Print

Reviving the Horizons of the Heart

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 1
PoorBest 
Reviving the Horizons of the Heart
Our egos compromise our relationship with God and the truth, thus creating a barrier with our spiritual world. Enâniyet, Hak ve hakikat ile aramıza girdiğinden dolayı, kendi gönül dünyamıza küsuflar (güneş tutulmaları) yaşatıyoruz.
This leads to a profound detachment from God. Allah'tan bir kopukluk yaşanıyor ki, hiç sorma.
A small group of people who were committed to striving on this path, to developing the spiritual faculties, attempted to do good in our age but they were cut short by the bandits and fiends. Üç-beş temiz vicdan, bu mevzuda vicdanın güdümünde veya Latife-i Rabbâniye'nin güdümünde bir şeyler yapma cehd u gayreti içine -belki- girmişti ama daha yolun başında gulyabaniler önünü kesti; eşkıya, "Yürüyemezsiniz bu yolda" dediler; şeytanın avenesi eşkıya.
Their minds, hearts and emotions are full of impurity. Zihinler kirli, kalbler kirli, duygular kirli; deftere sürekli kir akıyor.
A friend of God says, 'O God, do not look at the record of my deeds!' Evet, bir Hak dostu "Bakma, yâ Rab, sevâd-ı defterime" diyor.
I changed the second verse slightly. İkinci mısrayı ben biraz değiştiriyorum.
'If you intend on punishing, burn the record instead of me' "Yak -yakacaksan- onu, benim yerime."
God will judge people according to the records of their deeds and people will be treated according to the lives they lead. Fakat o âdet-i İlahiye, öyle değil; defterde ne yazıyorsa ve hayat nasıl bir güzergâhta cereyan etmiş ise, öbür taraftaki muamele de ona göre olacaktır.
Nothing will change if you say, 'Burn the record, not me'. Senin "Benim yerime defteri yak" demenle durum hiç değişmeyecektir.
Your circumstances, your life and most importantly how you used your heart to establish yourself will be evaluated. Senin ahvâline, yaşadığın hayata, -esas- hayatında kalbin ile kendini ortaya koymana bakılacaktır.
'God does not value you based on your physical appearance and wealth. "Allah Teâlâ, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, sizi ona göre kıymetlendirmez.
He looks at your heart and sincerity in your actions and judges accordingly.' Bilâkis sizin kalblerinize, davranışlarınızdaki samimiyete bakar ve hakkınızda buna göre hüküm verir."
In some reports, 'your deeds' are included in this. Bazı rivayetlerde "ve amellerinize" ziyadesi vardır.
He does not look at your physical appearance, your nationality, your social status. Allah, şeklinize-şemâilinize değil; falan millet, filan milletten olmanıza değil; falan konumda, filan konumda bulunmanıza değil; onlara bakmıyor.
As it was mentioned in the sermon earlier, He looks at your hearts and their inclinations. -Hutbede bahis mevzuu edilen- "kalb"lere bakıyor; onun temayüllerine bakıyor;
He looks at whether your hearts beat with the recitation of 'Hu' (He). ritminde her zaman "Hû" sesinin duyulmasına bakıyor;
He looks at whether your hearts remember and constantly long for Him. her zaman "O" diyor mu kalb, her zaman mızrabı yemiş ve "O" diye inliyor mu o kalb; ona bakıyor.
The tongue of the heart has been neglected for a long time, it has not said 'He' for centuries. O "kalb dili" birkaç asır, belki üç asır, çok gerilerde kaldı; ihmale uğradı, terkedildi.
You have to make up for this neglect, by starting once again, atoning for this neglect. Kazası icap ediyor; bulunduğunuz yerden geriye meseleyi işleterek mi, yoksa gidip tâ o günlerden başlayarak meseleyi yeniden inşâ ederek mi; hepsini kaza etmek gerekiyor.
I said the following about making up for missed Prayers: Namazda kazaların îfâsı adına Fıkıh'taki iki şekle binaen bunu söyledim:
The Prayer that has been missed is performed either after or before the current Prayer of that time. Kaçırılan şey, ya o vaktin namazından sonra kılınır veya önce edâ edilir.
You perform the Compensatory Prayer first, and then the Daily Prayer that you normally do; especially for those who have never missed six Prayers; they don't miss out on what should never be missed. Önce kazaya kalan namazı, sonra o gün edâ edeceğinizi edâ edersiniz; hususiyle "sâhib-i tertib" için bu böyledir; yani namazı hiç kaçırmamışlar, kaçırılmaması icap edeni hiç kaçırmamışlar için.
'Maybe I prayed incorrectly; maybe I didn't perform my Prayer as it should have been performed; maybe I wasn't girded ready for worship. "Yanlış yapmışımdır, hatalı yapmışımdır; namazımı tam, olması gerektiğine göre kılamamışımdır; O'nun huzurunda tam kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunamamışımdır.
I had better perform all these once again; after all, it's just adding one Prayer to each of my Daily Prayers, that is all' Ben, bunları yeniden bir kere daha edâ etsem, çok iyi olur; alt tarafı bunun, her gün kıldığım namaza bir o kadarı da ilave etmektir; o kadar."
However, it is not that easy to repair the things related to thoughts and feelings and the heart. Ama duygu, düşünce ve -esas- gönle ait şeyleri tamir etmek, çok da kolay değil.
Centuries have passed since the excitement in the hearts faded. Gönüllerdeki heyecan dineli asırlar oldu.
Centuries have passed since the tears in the eyes dried. Gözlerdeki yaşlar kuruyalı da asırlar oldu.
Centuries... "Asırlar" diyorum.
And similarly, it's been ages since we moved away from God. Ve o nispette, bizim Allah'tan uzaklaşmamız da asırlar oldu.
We caused ourselves to become veiled from the truth. Kendi kendimize küsuflar yaşattık, hüsûflar (perdelenmeler, ay tutulmaları) yaşattık.
When we turned our back to Him, we were tripped up by our own shadows; our egotism. Sırtımızı O'na dönünce, kendi gölgemize takıldık; o da enâniyetimiz idi.
We said, 'We know, we do; it happens as we know things to happen'; we were trapped by these false statements of 'I know'. "Biz biliriz, biz ederiz; bizim bildiğimiz gibi olur" dedik; bu yanlış "Bildim."lere takıldık.
Satan lured us to path so completely. Öylesine şeytanın arkasına bir takılma yaşadık ki, hiç sorma.
May God protect us! Hafizanallah.
There was a little awakening. Çok küçük bir uyanma vardı.
A slight stirring, like turning from right to left in bed, like raising your head from the pillow, like viewing your surroundings, and that promised lots of things. Sağdan-sola yatakta dönme gibi, başını yastıktan kaldırma gibi, bir etrafını temaşa etme gibi hafif bir uyanma vardı ve o, çok şey vadediyordu.
And the reason for that is that a step taken at the centre, in the beginning means a lot; it is a crucial reference for the steps which will be taken later on. Çünkü merkezde/başlangıçta atılan bir adım, çok şey ifade eder; o, sonra atılacak adımları atma adına çok önemli bir referanstır.
If you are not joking, then taking the first step means you have decided to climb. Merdivenin ilk basamağına adımınızı attığınız zaman, şaka yapıyor olmadığınıza göre, çıkmaya karar vermişsiniz demektir.
So the 'first step' occurred, the first step was taken, intentions were made and sights fixed on reaching the top. İşte o mülahaza ile bir "ilk adım" yaşanmıştı, ilk basamağa basılmıştı, daha ileri basamaklara eller atılmıştı ve niyetler -esas- o merdivenin veya o helezonun ya da o miracın son basamağında idi.
However, Satan got into these deeds as well, just as he has always polluted each and every good deed up until now; he polluted that composition of hope and ambition that cannot be measured by oceans. Fakat neylersiniz ki şeytan, şimdiye kadar hemen her hayırlı işin içine bir şeyler karıştırıp kirlettiği gibi, bu meselenin içine de bir şeyler karıştırdı ve o kazanlar ile ifade edilemeyecek, deryalar ile ifade edilemeyecek ümit ve emel mecmuasını kirletti.
People devoted to righteousness and the truth bear a huge responsibility including the revival of the inner, spiritual world. Çok şey düşüyor bugün Hak ve hakikate dilbeste olmuş insanlara; çok şey düşüyor; yeniden, gönül dünyası itibarıyla bir dirilme düşüyor;
It is necessary to accept everything one did in one's past as dirtying one's soul and to wake up in the middle of the night to wipe away his sins and spiritual shortcomings by shedding tears in prostration before God; to wash away the filth. bugüne kadar yaptığı şeyleri bir kirlenme kabul ederek, o kirlenmeleri gece kalkıp Rabbi ile baş başa kalarak gözyaşlarıyla yıkamak düşüyor; seccadeleri ıslatmakla, başını ıslak seccadelere koymakla o kirleri yıkamak iktiza ediyor.
Do not underestimate your tears; they could be more precious than the blessed water of Paradise, which can put out the immense fires of hell. Onu hafife almayın, o gözyaşını hafife almayın; Cehennem'in dağlar cesametindeki kıvılcımlarını söndürecek "Kevser" de odur; belki Kevser'den daha kıymetlidir.
Hence, the following saying: Onun için denmiş:
'I seek refuge in You from eyes that doesn't shed tears.' "Ağlamayan gözden Sana sığınırım, şeytandan sığındığım gibi."
Indeed, we are at a crossroads whether to take a path to lead such a life. Evet, öyle bir fasla yönelme sath-ı mâilinde, yolların ortasında, tercih etme durumunda bulunuyoruz.
Are we going to be able to make the right choice? İsabetli bir tercihte bulunabilecek miyiz, bulunamayacak mıyız?
Will our carnal desires stop us from doing this? Olduğumuz yerde mi kalacağız, kendimize mi takılacağız?
The immune systems of our spirits are very weak. İmmün sistemleri çok zayıf.
A single day of pleasure can collapse spiritual immune systems or improper relationships with the opposite sex, or by having wealth, success, rank, title, or being applauded. Bazen bir günlük bir zevk için, bazen kadın-erkek birbirine karışmayla hemen çöküveriyor immün sistemi; gâye-i hayal, burada tuz-buz oluyor, silinip gidiyor; bazen büyük bir işyeri; bazen  bir başarı; bazen bir pâye; bazen bir makam; bazen ellerin şakır şakır vurulması, bir "tasfîk", bir alkış.
These things immediately collapse the immune system. Bunlar immün sistemini çökertiyor hemen.
In one respect, one's faith gets damaged, one's good deeds are bound to dry up, purity of intention becomes invisible, God-consciousness becomes invisible, and the love and desire of God is forgotten. Bir yönüyle "iman" zedeleniyor, "âmel-i sâlih" kurumaya yüz tutuyor, "ihlas" arada kaynayıp gidiyor, "ihsan" görünmez oluyor, "aşk u iştiyak-ı likâullah" bütün bütün unutuluyor.
When the spiritual immune system collapses. İmmün sistemi, manevî anatomideki immün sistemi çöküyor.
When the immune system collapses, the body becomes susceptible to viruses. İmmün sistemi çökünce insanın fizikî yapısında, bünye değişik virüslere açık hale gelir.
What I have mentioned are the pillars of the spiritual anatomy of a human. When it collapses, human spirituality becomes susceptible to spiritual diseases. Biraz evvel bahsettiğim şeyler de insanın manevî anatomisinin rükünleridir; onda da bir çökme olduğu zaman, manevi yapı hastalıklara açılmış olur.
Different things cause it to collapse. Değişik şeyler ile çöker o.
Sometimes the pleasure of a single day, or a few months, or a few years, or even the pleasure of the entire life time causes it to collapse. Bazen bir günlük zevke; bazen birkaç aylık zevke; bazen birkaç senelik zevke; bazen de bütün bir ömür bile olsa, bir ömürlük zevke/safâya -hafizanallah- yıkıveririz onu, çökertiveririz onu.
When that happens, Satanic viruses get a hold of our spirits and send messages to our neurons and start commanding us. Bu defa da şeytanî virüsler müsait buldukları o zeminde otağlarını kurar ve sürekli bizim nöronlarımıza mesajlar gönderirler; "Beni dinleyin" derler.
A human can sometimes come face to face with so many wrong signals, he may not know what to think or do. O kadar çok yanlış sinyal ile karşı karşıya kalır ki insan, ne düşüneceğini, ne edeceğini bilemez.
And at times, because he is unable to solve those problems, without knowing if it is good or bad, he will be unable to retort. Hatta bazen onları da çözemediğinden dolayı, "İyi mi, kötü mü?" onların altında kalır, ezilir.
That is why the Honourable Bediüzzaman says: Onun için Hazreti Bediüzzaman diyor ki:
'Do not drown in a bite of food, a word, a particle, a glance, a beckoning, a kiss! "Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, you abir işarette, bir öpmekte batma.
Do not cause your faculties that are so extensive that they can contain the whole world to drown in such things.' Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma."
We could produce more examples: Çoğaltabilirsiniz:
Inclining an ear, casting a gaze, moving a lip, acting and talking in ways that are not really you. Bir kulak kabartma, bir göz dikme, bir dudak oynatma, bir hiç öyle olmadığın halde öyle görünme, hiç öyle olmadığın halde öyle çalım çatma, hiç öyle olmadığın halde kendini öyle ifade etme.
These are factors that bring people down. Bütün bunlar, insanı batıran şeylerdir.
Bediüzzaman lists some of the important ones but you could list a hundred. O Hazret de meselenin sadece çok önemli olan birkaç tanesini söylüyor ama siz, yüz tanesini sayabilirsiniz.
Does he mention, 'egotism, conceit or haughtiness'? "Enâniyet" diyor mu orada, "gurur" diyor mu orada, "kibir" diyor mu orada?
He does not list these. Demiyor bunları.
Does he draw attention to 'being applauded' or 'love of the world'? "Alkışlanma" diyor mu orada, "dünya sevdası" diyor mu orada?
A human will not truly turn to the Divine Truth unless one tramples on all of these impurities with feet, heart and the mind. Bütün bu "pislik"leri, duygu-düşünce itibarıyla ayaklarının altına alıp, naatlar okuyarak veya münâcaatlar okuyarak, onların üzerinde raks etmeyince, insan, hakikate yönelmiş olamaz.
Be cautious, step in care, be afraid of entrapment, do not drown in a bite of food, a word, a particle, an applause, a flatter, a position, a rank, some petty interest, some comfort, an easy life. Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir alkış, bir takdir, bir makam, bir pâye, bir mansıp, üç-beş kuruş bir şey, bir dünya rahatı, bir yiyip-içip yan gelip kulağın üzerine yatma.
All of these are animalistic traits; do not drown because of them. Bütün bunlar hayvanî vasıflar; onlarla batma.
For God has created you in the best form and nature. Oysaki Allah, insanı "ahsen-i takvîm"e mazhar yaratmış.
A human is a polished mirror, what is manifested in it and whats seen in that mirror is God. O, bir mir'ât-ı mücellâdır; onda tecelli eden ve görülen bir meclâdır; o meclâda tecelli eden de O'dur (celle celâluhu).
That is why, 'God has created humankind as the reflection of His All-Merciful essence.' Onun için, "Allah (celle celâluhu) insanı, sûret-i Râhman'da yaratmıştır."
A mirror reflecting His Divine Mercy... Yani; Rahmâniyetine bir ayna olarak yaratmıştır.
Humankind is such a great creation that when observed, it can be said; 'Only humans O öyle muazzam bir varlıktır ki, bakılınca "Olsa olsa, Rabbe ayna, işte bu olabilir" dedirtecek kadar.
can be a proper mirror for God.'  
This is what we call, 'perfect pattern of creation.' Buna "ahsen-i takvim" diyoruz.
If this is what has been given to us, there are definitely things that must be given in return. İnsan, bu kadar şey almış ise, bence mutlaka vereceği şeyler de olmalı bunun karşılığında.
Does the honourable sage not say, 'Servanthood is not the beginning of a delayed reward, but perhaps the result of a past blessing. Zaten demiyor mu Hazret, "Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır.
Yes, we have already received our reward. Evet, biz ücretimizi almışız.
We are charged with service and servanthood accordingly. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız."
The service we perform for God is not the beginning of  the rewards we will receive in the future; it is equivalent to gratitude for all that we have received and all that God has provided us until this day, it is equivalent to the indebtedness, the praise and the glory due to God. Allah'a yaptığımız kulluklar, bizim gelecekte alacağımız şeylerin mukaddimesi değil; bugüne kadar aldığımız şeylerin, O'nun verdiği şeylerin şükrü mukabilinde, O'na minnette bulunma mukabilinde, hamd u senada bulunma mukabilinde.
Yes, we have received our reward long ago; the things we do are merely elements of glory, praise and thanks to Him. Evet, biz, mükâfatımızı çoktan almışız; yaptığımız şeyler de onlara karşı sadece hamd u senâ ve şükürden ibarettir.
The correct way to live as a Muslim was modelled by the Rightly-Guided Caliphs, through their lifestyles. Müslümanlığın doğru yaşanmasını, Râşid Halifeler yaşantılarıyla ortaya koymuşlardır.
The Rightly-Guided Caliphs. Râşid Halifeler.
In the time of one of them, 20 countries the size of today's Turkey were conquered, people came to the right path. Birinin döneminde şu andaki Türkiye kadar yirmi olan ülkeler fethedilmiş, insanlar sağdan hizaya gelmiş.
In another caliph's time 40 times the size was conquered. Bir ikincisinin döneminde Türkiye kadar kırk.
However I believe that not even one of them owned a home. Fakat zannediyorum, hiçbirinin bir tane evi yoktu.
Not one of them favoured one of their children. Hiçbiri çocuklarından birini kayırmamıştı.
When they were ready to leave this world, they did not have any assets in their name. Bunlar, ruhlarının ufkuna yürüdüklerinde bir dikili taş arkada bırakmamışlardı.
They walked to God as themselves. Kendileri olarak Allah'a yürümüşlerdi.
Even as they walked like this, they did so with the concern, 'Will I be able to account for this?' Kendileri olarak yürürken bile "Acaba bunun hesabını verebilir miyiz?" mülahazası ile yürümüşlerdi.
They embodied true faith and the Messenger of God brought attention to them: Gerçek Müslümanlığı, onlar temsil etmişlerdi ve Allah Rasûlü da onları nazara veriyordu:
'Take my path and that of the Rightly-Guided Caliphs. "Siz, Benim ve doğru yolda olan Râşid Halifeler'in yolunu yol edinin.
Hold onto this path as though you clench on to it with your molars.' Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun."
Prophetic tradition is a path, a manner. Sünnet; yol, yöntem demek.
My path, my manners... Yolum, yöntemim.
One who has matured and has positioned themselves towards guidance; Abu Bakr, Umar, Uthman, Ali. Râşid, rüşde ermiş ve aynı zamanda hidayete otağlarını kurmuş; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali.
In order of rank they are followed by the Respected Companions, then the Respected Followers, and then those who have associated with the followers. Derecesine göre, sonra Sahabe-i kiram, sonra Tâbiîn-i ızâm, sonra -bir kavle göre- Tebe-i Tâbiîn-i fihâm.
The Abu Hanifa's are in this last category. Ebu Hanifeler de bu son kategori içine girer.
May God be pleased with all of them! (Radıyallahu anhüm ecmaîn.)
   
When a person lives their life on this path their doubts become so minimal, with God's permission; God will not leave them stranded. İnsan, o çizgide hayatını sürdürdüğü zaman, yanılmaları öyle aza incirâr eder ki, Allah'ın izni-inayetiyle; Allah (celle celâluhu) onu yollarda yüzüstü bırakmaz.
If one follows their path, treading in the footprints of guidance, without realising they will find themselves at the doors of Paradise. O güzergâhı takip ediyorsa ve o izlere basa basa yürüyor ise, hiç farkına varmadan, birden kendisini Cennet'in kapısının ötesinde/içeride bulur.
When the Angels of Questioning come to the grave they will say, 'There is no need to ask this soul. Münker-Nekir, kabirde sual sormaya geldiğinde, "Buna sual sormaya lüzum yok" derler,
They have done much more than they were asked, much more.' "Bu, yapılacak şeyleri, a'lâsıyla yapmış; a'lâsıyla yapmış."
Abu Bakr was a caliph, the head of the state and the leader of believers. Hazreti Ebu Bekir, bir halife, devlet reisi, Emîru'l-Mü'minîn idi.
He was a caliph but he made a living from milking sheep five kilometres outside of Medina. Halife ama Medine-i Münevvere'ye beş kilometrelik mesafede, başkalarının koyunlarını sağmak suretiyle geçimini temin ediyordu.
And he said this to those surrounding him: Ve etrafındakilere şöyle demişti:
'Provide me a wage that matches what the average person needs to get by; I am the head of the state, I only deserve so much.' "Halkın orta ölçekte veya en düşük ölçekte geçim standartları ne ise, bana o kadar maaş takdir edin; ben devlet başkanıyım ancak o kadarına hakkım var."
He was so careful about this, especially before he left this world. Fakat Hazret herhalde araştırdı, etti, ruhunun ufkuna yürüyeceği zaman.
During those two years and three months of his rule, he laid the foundations of a heavenly design and entrusted it to the monumental figure of Umar who followed after him. O iki sene, üç ay, şu kadar küsur günlük süre zarfında esas yaptığını yapmıştı; Cennet gibi bir dünyanın blokajını yapmış, statiğini hazırlamış ve arkadan gelen kahraman Ömer gibi bir âbide şahsiyete emanet etmişti.
He said, 'I do not know whether I have safeguarded what was entrusted to me but I have tried as hard as I could. "Ben, emanete riayet ettim mi etmedim mi bilemem; fakat elimden geldiğince çırpındım durdum.
Henceforth, you are the reliable custodian of that trust' and passed it onto Umar. Bundan sonra o emanetin emin emanetçisi sensin" deyip ona vermişti.
He also sent a jug to Umar. Ve bir de yanındaki insanlar vasıtasıyla bir testi göndermişti.
The head of the state... Devlet Reisi.
He is a real head of state. Dev-let re-i-si gerçekten o.
Not like the impostors, tricksters, deceiving Amenophis, Ramses and Hitler-like people in in this day and age. Şimdiki sahtekarlar, düzenbazlar, milleti aldatan Amnofisler, Ramsesler, İbnü'ş-Şemsler, Hitlerler değil.
Yes, he sent a jug to the succeeding caliph with a note inside of it.   Evet, bir testi göndermişti kendinden sonraki halifeye, içine de bir kağıt yazmış/bırakmıştı:
'I looked into it and found out that the average person is given this much and needs this much to get by. "Ben, araştırdım, ettim; halkın orta ölçekte veya dûn ölçekte geçimi için şu kadar şey veriliyormuş; şu kadar şey ile yaşıyorlarmış.
I realised that my wage was higher than that amount. Ben baktım; bana verilen maaş, onun üstünde.
This excess amount belongs to the treasury, which I am entrusting to the individual who follows.' Bu fazlalar hazineye ait şeydir; ben onu, benden sonra işin başına geçecek zata emanet ediyorum."
The great Umar could not hold back his tears and sobbingly said, 'You lived such a life that being a true Muslim is impossible after you.' O koca Ömer gözyaşlarını tutamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamış; "Senden sonra Müslümanca yaşamaya âdetâ imkân bırakmadın" demişti.
But Umar was not very different. Ama kendisi de onun berisinde yaşamıyordu/yaşamamıştı.
They directly followed the path of the Messenger, of the Archangel Gabriel, Michael and Israfil, the path that leads humans to God Almighty. Adım adım izler o ve o izler, adım adım Hazreti Rasûl-i Zîşân'ın izleri; O izler, Hazreti Cebrail'in izleri, Mikail'in izleri, İsrafil'in izleri; O izler, insanı Allah'a ulaştıran izler.
Step by step they followed that path. Adım adım o izlerde doğru yolu takip etmişlerdi.
They wholly represented the straight path and walked on it to reach their destination. Sırât-ı müstakimi bi-hakkın temsil etmiş ve sırât-ı müstakim ile varılacak yere varmışlardı.
She is my mother. O benim anam.
At times, it crosses my mind, 'Would my own mother become jealous', since I love them more than her. Bazen, "Annem kıskanır mı?" diye aklımdan geçmiyor değil; çünkü onları, annemden çok seviyorum.
When the Honourable Khadija is mentioned. "Hazreti Hatice" deyince.
If I don't send salutations to her, I think of myself as an insolent being. Onu da salât u selamlarım içinde yâd etmeden geçersem "Ben, küstahın birisiyim" diye düşünüyorum.
When I refer to the Honourable Aisha as being my mother. Âişe validemize "Anam" derken.
I regard her at a level that would make my own mother envious. Anam kadar gözümde, hatta onun çok üstünde; anamı kıskandıracak kadar.
My mother... Anam.
A new depth to the definition to the word 'mother'. Anamı kıskandıracak "Anam" deme.
Every time I say, 'mother', my heart aches a little more, to say it in such a way. Her "Anam" deyişte, kalbin bir mızrap yemiş gibi inlemesi, öyle "Anam" deme ona.
As she is the truthful daughter of the most truthful person; a devout role model in the Prophet's house; someone that narrated almost half of our religion to us. Çünkü Sıddîk'ın kızı Sıddîka; Peygamberin evinde âbide bir kadın; dinin yarısını rivayet eden bir râviye.
She narrated roughly five thousand traditions of the Prophet; more than all of Al-Bukhari. Beş bin küsur hadis rivayet ediyor; Buhari'de olan hadislerden fazla.
This is, the essentials of your religion, adding meaning to the Qur'an, allowing us to better understand the arguments put forth by the Qur'an. Bu, sizin dininizin esası demek, Kur'an'ın yorumu demek, Kur'an'ı doğru anlamanın argümanları demek.
She entrusted these with you. Ve onları size emanet ediyor:
'Take these on board, use them, don't fall stumble along on the wrong path'. "Alın bunları, birer argüman olarak kullanın, yanlış yollarda yürümeyin, düşe-kalka yürümeyin."
Yes, my mother Aisha says: İşte bu anam diyor ki:
'Sometimes, we would look at the moon, time would fly by, Rajab would pass, and then the holy month of Shaban followed by Ramadan and a pot wouldn't boil in our house.' "Bazen hilale bakardık, bir geçerdi, bir ay; Recep geçerdi, Şaban geçerdi, Ramazan geçerdi, bizim evimizde sıcak su kaynamazdı."
Her niece would ask, 'What would you eat?', she would respond, 'the two black things' Soruyor yeğeni "Ne ile geçiniyordunuz?" "El-Esvedeyn" diyor, "İki siyah ile".
Notice that she is referring to is two things defined with a single term. Buna tağlîb tariki deniyor; esasen iki şeyi bir araya getirince, bir ad ile ifade ediliyor.
Here, this is described as 'two black things'. Burada da "iki siyah ile" deniyor.
Essentially, one is dates, most probably Ajwa dates, a blessed fruit, the other is water. Esasen siyah olan "hurma", galiba Acve hurması, o kerametli bir hurma; diğeri de "su".
It might also be called "maayn". Then dates would be mentioned alongside with water due to its relevance. "Mâeyn" de diyebilirdi burada, bu defa da hurma, mâ ile beraber zikredilmiş, tağlîb tarikiyle o ona ircâ edilmiş olurdu.
We get by on the 'two black things'. "El-esvedeyn; iki siyah ile geçiniyorduk."
For their whole lives they lived in such a state. Ömür boyu, hayatlarını böyle geçiriyorlar.
'I am a believer' "Ben Mü'minim.
While those that say, 'I am the leader of the Muslims, their director', live and eat like Korah. Woe to them! Mü'minlerin serkârıyım, Emîrü'l-mü'minîn'im" diyen, böyle dediği halde Kârûn gibi yiyen; öyle diyen, Kârûn gibi yiyen; öyle diyen, Kârûn gibi yaşayan insanlara binlerce "Yuf" olsun.
A believer is someone that reminds you of God. "Mü'min kimdir?" "Görüldüğü zaman, Allah'ın hatırlandığı insandır."
A believer is such a person, a monument of the perfect pattern of creation, a polished mirror. Mü'min, odur; ahsen-i takvîm âbidesidir, mir'ât-ı mücellâdır.
And above this is the state of the perfected soul. Ve tabii hepsinin üstünde esas bir mir'ât-ı mücellâ var ki, O, mutlak manada "Kamil İnsan"dır.
'Whatever exists in the universe is a mirror and subsists by Him; "Bir âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim
It is God who is constantly reflected in the mirror of Muhammad.' Mir'ât-ı Muhammed'den, Allah görünür, dâim."
Peace and blessings be upon him Sallallâhu aleyhi ve sellem.
Giving direction to our hearts once again; perhaps pursuing the blessings of God; escaping the carnal desires, abandoning animalistic qualities, and rising to the loftier realms of the heart and soul. Günümüzde yeniden kalbimize yönelme; belki, Latife-i Rabbâniyeye yönelme; cismâniyetten sıyrılma; hayvaniyeti bırakma; bir beden hayatı yaşamayı bırakma; kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme.
If one does not rise to the levels of the heart and soul then they too cannot see what needs to be seen. O kalb ve ruh rasathanelerine yükselmeyince, görülecek şeyleri de insan göremez, esasen.
Why do you think we are considering these issues today? Ha ne için bugün bu konular ele alınıyor?
Without us realising, God has blessed us with many things, I do not deny them. Hiç farkına varmadan, Cenâb-ı Hak, bir kısım hayırlara muvaffak kıldı, onu inkâr etmiyorum ben.
The first step was taken on the path; the intention was pure, 'the believer's intention is greater than his action'. 'Actions are only considered in light of their intentions' is the Tradition. Merdivenin ilk basamağına adım atılmıştı; niyet hâlis idi; "Mü'minin niyeti, amelinden hayırlıdır" hadis idi; "Ameller başka değil ancak niyetlere göre kıymet kazanır" hadis idi.
Consequently, steps were being taken to make that climb. Dolayısıyla, o merdivenin başına, o merdivenin üst tarafına çıkılmak ile varılacak yere çıkılacak idi.
The climb had begun; the first few steps were taken. İlk basamağa veya ikinci basamağa ya da üçüncü basamağa adım atılmış idi.
It was obvious who would pursue this cause to the very end. Belli idi; o insanlar, işi sonuna kadar götürecekler idi.
As a side note: -Antrparantez:
May God Almighty crown you with the fruits of your intentions, may He crown you all if He wills. Cenâb-ı Hak, niyetlerinin mükafatlarıyla onları taçlandırsın inşâallah, hepinizi taçlandırsın inşâallahu teâlâ.-
And now God has granted us his pleasure for these important things. Şimdi bu türlü önemli şeylerde, Cenâb-ı Hak, muvaffak kıldı.
Perhaps we have unintentionally attributed some of these things to ourselves. Belki hiç farkına varmadan, bu şeylerin bazılarını kendimizden bilmiş olabiliriz.
'I picked up a shovel and toiled to build this school, this university, with God's permission'. "Ben bir yerde elime kazmayı aldım, manivelayı aldım; bir okul, bir üniversite yapmak için orada bir ırgat gibi, bir amele gibi çalıştım ve Allah'ın izni ile."
Look, you may also like to say: Bakın, böyle de diyebilirsiniz:
'With God's consent we have opened this institution', 'what wonders God has willed!' "Allah'ın izniyle bu müesseseyi kurduk" falan diyebilirsiniz; yaptığınız şeyi "maşaallah"lı, "inşaallah"lı, söyleyebilirsiniz.
However, if there is even a slight thought of 'I did it' in your mind, then you are deserving of a slap across your nape. Fakat zihninizin ucundan azıcık "Ben yaptım." mülahazası geçiyor ise, enseden bir tokat yemeye müstahak olursunuz.
For this reason, by knowing that all of this is a blessing from God, one can purify these actions and happenings. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk'ın eltâf-ı Sübhâniyesini O'ndan bilmek suretiyle, işin artırılmasını ona bağlamak lazım.
And (remember also) when your Lord proclaimed: 'If you are thankful (for My favours), I will most certainly give you more; but if you are ungrateful, surely My punishment is severe' (Ibrahim, 14:7). "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım" (İbrahim, 14:7).
'If you are grateful and say, "my Lord they are from You" then I will multiply my blessings, three times, four times, ten times.' "Şükrederseniz, 'Allah'ım, Sen'den.' derseniz, Ben de nimetlerimi artırırım, verdiğim şeyleri katlayarak veririm, müzâaf veririm, mük'ab veririm, mük'ab der mük'ab veririm; iki katlı, üç katlı, dört katlı, on katlı veririm."
He has infinite treasures. Hazineleri zengin.
God's treasures are filled with what you desire, as expressed by Junayd, filled with different kinds of worship. Cenâb-ı Hakk'ın hazineleri, sizin beklediğiniz şeyler ile dolu; Hazreti Cüneyd'e buyurduğu gibi, ibadet u taat ile dolu.
God does not need your worship, if your intention is to please Him, be humble and sincere in your actions. Sizin ibadet u tâatinize Allah'ın ihtiyacı yok; maksadınız O'nu hoşnut etmek ise şayet, kendinizi küçük görün ve amelinizde ihlaslı olun.
Whatever you do, do it for God. Yaptığınız her şeyi Allah için yapın.
Bediüzzaman says, 'Do it for God, start something for God, meet with each other for God, speak for God; act in the sphere of God's good pleasure. Hazreti Pîr'in ifadesi ile "Allah için işleyin, Allah için başlayın, Allah için konuşun, Allah için görüşün; lillâh, li-vechillah, li-eclillah rızası dairesinde hareket edin.
Then the seconds of your life will be transformed into years.' O zaman ömrünüzün saniyeleri, seneler hükmüne geçer."
Look how prosperous this earning is, one becomes thousand. Bakın, nasıl bereketli bir kazanç bu; nasıl "bir"ler "bin" oluyor.
Otherwise, if we take the ownership of these blessings, without us realising those thousands will become nothing. Öbür türlü, o meseleyi azıcık kendimizden bildiğimiz zaman, hiç farkına vardan "bin"i bir etmiş oluruz.
But if you return the ownership to the real Owner, 'Thousands of praise and glorification be to Him; He used us as actors within the framework of destiny.' God forbid, I am not saying that this is a script; I am saying that, 'He gave us roles in this destiny'. Fakat onu Sahibine verirseniz, "O'na binlerce hamd u senâ olsun; birer aktör olarak bizi bu mevzuda Kendi kader programı çerçevesinde kullandı." -Hâşâ, 'senaryo' demiyorum ben, 'Kader programı içinde kullandı.'
I prefer this perspective. If you say, 'I will sacrifice my life for the owner of the script', then He will transform one to thousand. Demeyi tercih ediyorum.- "Kullanana can kurban" derseniz şayet, Allah, o zaman sizin birinizi bin yapar.
Yes, if you dedicate a small part of a share to yourself, you will unconsciously transform the thousand to one and maybe to zero. Evet, zerre kadar kendine bir hisse ayırdığın zaman, hiç farkına varmadan, Allah ile münasebetlerin açısından binleri bir etmiş olursun, belki sıfırlamış olursun.
If you think it is all your work, then you will lose everything. Bütünüyle kendinden biliyorsan, sıfırlamış olursun.
If you zero yourself in regards to the bounties gifted by God, God will put a number to the left of the zeros and the zeros will gain value and become 'tens', 'hundreds' or 'thousands'. Kendini sıfırladığın zaman, Cenâb-ı Hakk'ın sana lütfettiği şeyler karşısında; o zaman da o sıfırın sol tarafına bir rakam konmuş, sıfırlar da çoğaltılmış, dolayısıyla "on" olmuş, "yüz" olmuş, bir üçüncü sıfır konmuş ise "bin" olmuş, bir dördüncü sıfır konmuş ise "on bin" olmuş olur.
God's treasures are infinite. Allah'ın hazineleri geniştir.
'Acknowledging and believing in no other might or power other than God' is among the many treasures of Paradise.' "Allah'ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir."
'There is no other might and supremacy other than God. "Allah'ın havl ve kuvvetinden başka yoktur.
And these are the treasures of God' says the Noble Spirit of the Master of Humankind. İşte Cennet hazineleri bunlardır" buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem).
The carnal soul is something like code breaker that unravels the passwords of demons in human form. Nefis, bir yönüyle, insan mahiyetinde şeytanın şifrelerini çözen şifre memuru gibi bir şeydir.
Satan continually sends signals; the carnal soul interprets those signals according to its own agenda without you realising. Şeytan, sürekli sinyaller gönderir; nefis, şeytandan gelen o sinyalleri çözer kendine göre, insan hiç farkına varmaz.
For this reason, if you leave the door ajar, Satan will enter and set up camp. Dolayısıyla kalbin kapılarını ona açık bıraktığın takdirde, o gelir, oraya otağını kurar.
And the only things you will then receive are signals from Satan, because the carnal soul is open only to them. Orada senin alacağın şeyler, sadece şeytanın sinyalleridir; nefis, onları çözüyor:
Like Morse code... "Di-di-da-dıt / da-da-dıt."
And then you act accordingly. Ondan sonra sen de ona göre hareket ediyorsun.
The receptor is the carnal soul, and the one sending signals is Satan. Orada şifre memuru o, nefis; o da şeytan.
But if the carnal soul has escaped the station of the 'evil-commanding soul', in other words being only concerned with eating, drinking and sleeping, it will rise to level one, or the 'self-accusing soul'. Fakat nefis, "Nefs-i Emmâre" olmaktan, "nefs-i hayvanî" olmaktan, yani yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatmaktan kurtulur ise, birinci basamağa çıkılmış oluyor ki, ona "Nefs-i Levvâme" deniyor.
The soul that criticises some of its actions, even for its best actions, it says, 'This turned out slightly murky'. Yaptığı bazı şeyleri kınayan, sorgulayan, en iyi işlerinde bile "Bu iş, biraz bulanık çıktı" diyen/diyebilen nefis.
This is a gradual step in that direction. Bu, yavaş yavaş o istikamette bir adım atma demektir.
Some also talk about the 'inspired soul'. Bazıları, bu arada, bir "Nefs-i Mülheme" meselesi de oraya koyuyorlar.
If you rise to that level, and question yourself like this, then God will expose you to divine inspirations and support you. Siz, bu mülahazaya yükseldiğiniz zaman, kendinizi bu istikamette sorguladığınız zaman, Cenâb-ı Hakk'ın ilham esintileri ile karşı karşıya kalırsınız, destek alırsınız O'ndan.
If you have God's support, God-willing, you will not fail, you will not be stranded, you will not be degraded. Allah'tan destek alıyor iseniz, Allah'ın izniyle, inayetiyle devrilmezsiniz, yolda kalmazsınız, yüz üstü sürünmezsiniz.
Some put in the 'inspired soul' here. Bazıları bu "Mülheme"yi araya sokuyor.
And some talk about the 'soul at rest' as the next step straight after the 'self-accusing soul'. Fakat bazıları da doğrudan doğruya "Nefs-i Levvâme"den sonra, "Nefs-i Mutmainne"ye geçiyor.
The soul that has attained contentment and peace. İtmi'nâna ermiş nefis.
And this can only be achieved, with discourse, reflection, deliberation, remembrance of God and talk of the Beloved. Bu da tezekkür ile, tefekkür ile, tedebbür ile, ibadet u tâat ile, Allah'ı anmak ile, sohbet-i Cânân ile olur.
The 'soul at rest'... Nefs-i Mutmainne.
'Those who have believed (and become established in belief), and whose hearts find rest and contentment in remembrance of, and whole-hearted devotion to, God. "Onlar, imân eden ve kalbleri Allah'ın zikri ile mutmain olan kimselerdir.
Be aware that it is in the remembrance of, and whole-hearted devotion to, God that hearts find rest and contentment' (Ar-Ra'd 13:28). Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur" (Ra'd, 13:28).
So hearts, or souls, will only attain rest and contentment through the heartfelt remembrance of God. Dikkat edin, kalbler/nefisler, ancak Allah'ı yürekten anmakla oturaklaşır.
Let me say it in the words of the Imam of Alvar; I do not have such a heart but when he said, 'La ilaha illallah' (There is no deity but God), it was as though he was crumbling under the weight of those words, you could hear the sound of a pick plucking at the strings of his heart. A heart vibrating. Alvar İmamı'nın dediği gibi diyeyim; bende o kalb yok ama o derken böyle -haşyetle kıvranır gibi- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ derdi; âdetâ herkesin kalbinde de mızrap yemiş gibi bir ses duyulurdu. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ Mızrap yemiş bir kalb gibi.
'There is none Worshipped by Right, Truly Desired by Right but You. "Sen'den başka Ma'bûd-u bil-hak, Maksûd-u bil-istihkak yok.
Only You, O Absolutely Worshipped One! Sen varsın, ey Ma'bûd-u Mutlak, ey Maksûd-u Mutlak, ey Sübhân-ı Mutlak, ey Mezkûr-u Mutlak.
Absolute, Absolute, Absolute, You are Absolute. Mutlak, mutlak, mutlak; Sen Mutlaksın.
Me on the other hand, in front of You, I am restricted by the different things You have created, and I am a restricted one. Ben ise sadece Senin karşında, Senin yarattığın değişik şeyler ile mukayyed; mukayyedin tekiyim.
If even for an instant Your Manifestation is obstructed, I will be the zero son of zero.' Bir an, Senden gelen tecelliler kesilirse, ben sıfır ibn sıfır, zero ibn zero olurum."
This is how the carnal soul is, however when it comes to the 'soul at rest', 'be careful'. Nefis, böyle bir şey ama "Mutmainne"ye gelince, "Dikkat edin" tenbih edatı.
'Attention, listen carefully. "Dikkat, bak, dikkat kesilin.
Hearts only reach contentment by remembering God', therefore, the heart will set up camp where ever it needs to. Kalbler, Allah'ı anmakla itmi'nâna -yalın Türkçe ile "oturaklaşma"ya- ulaşır" dolayısı ile -bir yönüyle- o kalb, otağını kurması gerekli yer nere ise, otağını oraya kurar.
Some people speak of two other levels above the level of the 'soul at rest ': the pleased soul and the pleasing soul. Bazıları bunun üstünde bir "Râdıye/Mardıyye" makamından bahsediyor.
And some say those two other levels are next to 'soul at rest'. Bazıları da o "Mutmainne"nin bir yanına "Râdıye", bir yanına da "Mardıyye" diyorlar.
One of the levels, the pleased soul, means: "Râdıye" şu demek:
You are content with God. Siz, Allah'tan razı oluyorsunuz,
'My Lord. "Allah'ım.
'Whether it is suffering that comes from Your Majesty 'Gelse celâlinden cefâ
Or fidelity from Divine Beauty Yahut cemâlinden vefâ
Both are pleasures to my soul. İkisi de câna safâ
Pleasant are both Your blessings and wrath.' Lütfun da hoş, kahrın da hoş.'
I am content', you say. Razı oldum" diyorsunuz.
The tradition states; 'As a Lord, we are content with You, we are all content.' Hadis-i şerif; "Rabb olarak, Sen'den razıyız; hepimiz razı olduk."
It is stated in the past tense, 'We are content from yesterday.' Mazi kipi ile ifade ediliyor; "Tâ dünden razıyız; dünden razıyız."
Since 'content' is a verb, it means 'we are content today as well'. "Dünden razıyız" fiil olduğundan dolayı, "Bugün de razıyız" demek oluyor.
Also, the fact that it is written in the past tense, it means 'The event is certain'; since we were content from yesterday, we will be content in the future till eternity, by God's permission. Bir de mazi kipi ile ifade edilmesi, "vukuu muhakkak" manasına geliyor; hani dünden/ezelden razı olduğumuz gibi, ebede kadar da o rıza çizgisi işini devam ettireceğiz, Allah'ın izni ile.
You have made a promise: Bir söz verme:
'We are pleased with our Lord's Lordship, Islam as our religion and the Pride of Humanity, Prophet Muhammad, peace and blessings be upon him, as our Prophet.' "Rabbimizin rubûbiyetinden, din olarak İslam'dan ve İnsanlığın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden hoşnuduz."
We are pleased with You as our Lord; we are pleased with Islam as our religion; and we are pleased with Your Messenger as our Prophet. Rabb olarak, Sen'den razıyız; din olarak İslam'dan da razı olduk; elçi ve nebi olarak da Senin elçinden/rasûlünden hoşnuduz, razı olduk.
However according to the verifying scholars, God Almighty, is pleased with you according to your intentions and deeds. Fakat ehl-i tahkike göre, Cenâb-ı Hak, sizin niyetiniz ve yapacağınız şeyler açısından sizin hakkınızda rıza takdir buyuruyor.
In a sense, He, may He be glorified and exalted, looks at you from the wavelength of contentment and this results in you being pleased with Him. O (celle celâluhu) -bir yönüyle- rıza tecelli dalga boyunda size baktığından dolayı, siz, O'ndan razı oluyorsunuz.
Thus, He strengthens His compliance with you; you are content with Him and He is content with you. Dolayısıyla O da rızasını pekiştiriyor sizin hakkınızda; siz Allah'tan razı, O da sizden razı.
The 'soul content with however God treats it' and the 'soul pleasing to God'. Râdıye, Mardıyye.
Some have described it as the two wings of 'the soul at rest'; some have said, 'This is a step, the other one is another step'. Bazıları bunu Nefs-i Mutmainne'nin iki kanadı şeklinde mütalaa etmiş; bazıları da "Bir basamak o, bir diğer basamak da o" demişler.
As such, if you are to include the 'inspired soul' to the matter, fundamentally, after the  base carnal soul there are four elevated soul levels. Bu suretle, Mülhemeyi de meseleye katacak olursanız, esasen, nefs-i hayvanî ve Nefs-i Emmâre'den sonra dört tane nefis mertebesi var.
In addition, there is also a matter of the 'pure soul' and the 'chaste soul.' Bir de hususî mevhîbe-i ilahiye olarak "Nefs-i Zâkiye ve Sâfiye" var.
God knows best, the great Messengers, followed by their true successors; Abu Bakr, Umar, Uthman, Ali are at the highest level of souls. Allahu a'lem, başta enbiyâ-i ızâm olmak üzere, sonra onların hakiki vârisleri; Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi insanların nefisleri.
Maybe if we were to head down a little, Belki daha aşağıya doğru geldiğiniz zaman.
What do I mean by 'down'? "Aşağı" demek ne demek?
In other words, each of them is like the North star; they are much higher than our level. Yani, onlar yine her birerleri Kutup yıldızı gibi, bizim başımızın çok çok çok çok çok üstünde.
Such as Shah al-Jilani, Imam Shadhili, Najmuddin Kubra, Muhammad Bahauddin an-Naqshband, Mustafa Bakri Sidiqqi, Ismail Haqqi al-Bursawi, Imam Zayn al-Abidin, Imam Ja'far al-Sadiq and many other scholars. Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi, Şâzilî gibi, Necmeddin-i Kübrâ gibi, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi, Mustafa Bekrî-i Sıddîkî gibi, İsmail Hakkı Bursevî hazretleri gibi, İmam Zeynülâbidîn gibi, İmam Cafer-i Sâdık gibi, gibi, gibi.
As well as, Hadji Bayram Wali, Hasan Ali Effendi, Muhammad Kufrawi, Imam Muhammad Lutfi, Ihramjizada Ismail and other saintly people. Hacı Bayram Veli hazretleri gibi, Zembilli Ali efendi gibi, Pîr-i Küfrevî gibi, Alvar İmamı Muhammed Lütfî efendi gibi, İhramcızâde İsmail efendi gibi, gibi, gibi, bir hayli Hak dostu.
In a way, these people are like polished mirrors; when you look at them, they remind you of God. Bunlar, bir yönüyle, birer mir'ât-ı mücellâdır; baktığınız zaman, size Allah'ı hatırlatırlar.
When you look at them you remember God. Onlara baktığınız zaman, Allah'ı hatırlarsınız.
Wherever they appear, they encourage and lead humankind to say, 'God is the Greatest'. Görüldükleri her yerde, insanlara "Allahu Ekber" dedirtirler bunlar.
Indeed it was like that; they would express this through their eyes, facial expressions, hands and feet, tremors and laments. Ve öyle idi; bakışlarıyla, göz irisleriyle ifade ederlerdi, yüzlerindeki takallüsler ile ifade ederlerdi, el-ayak hareketleri ile ifade ederlerdi, ürpertileri ile ifade ederlerdi, inlemeleri ile ifade ederlerdi.
In a way, these saintly people, would genuinely represent and stand next to those of the levels of pure soul and chaste soul. Bunlar, bir yönüyle, o Sâfiye ve Zâkiye'nin hakiki manada temsilcilerinin yanında, izafî ve nisbî manada o Safiye ve Zâkiye hakikatinin temsilcileri idi.
God has deemed them 'purified'; that is, He has deemed them successors of the purification of the soul. Allah, onları "müzekkâ" kılmış; yani, tezkiye-i nefse onları muvaffak kılmış.
Purification of the elementary passionate nature... Tezkiye-i nefis.
According to the boundaries set by Bediüzzaman, without absolving oneself, to see one self-immersed in filth, to question, 'Could I be regarded as a human?' Hazreti Pîr'in verdiği ölçüler içinde, tezkiye etmemek suretiyle, kendisini gırtlağına kadar pislik içinde yaşıyor gibi görmek suretiyle, "Benden de insan olur mu?" demek suretiyle.
One may make the Pilgrimage fifty times, and each time they circumambulate around the Ka'ba they may faint. Elli defa hacca gitmiş, gelmiş ve her defasında Kâbe'yi tavaf ederken bayılmış.
Fainting when kissing the black stone... Hacerü'l-Es'ad'i öperken bayılmış.
It means the peaceful stone, the stone which is peace itself'. "Esved" yerine "es'ad" diyorum, "Hacerü'l-Es'ad" diyorum ben; "saadetli taş, saadetin tâ kendisi olan taş" demek.
Being overwhelmed when kissing the black stone. Hacerü'l-Es'ad'i öperken kendinden geçmiş.
When his face touches this desirable object, he begins to weep. Mültezim'e yüzünü koyduğu zaman hıçkıra hıçkıra ağlamış.
Off topic; I saw people who wept when placing their heads on the black stone. Antrparantez arz ediyorum; ben oraya başını koymuş ağlayan insanlar gördüm.
Even now when I think of it, I tear up. Hâlâ aklıma gelince, gözlerim dolar.
There you will see people who weep and sob; they are the real people who have devoted themselves to Almighty God. Orada, hıçkıra hıçkıra ağlayanlar, gerçekten Cenâb-ı Hakk'a gönül vermiş insanlar görürsünüz.
For if something like this had taken place, according to the measures of Bediüzzaman, for no one else uses such measures, he calls it 'testifying to God's Blessings', for 'O my God! İşte, olmuş ise böyle bir şey, Hazreti Pîr'in ölçüleri içinde -başkası kullanmıyor onu- "tahdîs-i nimet" nev'inden, "Allah Allah.
He would not give a person like me such bounties but I am staggered by the extent of His mercy. Benim gibi bir insana böyle şeyler lütfedilmez ama Allah'ın rahmetinin vüs'atine hayret ediyorum.
How great is God, may He be glorified and exalted. Ne büyük, Allah (Celle Celâluhu).
People like me in reality are those who should have saddles put on them; but as you can see, we are wearing robes made of satin.' Benim gibi insanlar -esasen- sırtına semer vurulması gerekli olan varlıklar; fakat gel-gör ki, onlara atlastan cübbeler giydiriyor."
In fact that is what he is saying when you think of it. Zaten o da öyle diyor hani.
If someone lets you put on an adorned dress and you look good with it and if others tell you: 'What wonders God has willed! You are so beautiful, you have become so beautiful.' "Nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, 'Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.'
If you in a state of humility say, 'Who am I? Eğer sen tevazukârâne desen, 'Hâşâ, ben neyim?
Nothing... Hiç.
How can I say I look good? Bu nedir, nerede güzellik?'
In that moment it will be a rejection of the bounties of God' I ask forgiveness from God, then where is the beauty? O vakit küfrân-ı nimet olur" Estağfirullah, nerede güzellik?
Speaking like this is a rejection of God's bounties. Böyle demek, Allah'ın nimetini inkârdır.
The truth is to say, 'Yes, I have become beautiful. Doğrusu, "Evet, ben güzelleştim.
Yes I look good, but the beauty stems from the suit, and thus it belongs to the one who put it on me, it does not essentially belong to me.' Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir" demektir.
Yes, you may have become beautiful but that beauty does not belong to the robe, but to the One who made you wear the robe; the beauty you possess is a relative beauty. Evet, güzel oldun fakat güzellik, o hil'ata, o cübbeye ait, dolayısıyla da o cübbeyi Giydiren'e ait; sendeki güzellik, izafî bir güzellik.
Purity is crystal clear, where nothing has dirtied it. "Safiye" de dupduru, içine hiçbir şey karışmamış.
As I mentioned in the beginning: İşe başlarken arz ettim:
In today's day and age, we may have done so much good and a drop of filth taints them, it is our carnal soul or Satan or the effects of politicians that can make those deeds wretched, like destroying warehouses full of honey and cream, may God protect us. Günümüzde içimize, yani kazanlar dolusu, ambarlar dolusu hayrın içine, nefs-i emmâre veya şeytan ya da siyasîler vasıtasıyla bir damla pislik düşünce -bir dam-la pis-lik- kazanlar dolusu, ambarlar dolusu, tertemiz şeyleri, balı kaymağı berbat eder, hafizanallah.
Yes, in order for it these deeds to remain pure, they must not be mixed with anything else; an absolute purity, an absolute innocence, an absolute chastity belongs only to the great Messengers; and amongst them the most complete one is the Noble Spirit of the Master of Humankind. Evet, o işin sâfî kalması, içine hiçbir şey karıştırmamaya bağlıdır ki, ismet-i mutlaka, masumiyet-i mutlaka, iffet-i mutlaka enbiyâ-ı ızâma has bir şeydir; onlar içinde de mutlak manada kâmil olan Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'a aittir.
After all, when we do praise humanity we tie it all back to Him. Zaten insanı yükselte yükselte, esas getirip O'na bağlıyoruz:
The Apex of humanity, the most devout servant of God, the one with no flaws, the Noble Spirit of the Master of Humankind, our Noble Messenger, peace and blessings be upon him. Zirve İnsan, Âbide İnsan, Gerçek İnsan-ı Kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz'dir.
'How fortunate are the followers of Muhammad! For they have leaned upon such a steadfast Pillar, a Pillar directly connected with God.' (Imam Busiri). "Ne mutlu ümmet-i Muhammed'e ki, öyle, devrilmez/sarsılmaz bir Sütun'a, Allah ile irtibatlı bir Sütun'a dayanmışlardır." (İmam Bûsîrî)
Glad tidings for us! For we have leaned upon such a steadfast, unwavering, unbreakable, and holy Pillar. A Pillar reaching far beyond the heavens in the Ascension, while also staying amongst us in this world. Müjdeler olsun bize ki, öyle sarsılmaz, kırılmaz, devrilmez, mübarek, nurânî, bir ucu Miraç'ta, tâ gökler ötesinde ve bir ayağı da sizin/bizim içimizde sağlam/sarsılmayan bir Sütuna dayanmışız.
Glad tidings for us, for we have leaned upon such a stable Pillar. Müjdeler olsun bize, devrilmeyen, kırılmayan bir Sütuna dayanmışız.
May God-Almighty make us of those eternally attached to this peridot pillar, to the Perfected Soul, till our last breath and beyond, under the Banner of Praise; may He make us forever together with our beloved Prophet. Cenâb-ı Hak, o Sütunun arkasında, estağfirullah, o zebercet Sütunun arkasında, o İnsan-ı Kâmil'in arkasında son nefesimize kadar, hatta ondan sonra ahirette de Livâu'l-Hamd isimli sancağı altında haşr ü neşr eylesin.
And may He honour us with being together with our Prophet in Paradise, eating from the perfect blessings of God-Almighty. Ve O'nunla beraber Cennet'te, Cenâb-ı Hakk'ın eltâf-ı sübhanîyesine kaşık çalmakla şereflendirsin.
This will suffice you. Vesselam.