Print

God's Help and the Enchanting Executioner

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 19
PoorBest 
God's Help and the Enchanting Executioner
Time demonstrates that Paradise is not cheap and that Hell is not futile. Zaman gösterdi ki, Cennet ucuz değil; Cehennem dahi lüzumsuz değil.
The Holy Qur'an mentions: Kur'an-ı Kerim'de buyuruluyor ki:
'(Given the history of humankind in this world,) do you think that you will enter Paradise while there has not yet come upon you the like of what came upon those who passed away before you? "Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet'e gireceğinizi mi sandınız?
They were visited by such adversities and hardships, and were so shaken as by earthquake that the Messenger and those who believed in his company nearly cried out: "When comes God's help?" Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, 'Allah'ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?' diyecek hale geldiler.
Beware! The help of God is surely near!' (Al-Baqarah, 2:214). İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" (Bakara, 2:214).
'Do you think that you will enter Paradise while there has not yet come upon you the like of what came upon those who passed away before you?' "Siz, sizden evvelkilerin başlarına gelenler başınıza gelmeden, Cennet'e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?"
The suffering endured by the Prophets like Noah, Hud, Salih, Moses, Jesus, Zachariah, and John. Hazreti Nuh'un, Hazreti Hud'un, Hazreti Sâlih'in, Hazreti Musa'nın, Hazreti İsa'nın, Hazreti Zekeriya'nın, Hazreti Yahya'nın.
At the same time the suffering endured by the most perfect human being and the reason for creation, the noble Spirit of the Master of Humankind. Aynı zamanda mutlak manada insan-ı kâmil, belki vesile-i hilkat olan Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın çektiği şeyler.
They did not deserve to suffer, but these are inevitable trails for the wayfarers of Paradise. Onlar hiç hak etmemişti çektiklerini; fakat Cennet yolunun yolcularının başına gelmesi mukadder olan şeylerdi onlar.
'Do you think that you will enter Paradise while there has not yet come upon you the like of what came upon those who passed away before you?' "Sizden evvelkilerin başlarına gelenler başınıza gelmeden, Cennet'e gireceğinizi mi sanıyorsunuz?"
Different types of hardships, oppression, despotism, coercion, authoritarianism, assaults, attacks, intolerance, destruction, opposition, losing the safety of the path, and declaring war on all positive attempts are things to be expected. Değişik sıkıntılar, baskılar, tazyikler, tagallüpler, tahakkümler, tasallutlar, saldırmalar, hazımsızlıklar, yapılan şeyleri yıkmalar, tahripler, karşı çıkmalar, güzergâh emniyetini tehlikeye atmalar, pozitif bütün şeylere karşı ilân-ı harp etmeler.
Do you suppose that you will enter Paradise without facing these hardships? Bunlarla yüzleşmeden, karşı karşıya gelmeden, Cennet'e gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
'They were shaken' says the Qur'an, they shook constantly like earthquakes. "Sarsıldılar" diyor; adeta fay kırılmalarına maruz kaldılar; kırılmaları kırılmalar takip etti.
The use of the verb 'shaken' in its form here implies incessant shaking. Fiil kipinin esprisi, muttasıl kırılmalara dikkati çekiyor.
Constant... Sürekli.
Since the subject in this verse is ambiguous, the verse does not say 'God sent down earthquakes and shook them'. The action of shaking here is attributed to no one in particular, or to a null subject. Meçhul fiil olduğundan dolayı da "Allah, sarstı, zelzele verdi, fayı kırdı" demiyor, "Sarsıldılar" diyor; fiil, nâib-i fâile nisbet ediliyor.
They were shaken so. Öyle bir sarsıldılar ki.
Forget the others, the Prophet and the ones right behind him, namely Abu Bakr and Umar, Uthman and Ali, Talha and Zubayr, and Sa'd and Said. Bırakın başkalarını, Peygamber ve hemen arkasındakiler, yani Bû-Bekr u Ömer u Osman u Ali, Talha vu Zübeyr u Sa'd u Saîd.
Those individuals even said, 'Dear Lord! Bunlar bile "Yâ Rab.
When is Your victory?' Nusretin ne zaman?" dediler.
Even with all of their 'resignation', 'submission', 'entrustment' and 'confidence', they knew everything to be from God, trusted God and confided in God. Oysaki onlar, öylesine "Tevekkül", "Teslim", "Tefviz" ve "Sika"ya kilitlenmişlerdi ki, her şeyi Allah'tan biliyor, Allah'a güveniyor ve Allah'a dayanıyorlardı.
They had no doubts that one day the All-Just God would help them. Bir gün Cenâb-ı Hakk'ın onlara yardım edeceğine inançları tamdı.
However, they found themselves in such a difficult place and were so overwhelmed by trouble that even they asked along with the one nearest to Him, 'When will the help promised by God arrive?' Ama can gırtlağa gelmişti ve öyle sıkışmışlardı ki, onlar bile o Akrabü'l-mukarrabîn ile "Allah'ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?" dediler.
All worldly causes were depleted. Sebepler bilkülliye sukût etmişti;
There was no other option left to resort to. kullanacak hiçbir sebep kalmamıştı.
The evildoers were using their malicious swords, assaulting them with their drooling mouths, slandering their reputation everywhere and confusing minds. Şerirler, şirret kılıçlarını kullanıyor, salya atan dilleri ile onların üzerine gidiyor, her yerde onların aleyhinde havayı bozuyor ve zihinleri bulandırıyorlardı.
They dedicated themselves to polluting neurons of others. Nöron kirletmesine kendilerini adamış/vakfetmişlerdi.
Just as those today engage in similar actions, using their influence and promises of 'An airport tender for you.', 'a port for you', 'a road for you,' 'a palace for you,' 'a restaurant for you,' they spread their lies, accusations, and deceptions; trying to eliminate all options for their victims. Şimdilerde, devletin imkânları ile bugün bir yerde, ertesi gün başka bir yerde, daha ertesi gün daha başka bir yerde bir yalan ile, "Size bir hava meydanı.", "Size bir liman.", "Size bir yol.", "Size bir saray.", "Size bir restorasyon" yalanları ile, iftiraları ile, kandırmaları ile yapıldığı gibi, bütün yolları kesiyorlardı.
Unfortunately, they did everything in their power to obstruct, to cripple those people, or to say 'cause crippling' to those who pursue good. Hayır adına koşturan o insanları engellemek, tökezlemelerini sağlamak için -veya "tökezlemelerine sebebiyet vermek için" demek, kelimenin nüansı açısından daha doğru- ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı, maalesef.
Thus, those facing this say, 'When is the help God promised going to arrive?' Dolayısıyla, bunlara maruz kalanlar "Allah'ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?" dediler.
When worldly causes are completely ceased, the mystery of Divine Uniqueness becomes manifest in the Divine light of Oneness. İşte esbâb bil-külliye sukût edip nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur edince.
You may call it Divine Unity as some have, Bediüzzaman says: Vâhidiyyet de diyebilirsiniz; kimisi öyle diyor, Hazreti Pîr böyle diyor:
The mystery of Divine Uniqueness becomes manifest in the Divine light of Oneness. Nur-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor.
Because they have understood the Oneness of God in full. Onlar tam Allah'ı birlediklerinden, "Allah'ım.
They say, 'You My Lord, You' Sen, Sen" dediklerinden dolayı.
Just like Prophet Joseph at the bottom of the well, or like Prophet Jonah in the belly of a fish. Hatta kuyu dibindeki Hazreti Yusuf gibi, balığın karnındaki Hazreti Yunus İbn Mettâ gibi.
Worldly causes have ceased, in fact it is as if they have been buried for eternally. Sebep, yok; bütün sebepler "elvedâ" edip ayrılmışlar, ebedî yokluğa gömülmüşler âdetâ.
That is when a human, using their whole conscience and its extensions, its spiritual faculty sensing God directly, feelings, discernment and reasoning pleads, 'When will the help that God promised arrive?' İşte o zaman insan, bütün vicdanı ile, bütün vicdanî sistemleri ile, yani latife-i Rabbâniyesi ile, hissi ile, şuuru ile, mantığı ve muhakemesi ile, "Allah'ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?" diyor.
'My Lord! "Allah'ım.
When is Your aid?' Yardımın ne zaman?
This meant, 'We are exhausted.' Artık bittik" demekti bu, "Bittik."
At that point, 'Beware! The help of God is surely near!' İşte o zaman, "İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır."
When the calamities and problems have peaked. Başa gelenler öylesine zirve yaptığı zaman.
Reached its zenith. Doruğa ulaştığı zaman.
When the matters have touched the 'Divine Honour' İş gidip "gayretullah" çeperine dokunduğu zaman.
Then, 'God's help is near.' İşte o zaman, "Allah'ın nusreti yakındır."
God helps them in due time and may He help you as well. Allah, yakın zamanda onlara nusret ediyor; size de nusret etsin inşâallahu teâlâ.
For some, God is granting you victory by allowing you to illuminate your exalted ideals around the world. Cenâb-ı Hak nusretini, çoğunuza başka yerlerde yüce mefkûrenizi anlatma fırsatı vererek lütfediyor.
Displaying the principles of religion and your traditions all across the world. Esâsât-ı diniyenin temel disiplinlerini, geleneklerinizi ve an'anelerinizi dünya pazarlarında peyleme.
Exhibiting these... Bunların sergisini yapma.
In a way, making use of them to gain what you can in this world. Bir yönüyle, dünyadan alacağınız şeyleri almak için onları bir emtia gibi kullanma.
A transaction in a way... Verme-alma muamelesine girme.
Establishing dialogue for such a transaction... Dolayısıyla böyle bir alış-veriş ile onlarla diyalog tesis etme.
Drinking their tea and offering tea in return... Çaylarını içme, çay içirme.
To eat their food, to give them food... Yemeklerini yeme, yemek yedirme.
To exhibit your beauty and character... Güzelliklerinizi teşhir etme.
As human beings, they also have their own beauty too. To benefit from their beauty, as well... İnsan olarak onların da güzellikleri vardır, o güzelliklerden de istifade etme.
There will be some difficulties until we see the truth and what lies behind becomes apparent. İşin hakikatini, mâverâsını (arka planını) göreceğimiz âna kadar bir kısım sıkıntılar olacak.
The blessed Companions of the Prophet migrated from the Noble Mecca to the Luminous City Medina. Ashâb-ı Kirâm, Mekke-i Mükerreme'den, beldelerin en kerîminden beldelerin en münevverine, Medine-i Münevvere'ye hicret etmişlerdi.
Upon their arrival, Yathrib was illuminated and became Medina; the center of civilisation. Orası Yesrib iken, nurlanıyor, medeniyet merkezi haline geliyordu onlar sayesinde.
The people of Medina did not recognise them at first, they didn't accept them fully. Onlar da oraya gittiklerinde, belli bir dönemde tanınmadılar, sindirilemediler.
In fact, there were hypocrites who did not accept them until the end of their lives; they tried everything to make the Companions return to where they came from. Hatta hayatlarının sonuna kadar onları sindiremeyen münafıklar oldu; onları geldikleri yere döndürmek için hep ayak oyunları ile, ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalıştılar.
The Muraysi Incident happened many years later; an evil tongued man said 'if we return to Medina, the glorious people will chase away the lowly,' similar to what the evil tongued people say today: Müreysî Vakası, senelerce sonra olan bir vakadır; o zaman bile "Eğer Medine'ye dönersek, azizler zelilleri oradan çıkaracak" diyordu şom ağızlı birisi; günümüzün şom ağızlılarının dediği gibi:
'You do not have a right to live here' "Size burada yaşama hakkı yok."
They were telling the Muslims including those closest to the Prophet; Abu Bakr, Umar, Uthman and Ali who were led by the Pride of Humanity, Honour for all of mankind, the unique One in all of Creation, peace and blessings be upon him: 'There is no place for you in Medina, the enlightened center of civilisation. Başlarında, İnsanlığın İftihar Tablosu, Şeref-i Nev'-i İnsan, Ferîd-i Kevn ü Zaman'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulunduğu Müslümanlara, O'na en yakın olanlara, Ebu Bekir'lere Ömer'lere, Osman'lara, Ali'lere, "Size Medine'de, münevver medeniyet merkezinde yer yok.
Go back to Mecca'. Mekke-i Mükerreme'ye, yeniden" diyorlardı.
They were still saying the same thing and resisting the same way after many years. Senelerce sonra, hâlâ o duyguyu paylaşıyorlardı; o duygu ile onlara karşı koyuyorlardı.
Muslims were suffering again and again. Ve Müslümanlar yine çekiyorlardı, yine çekiyorlardı.
Their suffering continued until the Battle of the Trench in the fifth year of the Noble Migration. Çekme, böyle zirvede, Hicret-i Seniyye'nin beşinci senesine kadar, yani Hendek Vakası'na kadar devam etti.
To put this into context: Bu, ne demek?
Prophethood continued for thirteen years in Mecca. Mekke-i Mükerreme'de, Peygamberlik on üç sene.
Nobody suffered what the Noble Prophet suffered in those thirteen years. O on üç senede çektiğini de kimse çekmemişti O'nun.
Probably the Imam of Alvar would describe this as follows: Alvar İmamı'nın ifadesiyle diyeyim; o, başka bir mülahaza ile söylerdi:
'If those hardships were placed on Mount Everest, it would be enough to crush the mountain into dust.' "O çekilen şeyler, Everest Tepesi'nin başına konsaydı, o dağ, tuz-buz olurdu."
But the Pride of Humanity did not bow down in the slightest. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, zerre kadar eğilmedi.
No one witnessed him bending like a staff. O'nun asâ gibi eğildiğine kimse şahit olmadı.
Not when they strangled him, not when they got on his back, not when they obeyed Satan's decisions to block his access to his home and not when they raided his house. Ne boynunu sıktıkları zaman, ne sırtına bindikleri zaman, ne ölüm için şeytanın verdiği kararlara uyup evinin önünü kestikleri zaman ve ne de evine baskınlar yaptıkları zaman.
He never bowed. Hiçbir zaman eğilmedi.
His eyes were on the door to be opened by God, he was waiting. Hep gözleri Allah'ın açacağı kapıda idi, bekliyordu.
The feeling of hope increased with each passing day. Recâ hissi, her gün biraz daha artıyordu.
Every day there would be more intense spiritual alertness. Ümitle her gün biraz daha ciddî metafizik gerilim içine giriyordu.
They suffered. Çektiler.
They interfered with Abu Bakr who would recite the Qur'an by his window. Cumbasında, Kur'an-ı Kerim okuyan Hazreti Ebu Bekir'e müdahale ediliyor.
Bilal al-Habashi was on the sand where stones were placed on top of him. Bilal-i Habeşî, kuma yatırılıyor, üzerine taşlar konuluyor.
It was such heat that one's brain would boil and deteriorate. O sıcakta beyin kaynar ve bir yönüyle bozulur.
He was on the sand with stones on top of him in such heat. Böyle bir sıcakta kuma yatırıyorlar, üzerine de taşlar koyuyorlar.
Fearlessly, he would say, 'God is One. O yine orada hiç yılmadan, "Ehad.
One. Ehad.
God is One!' Ehad" diyor.
When worldly causes completely cease, the mystery of Divine Uniqueness becomes manifested in the Divine light of Oneness; he says. 'God is One. Ve esbâb bil-külliye sukût ettiğinden, nur-i tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor; o da "Ehad.
  Ehad.
One!' turning to the Almighty God. Ehad" diyor, Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ediyor.
And the day comes where God bestows relief and solution upon them. Ve gün geliyor, Allah (celle celâluhu) onlara bir ferec ve mahreç ihsan ediyor:
'(Given the history of humankind in this world,) do you think that you will enter Paradise while there has not yet come upon you the like of what came upon those who passed away before you? "Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet'e gireceğinizi mi sandınız?
They were visited by such adversities and hardships, and were so shaken as by earthquake that the Messenger and those who believed in his company nearly cried out: "When comes God's help?" Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, 'Allah'ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?' diyecek hale geldiler.
Beware! The help of God is surely near!' (Al-Baqarah, 2:214). İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır" (Bakara, 2:214).
Yes, they ask, 'When will Your help arrive, O my God?' Evet, "Allah'ım, yardımın ne zaman?" diyorlar.
God states: Allah buyuruyor ki:
'Know that the help of God is surely near.' "İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır."
Also even if this is not the case, fundamentally, you will have attained what you had intended. Şu kadar var ki, bu, böyle olmasa bile, esasen siz hedeflediğiniz şeyi elde etmiş olacaksınız;
In the saying, 'Actions are by nothing but their intentions,' you have already attained what you wish from now, with God's will. "Ameller başka değil ancak niyetlere göredir" fehvasınca, elde edeceğiniz şeyi, Allah'ın izni ile şimdiden elde etmişsiniz.
'If anyone on this earth were to be considered eternal, the Pride of Humanity, peace and blessings be upon him, would have been eternal.' "Şayet dünyada birinin ebedîliği söz konusu olsaydı, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onda ebedî kalırdı."
Yes, if the world were to be eternal, the one who it has been created for, the noble Muhammad Mustafa, would remain there eternally. Evet, eğer dünyanın ebedî olması söz konusu olsaydı, yüzü suyu hürmetine yaratılan Hazreti Muhammed Mustafa, ebedî olarak kalırdı.
However, Fakat.
'They come one by one, they leave one by one, and only One remains, "Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,
The one, who comes, will go; The one, who goes, will not come. Gelen, gider; giden, gelmez.
This is a mystery. Bu bir sır.
If it comes, it will come with a strand, do not take precaution. Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;
If it leaves, it leaves; it will not use a large chain.' Giderse, gider; eylemez bir koca zincir."
(Anonymous) (Anonim)
'This world is a strange traveler house, "Acib bir kârubân-hane bu dünya,
Passer-by's rest and leave from here, Gelen gider konan göçer bu elden,
No loyalty, no pleasure, an ephemeral day-dream, Vefası yok sefası yok fani hülya,
Passer-by's rest and leave from here, Gelen gider konan göçer bu elden."
(Respected Imam of Alvar) (Alvarlı Efe Hazretleri)
You, us, they, will all go to the other side. Siz de, biz de, onlar da, hepimiz gideceğiz öbür tarafa.
But our endeavours and efforts should be to pass by as people of victory, not as people who are in loss. Ama kaybetmiş insanlar olarak değil, kazanmış insanlar olarak gitme cehd u gayreti içinde olmalıyız.
God-willing, we are of those people. İnşaallah öylesiniz.
God-willing, your spiritual alertness will continue, and you will continue doing the things you need to do just as you have always done, and are doing today. İnşaallah metafizik geriliminiz hep devam eder; yapmanız gerekli olan şeyi, bugüne kadar yaptığınız gibi, bundan sonra da yaparsınız.
'Inclination to comfort' is dangerous. "Meylürrahat" tehlikelidir.
(The attachment to comfort we speak of is also the awakening of desires for the world's attractive and external beauties as well as a state of ignorance against working.) (Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz "meylürrahat", aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hâsıl olması demektir.)
In a way, to incline towards comfort is a loss of life, so metaphorically it represents death. Bir yönüyle daha hayattayken, kendini ölümün kucağına atma ve manen ölme demektir meylürrahat.
Especially, if this quality has become part of one's nature, May God protect us from it, it will be difficult to lose it. Hele insan, onu tabiatının bir yanı haline getirmiş ise, hafizanallah, sıyrılması da çok zordur.
In "The Twenty-Third Word", Bediüzzaman describes this state as eating, drinking, and sleeping on one's side, similar to that of animals. Yirmi Üçüncü Söz'de, farklı şekilde meseleye yaklaşılırken, yiyip, içip, yan gelip kulağı üzerine yatma, hayvanlara mahsus bir fiil olarak anlatılıyor.
Not all animals in fact, sleep in such a position on their sides. Vakıa hayvanlar, her zaman yan gelip kulakları üzerine yatmazlar.
Those animals that have been trained by their owners, domestic animals Hususi ile insanların terbiye ve te'nîsine tâbi tutulmuş, uysal, evcil hayvanlar.
They, in a way, try to perform their responsibilities. Bunlar, bir yönüyle kendilerine yüklenen vazifeyi yaparlar.
Although they eat and live in a barn, the collar on their necks, the machines that collect their milk or how they will feed their young are never far from their disposition. Samanlıkta yerler-içerler fakat boyunlarına boyunduruğun konulacağı veya memelerinden sütün sağılacağı ya da yavrularına süt verecekleri meselesi, her zaman onların ihsasları içinde söz konusu olan şeylerdendir.
Thus, according to the perspective of the Qur'an, it describes such people that haven't fulfilled the requirement of their humanity, with the following verse, 'They are like cattle (following only their instincts)—rather, even more astray (from the right way and in need of being led). Those are the unmindful and heedless' (Al-A'raf, 7:179). Onun için, onları bu mülahaza ile nazar-ı itibara alan Kur'an-ı Mu'cizü'l-beyan, insan olma vazifesini yerine getirmeyen insanlara, "Onlar, hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan da daha aşağıdırlar" (A'râf, 7:179) diyor.
That is, an animal is aware of its purpose in a way. Yani, hayvan, şöyle-böyle ihsaslarıyla ne yapacağının farkındadır.
Within its tiny perception, it lacks the necessary neurons that humans possess to make rational decisions; such intelligence and logic is absent in these beings. Dar ihsas dairesi içinde, insan gibi öyle kafasında her şeyi çözebilecek nöronları yoktur; öyle bir mantığa ve muhakemeye sahip değildir.
However, once there are other beings dependent on them, they show a certain sensitivity and willingness to strive for the sake of these beings. Ama hayatını ve hayatına başkalarının hayatları da bağlıysa şayet onların hayatını devam ettirme adına yapması gerekli olan şeyler mevzuunda, bir hassasiyet-i fevkaladesi vardır.
Consequently, we cannot over rule this as an inclination to comfort. Dolayısıyla bunda da tam bir "meylürrahat" olduğu söylenemez.
For this reason, 'the inclination to comfort' more correctly translates to a 'enchanting executioner'; in a way it is a form of sorcery, hypnosis that eventually takes one's life away, kills them, may God protect us from it. Onun içindir ki, "meylürrahat"a "cellâd-ı sehhâr" denebilir; esas, insanı büyüleyen, hipnoz yapan, sonra da -bir yönüyle- kellesini alan, onu boğazlayan bir şey demektir, hafizanallah.
In the very essence of our inclination to comfort lies our inability to sustain a grand purpose of life. Meylürrahat'ın temelinde olan şeylerden biri, insanın bir gâye-i hayalinin olmamasıdır.
This means to live away from noble ideals and lack an ultimate goal. Bu, mefkûreden mahrum yaşaması ve moda ifadesiyle bir ideale sahip olmaması demektir.
Again if we were to connect this with the words of Bediüzzaman, 'If a person lacks an imagined goal, or if he forgets it or pretends to forget it, his thoughts will perpetually revolve around his ego. Bu da yine Hazreti Pîr'in beyanına bağlanacak olursa, "Gâye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân, enelere dönüp etrafında gezerler."
If he forgets it or pretends to forget it Nisyan veya tenâsî edilse:
Or either directly forgets it, or enters into an attitude of forgetting, Ya doğrudan doğruya unutulsa veya unutma tavrı içine girilse. "Tefâ'ül" kipi.
The meaning of that word also pertains to the act of depicting one thing to exist when it does not. İçte ve işin aslında olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme manasını da muhtevidir.
In essence, it is something that should be difficult to forget. Esasen çok da unutulacak gibi değil, ama.
Just as medical practitioners in the past would say 'this patient exhibits the symptoms of someone sick although they are not'. Hani tabipler, eskiden "temâruz" derlerdi; bu, "hasta olmadığı halde hasta görüntüsü sergileme" demekti.
Forgetfulness is essentially like this. "Tenâsî" de o esasen.
The ultimate goal is not a thing to be forgotten, however, there are those who are in such heedlessness, or hypnotised that they forget or pretend to have forgotten. Gâye-i hayal, unutulacak gibi değil; fakat kimi insan o mevzuda öyle bir gaflet içinde bulunuyor veya öyle hipnoz yapılıyor ki ona, unutuyor veya unutmuş gibi davranıyor.
Is it Satan? Or carnal desires? Or is it the human satans who have adopted the motives of Satan himself? Şeytan mı yapıyor, nefis mi yapıyor, hevâ mı yapıyor; yoksa şeytanın misyon ve vazifesini yüklenmiş insî şeytanlar mı yapıyorlar onu?
They could do so; because the Qur'an states: Yapabilirler; çünkü Kur'an-ı Kerim buyuruyor, En'âm sûre-i celîlesinde:
'Likewise did We make for every Prophet a hostile opposition from among the satans of humankind and the jinn. "Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.
As if revealing, they suggest some gilded words to deceive others. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözleri vahiy gibi telkin ederler.
Yet had your Lord willed (and compelled everybody to behave in the way He wills), they would not do it. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı.
So leave them alone with what they have been fabricating' (Al-An'am, 6:112). O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak" (En'âm, 6:112).
And so it seems, humans present the most ornate statements to Satan and vice versa. Demek ki, insanlar, şeytanlara; şeytanlar da insanlara lafların en süslü-püslüsünü vahyediyorlar.
The Qur'an expresses this as 'revealing'. Kur'ân, bunu "vahiy" sözü ile ifade ediyor.
The term 'revealing' reminds me of something: Burada da "vahiy" kelimesi ile ifade edilmesi, bir şey hatırlatıyor insana:
The most dangerous indoctrination of the issue is that it seems like a religious act. Meselenin en tehlikeli telkini, esasen dini kipler içinde, dinî argümanlar içinde sunulmasıdır.
The verse does not say, 'whisper', neither it says, 'an evil suggestion', it says, 'reveal'. Ayette, "fısıldıyor" değil, "vesveseye bağlı sunuyor" değil, "yüvesvisu" değil; "yûhî" deniyor.
With this word, it alludes to the satans of human and jinn form behave as if they are telling the truth, as if they are spiritually uplifting, leading to the attainment of the perfect state of humanity in the best form and nature. Bu ifadeyle, insî ve cinnî şeytanların sanki doğru bir şey söylüyormuş gibi, sanki onu ayağa kaldıracak, onu insanî kıvama ulaştıracak, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereklerini yerine getirecek kıvam yolunda bazı şeyler söylüyormuş gibi davrandıklarına işaret ediliyor.
The intricate selection of words in the Qur'an is very imperative for perfect expression. Kur'an-ı Kerim'in bir kısım şeyleri ifade etmede seçtiği kelimeler, çok önemlidir.
The word 'revealing' in the following verse should be considered with this perspective: 'As if revealing, they suggest some gilded words to deceive others.' Buradaki, "Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözleri vahiy gibi telkin ederler" beyanında, "yûhî" fiiline de bu açıdan bakılmalıdır.
Our noble Prophet says, 'Adam was wronged, so were his children.' "İlk defa Âdem aldandı, evlatları da aldandı" diyor Efendimiz;
'Adam forgot and his children forgot' as if he is drawing attention this genetic inheritance. "Âdem, nisyan etti/unuttu; evlatları da unuttu" buyuruyor; meseleyi âdetâ genetiğe bağlar gibi bir şey söylüyor.
How did Satan behave when he was deceiving Adam? What did he say? Şeytan O'nu (aleyhisselam) aldatırken nasıl davranıyor, ne diyor?
'God prohibited this so that you become deprived of an eternal life here.' "Cenâb-ı Hak, bunu yasak etti; esasen siz burada böyle ebediyetten mahrum kalasınız diye."
Tricks with a semblance of truth. Sûret-i haktan görünme.
Tempting them with the desire to stay in Heaven, being in communication with God, living a life whose single moment is equivalent to the universe. Şimdi Cennet'te kalma, Cenâb-ı Hakk'a sürekli muhatap olma, dolayısıyla ân-ı seyyâlesi cihanlara bedel olan bir hayatı yaşama söz konusu.
Satan approaches with such a strong desire there. Orada öyle bir şey ile vuruyor ki.
He says: 'Look, if you approach this forbidden fruit, you will stay here forever.' "Bak; sen bu memnu meyveye yaklaşırsan şayet, burada ebedî kalacaksın" diyor.
This is what 'hitting from the right' means. İşte bu "sağdan vurma" demektir.
And it is mentioned there again: Ve nitekim orada yine ifade ediyor:
'Satan continued: "Şeytan, devam etti:
Now that You have allowed me to rebel and go astray, I will surely lie in wait for them on Your Straight Path (to lure them from it). Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de and olsun, o insanları saptırmak için Sen'in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım.
Then I will come upon them from before them and from behind them, and from their right and from their left. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım.
And You will not find most of them thankful' (Al-A'raf, 7:16-17). Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın" (A'râf, 7:16-17).
'I will approach from the right and from the left'. "Sağdan gelirim, soldan gelirim."
His coming from the right means that his arguments are disguised in the form of the truth and exploiting religious and spiritual sensitivities. Sağdan gelmesi, sûret-i haktan görünmesi, bir kısım kutsal argümanları kullanmak suretiyle aldatması demektir.
Now, the verse, 'As if revealing, they suggest some gilded words to deceive others' also points to this reality. Şimdi, "Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözleri vahiy gibi telkin ederler" beyanı, bunlara da işaret etmektedir.
Indeed, if Satan hypnotises people in such ways, then in a way, the people who are so deceived will eat, drink, lie down on their sides, and do things that animals do not do. Şayet şeytanlar bu şekilde hipnoz yapıyorlarsa, bir yönüyle, aldanan insan yer, içer, yan gelir kulağı üzerinde yatar; hayvanın yapmadığı şeyi yapar.
Therefore the Qur'an says: 'They are like livestock; rather, they are more astray'. Dolayısıyla Kur'an da ona, "Onlar, hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan da daha aşağıdırlar" der.
The things that will enable one to live an upright life are to live life in the pursuit of accomplishing a sublime goal. İnsanı ayakta dimdik tutacak şey, bir yüce gâyeyi realize etmeye matuf yaşamasıdır.
The goal of facilitating the Majestic Name of God to be heard, and raised like a flag everywhere. Her yerde nâm-ı celîl-i İlâhî'nin bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlama.
The goal of facilitating the majestic name of Muhammad, peace and blessings be upon him, to be raised like a flag. Nâm-ı celîl-i Muhammedî'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlama.
Since he wanted this to happen, or promised to you that this would happen: Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu istemiş veya öyle olacağını size vaad etmiş:
'My name will reach everywhere the sun rises and sets'. "Adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır."
In other words, the words 'Muhammad is the Messenger of Allah' will be recited everywhere. Yani, her yerde "Muhammedun Rasûlullah" denecektir.
Now if someone is wholly dedicated to such a sublime purpose and mission, that person will most likely escape comfort and lethargy. Şimdi insan böyle bir yüce gâye-i hayale dilbeste olmuş ise, herhalde rahattan rehavetten sıyrılır.
Or rather, that person will see comfort only in that goal, because now that person has found the Beloved One whom he/she can sacrifice and dedicate their life to. O, rahatı onda görür; çünkü artık canını o uğurda fedâ edeceği Cânân'ı bulmuştur.
Sayyid Nigari says: Seyyid Nigârî diyor ki:
'Could one who wishes for God have confusions in his heart and care about worldly desires?' "Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi?"
He says 'Beloved God'. "Cânân" diyor.
'Could one who wishes for God have confusions in his heart and care about worldly desires? "Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi?
Whoever wishes for worldly desires cannot have concerns about God.' Cân isteyen, endişe-i cânâna düşer mi?"
If you area attached to yourself and to give yourself to comfort, there will be no place in your heart to think of your Beloved. Canına takılıp kalmış isen sen, kendini rahata salmış isen sen, Cânân'ı düşünmeye yer kalmamıştır.
You have covered your blinds and closed your doors against these beloved feelings. Jalûzilerini kapamışsın, kapıyı kapamışsın sen onlara karşı.
But if you always say 'My Beloved God'. Ama sürekli "Cânân" deyip, oturup kalkıyorsan.
You know, there is a term that your friends use: Hani sizin aranızda cây-i istimal (bir kullanma biçimi/şekli/yeri, çok kullanılan bir husus) var:
'Talk of the Beloved' "Sohbet-i Cânân".
Yes, always talk about the Beloved, and change the topic to the talk of the Beloved. In your speech say 'God', 'Prophet'. Evet, oturup kalktığınız her yerde O'ndan bahsetme, sözü evirip çevirip hep O'na getirme, "Allah" deme, "Peygamber" deme.
'There is no deity but God, and Muhammad is the Messenger of God' (is on a piece of art in the room). İşte orada (mescidin duvarındaki tablolarda) "La ilahe illallah, Muhammedu'r-Rasulullah."
On one side is God, and on the other side Muhammad. Bir tarafta Allah, diğer tarafta Muhammed.
Another says, 'God is the Light of the heavens and the Earth.' Diğeri, "Allah göklerin ve yerin nurudur."
The other, 'The noblest, most honorable of you in God's sight is the one best in piety.' Öbürü, "Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır."
As you see, there is no art without the Name of God. Bakın, Lafz-ı Celâle'nin olmadığı (bir tablo) yok.
And on this portrait, 'Be aware that it is in the remembrance of, and whole hearted devotion to, God that hearts find rest and contentment' Şurada da "Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur" var.
So why shouldn't God always be on your tongue? Neden sizin dilinizde de hep O olmasın?
Why doesn't your heart beat with God? Neden kalbiniz, hep O'nunla çarpmasın?
Why don't you express God with your excitement? Neden heyecanlarınızla hep O'nu ifade etmeyesiniz?
I think that one can comfortably sacrifice whatever they possess for this Name. Bence, o uğurda çok rahatlıkla insan, ruhunu fedâ etmeye teşne bulunmalı.
Then true comfort will be found. Belki rahat işte orada olur.
True comfort will not be found in a life of comfort or sleeping on your side. It will come with peace and stability in the heart. "Ben rahat edeceğim" diye kendini rehavete salmada değil, yan gelip kulağı üzerine yatmada değil, kalbî huzuru/itmi'nanı orada olur.
The Holy Qur'an states: Ee Kur'an-ı Kerim buyuruyor:
'Be careful,' our elders would say, "Dikkat edin ki, -Eskiler şöyle derlerdi:
'Be aware and cautious that it is in the remembrance of, and whole-hearted devotion to God that hearts find rest and contentment.' Âgâh u mütenebbih olun ki- kalbler, Allah'ı anmakla oturaklaşır, itmi'nâna ulaşır."
Contentment is the heart's ridding itself of caprice, and ascending from the evil-commanding soul to the soul at rest. İtmi'nân da kalbin hevâ tesirinden sıyrılması, nefs-i emmâre olmaktan sıyrılması, nefs-i mutmainneye ulaşmasıdır.
The heart reaching contentment is a step in the journey of the evil-commanding soul's ascension to the levels of 'the satisfied soul', 'the pleasing soul', 'the pure soul', and 'the chaste soul'. Nefsin "Râdıye" ve "Mardıyye" olması, "Safiye" ve "Zâkiye" ufuklarına kanat açması yolunda atılan bir adımdır esasen kalbin itmi'nâna ulaşması.
May God crown our hearts with contentment. Allah, kalblerimizi itmi'nan ile taçlandırsın, inşâallahu teâlâ.
However the heart needs to be given to Him. Fakat gönlün O'na verilmesi lazım, âdetâ ölesiye O'na verilmesi lazım.
Nigari said, 'the Beloved': "Cânân" dedim Nigârî'den:
'Could one who wishes for God have confusions in his heart and care about worldly desires?' "Cânân dileyen, dağdağa-ı câna düşer mi?
'And can another who seeks his own life be in quest of the Beloved?' Can isteyen, endişe-i cânâna düşer mi?"
The final two stanzas are more lethal: Son iki mısraı, biraz daha öldürücü:
'We are following the path of love, mad about that path.' "Girdik reh-i sevdâya."
The path of love... Reh-i sevdâ, aşk yolu demektir.
'We are following the path of love, mad about that path.' "Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz."
'Crazy for the road.' O yolun delisiyiz.
'We are in no need of chastity or honour, O my heart, does this task fall on you?' "Bize namus lazım değil, ey dil ki, bu iş, şâna düşer mi?"
The ones who don't understand say: Anlamayanlar öyle derler:
'Are these people crazy?' "Yahu deli mi bu adamlar?"
That is the reality of the matter. Ee işin esası da odur:
If a person cannot be understood by others because of their service to their beliefs. Bir insan, dinî değerlerine hizmetten ötürü olan gayretleriyle anlaşılamıyorsa.
If he pushes the world away to the extent that others cannot comprehend his actions, O başkalarının anlayamayacağı şekilde, elinin tersiyle dünyayı itercesine,
'I have submitted all my being to that Friend, having no home any longer; "Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı
And purified my hands of any worldly things I had, being left without both of the two worlds' and is criticised for using these words. Cümlesinden el yudum, pes dû cihânım kalmadı" dediği için yadırganıyorsa.
Then others will call him 'crazy' when they look at him. Başkaları onun bu haline bakınca, "Deli" diyeceklerdir.
A person hasn't reached the peak of faith in religion until people start calling him 'crazy'. Ne var ki, insan "Dininden dolayı kendisine 'Deli.' denmedikten sonra imanda kemâle ermiş olmaz."
The great scholar Hasan al-Basri says: Nitekim büyük tabiîn Hasan Basri hasretleri diyor ki:
'If you had seen the Companions, you would have called them "crazy". "Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara 'deli' derdiniz.
And if they saw you they would say, "These people have not believed"'. Onlar da sizi görseydi, 'Bunlar inanmamış.' derlerdi."
This is how it is. Böyle.
Hence, if the Beloved wants your soul. Dolayısıyla, şayet Cânân istiyorsa canını.
'We have entered the path of love; we are lovesick. We are in no need of personal dignity.' "Girdik reh-i sevdâya, cünûnuz, bize namus lazım değil."
Then, integrity, honour, everything is let go of. O zaman, haysiyet, şeref, her şey ayakaltına.
If you say 'God' and 'His Messenger', then you must make sacrifices worthy of the matter you convey. "Allah" diyorsan, "Peygamber" diyorsan, o ölçüde bir fedakârlığı sergilemen lazım.
As Fuzuli says: "Şuarâ leşkerine mîr-i livâdır sühanım."
The Fuzuli who says, 'My words are the command for the army of poets': Yani, "Şairler ordusuna, benim sözüm/beyanım, emir bayrağıdır" diyen Fuzûlî de der ki:
'The Beloved wants my soul; it would not be appropriate to not sacrifice it, O my heart!' "Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil
I will not quarrel; it is neither yours nor mine.' Ne niza' eyleyeyim; o, ne senindir ne benim."
Yes, Evet,
'The Beloved wants my soul; it would not be appropriate to not sacrifice it, O my heart!' "Cânımı Cânân istemiş, vermemek olmaz ey dil
I will not quarrel; it is neither yours nor mine.' Ne niza' eyleyeyim; o, ne senindir ne benim."
'If the Beloved wants my soul, then I will happily sacrifice it. "Cânımı Cânân isterse, minnet cânıma
What's the big deal about soul, to prevent me from sacrificing it for God? Can, nedir ki onu kurban etmeyem Cânânıma?"
What's the big deal about soul, to prevent me from sacrificing it for God?' "Can, nedir ki, onu kurban etmeyem Cânânıma?"
I believe that if a person's heart beats with the thoughts and ambitions of such a noble ideal, then in any place where these ideals are not mentioned, such a person will be repulsed and find a way to escape what feels like the incoherent banging of drums. Şimdi insanın gönlü, bu duygu ile, bu düşünceler ile, bu heyecan ile çarpıyorsa, zannediyorum bunların bahis-mevzuu edilmediği yerleri, davul-zurnanın hâkim olduğu yerler gibi görür ve öyle bir yere girdiği zaman içi bulanır, bir an evvel oradan çıkmak ister.
A believer must always seek goals that lead to the grand purpose of life and ask oneself, 'What can I possibly do to gain His favour? How can I "catch His sight"?'—if we may use this expression for Him. Onun için mü'min, gâye-i hayal adına hep O'nu hedefe koymalı ve "Ben, ne yapmalıyım ki -Bu tabir de O'nun hakkında kullanılır mı?- O'nun gözüne gireyim?" demelidir.
My use of 'catch His sight' is allegorical. Let me explain what I mean. "Ne yapmalıyım ki O'nun gözüne gireyim?" sözünü müteşâbih ifadelerden kabul edebilirsiniz; evet, yorumlayabilirsiniz:
If I were to use every bit of my sight on seeing only Him, if I always turn towards Him, if I can't consider His constant observation of me as an observatory through which I can guide my every thought and action as though I see Him, He will surely respond to my efforts and bless me with sight, He will surely not leave me empty handed. Yani, ben tamamen gözlerimi O'nu görmeye teksif edersem, hep O'nu görmeye müteveccih yaşarsam, görülüyor olma mülahazasını bir rasathane yaparak görüyor olma mülahazasına müteveccih yürürsem, O da bana o görme mukabelesinde bulunur; görme mukabelesinde bulunur, boş bırakmaz.
Bediüzzaman says, 'Then the mother of hardship and home of all disgraces appears; the inclination to comfort. Hazreti Bediüzzaman "Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor.
It records the endeavors and throws them in to a prison of misery.' Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.
He is saying, 'Send the meaning of the verse 'And that man has only that for which he labours' that is like a noble-hearted warrior to the enchanting executioner'. Siz de "İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez" olan mücahid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz" diyor.
For it mentions the following in the Chapter An-Najm: Zira Necm Sûresi'nde şöyle buyuruluyor:
'And that man has only that for which he labours. "İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.
And his labour will be brought forth to be seen in the future. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır.
And afterward he will be repaid for it with the fullest payment' (An-Najm, 53:39-41). Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir" (Necm, 53:39-41).
'What is to man other than his own labour? "İnsana, sa'yinden başka ne vardır ki?
Every human will be rewarded according to his efforts.' Ve o, sa'yinin karşılığını görecektir."
In his poem entitled 'Fear and Hope' Mehmet Akif describes this: M. Âkif, "Yeis-Ümit" şiirinde ifade eder bunu:
'O You living dead, the two hands are for one head.' "Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Get moving. Davransana.
The hands are yours, and so is the head. Eller de senin, baş da senindir.
Why is your determination to be free so momentary? Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Is it you, or your hope that is spineless? Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
Despair is such a swamp that if you fall in it you will be drowned. Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Embrace hope with all your strength; see what will happen. Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun.
The ones who survive make it through with their determination and hope; Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Those in despair bind their soul, their conscience.' Me'yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar."
Then he says in another poem; Sonra der ki bir başka şiirinde;
'The world is based on the laws of effort, look at what emotion it is centered on. "Cihan kânun-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı.
What did you do? Ne yaptın?
'And that man has only that for which he labours.' 'Leyse li'l-insâni illâ mâ-se'â vardı."
What is to man other than his own labour?" İnsana, sa'yinden başka ne vardır ki?
Man will see the outcome of his struggles, especially in relation to his struggles on a certain matter, İnsan, sa'yinin karşılığını, o mevzudaki cehdinin karşılığını mutlaka görür.
In other words, 'Who am I to know what it is like to gain the pleasure of the Almighty God? Yani, "Ben kim, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak kim?
Who am I to raise the Exalted Name of God like a flag in all corners of the world?' Nâm-ı Celîli, dünyanın dört bir yanında bayrak gibi dalgalandırmak kim?"
'O Our Lord! It is in You that we have put our trust, and it is to You that we turn in utmost sincerity and devotion. Sen, O'na dayanıyorsan, "Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık.
If you say, '...Our Lord, upon You we have relied, and to You we have returned, and to You is the destination' (Al-Mumtahanah, 60:4), you are relying on such a great power. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız" (Mümtehine, 60:4-5) diyorsan, öyle güçlü bir kaynağa, öyle bir kuvvete dayanmışsın ki.
Once again this reminds me of the words of Mehmet Akif: Yine Akif'in sözünü hatırlatıyor bu:
'Rely on God, embrace the struggle, and yield to wisdom. "Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete râm ol
If there is a way, it must be this, I don't know of another out' Yol -varsa- budur, bilmiyorum başka çıkar yol."
If you rely on God, and strive on His path, by God's will and grace there is nothing that you can't achieve. Allah'a dayanmışsan, o istikamette de say' u gayret içindeysen, Allah'ın izni ve inayetiyle yapamayacağın hiçbir şey yoktur.
You will change the colour of the world; you will brighten and decorate this pitch black world, by God's leave. Dünyanın rengini değiştirirsin, şu kapkaranlık dünyaya bir atlas urba giydirirsin, Allah'ın izni-inayetiyle.
You will cure Islam's bleeding wounds. İslam'ın kanayan yaralarını tedavi edersin.
The Islamic world has become a habitat for monsters to thrive and grin with their teeth bare. İslam dünyası canavarların boy attığı, salya döktüğü, diş gösterdiği, çirkin canavar dünyası haline gelmiştir.
But if you have made it your goal to bring change to this world, if by God's will you have set forth on this journey, it would mean that you are not lying down with your head rested on your arm in comfort. Ama sen, bu dünyanın rengini/desenini değiştirmeye azmetmiş isen, Allah'ın izniyle, o istikamette de sa'ye sarılmış isen, yan gelip kulağının üzerine yatmıyorsun demektir.
Because you are grasping such a noble ideal like you breathe in oxygen, and if you are constantly asking 'Is there not more?' with every breath. Çünkü çok yüksek bir mefkureyi adeta oksijen gibi yudumluyorsun, yudumladıkça da "Hel min mezîd" diyorsun, "Daha yok mu?"
Yes, from Gadai: Evet, Gedâî'nin sözü:
'Look at the state of Gadai, "Bak şu Gedâ'nın haline
A slave, even to a single strand of the beloved's forelock Bende olmuş zülfün teline."
Became a slave... Bende olmuş.
This is a figure of speech. Mecaz bunlar.
This saintly man, 70 year old says: Hak dostu, yetmiş yaşında, diyor ki:
'Look at the state of Gadai, "Bak şu Gedâ'nın haline
A slave, even to a single strand of the beloved's forelock Bende olmuş zülfün teline."
He is talking about having a connection with God, or becoming crazy with a single strand of the Prophet's forelock. Allah'a bağlılığı kastediyor veya Peygamberin zülfünün teline bende olmuş.
A slave, even to a single strand of the beloved's forelock "Bende olmuş zülfün teline
I have dipped and dipped again my finger into the honey of love, Parmağı, aşkın balına
Please, give me some water!' Bandıkça, bandım bir su ver."
'Are there (yet) more (to come)?' (Qaf, 50:30). "Hel min mezîd."
As he dips his finger he will keep asking 'Some more water, more water, more water'; he will not be sufficed no matter how much he takes; and will keep getting wiser and deeper, deeper and wiser. Bandıkça, "Bir su daha ver, bir su daha ver, bir su daha ver" diyecek; bir türlü doyma bilmeyecek; derinleştikçe derinleşecek, derinleştikçe derinleşecek.
You can, if you like, evaluate this with 'annihilation in God' and 'subsistence by and with God'. Bunu, isterseniz, "Fenâfillah", "Bekâbillah Ma'allah" mülahazaları ile -Tasavvufî ifadelerle- değerlendirebilirsiniz.
You may consider this matter in that direction; because a 'journey in the direction of infinite is infinite'. O konumda ele alabilirsiniz bu meseleyi; çünkü "Nâmütenâhî istikametinde seyir, nâmütenâhîdir."
God is infinite; just when you are reunited and see the Beauty and Perfection, and since he is infinite, we say, 'My God. Allah, nâmütenâhidir; tam vuslata mazhar olduğunuz zaman ve Cemâl-i bâ-kemâlini gördüğünüz zaman bile, nâmütenâhî olduğundan dolayı, "Allah'ım.
Is it inevitable for us to see and connect to you as our Noble Prophet, peace and blessings be upon him, did? Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) temâşâ ettiği ölçüde, acaba bizim için de mukadder mi?
I seek such a thing. Ben, ona da talibim.
I seek such a thing.' Ben, ona da talibim."
May God protect us from it, it is not possible to pass him in regards to this but we should seek such contemplation. Hafizanallah, O'nu geçmek mümkün değildir ama söz konusu temaşaya talip olmalı.
If you seek such a thing, it doesn't matter however far you go on your journey, you will be honoured with the Divine favors; by God's permission, you will be honoured with such a compliment. Ona talip olursan, yolun neresine kadar gidersen git, yolun sonundaki iltifâtât-ı İlâhiyeye mazhar olursun; Allah'ın izni-inayetiyle, o iltifata mazhar olursun.
Yes, now we come to the beginning: Evet, sözün başına geldik:
'I wish all the people of the world love Him, whom I love. "Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan
If only all of our talks could be talk of the Beloved.' Sohbetimiz cümle hemân, kıssa-i Cânân olsa."
Was this a good ending? Kâfiye... Oldu mu?