Print

Fear, Hope and the Dimensions of the Soul

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 7
PoorBest 
Nur ve karanlıklar
Let's begin with this prayer: Şu dua ile başlayalım:
'O God! "Allah'ım!
We desire from you a sense of justice and feelings of steadfastness, so that we may be protected from all kinds of torment and oppression.' Sen'den, adalet duygusu, istikâmet duygusu istiyoruz; öyle ki, bununla bizi her türlü cevir ve zulümden sıyânet ve himâye etmiş olasın."
At a time when there is no justice, when rights have been entrusted to Satan, when evil thoughts and emotions influence human beings it will be redundant for me to tell you how much we need justice and guidance. Adaletin pâyimal olduğu, ayaklar altında kaldığı, hakkın şeytana emanet edildiği, şeytanî duygu ve düşüncelerin bütün insanlara değişik olumsuz/menfi sinyaller gönderdiği bir dönemde, adalete ve istikâmete ne kadar ihtiyacımız olduğunu size söylemek zâid olur.
You definitely recognise this. Takdir hisleriniz, mutlaka onu takdir ediyordur.
Another supplication: Bu da bir yalvarış:
'O God Who has hidden bounties, "Ey gizli lütuflar sahibi Rabbimiz.
protect us from the things we fear.' Bizi, korktuğumuz şeylerden emin buyur."
My late father used to add the following to this prayer: Rahmetlik pederim bunu derken şu sözü de ilave ederdi:
'Also protect us from the things that we should fear but we don't.' "Hatta hiç korku bilmediğimiz, korkmak gerektiğini anlamadığımız şeylerden de bizi sıyânet buyur."
Some things may appear as surprises and with one swift move, cause people to stray from the right path. May God protect us. Öyle sürpriz şeyler insanın karşısına çıkar ki, bir künde ile, bir el-ense ile insanı yere serer; farkına varamaz insan, hafizanallah.
'Protect us from the things we fear. "Korktuğumuz şeylerden sıyânet buyur bizi.
And from the things that we don't fear but don't.' Korkmadığımız, fakat korkulacak şeyler vardır, onlardan da bizi himâye buyur."
As a matter of fact, those who don't fear cannot develop steadfastness and without realising they will stray. Esasen korkmayan insan, zannediyorum, istikâmet mevzuunda mesafe alamaz; farkına varmadan takılır, yollarda kalır.
We call this 'fear of God' and in a nuanced version, 'awe of God'. Buna "mehâfet hissi" ve -nüansıyla- "mehâbet hissi" diyoruz.
People should always pray for a heart that fears God with awe. İnsan, daima, Cenâb-ı Hak'tan onu istemeli, "Sen'den haşyet ile ürperen bir kalb istiyoruz" demeli.
The Holy Qur'an says, 'Of all His servants, only those possessed of true knowledge stand in awe of God' (Al-Fatir 35:28). "Allah'tan, kulları arasında ancak âlimler hakkıyla korkar" (Fâtır, 35:28) buyuruyor Kur'ân.
Yes, those who possess knowledge can truly stand in awe of God. Evet, Allah'a karşı hakkıyla, yürekten haşyet duyanlar, O'nu bilenlerdir.
Those who know God through knowledge, through observation and those who know God through experience, they are the ones who know Him through fear and awe. İlme'l-yakîn bilenler; ayne'l-yakîn bilenler; Allah o ufka i'lâ buyursun, hakka'l-yakîn bilenler; O nasıl ise, öyle bilenler;  korku ne ise, onu öyle bilenler; mehâfet ne ise, onu öyle bilenler.
It is fear, but as Mehmet Akif states: O, bir korku ama Akif'in ifadesi ile,
'What elevates morality is neither knowledge nor conscience. "Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fear of God is what generates all virtue and excellence. Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
If hearts were ever to be emptied of the fear of The Almighty, Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân'ın.
Neither knowledge nor conscience would preserve its efficacy.' Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın."
If knowledge and conscience preserved its efficacy, those people who appear to know the truth would have not kept silent in a time of oppression. Kalsaydı, ehl-i irfan gibi görünen kimseler, kendilerini zulüm çağlayanına salmazlardı ve o çağlayanın kenarlarında, aynen o düşünceyi paylaşmadıkları halde, dilsiz şeytan gibi o müthiş manzarayı seyredenler de olmazdı.
Some of them are controlled by Satan; they act according to evil suggestions. Birileri şeytanın güdümünde, onun dediği şeyleri yapıyorlar.
Others are observing oppression as if they are watching a festival, their tongues silent. Öbürleri de orada bir düğün alayını seyrediyor gibi dillerini tutmuş, seyrediyorlar.
Fear has been erased from minds and consequently the feeling of virtue, sense of justice, respect of rights and similar values disappear. Korku, kafalardan silinmiş, gitmiş; dolayısıyla, fazilet hissi, adalet duygusu, hak saygısı ve bunlar gibi değerler, bütün bütün ayaklar altında, pâyimal maalesef.
Those who worry about their end will meet an end free from worries. İnsan, âkıbetinden endişe duyuyorsa, endişe duyduğu şeyden emin olur.
Those who are not anxious about their fate will face an end to be anxious about. Âkıbetinden endişe etmeyen insanın, âkıbetinden endişe edilir.
As Imam al-Ghazali says, a human must shiver in fear throughout their life. İnsan, hayatı boyunca, Hazreti Gazzâlî mülahazasıyla, hep korku içinde tir tir titremelidir.
As a saintly person once stated: Hak Dostu gibi,
'If the One Who Calls Into Account judges me with these sins "Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân
The scales in the Hereafter will break.' Kırılır arsa-i Mahşer'de arş-ı mizân" demelidir.
The poet actually uses the 'All-Merciful', and I respect this consideration. O, "Rahman" diyor; şairin o mevzudaki mülahazasına saygı duyuyorum.
When expressing his fear and anxiety he uses 'All-Merciful' out of hope for God's grace and mercy. O, korkusunu/endişesini ifade ederken, "Rahman" diyerek meseleyi recâ duygusuna bağlıyor.
But when talking about myself I say, 'If the One Who Calls Into Account judges me with these sins' Fakat Kıtmîr, kendi mülahazası açısından, "Ger beni tartarsa, bu günahlarla, Hazreti Deyyân" diyorum.
The One who calls and brings everyone and everything to account. Deyyân; yapılan her şeyin hesabını soran, insanları sîğaya çeken demektir.
'The scales in the Hereafter will break'. "Kırılır arsa-i Mahşer'de mizan"
Such fear... böyle bir korku.
He says, 'If He weighs me with my sins, those scales in the Hereafter will break' "Bu günahlarla beni o Mahşer'deki terazi ile Allah tartarsa, korkarım o terazi kırılır" diyor.
In this regard, living with fear and awe. Bu ölçüde bir havf ve mehâbet hissi ile oturup kalkma.
In a Divine hadith, God says, 'I will not grant two assurances nor two fears to My servants at the same time.' "Bir kuluma iki emniyeti birden vermem; iki korkuyu da birden vermem" bu, kudsî hadis olarak rivayet ediliyor.
'I will not grant two assurances or two fears to my servants at the same time.' "İki güveni ve iki emniyeti birden vermem."
If individuals live their share of fear in this world, they will be free from worries in the next; on the other hand, if they think that they did nothing in this world and are living graciously, they will meet an end to be worried about. Korku fasıllarını burada yaşamışlarsa, orada eminler; burada kendilerini hiçbir şey yapmamış gibi görüyor ve emniyet içinde, reftâre salınıp giderek yaşıyorlarsa, onların âkıbetlerinden endişe edilir.
Fear must be experienced here so that safety is left for the Hereafter Korkuyu burada yaşamak lazım ki, emniyet oraya kalsın.
If individuals live in security, comfort and experience all worldly and bodily pleasures in this world, yes, they will be left empty handed in the Hereafter. Bütün emniyeti/güveni, dünyevî -cismânî, hayvanî- rahatlığı burada yaşarsa insan, orada -evet- avucunu yalar.
Sounds very simple, doesn't it? Basitçe oldu değil mi?
They will be left empty handed. Avucunu yalar.
In this respect, from one side there must be fear but on the other end one must be hopeful. Bu açıdan, bir yandan havf (korku) olmalı ama bir taraftan da reca (ümit) bulunmalı.
Imam al-Ghazali says that such a fear should be the overpowering emotion over hope but also states that 'When one does not have long left in this world, they should overflow with the feeling of hope for God's grace and mercy'. Hazreti Gazzâlî, hayat boyu havfın baskın olması gerektiğini söyler; fakat "El el ile, ayak ayak ile el-veda/el-firak ettiği an, can dudağa geldiği zaman, recâ hissi ile coşmalı; insan Allah'ın rahmetinin enginliğine teveccüh etmeli" der.
Nevertheless, prominent scholars have always given priority to the state of fearfulness without neglecting hope. Bununla beraber, "fuhûl-i ulemâ" (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) dünya hayatı boyunca -havfe öncelik tanımak üzere- recâyı da asla ihmal etmemişler.
Those who see themselves as sinful say the following with hope for God's grace and mercy: İşte o recâ duygusuyla, kendini çok günahkâr gören birisi şöyle der:
'Even if my sins have reached the size of mountains, O Almighty One! "Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl
Compared to Your Mercy, they are just small things.' Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey'ün kalîl."
O my Sultan Whose Name amongst His many beautiful Names is The All-Majestic. (Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım.
My sins are greater than a mountain. Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür.
But even if I have committed sins as great as mountains, after running around like a fugitive I came to Your door. Fakat dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya.
Besides, my mountain of sins is but a minor thing in relation to Your mercy, compassion and oceans of forgiveness; it is not even a drop in that ocean. Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nispetle bir "şey-i kalîl"dir; deryada damla bile değil.)
'Even if my sins have reached the size of mountains, O Almighty One! "Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl
Compared to Your Mercy, they are just small things.' Rahmetin bahrına nisbet ennehû şey'ün kalîl."
When I look at Your Mercy, the depth of the ocean of Your Mercy, my sins remain but a drop in the ocean. Sen'in rahmetinin, rahmet deryanın enginliğine bakınca, günahlarım deryada damla kalır.
This is the feeling of 'hope.' Bu da "recâ" hissi.
On the topic of hope, you are all aware of Imam Shafi's saying; Reca mevzuunda İmam Şâfiî'nin sözünü de biliyorsunuz; diyor ki:
'When my heart was tied to gloom and roads became steep, I made hope a ladder to Your forgiveness. "Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım.
My sins grew before my eyes but when compared to Your forgiveness, I found Your forgiveness to be greater than any comprehension.' Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum."
'When death has come to my lips, I rest my ladder of hope against Your great mercy.' He says this to voice his emotions. "El, el ile, ayak, ayak ile el-vedâ/el-firak edince, can gelip dudağa dayanınca, ben, ümit merdivenimi, asansörümü Sen'in rahmetinin enginliğine dayadım" demek suretiyle duygularını seslendiriyor.
That is the lesson of hope. İşte orası recâ faslı.
A person should never fall into hopelessness, but their heart should always tremble with fear so that it does not tremble in the afterlife. İnsan, ümitsizliğe düşmemeli fakat yüreği her zaman korkuyla tir tir titremeli ki, ötede titremesin.
The Noble Messenger of God states... Eyes that do not cry with fear, reverence and concern for their fate will be sobbing in the afterlife where their eyes will transform into something else; their nails will become something else. Buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-enâm; burada öyle bir havf, haşyet ve akıbet endişesi ile ağlamayan gözler, öbür tarafta gözlerin bilmem neye döndüğü, tırnakların neye döndüğü yerde -öyle bir tabir ile ifade buyuruyor-
They are going to cry a lot. şakır şakır gözyaşı dökecekler.
Come, for the love of God, let us experience this crying now. Gelin, Allah aşkına, o ağlama faslını burada yaşayalım.
According to the expression of the greatest friend of God, we should say, 'I seek refuge in You from eyes that do not weep,' forget that dryness, and when we place our heads on the floor, we should let our tears flow with fear and awe. En Büyük Hak Dostu'nun ifadesine göre, "Ağlamayan gözden Sana sığınırım" diyerek, o göz kuruluğuna vedâ ederek, başımızı yere koyduğumuz zaman, o haşyetle, o mehâfetle gözyaşı dökelim.
For it is mentioned in a blessed hadith: Zira hadis-i şerifte buyuruyor ki:
'If there is something that can put out the burning flames of Hellfire, it is the tears that flow in fear of God.' "Cehennemin o azgın/taşkın şerârelerini söndürecek bir şey varsa, o da mehâfetullah adına dökülen gözyaşlarıdır."
And he explains this with an example: Ve misali ile anlatıyor bunu:
An angel comes with a bowl, a cup of water. Melek, bir kâse, bir bardak içinde bir su ile geliyor.
He is asked, 'What is that?' Soruluyor kendisine, "O nedir?"
He answers, 'It is the tears of those people who fear You.' Cevaben, "Sen'den korkan insanların gözyaşı" diyor.
If there is one thing that can shatter the flames of Hell that come to envelope people, it is their tears. Cehennemin alevlerini, insanların üzerine gelen onun o aysbergler gibi büyük kıvılcımlarını tuz-buz edecek bir şey varsa, o da o gözyaşlarıdır.
These points remind me of the last few words of Muhammad Iqbal's sermon in Lahore. Bu mülahazalar, bana, Doktor İkbal'in Lahor'daki hutbesinin sonunda söylediği şeyleri hatırlattı.
He delivers this sermon, which holds meanings that applaud the victories of a specific time in the Ottoman era; this is implied throughout the entirety of his words. Hutbesini îrâd ediyor, Osmanlı'nın belli bir döneminde, bir yerdeki bir zaferini alkışlama müstetbeâtü't-terâkibi içinde; sözün siyakı-sibakı içinde o vardır.
He states: Der ki orada:
'Everyone is held accountable; they are asked something. "Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor.
If I am asked there by the Glorious Messenger, 'Doctor Iqbal, what have you brought for me?,' I will say: Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, 'Doktor İkbal, bana ne getirdin.' denilirse şayet, derim ki:
My dear Master, I present to you in a bowl, the blood that has been shed on your path; I would not change this for the worlds.' If I were put in the same situation, I would present that bowl filled with tears and say: Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum; bunu, cihanlara değiştirmem" bana böyle bir şey düşse idi, elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki:
'O Messenger of God, I could not come to you with a gift, pardon me. "Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör.
But I come with tears that were shed for you.' Ama, Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim."
O Beloved Erudite! Ey Habîb-i Edîb.
O Beloved of the All-Merciful! Ey Mahbûb-i Rahman.
With ardent longing for You, 'O God! Senin için aşk u iştiyak duygusuyla, "Allah'ım!
Above all else, we ask that You bless us with an intimate love and attachment to You, with the desire to meet You, and with the ambition to reunite with Your Beloved One, peace and blessings be upon him, and those You love. Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz.
We ask for these as eternal and timeless requests.' If our eyes do not water with this deliberation, if hearts do not shiver, then the heart should be ripped out and fed as meat to dogs. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz" mülahazasıyla gözler yaşarmamış ise, kalb ürpermemiş ise, o kalbi de kesip köpeklere bir lokma et diye atmalı.
Yes, fear and hope... Evet, havf ve recâ.
A servant should continue their life between these two. Kul, hayatını bu iki sıyânet serâsı arasında sürdürmeli.
Then they will be sheltered and preserved from all kinds of menace. Her türlü tehlikeden -o zaman- masûn ve mahfuz kalır.
Scared, quivering in fear; these tremors break all evil. Korkar, tir tir titrer; o titremeler, bütün şeytanî şerareleri kırar.
By turning to God and expecting everything from Him, by God's leave, this will lead to angels carrying Divine lights into their hearts. Allah'tan ümit eder, recâ hissiyle O'na yönelir, Allah'ın izni-inâyetiyle ve meleklerin onun kalbine ilahî tayflar taşımasına vesile olur.
Those lights will allow a person to think right, take the right steps, live right and gather the fruits of the truth. O ışıklarla, o şualarla doğru görür, doğru düşünür, doğru adım atar, doğruya doğru yürür, doğru yaşar ve doğruların derdiği meyveleri derer.
Just as one gathers those fruits, they will gather Paradise, its streams, God's Beauty and Good Pleasure. Cennet'i de derer, ırmaklarını da derer, Cemâlullah'ı da derer, Rıdvân'ı da derer; meyve gibi derer.
One will live poor in this world but will be honored to live like a sultan in the Hereafter. Burada gedâ gibi yaşar fakat öbür tarafta sultanlar gibi yaşamaya mazhar olur.
Some have used the phrase 'simple soul', I do not see harm in using it. Sâzic, sade nefis; bu tabiri kullanmamışlar, kullanmakta beis görmüyorum.
This means 'the humane soul'. Bu, "nefs-i insânî" demektir.
But when it first comprehends itself, that soul becomes 'the Evil-Commanding Soul'. Fakat onun kendini ilk idrak ettiği dönemde o nefis, "emmâre nefis" oluyor.
Then it becomes 'the Self-Condemning Soul'. Sonra "nefs-i levvâme" oluyor.
Then some involve 'the inspired Soul'; that acts like a mysterious key to open the doors to angels, and with it, the doors to the heart opens up to Divine inspirations. Sonra bazıları araya "nefs-i mülheme" diye bir şey sokuyorlar; o, meleklere açılacak kapıları açmada sırlı bir anahtar gibi oluyor ve onunla kalb kapıları, İlahî vâridata kale kapıları gibi açılıyor.
Then 'the Soul at Rest' comes, soul that has reached rest and contentment. Sonra "nefs-i mutmainne" geliyor, itmi'nâna ermiş nefis.
'Be aware that it is in the remembrance of, and whole-hearted devotion to, God that hearts find rest and contentment' (Ar-Ra'd, 13:28). "Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur" (Ra'd, 13:28).
We may say: 'Be aware that the heart reaches contentment by austerity. "Bilesiniz ki, kalbler riyazetle oturaklaşıp itminana erer.
Be aware that the heart reaches contentment by the awe of God. Bilesiniz ki, kalbler Allah haşyeti ile oturaklaşıp itminana erer.
Be aware that the heart reaches contentment by the fear of God. Bilesiniz ki, kalbler Allah korkusuyla oturaklaşıp itminana erer" diyebilirsiniz.
With these, the heart attains contentment. Bunlar ile kalb, itmi'nâna eriyor.
Then this satisfied soul has two wings; just like a turtledove, the wings rise for 'the Innocent Soul' and 'the Purified Soul'. Sonra iki tane kanadı oluyor böyle doygun bir nefsin; üveyik gibi, "Zâkiye"ye, "Sâfiye"ye doğru o kanatlar ile yükseliyor:
The Soul Content with however God treats it and the Soul Pleasing to God... "Râdıye" ve "Mardıyye".
When one arrives at that observatory, one constantly utters gratification to Almighty God. O rasathaneye ulaşınca, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını/hoşnutluğunu orada sürekli dillendirip duruyor.
An inappropriate word came to the tip of my tongue, I would say 'mumbling' but people at such degrees who state such matters are called 'uttering'. Dilimin ucuna kadar uygunsuz bir kelime geldi, "mırıldanıyor" diyecektim; fakat o seviyedeki insanların o mevzuda ifade ettikleri şeylere "dillendirme" denir.
And beyond this state, the place of those whose whole nature is pure, who are best servants, who are completely purified, the station of those great ones... Ve ötesi, daha gelişleri itibariyle, fıtratları tamamen "sâfî", "Mustafeyne'l-Ahyâr"; "zâki", tabiatında tamamen tezkiyeye uğramış, bir tezkiye-i nefse âdetâ ihtiyacı kalmamış yüce kâmetlerin mertebesi.
But still these great ones evaluate their souls constantly. Ama gelin görün ki, onlar yine de kendi ufukları itibariyle sürekli nefisleriyle yüzleşmektedirler.
You know the view of the great Messengers, you have observed it. Enbiyâ-ı ızâmın o mevzudaki durumlarını siz, rasat ettiniz, gördünüz.
If people ever read about it, they will understand how it causes them to shiver in fear. Belki o makale ellerine geçen insanlar da orada onların nasıl tir tir titrediklerini göreceklerdir.
(Referring to the article, titled, 'Confrontation with Oneself with Prophetic Depth' from the Caglayan magazine). (Burada Çağlayan Dergisi'nde neşredilen "Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku" başlıklı makale serisine işaret ediliyor.)
The Prophets went through a process of purification with the aide of the All-Powerful. To clarify further, through Divine mercy, or through the means of their mission, they went through purification, they have become amongst the 'best servants'. Onların daha gelişte öyle bir tezkiyeden geçmiş olmaları söz konusudur Yed-i Kudret ile; öyle demeyelim, Yed-i İnâyet ile, Yed-i Rahmâniyet ile ve bir yönüyle, belki misyon vesilesi olarak tezkiyeden geçmiş, saffete ermiş, "Mustafeyne'l-Ahyâr" olmuşlar onlar.
So the evil-commanding soul of a person who has reached 'contentment' takes a back step, it falls under the orders of the heart or the faculty that senses God directly. Şimdi "itmi'nân" seviyesine gelen bir insanda, bir yönüyle, "nefs-i emmâre" elini-eteğini çekiyor; bu defa kuyruğunu kısıyor, kalbin/Latife-i Rabbâniye'nin emrine giriyor.
It would be correct to say it like this. Böyle demek lazım.
Some believed that in this case the carnal soul is dead, departed. Fakat fonksiyonunu edâ edemeyince, bazı eh-i tahkik, ona "Öldü, nefs-i emmâre; pılını-pırtısını topladı, kalbden uzaklaştı" demişler.
Others believe it has transformed from evil-commanding soul to satisfied soul by obeying the orders of the heart or the faculty that senses God directly. Bazıları da nefsin o halini, "kalbin/Latife-i Rabbâniye'nin emrine girerek, onun ile beraber aynı şeyleri soluklama" şeklinde gösteriyorlar; dolayısıyla "nefs-i mutmainne" oluyor.
The term 'breath' has been used here, referring to the Divine breath. "Nefes" tabirini de kullanıyorlar burada; bir nefes, "nefha-i İlahî" demek.
This refers to the moment when one is first conceived, this is referring to that Divine breath. Anne karnına ilk düştüğü zaman, bir nefha-i İlahî.
The noble Messiah, with this 'breath', the Messenger of God, when he said, 'God's first creation was my light' is actually referring to this Divine breath. Hazreti Mesih, öyle bir nefha-i İlahî ile, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm da "Allah'ın ilk yarattığı, benim nurumdur" hakikatinde bir nefha-i İlahîdir esasen.
The investigative and insightful scholars refer to this as bringing one's 'breath' in compliance with the changing modes of Divine Essence. Buna, muhakkikîn, "nefes-i İlahî" de diyorlar.
The breath here grammatically refers to a relaxing, peaceful breath. Evet, bunda bir "fetha" farklılığı var, öbüründe cezm farklılığı var; "nefs" (نَفْسٌ) iki hareke ile; bu "nefes" (نَفَسٌ) üç hareke ile, inşirah veren fetha ile ifade ediliyor.
One can transform their carnal soul into a peaceful breath, a holy breath with God's consent. Orada bir "cezm" tıkanıklığı var; işte insan, o cezm tıkanığını çözmek suretiyle, "nefs"i, "nefes" yapabilir; nefes-i İlahî, nefha-i İlahî yapabilir, Allah'ın izniyle.
When the evil-commanding soul leaves one alone, its instruments are handed over to various aspects of one's temperament and sentiments, so that the meritorious struggle with the soul may continue until death. Nefs-i emmâre, elini-eteğini çekip insandan uzaklaştığı zaman, âhir ömre kadar mücadele ve mücâhedenin devam etmesi için, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devreder.
If there were no more enemies left in this world, like at the Turkish Olympiads, or festivals of language and culture, like the merging of the white, black, blue and orange as they embraced one another and become united, if people were at such a state, I am assuming, there would be no wars. Dünyada hiç düşman olmasaydı, sizin Türkçe olimpiyatlarınızda veya Kültür olimpiyatlarınızda olduğu gibi, beyazın, siyahın, mavinin ve turuncunun birbirine sarılıp ağlamaları gibi, herkes birbiriyle sarmaş dolaş olsaydı, bu kıvamda bulunsaydı, zannediyorum, insanlar savaş/harp adına da hiçbir şey hazırlığında bulunmazlardı.
At the same time, in the face of possible tribulations they say, 'What can we do?' and prepare themselves for any danger. Ama bir yönüyle bir tehlikenin bahis mevzuu olmasına karşı, "Acaba ne yapsak?" deyip her ihtimale hazırlık yapıyorlar.
These are ways to protect oneself from upcoming danger, and to prepare the foundation in which the pillars of faith and conventions can be protected. Bunlar, muhtemel tehlikelere karşı kendilerini koruma, isterseniz "usul-i hamse" veya "usul-i sitte"nin korunması adına gerekli olan hazırlığı yapma demekti.
Now, if people did not have a carnal soul, a soul that is devoid of the Divine breath, then they would not supplicate and appeal to God. Şimdi, eğer insanın karşısında böyle bir "nefs-i emmâre" olmasa, "sâzic bir nefis", "sade bir nefis", nefes u nefhâ-i İlahîden mahrum, tamamen yoksun bir şey olmasa, siz de o mevzuda Cenâb-ı Hakk'a zikir ile teveccüh etmezsiniz.
There's no danger. Yok, tehlike yok.
For that reason, from as much as I can remember from the master Necip Fazıl, perhaps it is worthwhile to appreciate the soul: Onun için Üstad Necip Fazıl'dan aklımda kaldığına göre, o yönüyle, belki nefse rahmet okumak lazım:
'Glad you are here' "İyi ki varsın."
Why? Neden?
Because when we remember the danger you pose, we say, 'O God, I turned to You'. Çünkü tehlikeni tahattur ettikçe biz, "Allah'ım, Sana yöneldim" diyoruz.
We say, 'O Our Lord! "Ey Yüce Rabbimiz!
It is in You that We have put our trust, and it is to You that we turn in utmost sincerity and devotion, and to You is the homecoming' (60:4). Yalnız sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız" (60:4) diyoruz.
We say, 'God is sufficient for us; "Allah bize yeter.
how excellent a Guardian He is!' (3:173). O ne güzel vekildir!" (3:173) diyoruz.
We say, 'Sufficient is our Lord, and there is no deity but He. "Bana, Allah yeter (kâfidir), O'ndan başka ilâh yoktur.
Say, "In Him have I put my trust Ben, Allah'a tevekkül ettim (güvendim).
and He is the Lord of the Supreme Throne"' (9:129). Ve O, azîm arşın Rabbidir" (9:129) diyoruz.
When we see a crucial matter or as we are informed, we seek refuge in God from their assaults. Senin gibi can alıcı bir hasmı karşımızda gördükçe veya bildirenlerin bildirmesiyle bildikçe, şerrinden Allah'a sığınıyoruz.
The soul uses various tricks and ruses. Böyle değişik ayak oyunlarına sahip.
It even tried to attack the Great Messengers; however, because they were engulfed in complete immunity and innocence, being in the level of the Innocent Soul and the Purified Soul, Satan was unable to surround them and eventually returned to his pit. Enbiyâ-ı ızâma da saldırıyordu ama onlar masûniyet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, nefs-i zâkiye, nefs-i sâfiye içinde bulunduklarından dolayı, şeytan etraflarındaki bu surlara tosluyor, boynuzları kırılıyor, kuyruğunu kısıyor, inine giriyordu.
Or else they would also be attacked. Yoksa onlara da saldırıyordu.
So they said 'I seek refuge in God from Satan, who is eternally rejected from God's Mercy'. Dolayısıyla onlar da "Euzu billahi mineşşeytanirracim" diyorlardı; "Allah'a sığınırım lanetlenmiş ve kovulmuş şeytanın şerrinden" diyorlardı.
And say, 'My Lord, I seek refuge in You from the incitements of the devils, "Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım.
And I seek refuge in You, my Lord, lest they be present with me' (Al-Mu'minun, 23:97-98). Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım" (Mü'minûn, 23:97-98).
'My Lord, conceal our faults and assure us of our fears. "Allah'ım, ayıplarımızı setret ve bizi korktuklarımızdan emin eyle.
My Lord, protect us from the dangers that may approach us from our front, our back, our right, our left and above us; we seek refuge in Your Grandeur from being seized by dangers under our feet. Allah'ım, önümüzden ve arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan ve üstümüzden (gelecek tehlikelerden) bizi koru; ayaklarımızın altından derdest edilmekten de Senin azametine sığınırız.
O Merciful Lord!' Ey Erhamerrâhimîn"
Normally, these supplications would be made in the singular form; I made them in plural form for all of us. duanın son kısımlarını ben, mütekellim maa'l-gayr (birinci çoğul şahıs sigası) ile söyledim; esas, mütekellim vahde (birinci tekil şahıs sigası) ile ifade ediliyor.
When the Great Prophets seek refuge in God and supplicate and appeal in this way, Satan could not harm them. Enbiya-ı ızâm, Allah'a böyle teveccüh edip sığınınca nefis ve şeytan onlara o kadar zarar veremiyordu.
However, because this is an ambushing enemy with guises and trickery, it leads to a mistaken heart, a kind of degeneration of the subtle faculty, staying long in the level of the evil-commanding soul, a prevention to reaching the horizon of contentment, and consequently causes people being away from the Soul Content with however God treats it and the Soul Pleasing to God. Fakat insan için öyle zararlı, pusuya yatmış bir hasım olduğundan ve çok farklı oyunlar oynadığından dolayı, kalbin kaymasına, Latife-i Rabbâniye'nin -bir yönüyle- dejenere olmasına, belki emmârede uzun zaman kalmasına, itmi'nan ufkuna ulaşamamasına, itmi'nan ufkuna ulaşamamak suretiyle Râdıye ve Mardıyye'den uzak kalmasına sebebiyet vermektedir.
The Soul Content with however God treats it and the Soul Pleasing to God refer to the state of God being pleased with His servant and the servant being pleased with God, and when challenged with an obstacle being able to prostrate and say, 'We are content with God as our Lord, Islam as our religion and Muhammad as our Messenger'. Râdıye ve Mardıyye, Allah'ın kuldan razı olması, onun da Allah'tan razı olması; herhangi bir hadise karşısında aklına gelen rahatsızlık mülahazasıyla, hemen başını yere koyup "Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, resûl olarak da Hazreti Muhammed'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk" demesi mevzuu esasen.
God is content with you; if He wasn't, you would not have been able to be content with Him, may He be glorified and exalted. Allah, sizden râzı; O (celle celâluhu) razı olmazsa, siz O'ndan razı olamazsınız.
First comes the pleasure of God as He already knew that you will be content with Him. O, gelecekte sizin O'ndan razı olacağınızı bildiğinden dolayı, önce Allah'ın hoşnutluğu.
A saintly person says: Bir Hak dostu diyor ki:
'Be pleased with us so that we can be pleased with you.' "Sen, bizden razı ol ki, biz de Sen'den razı olalım."
He draws attention to this fine principle. O ince espriye dikkatleri çekiyor.
The Soul Content with however God treats it and the Soul Pleasing to God... Râdıye ve Mardıyye.
Thus, the carnal soul (and Satan) is a powerful enemy. Dolayısıyla öyle can alıcı bir hasım.
It will confront you with various tricks. Değişik oyunlarla karşınıza çıkacak.
Sometimes from the right. Sağdan gelecek bazen.
He will hit you with the bullets of hypocrisy, self-pride and self-conceit while you are unaware. Riya ile, süm'a ile, ucub ile, fahir ile sizi vuracak, siz farkına varmadan.
For example, you are standing before God in respect and admiration. Mesela, ne güzel el-pençe divan durdunuz.
Suddenly you think of the possibility that someone might have seen you. Başkasının görmüş olması aklınızdan geçecek o an.
The thought of 'He saw me standing' crosses your mind for the split of a second. Azıcık böyle aklınızın ucundan geçse, "Durduğumu gördü" falan.
Then, you bow your head for prostration and say: Başınızı eğdi, rükûa vardınız:
'O God, to You I have bowed, in You I believe, to You I have submitted, and in You I put my trust. "Allah'ım, Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum.
You are my Lord. Sen Benim Rabbimsin.
My ears, eyes, brain, bones, flesh, each and every part of my body carried by these feet obey and have submitted to the Lord of the worlds.' Kulağım, gözüm, beynim, iliğim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi Allah'a boyun eğmiş, itaat etmiştir" filan dediniz.
The thought of 'He heard' and 'He will now see and understand how to pray properly' has just touched your mind. Aklınızın yarısından geçti ki, "Duydu" ve "Anlasın, denmesi gerekli olan şey ne imiş" falan.
As a result, you have destroyed the fruits of the bowing position; you have destroyed all the glorifications. Dolayısıyla rükûun da canına okudunuz, o tesbihin de canına okudunuz.
It comes from the right with the weapon of hypocrisy trying to declare your good deeds. Sağdan geliyor, riya ile, yaptığı şeyleri duyurmakla.
Wasn't it the honorable Abu Musa al-Ashari'? Ebu Musa el-Eş'ârî hazretleri idi değil mi?
One day Abu Musa al-Ashari' relates the challenges he has been through during the Expedition of Dhat al-Riqa'. Ebu Musa el-Eş'ârî hazretleri, bir münasebetle Zâtü'r-Rika vakasında çektiği sıkıntıları anlatıyor.
His shoes and socks were ripped off; his feet were cut by stones and bleeding. Ayaklarındaki kaplar yırtılmış, çoraplar yırtılmış, ayak zarını taşlar delmiş, kanlar içinde.
Even in that position they continued following the trajectory drawn by the Messenger of God. O vaziyette Allah Rasûlü'nün işaretlediği noktada hep yürümüş gitmişler.
He recounted these to someone not as a virtue but as a narration; then sincerely regretted: Sonra bu çekilen şeyleri birine, bir fazilet olarak değil de hikâye olarak anlatmış; sonra bin pişman olmuş:
'I wish I hadn't told this. "Keşke anlatmasaydım.
It looks like I have attributed a share of this to my ego.' Sanki nefsime bir hisse çıkardım gibi."
Hypocrisy, showing-off, self-pride, self-conceit... Riya, süm'a, ucub, fahir.
All these are results of the tricks of Satan approaching us from the right. Bütün bunlar, şeytanın sağdan gelince oynadığı oyunların neticesi.
For example, the following phrase that is always misinterpreted 'Arrogance towards the arrogant is considered a charity.' Mesela, yanlış yorumlanan "Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır" sözü.
This phrase is often utilised by politicians. Siyasîlerin çok kullandığı bir şeydir bu.
Ostentation, appearing important... Çalım, büyük görünme.
If some people seem important or great in your eyes... Birileri size karşı büyük görünüyorsa.
Accept my excuses; I do not know how to even cross my legs. Özür dilerim, ben ayağımı ayağımın üstüne atmasını bilemiyorum.
Sometimes I ask a friend of mine to demonstrate this: 'Would you mind putting this leg over the other?' However, they have such a good experience that they can very easily cross one leg over the other. Bazen bu misali vermek için bir arkadaşa rica ediyorum, "Şunu bir bunun üstüne koysanız" fakat maşallahı var onların, o mevzudaki temrinâtları çok; böyle rahat hemen atıyorlar.
They say things like, 'It is charity to display pride against prideful people'. Büyüklenene karşı büyüklenme sadakadır" falan diyorlar.
But Satan is playing you there, and without realising, you become arrogant and justify this to yourself by saying: Şeytan oyununu oynuyor orada; hiç farkına varmadan, büyükleniyorsun sen orada ve kendi kendine teselli oluyorsun:
'I only displayed pride against the prideful'. "Kibirliye karşı kibirlendim."
And with some, Satan plays with conceit and vanity. Kimini de ucub ile vuruyor, "iç beğeni" demektir bu.
And this is Satan approaching from the right. Bu da sağdan gelmedir; sağdan gelir, oyunu çok şeytanın.
When Satan approaches from the left, he is approaching with vices and carnal desires. Soldan geliyor; me'âsî ile geliyor, mesâvî ile geliyor, bohemlik ile geliyor.
To use the eyes for illicit purposes. Gözü, haramda kullanıyor.
To use the mouth for forbidden purposes. Ağzı, haramda kullanıyor.
To commit backbiting and slander. Gıybet ettiriyor, iftira ettiriyor.
To use the pen, or writing, for sin. Kalemi, haramda kullanıyor.
To use the keyboard of computer for an unlawful purpose. Önündeki daktilonun veya her ne ise, bilgisayarın tuşlarını haramda kullanıyor.
To slander and defame, for example, by saying: İftira ediyor:
'So and so did such and such'. "Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı."
By God it is fabrication! Vallah da yalan, billah da yalan.
For example, they claim 'So and so died but it is his image speaking'. "Falan ölmüş, bilmem nesi hâlâ konuşuyor."
Fabrication... Yalan.
This is Satan approaching from the left. Dolayısıyla soldan geliyor.
By tapping into animalistic emotions, corporeal and bodily desires, he employs the eyes for his own purposes. Hayvanî hisleri, garîze-i beşeriye ve cismâniyeyi tahrik etmek suretiyle, gözü kendi hesabına kullanıyor.
'Let's have a small party for the eyes' "Az bir göz banyosu yapalım."
Pardon me, he says: 'Let's have a party for the eyes'. Özür dilerim; "Göz banyosu yapalım" diyor.
He opens the ears to all forbidden purposes, opens them wide like the gates of a castle and says, 'Let's listen to these a little'. Menhiyâta kulakları açıyor, ardına kadar, kale kapıları kadar; "Az dinleyelim bunları" diyor.
To listen to backbiting and malicious talk wholeheartedly is just as sinful as to commit it. Gıybet etme ne kadar günah ise, onu gönül rahatlığı ile dinlemek de o kadar günahtır.
The Qur'an commands us to walk away from a place where there is inappropriate talk. Kur'an-ı Kerim, "Uygun olmayan bir şey söylendiği zaman, terk edin orayı; uzaklaşın" buyuruyor.
But meanwhile, Satan uses the mouth and tongue for his own intents. Ama şeytan aynı zamanda ağzı-dili de o istikâmette kullanıyor.
Yet, each body part and each blessing should be used for the purpose for which it was created. Oysaki her uzuv ve nimet -eskilerin ifadesiyle- "mâ hulika leh" istikâmetinde kullanılmalıdır.
It is impossible to attribute the body parts God has given us to causes, both probability wise or from a purely mathematical viewpoint. Allah'ın lütfettiği uzuvları ihtimal hesaplarına göre, riyazî mülahaza ile sebeplere vermenin imkânı yoktur.
Consider just this face that God blessed us with. Allah'ın lütfettiği sadece bu yüz.
In fact, people now describe the functions of the nose, the functions of the ear, or even its individual parts such as the inner ear or the outer ear, the functions of the mouth in volumes of books. Hatta şimdi arkadaşlar, burnun fonksiyonlarını, kulağın fonksiyonlarını, dahası iç kulak, orta kulak, dış kulak gibi kısımlarının her birinin fonksiyonlarını, ağzın fonksiyonlarını anlatırken birer mücellet ifade ediyor.
When they write anything about the brain, it becomes clearly evident that it is impossible to attribute its coming of existence to natural selection, evolution, mutation or such. Beyne dair bir yazı yazdıkları zaman, daha açık görülüyor ki, bunu ihtimal hesaplarına göre tekâmüle, evolüsyona, mutasyona falan vermek, mümkün değil.
But Satan... Fakat şeytan.
And his tactics... Şeytanın ayak oyunları.
May God protect us! Hafizanallah.
Why did God give us eyes? Allah, gözü niye vermiş?
For example, to read the creative commands of God, this incredible book of the universe. Mesela, tekvinî emirleri, kâinat kitâb-ı kebîrini mütalaa edesiniz diye.
  Neden?
Because while the Qur'an speaks essentially to the ears, in the foundations of faith, this is referred to as 'sound and voices' or 'Divine messages' and it is incumbent on us to listen and follow them. Çünkü Kur'an-ı Kerim -esasen- kulaklara seslenirken, ona Usûluddin'de "mesmûât" deniyor, onu dinlemek gerekiyor;
The other one is referred to as the 'visible objects'. öbürüne de "mubsarât" deniyor.
They only mean something when they support each other. Bunlar, omuz omuza verdikleri zaman bir mana ifade ediyor.
To analyse the creative commands, to figure them out, disentangle or unwind them... Tekvinî emirlerin analiz edilmesi, hallaç edilmesi.
Necip Fazıl used to use the phrase: 'They fluff out or unwind [like cotton wool] God's creative commands'. Bu tabiri Üstad Necip Fazıl kullanırdı; "Tekvinî emirleri hallaç etmişler" derdi.
The analyses are brilliant; but if messages are not backed up by religion, if philosophical concepts are not founded or supported by religion, it will lead to blunders on many occasions. Analizler müthiş; fakat bir yönüyle mesaj dine dayandırılmayınca, felsefede mesele o dinî disiplinlere dayandırılmayınca, çok defa falsoya kayabilir.
Hence people fall to Naturalism, Positivism, etc. Dolayısıyla Natüralizme kaymışlar, Pozitivizme kaymışlar; kaymışlar, kaymışlar.
The eyes need to be used to see; the ears need to be used to hear. Gözün mubsarâtta kullanılması lazım; kulağın mesmûâtta kullanılması lazım.
By using both of these tools something productive can be made. İkisinin, kullanıldıkları bu şeylerden bir kap içinde -bir yönüyle- bir bulamaç yapmaları lazım.
They need to try and produce something in synthesis. O tahlili, böyle bir terkibe tâbi tutarak, yani analizi senteze tâbi tutarak bir şey çıkarmaya çalışmaları lazım.
The sage Bediüzzaman says: Hazreti Pîr-i Mugân, Şem'-i tâbân diyor ki:
'Be quiet. "Sus.
The Qur'an reads the universe in the vast mosque of creation. Kâinat mescid-i kebirinde Kur'an kâinatı okuyor.
Let's hear it. Onu dinleyelim.
Let's be illuminated with that light. Let us act according to its guidance, and let's read it regularly! O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim.
It is the 'speech' in the true sense. Evet, söz odur ve ona derler.
The Qur'an is the truth, coming from the Ultimate Truth. It guides to the truth, spreading its light everywhere.' Hak olup, Hak'tan gelip Hak diyen, hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur."
You are the only one that is the Divine Word, O Qur'an! Sensin yalnız ey Kelâm-ı İlahî olan Kur'an.
Yes, when the organs are not used for their intended purpose, Satan approaches from the left. Evet, uzuvlar "mâ hulika leh"e uygun kullanılmayınca, şeytan bu defa sol taraftan öyle geliyor.
He approaches from the front: Şeytan önden geliyor:
In one regard, by putting Satanic thoughts into your mind regarding your future... Bir yönüyle, ileriye matuf şeyler mevzuunda, içine türlü türlü şeytanlıklar atıyor senin.
You will die, you will enter the grave, there is the life of the grave, there are the Scales, there is judgement, there is the Bridge, and there are the doors of Paradise or the doors of Hell. Öleceksin, kabre gireceksin, Berzah hayatı var, Berzah'ın kendine göre projektörleri var, Mizan hayatı var, Mahşer hayatı var, Terazi var, kantar var, Sırat var, açılacak Cennet kapıları var veya Cehennem kapıları var.
One of those people who are saying, 'religious politics' says something to one of your friends. O "dinî siyaset" falan diyenlerden bir tanesi, çok yakın bir arkadaşımıza -belki hâlâ burada, şu anda içinizdedir- bir şey söylüyor.
'I am religious; in reality we want religion to take over life. "Ben dindarım; esasen dini hayata hâkim kılmak istiyoruz.
We are trying to build walls around this with laws to prevent interference with it.' When our friend tries to tell this person about this world, the Hereafter, judgement, etc. he responds: Kanunlarla bunun etrafında surlar ördürmek suretiyle ilişilmesini engellemeye çalışıyoruz" iddiasında bulunan o şahsa, arkadaşımız dünya, ukbâ, ahiret, hesap, mizan falan anlatınca, o diyor ki:
'You have focused your hearts on things very far away; the real matter is this world.' "Yahu siz gönlünüzü çok uzak şeylere bağlamışsınız; asıl mesele, bu dünya."
Now look, Satan makes the person blind in reference to their future. Şimdi bakın, şeytan ileriye matuf, insanı kör haline getiriyor.
Yes the Qur'an openly states, 'Whoever is blind in this (world) (who has followed no guidance towards true faith and righteousness and accountability in the Hereafter), will be blind in the Hereafter, and even further astray from the way (that leads to Divine forgiveness and eternal contentment)' (Al-Isra, 17:72). Evet, Kur'an-ı Kerim, açıktan açığa, "Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir" (İsrâ, 17:72) buyurur.
Whoever lives blindly here, and doesn't see what they are meant to see and sees what he is not meant to see, and in effect if he lives blindly, he will be resurrected as a blind one on the other side. Kim burada kör yaşar, görülmesi gerekli olan şeyleri görmezse, görülmeyecek şeylere göz açar, dolayısıyla kör yaşarsa, öbür tarafta da kör olarak haşrolur.
This is an analogy; whatever is equivalent to being blind on the other side, that's what he will be. Mukabeledir bu; oradaki körlük ne ise, o.
God forbid, without even realising it, he will fall to the bottom of an abyss. Hafizanallah, hiç farkına varmadan tepe-taklak bir gayyaya yuvarlanacaktır.
And Satan will come from behind and hit him. Şeytan, arkadan da gelir vurur.
Look, the cursed one has many tricks and tactics. Bakın, çok oyunları/taktikleri var mel'ûnun.
Sometimes I feel it; there are some people of spiritual knowledge amongst you. They must know the awful one's tricks but I am also in strife; I beg forgiveness from God many times a day. Biraz hissediyorum ben; sizin içinizde ehl-i irfan vardır, onlar daha derinlemesine, bu meretin ayak oyunlarını biliyorlardır ama benim de başım dertte; günde kaç defa Cenâb-ı Hakk'a sığınıyorum.
Believe me, I have said, 'O God! İnanın odamdan çıkıp buraya gelinceye kadar kaç defa, "Allah'ım!
I seek refuge from the whisperings and goading of the Satan; I seek refuge from their tricks, so many times on my way here. Şeytanların hemzinden, lemzinden Sana sığınırım; onların ayak oyunlarından Sana sığınırım" diyorum.
The Satan comes from behind and rips you from your roots. Şeytan arkadan geliyor, seni kökünden koparıyor.
Your roots stretch all the way to 'Pre-eternity'; in the Divine Knowledge, they lay next to the Messenger of God; according to the saying 'God's first creation is my pure light' with the Self-Disclosure of 'Divine Uniqueness'. Senin kökün tâ "Ezel"e dayanıyor; İlm-i İlahî'de Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-enâm'a dayanıyor; "Ehadiyyet" tecellisi ile "Allah'ın ilk yarattığı, benim nurumdur" fehvasınca, O'na dayanıyor.
Then, your roots goes back to Prophet Muhammad, the noble Ahmad, peace and blessings be upon him, who is the rhyme of the poems of the Prophets. Sonra hükmünün, peygamberler manzumesinin kâfiyesi olması itibariyle, Hazreti Muhammed'e dayanıyor, o Hazreti Ahmed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Then, with Abu Bakr, Umar, Uthman, and Ali, the noble Prophet says, 'You should walk on the path of myself and the Rightly-Guided Caliphs. Sonra, Ebu Bekirler ile, Ömerler ile, Osmanlar ile, Aliler ile, "Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler'in yolunu yol edinin.
Hold on to this road as if you are holding onto your own teeth'. With that, an amazing history was established. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun" ile, çok mükemmel bir mazi meydana getirilmiş.
This is your history, your past. Mazin o, geçmişin o.
This is what you left behind. Senin, arkanda bıraktığın şey, o.
Then, different states of power came into being; people like those first Companions were then raised among those people. Sonra değişik devletler gelmiş; içinde, gerçekten sahabî ayarında insanlar yetişmiş.
You will not consider Umar ibn Abd al-Aziz, Hadi, Mahdi, Orhan Ghazi, an Osman Ghazi, Sultan Suleiman, Murad I, and Murad II any inferior from those first Companions. Bir Ömer İbn Abdülaziz'i, bir Hâdî'yi, bir Mehdî'yi, bir Orhan Gazi'yi, bir Osman Gazi'yi, bir Süleyman Şah'ı, bir Murad Hüdavendigâr'ı, bir İkinci Murad'ı onlardan geri göremezsiniz.
They were just behind our noble Prophet, peace and blessing be upon him; when he raised his foot, they placed their foot where it was lifted from. Tam arkalarında; o ayağını kaldırırken, o oraya basıyor gibidir.
Among them, chivalrous souls were raised, with God's permission. İçlerinde böyle babayiğitler, devasa insanlar yetişmiştir, Allah'ın izniyle.
This is your past. Mazin bu senin.
Yahya Kemal's response to Tevfik Fikret is the following: Yahya Kemal'in -Tevfik Fikret'e karşı- ifadesiyle,
'I am not ruined, nor have I disappeared "Ne harabîyim, ne harabâtiyim
I am the future with roots in the past', as we are the future with roots from the past. Ben, kökü mazide bir âtiyim" biz, kökü mazide bir âtîyiz.
Now, if we are ripped away from our past, all of our values will be destroyed. Şimdi maziden koptuğumuz zaman bize ait bütün değerler manzumesi yıkılır.
Yes, this is also the coming of the Satan from behind, May God protect us from it! Evet, bu da şeytanın arkadan gelmesi demektir, hafizanallah.
Still Satan says, 'I will pounce onto their backs, and cause an interruption in their thoughts', like people who suffer from doubts and delusions as well as people with suspicions. Yine şeytan "Tepelerine inerim, düşünce karışıklığına sebebiyet veririm" diyor, Vesveseli insanlar gibi, şüphe ve tereddütlü insanlar gibi.
I am not speaking of sophists or skeptics. Sofistler, septistler demiyorum.
The Qur'an says, 'Surely they were (lost) in hopeless doubt' (Saba, 34:54), regarding the explanation of their intentions. Kur'an-ı Kerim, "İşkilli bir şekkin, kötü zanna düşüren ümitsiz bir şüphenin içinde bocalayıp duruyorlardı" (Sebe', 34:54) diyor, onların içlerini anlatma adına.
It's not just 'doubt', it's not just 'suspicion; it is a doubt which causes restlessness. Yani, sadece "şekk" de değil, "tereddüt" de değil; aynı zamanda "reybî".
In their methodology and philosophy books, our predecessors used to use the term 'those with hopeless doubt' for the sophists and skeptics. Eskiler usûl kitaplarında, felsefe kitaplarında "reybî" derlerdi, o septistlere, sofistlere.
Yes, as Satan pumps varied thoughts into the mind, in a way, he dirties your neurons, and dirties your memory power; consequently he makes you essentially lose concentration from the things that you should be concentrating on, without realising. Evet, şeytan değişik düşünceler pompalamak suretiyle, bir yönüyle, senin nöronlarını kirletir, kuvve-i hafızanı kirletir; dolayısıyla seni -esasen- konsantre olman gerekli olan noktadan uzaklaştırır, farkına varmadan.
It comes from underneath; I don't know, it is a different trick for Satan to strike from underneath. Alttan gelir; bilemiyorum, çok daha farklı bir oyun seni alttan vurması.
That is why, our Prophet says, 'I seek refuge from being stricken from underneath'; 'I seek refuge from being stricken from underneath'. Onun için, "Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım" buyuruyor Efendimiz; "Alttan çarpılmadan da Sana sığınırım."
It is not apparent how he lays in ambush. Nasıl pusuya yatmış, belli değil.
Yes, this is Satan. Evet, bu, şeytan.
During the daytime, I mentioned: Gündüz, orada arz ettim:
The noble Sharani says, 'I came across Satan, I struggled against him. Şârânî hazretleri diyor ki, "Şeytan ile karşılaştım, onunla mücadele ettim.
He said to me: Bana dedi ki:
'You cannot compete against me.' 'Sen, benimle başa çıkamazsın.'
As I was combating him, I struggled and was sweaty. Ben, mücadele ederken çok zorlandım ve terledim.
He said to me again: Bana -yine- dedi ki:
'You can do whatever you want; the Owner has allotted me time until the Last Day. 'Siz, ne yaparsanız yapınız, Sahibi, kıyamete kadar bana izin verdi.
I will plot against you in fifty different ways, I will occupy you with ways you never knew existed.' The noble Sahl al-Tustari also says the same things in a different manner. Elli türlü ayak oyunuyla her zaman sizin karşınıza çıkacak, hiç bilemediğiniz şekilde sizinle meşgul olacağım.'" Aynı şeyi çok farklı ifadeyle, Tüsterî hazretleri de söylüyor.
Both of them are enormous, colossal figures: Bunların ikisi de devasa, büyük insanlar:
He says, 'When he came across me, 'I can't say I defeated' him; but he made me sweat and struggle'. "Karşıma çıktı, 'Onu yendim' diyemem; fakat beni terletti" diyor.
It is something for a person to struggle in sweat; but those people who are in sweat up to their necks or those who feel no need to sweat have already been knocked out in regards to this issue but have no idea, may God protect us from it! İnsanı terletecek bir şeydir; fakat gırtlağına kadar ter içinde olan insanlar veya böyle bir terleme lüzumunu duymayan insanlar, o mevzuda nakavt olmuşlar ama farkında değiller, hafizanallah.
Back to the main topic: Şimdi geriye dönelim:
Look, in regards to this issue with Satan; the carnal soul is Satan's trumpet inside of man or the decoder of Satan's signals inside man. Bakın, şeytan, esas bu mevzuda; nefis, şeytanın insan içindeki borazanı veya sinyallerini gönderdiğinde sinyal çözen bir sinyal müşkil-küşâsı.
Satan makes a code pattern (di-di-dah-dit  / dah-dah-dit ) and the carnal soul says, 'This means F and G', it figures it out straight away. O, "di-di-dâ-dıt / dâ-dâ-dıt" yapıyor; nefis de orada "Bu, F.G demek" diyor, hemen çözüyor onu.
Consequently the carnal soul pumps the negative signals from Satan to all of the inner faculties of man, may God protect us from it! Dolayısıyla insanın bütün letâifine pompalıyor şeytanın sinyallerini, hafizanallah.
It is this kind of mechanism. Böyle bir mekanizma.
In such a matter, you must engage in remembrance of God, you must reflect on your soul, and you must nourish yourselves spiritually to stay on solid grounds with self-exertion to also rise in the life of the heart and the spirit, observing the life of the spiritual faculty 'the Secret', to be in close contact with people who engage in matters pertaining to the Soul Content with however God treats it and the Soul Pleasing to God. This is how you will be secure from Satan, the most evil of the evil ones, and thus your carnal soul. Siz, böyle bir mevzuda, bir taraftan "zikrullah" ile, bir taraftan "murakabe" ile, bir taraftan "riyâzât" ile manen beslenip sağlam duracak, bir taraftan da kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, "sır" hayatını temâşa eden, "Râdıye-Mardıyye" mülahazaları ile oturup-kalkan insanlar ile postnişin olmaya, onlar ile oturup kalkmaya bakacaksınız ki, bu, "eşerr-i eşrâr" (şerlilerin en şerlisi) olan şeytanın, dolayısıyla nefs-i emmârenin şerrinden emin olasınız.
But one day, as you are separating your carnal soul from these habits; through these ways you are separating such habits. Ama bir gün, bir yönüyle ona bu huylarını terk ettiriyorsunuz; işte bu yollar ile terk ettiriyorsunuz.
Thus, it will be like your enemy is destroyed. Dolayısıyla hasmınız yok olmuş gibi oluyor.
I haven't seen this in any other book; but Bediüzzaman says that the carnal soul can pass on its mission to nerves, sensibility, and other natural dispositions. Ben, bir başkasında görmedim onu; fakat Hazreti Pîr, nefs-i emmârenin, misyonunu âsâb, hassasiyet ve beşerî diğer garîzelere devredebileceğini ifade ediyor.
He says: Diyor ki:
'Sometimes, despite the carnal soul being refined and becoming the 'self-accusing soul' or even 'the soul at rest', it hands its instruments to the nerves. "Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılab eder; fakat silâhlarını ve cihazâtını âsâba devreder.
As a result, the nerves and bad temper function until death. Âsâb ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür.
Even though the carnal soul has died long ago, its remaining works can still be seen.' Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür."
Consequently, as we have been created as human, we are always prone to erring and sinning. Dolayısıyla insan olarak yaratıldığımızdan, her zaman hata ve günaha açık bulunuyoruz.
Even Prophet Adam was involved in such an issue. Our noble Prophet states: Bakın Hazreti Âdem'de de var bu mesele; Efendimiz buyuruyor ki:
'Everyone makes mistakes. "Her insan hata yapar.
But the best of those who wrong are the ones that repent often.' Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tevbe edenlerdir"
All humans are vulnerable to doing wrong, but the best of people are those who quickly follow up their mistakes with repentance and strive to purify themselves. Bütün insanlar, hataya açıktırlar; fakat hataya açık olan bu insanların en hayırlıları, hemen o hatalarını "istiğfar" ile, "tevbe" ile, "inâbe" ile, "evbe" ile, o kurnalara koşarak arınmaya bağlamış olanlardır.
'Adam wronged, and so did his children.' "Âdem, hata etti, evlatları da etti."
His was just a small lapse. Onunki zelle idi.
God's Messenger says that human error is part of his or her very nature. Efendimiz, genetik bir şeye dikkati çekiyor; insanın genlerinde var bu.
Thus, the evil-commanding soul says it farewells and moves away from you. Şimdi, dolayısıyla o nefs-i emmâre, "Eyvallah" diyor size, alıyor pılını pırtısını, uzaklaşıyor sizden.
But, it entrusts its mission upon nerves, sensibility, and other natural dispositions. Fakat o, kendi misyonunu âsâba, hassasiyete, beşerî garîzelere tevdi ediyor.
And so feelings of lust and humanly urges still remain, may God protect us! Dolayısıyla insanda yine şehevî hisler var, beşerî garîzeler var, hafizanallah.
Such that we struggle and sometimes even battle against such desires until the death. Tâ âhir ömre kadar mücadele, icap ederse mukâtele/muhârebe devam etsin diye.
But how will one put forward this struggle and battle? Fakat nasıl yapacak insan o muharebeyi, mücadeleyi?
One must constantly remember God, must pray to him, must not delay worship, must eat, drink and sleep little, must look beyond scraps of flesh, and reach the garden of the heart. İşte kendisini sürekli zikrullaha verecek, duaya verecek, evrâd u ezkâra verecek; ibadet u tâatini aksatmayacak; az yiyecek, az içecek, az uyuyacak, ten mezbelesinden vazgeçecek, dil gülşenine uçacak.
And then one must say, 'Let's see what The All-True Master and Protector does. Splendid is whatever He does!' Sonra da "Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler" diyecek.
'The Ultimate Truth and Ever-Constant turns evil into good. "Hak, şerleri hayr eyler
Never think that He does otherwise. Sen, sanma ki gayr eyler
The wise one beholds the moment. Ârif, anı seyreyler
Let's see what The All-True Master and Protector does. Mevlâ görelim neyler
Splendid is whatever He does!' Neylerse güzel eyler."