to this person'. Fakat neye niyet etmiş idiyse şayet, Ben, onu bütünüyle ona veriyorum, bütünüyle."
The Prophetic declaration I am trying to explain is in Bukhari's first hadith: Anlatmaya çalıştığım nebevî beyan, Buharî'nin ilk hadisidir:
'Verily, deeds are only with intentions. Verily, every person will have only what they intended'. "Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur."
The person narrating is one of the foremost respected Companions, the noble Umar. Hadîsin râvîsi de sahabe-i kiramın serkârlarından, sergüzidelerinden seyyidinâ Hazreti Ömer.
The hadith comes to Yahya ibn Said al-Ansari as a report by a single person. Yahya b.{j}Saîd el-Ensârî'ye kadar, hadis, âhâdî olarak gelir;
It becomes notable by means of Yahya ibn Said al-Ansari, and becomes a famous hadith; so much so that it becomes a principle in the religion. Yahya b.Saîd el-Ensârî vasıtasıyla iştihar eder, meşhur hadis haline gelir; fakat öyle ki, dinin esâsâtındandır.
If the person making these big claims and saying such things is conscious of God watching him, and is saying this realising his heart is being observed, that person is truly a seeker of that horizon. Şayet bu türlü büyük iddialarda bulunan, bunları söyleyen insan, hakikaten O'nun tarafından görülüyor olma, kalbine bakılıyor olma mülahazasıyla söylüyorsa, gerçekten o ufka taliptir.
However, if there is a difference between what they say and their intentions, that person is unknowingly walking towards Satan's tricks. Yok, dediği şeyler ile niyeti arasında bir tefavüt var ise, bir farklılık var ise, o da hiç farkına varmadan bir yerde şeytanın kündesine geliyor demektir,
May God protect us. Allah muhafaza buyursun.
Let us pray for each other: Birbirimize dua edelim:
May God Almighty allow all of our brothers and sisters to be steadfast on the path of belief without being affected by the whispers of Satan. Cenâb-ı Hak, bütün kardeşlerimizi bu mevzuda -şeytanın kündesine maruz kalmadan- imanda sabitkadem olarak devam ettirsin.
(Right at that moment of his statement there was a picture that came up on the electronic tablet on the wall). Do you know what came up right now? (Sözün tam burasında, binden fazla resmin dönüp durduğu elektronik tabloda) Ne geldi biliyor musunuz?
'Our Lord, do not let our hearts swerve after You have guided us, and bestow upon us mercy from Your Presence. "Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla.
Surely You are the All-Bestowing' (Al Imran, 3:8). Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen" (Âl-i Imrân, 3:8).
O our Lord! Ey Rabbimiz.
After guiding us to the right path, do not let us go astray. Bizi, hidayete erdirdikten sonra kalbimizi kaydırma.
In Your sight of Divinity bestow us with Your blessings, benevolence, gifts. Nezd-i Ulûhiyetinden bize, ihsanda, lütufta, atâyâ-i şahânede, ulûfe-i şahânede bulun.
We don't know the condition of these things; the things we will ask for will be in relation to our perspicacity. Keyfiyetini bilemeyiz; bizim diyeceğimiz, isteyeceğimiz şeyler, biraz, bizim idrakimiz ile alakalı.
The things You will bestow upon us will be directly proportional to Your Grandeur. Sen'in vereceğin şeyler, Sen'in büyüklüğün ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı).
Provide us gifts from Your Divine sight. Nezd-i Ulûhiyetinden bize hibede bulun.
Gifts, not expecting requital. Hibe, karşılıkla değil.
As one of the great figures of old says, 'You created us without expecting anything in return; blessed us without expectation, made us Muslims; forgive us without expecting anything. Büyük zatlardan birinin dediği gibi, "Meccânen yarattın; meccânen rızıklandırdın, Müslüman ettin; meccânen bağışla."
Do not deal with us in relation to our servitude for You; rather treat us according to Your Grandeur. Bizi, bizim ortaya koyacağımız bedellere, kulluk münasebetlerine bağlama; büyüklüğünün muktezasına göre bize muamelede bulun.
Then comes... Sonra, ne diyor?
Surely, You are the All-Bestowing'. Without a doubt, You... "İnneke entel vehhab" Bakın; bir "inne", bu, mutlak ifade ediyor; "Şüphesiz, kat'î ve kâtibe, Sen."
He also gives us the chance to say, 'You'. Hem de "Sen" deme imkânı veriyor.
'You' just like it is mentioned in the Chapter Al-Fatiha: Sen. Fatiha'da verdiği gibi:
'Give you and I the opportunity to say "You". "Sana, Bana 'Sen.' deme imkânını veriyorum."
Look at His Greatness; 'I am giving the opportunity to call me You.' Büyüklüğe bakın; "Sen, deme imkânını veriyorum."
'You are absolutely, without doubt, the most amplified in gifting, with no partners or associates'. "İnneke" "Mutlaka, şüphesiz, katiyen ve kâtıbeten, Sen, hibe edenlerin en mübalağalısı, eşi-menendi olmayanısın" demek; "eşi-menendi olmayanısın."
How amplified He is in bestowing His gifts to the extent that it is limitless, that cannot be counted. "Vehhâb" kelimesi, mübalağa kipi olması itibariyle, verilen şeyler hadd-ü bî-pâyân (sınırsız, sayılamayacak/belirlenemeyecek kadar çok).
A side prayer: İstidradî bir dua:
'My Lord. "Allah'ım.
Give such a reaction befitting that of Your Divine sight to those who plan and plot against us that we will not need to seek any other reaction. Bize karşı adavetle oturup kalkanların aleyhimizde hazırladıkları tuzak ve planlara nezd-i Ulûhiyetine yakışır öyle bir karşılık ver ki, bizleri başkalarından gelebilecek karşılıktan müstağnî kılsın."
So if we have been seeking these kinds of great things, then we need to understand that there are thorns and shrubs along this path. Şimdi bu türlü büyük şeylere talip olunmuş ise şayet, bu yolun kendine göre bazen dikenleri de olabilir, çalıları da olabilir.
As has been repeated many a time before, the words of beloved Yunus... Çok tekerrür ettiği gibi, çok sevdiğim Yunus'un sözü.
Yunus Emre Yunus Emre.
I love the other Yunus too, Yunus ibn Matta (Prophet Jonah); 'O my Lord! Öbür Yunus'u da çok severim, Yunus İbn Mettâ (aleyhisselam); "Ya Rabbî.
You are God, and there is no deity but You. Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah.
All-Glorified You are (in that You are absolutely above having any defect). Surely, I have been one of the wrongdoers.' Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin.
'Surely, I have been one of the wrongdoers (who have wronged themselves)' Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim.
'I await your forgiveness, my Lord' (Al-Anbiya, 21:87). Affını bekliyorum Rabbim" (Enbiyâ, 21:87) diyen âbide şahsiyet.
In the beginning of The Gleams, our sage Bediüzzaman expresses this and the experiences of Prophet Job, upon him be peace. Üstadımız, Lem'aların başında, Hazreti Eyyûb (aleyhisselam) ile beraber onu birer Lem'ada ifade buyurur.
Yunus is not an unlikeable person. Yunus, sevilmeyecek birisi değil.
'This road is long, "Bu yol, uzaktır
It has many stations, Menzili, çoktur
With no gateways, Geçidi, yoktur
It leads to deep waters.' Derin sular var."
It can also be said that 'There are cliffs ahead of you which seem unsurpassable.' İsterseniz, "Önünüzde aşılmaz gibi görülen uçurumlar var" da diyebilirsiniz.
But if God wills, He will give you the wings of a dove; you will fly through in ease without even realising. Ama O dileyince, üveyik gibi sizi kanatlandırır; uçar-gidersiniz, hiç farkına varmadan.
You will say, 'Good gracious! "Allah Allah.
Is this even me?' Bu, ben değil miyim?" dersiniz;
In truth this task was way too great for me, but once I submitted the issue to Him, there is no reason for failure.' "Bana göre bir iş değildi fakat işin doğrusu, meseleyi O'na verince, olmaması için de hiçbir sebep yok."
Right now there are those trying to make you fall, trying to place you in a choke hold, and trying to destroy all that you have built. Şimdi birileri çelme takıyor, birileri el-enseye almaya çalışıyor, birileri yaptığınız şeyleri yıkmaya çalışıyor.
Everyone acts as their character requires. Herkes karakterinin gereğini yapar.
The Qur'an says, '(O My Messenger, in the face of all the different attitudes of the people) say: Kur'an, "(Rasûlüm, insanların farklı farklı tutumları karşısında sen şu gerçeği) beyan et:
Everyone will act as their values and character (which are shaped by their beliefs and world view, and which determine what they believe to be right and wrong) see fit. Herkes, (inanç ve dünya görüşünden kaynaklanan, kendine göre doğru ölçülerin şekillendirdiği) seciye ve karakterine göre davranır.
For, God knows best whose way is actually the truth' (Al-Isra, 17:84). Fakat kimin yolunun gerçekten doğru olduğunu ise en iyi Rabbiniz bilir" (İsrâ, 17:84) buyuruyor.
Everyone will act in accordance with their character no matter their looks and their habits. Herkes, ne tipte, ne tıynette yaratılmış ise, karakterinin gereğini yapar.
A frog and a scorpion once became friends. Kurbağa ile akrep, arkadaş olmuş.
They were enjoying a pleasant walk together on land. Karada güzel gidiyorlar, beraber.
Once they came across a body of water to cross, the frog allowed the scorpion to ride on him as it can swim. But little did we know that this scorpion had spent all its life by the water, it knew perfectly well how to swim. Sudan geçmeye sıra gelince, akrep yüzmesini bilmiyor. -Suda yüzermiş de sonradan öğrendik onu; akrebin tarihçe-i hayatını da öğrendik, çok şükür; öyle böyle bir bilgimiz de oldu, o suda yaşarmış.- Fakat kurbağanın sırtına biniyor orada.
And as he felt like it he thought to himself, 'I might as well sting this frog'. Efendim, keyfi gelince, "Ben bunu bir sokayım" diyor.
And he stung him. Sokuyor onu.
And of course the frog is in shock; 'What kind of friendship is this?' and adds, 'What happened to the friendship we shared on the land?' Tabii sersemleşiyor kurbağa; "Yahu bu nasıl arkadaşlık?" diyor, "Hani senin ile karada arkadaş idik."
The scorpion simply replied: Akrep cevap veriyor:
'Well what can I do, this is just my nature.' "Ee ne yapayım; huyum benim."
The nature of those who govern. İdare edenlerin huyu.