Print

Decay, Tyrants and Paranoia

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 15
PoorBest 
The great Rumi... Koca Mevlânâ.
He is as humble as he is eloquent and great. Büyüklüğü ve söz sultanlığı yanında o ölçüde de mütevazı ve mahviyet içinde.
Imagine him saying, 'I have become a servant, become a servant, become a servant; "Kul oldum, kul oldum, kul oldum.
I have bowed over in servitude to you. Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.
Slaves reach bliss when they are freed; I have reached bliss when I became a slave to you!' Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum" deyişini düşünün.
Think of his words: 'I am the servant of the Qur'an as long as I live. Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim.
I am a speckle of dust on the foot of Muhammad, peace and blessings be upon him. Ben Hazreti Muhammed'in ayağının tozuyum
If somebody says anything other than this about me Biri benden bundan başkasını naklederse
I am disgusted with him and these words.' Ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım, şikâyetçiyim" sözünü düşünün.
His mind is always in the presence of the Honourable Messenger, and whatever he says is passed on with the Messenger to his Master. Mübarek başı, her zaman Hazreti Rasûl-i Zîşân'ın kapısının eşiğinde; ne diyor ise, O'na diyor ve dediği şeyi, O'nun vasıtası ile Sahibine ulaştırıyor.
He has one eye on the public to convey the truth and the other eye is looking at another realm beyond this one. Bir gözü insanlarda, onlara hakikati gösterme adına; bir gözü hep ötelerde, ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde.
He is showing us the path to real faith and belief. Bize gerçek mü'min olma yolunu gösteriyor.
He is one of those who studied the Messenger very closely, like Imam al-Ghazali, Umar ibn Abdulaziz and Bediüzzaman, the Spokesman of our Age. O, Peygamberi izleyenlerin başında gelenlerden birisi sayılır; Gazzâlî gibi, Ömer İbn Abdülaziz gibi, Çağın Sözcüsü gibi.
They lived a life not for their own being. Şahısları adına yaşamamışlar; kendi şahısları itibarıyla fânî olmuşlar.
They transformed themselves into 'nothingness' and they became lost in the fountain of nothingness. Kendilerini "hiç"leştirmişler, içtenleştirecekleri şeyleri içtenleştirince, kendilerini "hiç"liğe salmışlar, hiçlik çağlayanına.
There is no return from the fountain of nothingness; it leads them to forgetting all for the sake of becoming everything. Geriye dönüş imkânı olmayan o hiçlik çağlayanı, her şey olma deryasına onları alıp götürmüş.
In this regard a person must utilise their free will and exert a certain amount of effort. O mevzuda insanın iradesinin hakkını vermesi, belli bir gayret sarf etmesi gereklidir.
One may receive a special bounty from God and nobody can object to this, but objectively one must do what he has to do from the start and build upon this step by step. Birden bire Cenâb-ı Hakk'ın ekstra bir lütfu olabilir, kimse ona bir şey diyemez; fakat objektif olan, başta yapması gerekli olan şeyler neler ise, onları yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra yapacağı şeyleri yapmak, ondan sonra.
Just like a child who has to learn and develop within a household, next to his parents. Tıpkı bir çocuğun hayatı öğrenmesi adına, annesinin-babasının yanında, evinde-yuvasında gelişip büyümesi gibi.
One day he learns to slide and shuffle, then he crawls and then one day he learns to walk; one day he speaks nonsense and then he learns to speak properly; step by step he develops and walks towards humanity. Bir gün sürünmeyi öğrenir, emeklemeyi öğrenir; bir gün düşe-kalka yürümeyi öğrenir; bir gün kem-küm ederek konuşmayı öğrenir; bir gün doğru konuşmayı öğrenir; bir gün yaptıklarını yapar, kademe kademe -esas- insanlığa doğru yürür.
A child grows as a human being the best he can in accordance with the environment at home. O evde ne ölçüde, o hanede ne ölçüde insanlık var ise, onu zirvede yakalamaya çalışır.
This is subconscious, blind imitation. Gayr-ı iradî, taklit bu.
Travellers on the path of God and Prophet cannot reach a peak at once. Allah yolundaki yolcular, Peygamber yolunun yolcuları, birden bire -böyle- kendilerini zirvede bulamazlar.
They must first annihilate their carnal desires, consider themselves to be servants of God and submit to God's commands. Evvela kendi nefisleri itibarıyla "fenâ" bulacaklar, kendilerini yok sayacaklar; Allah'ın emirlerinin boynu tasmalı, boyunlarında kement birer bendesi -âzâd kabul etmez birer bendesi- sayacaklar.
They must refrain from taking credit for any good they do, consider success to be God's blessings and say, 'All praise be to God'. Yaptıkları iyilikleri görmezlikten gelecekler; sadece Allah'ın bir lütfu olması itibarıyla "tahdîs-i nimet" nev'inden "Bu da Sen'den" mülahazasıyla "Elhamdülillah" demek suretiyle mukabelede bulunacaklar.
In the words of the Imam of Alvar, Muhammed Lütfi Effendi: Alvar İmamı'nın ifadesini hatırlattı bu söz:
'That which I have, I am not worthy of it; "Değildir bu bana layık, bu bende."
I am but a slave. Bir bende (köle), ben.
Why all this grace and bounty?' "Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?"
Why all this grace and bounty? Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?
I don't consider myself to be worthy but when I look around, I witness so many blessings of God, like sprouts shooting up around me. Kendimi hiç layık görmüyorum ama çevreme bakıyorum, Cenâb-ı Hakk'ın bir sürü lütfu, selviler gibi boy atıp gelişmiş, ekinler gibi başağa yürümüş.
Besides testifying to God's blessings, one should always remember every miniscule sin that has occurred across one's life. Tahdîs-i nimetin yanı sıra, çok küçük, göz açıp-kapama ölçüsünde bir haramı da hayat boyu unutmama, bir şüpheli şeyi hayat boyu unutmama.
Upon remembering it, one should say, 'I ask forgiveness from God a million times'. Her aklına geldiğinde "Bir kere değil, elfü elfi estağfirullah.
I ask forgiveness from God a million times. Bir milyon estağfirullah.
I couldn't protect my eyes, and I looked at that which was forbidden. Gözlerime hâkim olamadım, harama baktım.
I couldn't control my feet, and I walked towards what is forbidden. Ayaklarıma hâkim olamadım, hayvanlığa düştüm, harama doğru yürüdüm.
I couldn't control my hands, and I reached out to what is forbidden. Elimi kontrol edemedim, harama el uzattım.
I lost myself in the face of applause, and I indulged myself in the love of worldly life. Alkışlanmaya kendimi kaptırdım, dünya sevgisine kendimi saldım."
These are rivers that are damned. Bunlar da Allah belası birer çağlayandır.
And they take one to Satan's path where there is no turning back, may God protect us from it. Allah belası çağlayanlar; bunlar da insanı şeytan deryasına alır götürür, geriye dönmeye de imkân yoktur artık, hafizanallah.
Therefore, either good or bad begins with a single step. Onun için, ister iyilikler ve güzellikler, isterse kötülükler, başta çok küçük bir nokta olarak başlar.
The whole universe started from one single point billions of years ago. Bu kâinat bir çekirdekten var olmuş, trilyon trilyon trilyon seneler geçmiş.
Everything could have come into existence at once by the might of God: 'Be, and it is'. Oysaki "Kün fe-kân tezgâhı"ndan çıkınca mesele, bir anda her şey oluverirdi;
There was no need for geological periods and the passing of millions of years. öyle jeolojik dönemlere, milyar senelere ihtiyaç yoktu;
However, the Divine Custom teaches us something. fakat âdet-i İlahiye bir şey öğretiyor.
This is the same thing during your own development and decline. Sizin gelişmelerinizde de aynı şey söz konusu; düşüşünüzde de aynı şey söz konusu.
When evil befalls you like maggots spreading across your body and you take notice, you can remove it. Fenalık, bir güve gibi bünyenize düştüğü zaman, farkına varırsanız, söker atarsınız onu.
But if you do not notice, it will eat you from the inside. Fakat farkına varmaz iseniz şayet, içten içe sizi kemirir.
This is not something I am saying out of my own desire; God's Messenger, peace and blessings be upon him says, 'When a person commits a sin, a stain develops on their heart. Bu, "min indi nefsî" benim söylediğim bir söz değil; Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) "Bir insan, bir fenalık işlediği zaman, kalbinde bir leke olur.
If this stain is not wiped away with repentance immediately, this stain grows and becomes a harbinger for more sins. O, İstiğfar ile, Tevbe ile, İnâbe ile, Evbe ile hemen çabuk silinmez ise, âdetâ başkasına da çağrı olur" buyuruyor.
There is a saying, Bir söz var,
'Once a liar, always a liar.' "Bir kere yalan söyleyen, sonra hayat boyu yalan söyleyebilir."
You mustn't allow for it, even once. Bir kereye bile kapıyı aralamamak lazım.
When you lie once, when you open the door to inconsistencies and contradictions, those who have control of public life do this- all of the Satanic doors are opened and the devils enter. Bir kere yalana karşı kapıyı araladığınız zaman, zikzaka karşı kapı araladığınız zaman, tenakuzlara karşı kapı araladığınız zaman -Hayat-ı ictimâiyeye hükmedenler, bunu yapıyorlar.- bütün şeytanî kapılar kale kapıları gibi ardına kadar açılır, harıl harıl içeriye şeytanlar nüfuz eder.
You can listen to Imam al-Ghazali regarding this matter: Bu konuda da Hazreti Gazzâlî'ye müracaat edin:
'When the heart is shut to spirits, God forbid, it opens its doors to Satan.' "Kalb, gelecek ruhânîlere kapandığı zaman -hafizanallah- bütün kapıları ile şeytana karşı açılır."
If a person doesn't feel the frustration of sinning on their conscience; İnsan, günahın ezikliğini duymaz olur vicdanında;
they see a small good they do as something great and starts to assume they are a great person, God forbid! sonra, yaptığı bir küçük iyilik var ise, onun vehmî büyüklüğü karşısında kendini üveyik gibi görür, göklerde zanneder, hafizanallah.
When they pray without even understanding its inner dynamics, they will think, 'look at how great of a task I am performing.' Namaz adına yatıp kalkıyor ise, "Aman, ne büyük iş yapıyorum" der.
It is just physical actions. Yatıp-kalkma oysaki.
However, a human should pray feeling the greatness of God in their conscience. Oysaki insan namazı, Cenâb-ı Hakk'ın azametini vicdanında duyarak eda etmelidir.
Bowing down with that command in mind... Belki rükûa o emri düşünerek gitmelidir.
Not the physical requirements and conditions of bowing down, rather; 'I must bow in the face of His greatness' and 'How fantastic for Him to command us to bow down,' bowing with such considerations in mind. Kütüb-i Fıkhiyedeki meseleleri düşünerek rükûa gitmek değil; "Ben, O'nun karşısında eğilmeliyim" mülahazası ile, "Yahu iyi ki Cenâb-ı Hak bunu emretmiş, 'Rükû.' demiş" duygusuyla eğilmek.
Then, straightening your back and bowing down again thinking, 'It was not sufficient,' and bowing down once more. Sonra, âdetâ rükûdan doğrulup bir kere daha murâd-ı Sübhânîyi temâşâ ediyor gibi, bir kere daha yukarılara bakmak; "Yahu yetmedi O'nun karşısında eğilmek" hissiyle bu defa secdeye kapanmak.
Instead of acting at the urge of commands, it is important to deeply hear out the issue within the conscience, and act accordingly. Emirlerin dürtüsü ve itişi ile değil esasen; meseleyi vicdanında derinlemesine duymak suretiyle.
If a person aims for this during his journey, without realising, he will jump from belief in God to the knowledge of God, and then to love of God. İnsan, bunu hedefleyip yürür ise, farkına varmadan bir gün bakarsınız, iman-ı billahtan marifetullaha sıçramış; marifetullahtan da muhabbetullaha.
In the writings of Ghazali, we are reading this at the moment: Gazzâlî'nin İhyâ'sında, şimdilerde okuduğumuz şey:
From the knowledge of God to the love of God... Marifetten muhabbete.
You cannot love without knowing; you need to know Him in everything. Bilmeyen sevemez; her şey ile bileceksiniz O'nu.
Everything from your anatomical structure to the testimony of existence. Sizin anatomik yapınızdan, bu varlığın şahitliğine kadar her şey ile.
You are an index of this great existence. Bu koskocaman varlık ki,  siz onun fihristisiniz.
A great existence, a grand person, so to say; you are a small existence, its summary. Koskocaman varlık âdetâ büyük bir insan; siz de küçük bir varlıksınız, onun özeti/hülasası.
That is what God evokes in you; just like an index of a book. Sizde Allah (celle celâluhu) onu hatırlatıyor; tıpkı bir kitabın fihristi gibisiniz.
A person, who knows the index by heart, can walk the streets of the universe with ease without any confusion. O fihristi iyi belleyen insan, hiç şaşırmadan kâinatın sokaklarında çok rahat dolaşır, şaşırmadan.
He will greet everyone he meets, and they will greet him back. Uğradığı herkesten selam alır, uğradığı herkese selam verir geçer;
He will greet everything, rocks, soil, trees, water, ants, and birds. taşa, toprağa, ağaca, suya, akan ırmağa, karıncaya, kuşa, her şeye selam verir geçer.
Everything is a book from the journal of creative commands. Hepsi, o tekvinî emirler mecmuasının bir kitabıdır.
But humans should first interpret the issues as this 'index' and in one's own anatomy. Fakat insanın, meseleleri evvelâ fihristte, kendi anatomisinde okuması lazım.
Referring to the Honourable Sage Bediüzzaman's observations, subjective reflections are necessary before objective reflections. Hazreti Pîr'in mülahazasına ircâ edecek olursak; âfâkî düşünceden evvel, enfüsî düşünce esasen.
Otherwise, if you have not solved these issues in their essence at a personal level, you might be exposed to distracted minds in the macro realm. You may not be able to comprehend an issue, may God protect us from it. Yoksa siz o meseleyi fihristte çözmemiş iseniz, o geniş âlemde kafa dağınıklığına maruz kalabilirsiniz, meseleyi kuşatamayabilirsiniz, hafizanallah.
From the belief in God to the knowledge of God... İman-ı billahtan marifetullaha.
From the knowledge of God to the love of God... Marifetullahtan muhabbetullaha.
From the love of God to spiritual pleasure... Muhabbetullahtan zevk-i ruhânîye.
Then onto what the Honourable Sage insisted on, ardent longing for the reunion with God... Sonra Hazret'in ısrarla üzerinde durduğu gibi, aşk u iştiyak-ı likâullaha.
All Sufis insisted on this matter as well. Bütün sofiler de bu konu üzerinde durmuşlar.
Thus, a human falls for the Divine; beyond the love of Majnun and Layla. Böylece insan, Allah'a âşık olur; Mecnûn'un Leylâ'ya aşkının çok ötesinde.
If he appears before Almighty God, brought to His transcendent presence, he would faint there and again say, 'Oh God!' Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıksa, Cenâb-ı Hak, onu huzur-i kibriyâsına alsa, orada da bayılır, kendinden geçer, yine "Allah" der.
He is vocalising his love; he cannot see, or hear, or embrace, but he can vocalise his love. Esasen, aşkını seslendirir, bir ney gibi aşkını seslendirir; âdetâ göremez, duyamaz, ihata edemez, aşkını seslendirir.
It is necessary to desire this, this destination, this horizon. O ufka talip olmak lazım.
Because a person's significance is directly proportional to the things he seeks. Zira bir insanın kıymet-i harbiyesi -bir yönüyle- talip olduğu şeylerin kıymet-i harbiyesi ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır).
Whatever you seek defines your value. Neye talip iseniz, kıymetiniz odur sizin.
Just as it is so for things done in the name of good, it is also for those done in the name of evil. İyilik adına olan şeyler öyle olduğu gibi, kötülük adına olan şeyler de böyle tedricîdir."
That's what I was saying Onu diyordum.
The Pride of Humanity says: İnsanlığın İftihar Tablosu buyuruyor ki:
'Every sin places a black stain on the heart of the one who commits it' "Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar.
If he feels guilty and quickly repents, his heart transforms back into its luminous form. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar.
However, if he continues to sin, these blemishes increase until they take over his heart. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir.
Such is the "rust" that God Almighty has stated in the Qur'an.' İşte Kur'ân'da yüce Allah'ın zikrettiği "râne" budur."
Yes, each sin can be the beginning for another. Evet, her günah -bir yönüyle- ikincisine çağrı olur.
'No, no! "Hayır hayır.
But what they themselves have earned has rusted upon their hearts (and prevents them from perceiving the truth)" (Al-Mutaffifin 83:14). Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar)" (Mutaffifîn, 83:14).
From a poetic and alliterative perspective, this verse also implies the taking a breath. Burada (ayetteki "râne" kelimesinde) "Sekit" var; esasen orada -bir- kıraat açısından, -bir de- Kur'an'ın iç musikisi açısından, mazmuna dokunmama açısından bir nefes alma söz konusu.
You need to take a breath between the pronunciations of the two words here. Mazmuna dokunacak olursanız, "ber-râne" diyeceksiniz, "berrâne" deyince de mana değişiyor; hayır "bel-râne" diyeceksiniz, bir soluk alıp verme ile.
A rusting of the heart... "Reyn" esasen, kalbde bir reyn.
One doubt can lead to the beginning of the rust, like a termite burrowing, it can lead to other doubts occurring, Bir reyn, hafif bir şüphe, bir reybîlik şayet bir güve gibi musallat olur ise kalbe, ikincisine çağrı, üçüncüsüne çağrı, dördüncüsüne çağrı, beşincisine çağrı.
which can slowly lead to decay and corruption in one's conscience... Yavaş yavaş insan vicdanında bir çürüme baş gösterir.
This is the destruction of a person's spiritual anatomy. Buna "insanın manevî anatomisinde deformasyon" diyebilirsiniz.
His spiritual anatomy, namely the heart, spirit, conscience, feelings, consciousness, the faculties that connect one to God. Manevî anatomisi, yani, kalb, ruh, vicdan, his, şuur gibi insanı Allah ile irtibatlandıracak mekanizması.
If vermin have attacked these, without knowing one can become full of holes. O mekanizmaya güve düşmüş gibi delik deşik olur insan, hiç farkına varmadan.
So one must be vigilant to not allow any openings to allow these things in. Bu açıdan kapıları en küçük bir aralıkla bile o türlü şeylere açmamak lazım.
Actually if possible, one should be able to reject any jobs or opportunities that promote rank and ego, such as being a statesmen or member of parliament. Hatta imkânı var ise; -mesela- size milletvekilliği, valilik, kaymakamlık teklifi geldi, "Yahu bunu falana verseniz, daha iyi olur" demelisiniz.
The relationship between the Honourable Umar and Abu Bakr comes to mind, may God bless them both. Hazreti Ömer ile Ebu Bekir arasında olduğu gibi; radıyallahu anhüma elfe merrâtin, bin defa Allah onlardan razı olsun.
Umar holds Abu Bakr's hand as says, 'I swear allegiance to this person'; and in response Abu Bakr, 'This person is someone that never stays away from our noble Prophet, peace and blessings be upon him, so that is why I also swear allegiance'. O, onun elini tutuyor, "Ben, buna biat ediyorum" diyor; o da "O, Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç ayrılmayan bir insan, ben ona biat ediyorum" diyor.
It seems to me that they could have taken longer with this issue; however, it would have been a waste of time, could have caused distracted minds, or even caused some to think differently. Zannediyorum, bu meseleyi uzatabilirlerdi; fakat vakit israfı olurdu, orada kafa dağınıklığına sebebiyet verirdi, başkaları farklı düşüncelere girerdi.
Or else, all they would do is squeeze each other's hands, or squeeze Uthman's hand, or Ali's. Yoksa Hazreti Ebu Bekir durmadan Ömer'in elini sıkardı, Hazreti Ömer de Ebu Bekir'in elini sıkardı; kalkar "Olmadı bu" der Hazreti Osman'ın elini sıkarlardı; "Olmadı" der, Hazreti Ali'nin elini sıkarlardı.
This would cause discord and confusion or conflict of opinion. Teşettüt-i ârâya, düşünce karışıklığına/karmaşasına sebebiyet verirlerdi.
The spirit of altruism... Îsâr ruhu.
Preferring others over one's self. Başkalarını kendine tercih etme.
Saying, 'It befits you to be the leader, please you do it; please, for God's sake you do it. "Bu imamete sen layıksın, lütfen geç; ne olur, Allah aşkına geç.
For God's sake you be the leader. Allah aşkına sen vali ol.
For God's sake you be the governor. Allah aşkına sen kaymakam ol.
For God's sake you be the member of parliament. Allah aşkına sen milletvekili ol.
And I can be one of those who choose you and support you', without realising, these things can cause deformations in the spiritual anatomy of a human. Ben de seni seçenlerden olayım" değilse, hiç farkına varmadan bu türlü şeyler, insanın manevî anatomisinde deformasyon meydana getirir.
Without ever realising. Hiç farkına varmadan.
One could be corrupt, but is not aware. Çürümüştür o ama farkında değil.
Now, if someone has begun to decay, one shouldn't focus on just that person being corrupted and associate it with that person. Şimdi, bir kimse çürümüş ise, kafanızı ona takıp da çürümüşlüğü sadece onda mütalaa etmemek lazım.
If the others around this person are also facing decay, then someone will at least say, 'That's enough'. Eğer etrafındakiler de çürümemiş ise şayet, en azından biri "Yahu yeter" diyecektir.
Have you ever heard of a voice that says, 'Enough'? Siz hiç duydunuz mu böyle "Yeter" diyen bir ses?
Have you ever heard a single positive voice against all the persecution, all the atrocities, all the malignity, against doing what Hitler couldn't, against doing what Saddam couldn't, against doing what other tyrants couldn't? Onca mezâlime, onca mesâvîye, onca şenaate, onca denâete, Hitler'in yapmadığını yapmaya, Saddam'ın yapmadığını yapmaya, Kazzâfî'nin yapmadığını yapmaya karşı bir tane pozitif ses, bir tane insanca soluk yükseldiğini duydunuz mu?
Yes, if something like this was to happen, that person will find themselves wherever they belong. Evet, şayet öyle bir şey olursa, o da kendini bulacağı yerde bulur zaten.
If there is such a person, if something like this goes through their mind, then they would have adopted silence due to what they know. Öyle biri var ise, içinden geliyor ise şayet, o da onu bildiğinden dolayı sükûtu tercih etmiştir.
Consequently, decay is inevitable. Dolayısıyla çürüme de kaçınılmazdır.
If nature is open to internal deformation and decay, the surrounding environment will speed up this process and they will without knowing follow on the path of Amenophis. Bir tabiat çürümeye, iç deformasyonuna, iç çürümesine müsait ise şayet, onun çevresi de bu meseleyi hızlandırır ve farkına varmadan Amnofis'in arkasından gidip dururlar.
An anecdote came to my mind when mentioning Amenophis; let me explain it: Evet, "Amnofis" deyince, bir menkıbeyi hatırladım; her hadise bir şeyi çağrıştırıyor; arz edeyim:
One day Satan comes to Amenophis. Bir gün şeytan Amnofis'in yanına geliyor.
The poet Mehmed Akif calls the Pharaoh who lived during the time of Prophet Moses Amenophis. Hazreti Musa'ya muasır olan Firavun'a, Mehmet Akif, "Amnofis" diyor.
Maybe it was him or someone by another name such as Ibn ash-Shams. O mu, yoksa başka bir adı mı var, İbnü'ş-Şems filan mı?
Satan says the following: Şeytan gelip diyor ki:
Your hair and beard have greyed now. "Yahu saçın-sakalın artık bembeyaz oldu senin.
But you still claim that there is no deity greater than yourself. Hala 'Benden büyük tanrı yok' diyorsun.
You say, 'Who is Moses compared to me?' 'Ayağımın dibinde bu su akıyor; Musa kim, o kim oluyor ki benimle boy ölçüşsün.' diyorsun."
The Qur'an considers all of these, 'Maybe you should reconsider your statements and change your mind.' -Bunların hepsini Kur'an-ı Kerim anlatıyor; mazmun olarak ifade ediyorum.- "Artık sen bu dediğin şeylerden vazgeçsen" diyor.
The Pharaoh probably laughed at this; if you were to say the same thing to people today, they too would laugh. İhtimal, herhalde Firavun bir kahkaha atıyor; şimdikilere de deseniz, kahkaha atarlar:
He says to Satan: 'You go now and come back tomorrow.' "Sen git, yarın gel" diyor şeytana.
Sometimes humankind can do such things that even Satan cannot fathom them. Demek ki bazen insan o duruma düşüyor ki, hakikaten şeytan bile onun edip-eylediği şeylere akıl erdiremiyor.
He says, 'Go and come back tomorrow.' "Sen git, yarın gel" diyor.
He leaves. Gidiyor.
The next day he comes back to see that there are people prostrating on four legs on the streets of Cairo, pardon my language, lowing like cows. Ertesi gün kalkıyor; Kahire -yerleri Kahire Firavunların- sokaklarından içeriye girence, bakıyor ki, insanların bazıları dört ayağı üzerine çömelmiş, yerde -bağışlayın- inek gibi böğürüyorlar.
Some of them are braying like mounted animals. Bazıları merkûp gibi anırıyorlar.
Some of them are neighing like horses. Bazıları at gibi kişniyorlar.
Some of them are bleating like sheep. Bazıları koyun gibi meliyorlar.
Some of them are barking like dogs. Bazıları köpek gibi havlıyorlar.
Some of them are howling like other animals. Bazıları bilmem ne gibi uluyorlar.
Satan gets astonished by what he witnesses and says: Şaşırıyor şeytan bu hale; geliyor diyor:
'What is going on?' "Nedir bu hal böyle; bütün Kahire'nin sokaklarını böyle şeyler ile gördüm."
Pharaoh replies: 'These are my slaves who follow me like a herd. Firavun, "İşte bunlar, benim bendegânım; arkamdan koşturup duran sürüler.
When I say, "There is no deity greater than myself" they agree and say, "Yes". Ben, 'Benden büyük tanrı yok' dediğim zaman, bunlar da 'Evet' dediler bana, sürüklendiler arkamda.
But I have not been able to get Moses and Aaron to agree with me.' Fakat bak senelerden beri Harun ile Musa'ya söz geçiremedim ben" diyor.
Therefore, people whose spiritual anatomy has started to decay will increase their cruelty when surrounded by heedless, relentless people who knowingly prefer the worldly life to the Hereafter; Evet, manevî anatomisi itibarıyla kendini çürümeye salmış insan, çevresindeki şuursuz, insafsız, iz'ansız, bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden kimseler sebebiyle daha bir azgınlaşır;
if they applaud and praise the actions of the leaders they will inevitably become more like the Amenophis' of the past without even being aware of it. onlar alkışlıyor, takdir ediyorlar ise şayet, o insanı farkına varmadan Amnofisleştiriyorlar, Kazzafîleştiriyorlar, Saddamlaştırıyorlar demektir hiç farkına varmadan.
In short, just as advancing towards God is step by step, decay and awful deformation also begins with one small step. Hâsılı, Allah'a karşı terakkî adım adım olduğu gibi, çürüme, korkunç deformasyon da hep mebdede çok küçük bir şey ile başlar.
Like scissors that open with a small angle at the beginning and become larger and larger as it opens. Başta küçük bir açıdır fakat makas açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır.
This is 'centrifugal', moving away and detachment. Bu "ani'l-merkez" doğrudan kaçma/uzaklaşma.
This means 'centrifugal force'. "Merkez kaç" demek.
They used to call it 'centre-fleeing' before, now it is called centrifugal force. "Ani'l-merkez hareket" derdi eskiler; şimdi merkez kaç.
The more it opens the wider it will get, it will open so wide that even Satan will not believe in the circumstances one will fall in. Açıldıkça açılır, açıldıkça açılır, açıldıkça açılır; öyle açılır ki, hakikaten şeytanı bile hayrette bırakacak bir duruma düşürür insanı.
With the words of a poet friend of mine: Şair arkadaşımın ifadesi ile,
'I have set sail in the ocean of rebellion "İsyan deryasına yelken açmışım
It does not let me reach the shore.' Kenara çıkmaya koymuyor beni."
Without realising, it will take one to the pit prepared by the Satan. Alır götürür onu; bir yönüyle şeytanın hazırladığı gayyâya götürür, farkına varmadan.
'The world is temporary, no one stays here, "Dünya geçicidir, burada kalınmaz
No matter how much you have, you will not be satisfied, Ne kadar mal olsa, murad alınmaz
Do not be heedless, there is no return Gafil olma sakın, geri dönülmez
Go on world, go on, desolation is at the end Yürü dünya yürü, sonun virandır
The rescue, from now is the end of days.' Meded, bundan sonra ahir zamandır."
Paranoia is best known and explained by psychiatrists. Paranoya, psikiyatristlerin daha iyi bileceği bir husustur.
There are many types and effects of paranoia. Paranoyanın çok çeşitli sebep ve tesirleri vardır.
For example people from ordinary backgrounds, who suddenly reach a higher status or who are raised in poverty and suddenly find themselves in opportunities, may become paranoid. Mesela; eksiği-gediği bulunan, basit bir zeminden önemli, hayatî bir yere gelmiş olan, daha net konuşacak olursak şayet, fakir bir aileden, gecekonduda oturan bir aileden gelip birden bire kendisini imkânlar içinde bulan kimseler bu maraza yakalanabilir.
When God gives them opportunities, these people will become insolent and will look down on everyone. Böyle biri, Cenâb-ı Hak imkânlar verince, küstahlaşır; bir yönüyle, herkese tepeden bakmaya başlar.
This happened with various pharaohs, and Hitler was exactly the same. Firavunlar için de böyle olmuştur; Hitler de aynen böyledir.
If you look at their life stories, and ask an artist to portray their lives through images, the artist will draw exactly the same shape for all of them; as all these people look exactly the same. Bunların sergüzeşt-i hayatlarına baksanız, hayatlarını doğru okusanız, sonra onu soyut resim yapan bir ressama verseniz, resim çizse, hepsi için aynı şekli çizecektir; hepsi birbirine çok iyi benzerler bunların.
On top of that, even though they do not deserve what they are blessed with, they will be in constant fear, anxiety and suspicion of losing it all. Bir de hakları olmadığı halde elde ettikleri o şeyleri "Elden kaçırırız" diye sürekli bir vehim, bir korku, bir tereddüt yaşarlar.
For example, the Shah will think, 'If Khomeini comes to power, Mesela, Şah, "Neme lazım, ya Humeyni gelirse.
I will lose my sovereignty'. Benim saltanatım gider" falan paranoyası yaşar.
It is the same case everywhere else. Başka yerlerde de öyle.
Saddam thought: 'What if someone like Khomeini emerges amongst the Kurdish people? Saddam, "Ya Ekrâd içinden birisi kalkar Humeyni gibi gelirse.
Then I will lose my position in Iraq'. He lived with this paranoia. Ben Irak'ta saltanatımı kaybederim" paranoyasıyla yaşamıştır.
Another one in Yemen thinks: 'If someone like Khomeini comes along, I will lose my kingdom'. Öbürü Yemen'de "Humeyni gibi birisi gelirse, ben saltanatımı kaybederim.
'I have palaces in various places, Oysaki kaç yerde, birkaç tane sarayım var benim.
I travel in armoured vehicles... Bir yerden bir yere giderken elli tane zırhlı araba ile gidiyorum ben.
I have an army of security Âdetâ ordular koruyor beni.
I am the leader of these people, I am indispensable', they live with this paranoia. Milletin başında bulunan ben, o milletimin başında, olmazsa olmaz gibiyim" paranoyasıyla oturup kalkmıştır.
In fact, these are all factors that trigger the feeling of paranoia. Bütün bunlar insandaki o paranoya duygusunu, düşüncesini tetikleyen faktörlerdir, esasen.
They live their lives paranoid and anxious of losing the things they wrongfully acquired. Elde ettikleri, haksız yere elde ettikleri şeyleri kaybetme vehmi ile, şüphesi ile, tereddüdü ile -bir yönüyle- septistçe yaşarlar bunlar.
Therefore they give weight to mere possibilities. Dolayısıyla ihtimallere hüküm bina ederler.
If there is a 1% chance of something happening, for example an action, or dark spot or a shadow they fear it is a ghost. Yüzde bir ihtimal ile, bir yerdeki bir oluşum, bir karartı, belki bir gölge hakkında "Aman, bir cin olmasın" falan derler.
They may think 'Is there no one around me who can shoot that shadow? It could be a ghost'. "Yok mu etrafımda insanlar, şu gölgeye ateş etsinler; cin olabilir bu" filan.
'Are there no magicians or witches who can cast a spell to get rid of these ghosts?' "Büyücüler var ise şayet, bu cini savmak için gelse, bir şey okusalar" falan.
Such paranoia makes one resort to absolutely everything. Var ise bir insanda böyle paranoya, başvurmadık şey bırakmaz o.
I presume in the Islamic world, those paranoids who haunt the Islamic world attack the life, person and honour of the most innocent people because of their fear of losing their wrongfully obtained things in life. Zannediyorum, İslam dünyasında, ona musallat olmuş günümüzdeki paranoyaklar, esasen, haksız yere elde ettikleri şeyleri "Elden kaçırırız" mülahazasıyla en masum insanların kanına, ırzına, namusuna tecavüz edercesine zulümler işliyorlar.
For them, honour and personhood are not important anyway; they will have no problem committing all kinds of atrocities. Zaten onlar için namus, ırz, falan meselesi söz konusu değil; tecavüz ederler hafizanallah.
And the most dangerous of those who commit such atrocities are within the Islamic world. Ve bunları yapanların en tehlikelileri de İslam dünyasındadır.
But why? Neden?
Because they use Islamic arguments to maintain their evil reign. Çünkü o şeytanî saltanatlarını korumak için İslamî argümanları kullanırlar.
They may enter a mosque and walk to the very front of the congregation; look like they are from the people. Camiye gelirler, ön safa geçerler, halkın içinde görünürler.
They may keep talking about the Majestic Name of the Divine Essence and keep saying words such as 'Our Prophet'. Zat-ı Ulûhiyetin nâm-ı Celîlini tekrar eder dururlar; "Peygamberimiz" derler.
At various times, they may talk about 'Islam of the Qur'an', or 'Islam of the Hadith' or 'Islam of Jurisprudence' using the phrases that are most popular or fashionable at that point in time. Bazen -o gün o moda olur ise- "Kur'an Müslümanlığı" derler; bazen "Hadis Müslümanlığı" derler; bazen "Fıkıh Müslümanlığı" derler.
If you talk about certain things, they will always find other things to talk about that suit them. Siz başka bir şey söylemiş iseniz, mutlaka kendilerine göre farklı bir şey söylerler.
Sometimes they say, 'Who are these Imams? Bazen "İmamlar da kim oluyor?
The Qur'an is enough for us'. Kur'an bize yeter" derler.
When I say this, you may remember; you may have heard these from social media; you may have heard these foul-mouthed, abominable, vile sayings about the Islamic world. Ben bunları söylerken, zannediyorum hatırlıyorsunuzdur; siz sosyal medyada duymuşsunuzdur bunları; şu ağzı-gözü bozulmuş, İslam dünyasının başına musallat olmuş eşrârın ağzından, şerâreler halinde akan bu şeni', bu deni şeyleri defaatla duymuşsunuzdur.
Yes. Evet.
Using Islamic arguments... İslamî argümanları kullanma.
Exploiting the prescribed Prayer... Namazı kullanma.
Exploiting the Fasting... Orucu kullanma.
Exploiting the Pilgrimage... Haccı kullanma.
Saying, 'God, Prophet', using these sacred words to exploit the religion. "Allah" deme, "Peygamber" deme, hâşa ve kellâ, bunları kullanma.
These are the most dangerous. En tehlikelisi bu.
The masses may be deceived because of this. Sürüler bundan dolayı aldanabilirler.
As the Pharaoh used them... İşte Firavun'un kullandığı gibi.
'Look at the river Nile, all of that water that flows from it. "Baksana, Kamer Dağı'nın içinden çıkan Nil Nehri, altı ayda, bir senede boşalttığı su itibarıyla, o dağın hacminden çok daha büyük.
Where is that water coming out of? Nereden çıkıyor o su?
Seeing as though it is flowing between my toes, there must be something about me. İşte o benim ayaklarımın dibinden aktığına göre, demek bende bir şey var.
Seeing so many people applaud me, would so many people lie about me? Bu insanlar beni alkışladıklarına göre, bunca insan yalan mı söyleyecek?
You can call this a 'unanimity' or being 'well-known', this many people cannot be mistaken; there must be a part of me which merits applause, hence they applaud.' Buna ister 'tevatür' deyin, isterse 'meşhur' deyin, bunca insan yanılmaz; demek ki bende hakikaten alkışlanacak bir yan var ki, alkışlıyorlar" der.
So he does everything in his power to not give up this status. Ve onu kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar.
So he does everything in his power to not give up the applause and appreciation. Takdir edilmeyi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapar.
He does everything in his power to 'knowingly choose the worldly life over the life of the Hereafter.' "Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih ettiği" için, o mevzuda elinden gelen her şeyi yapar.
Consequently, if we refer to what was mentioned prior, a termite or bug has pierced his immune system and without him realizing it is gnawing and gnawing at him. Dolayısıyla biraz evvelki mülahazalara bağlı olarak işi götürecek olursak şayet, bünyesine bir güve düşmüştür bunun, hiç farkına varmadan, onu kemiriyor, kemiriyor, kemiriyor.
But he is not aware of this. Fakat o, bunun farkında değildir.
He is experiencing an inner deformation, an inner decay. İç deformasyon yaşıyor demektir, bir iç çürümesi yaşıyor demektir.
At a time and place where the goodness and beauties of religion are meant to be internalised, one gives in to the whispers of Satan and when the vile signals of the carnal soul are offered to him, he gives in to the evil thoughts of Satan, he gives in to the inclinations of the evil-commanding soul and acts according to the caprices of the carnal soul. İyilikler, güzellikler dine ait güzellikler, içtenleştirileceği yerde, şeytanın dürtüleri, şerareleri, sinyalleri nefis tarafından sürekli çözülerek ona sunulduğundan dolayı, şeytanın şerarelerine göre hareket etmekte, nefs-i emmârenin dürtülerine göre hareket etmekte ve hevâ-i nefsine uyup hareket etmektedir.
'I gave in to my carnal desires, I engaged in many a sin "Hevâ-i nefsime uydum, pek çok günah ettim
'How can I to enter your presence, O Messenger of God?' Huzura hangi yüzle varayım, ya Rasûlallah"
says Lady Leyla from Diyarbakir, who does not follow the desires of her carnal soul. diyor, hevâ-i nefsine hiç uymayan Leyla Hanım, Diyarbakırlı.
Yes, those who accept their carnal desires as their deity; may God protect us from indulging and worshiping the impulses felt from within. Evet, Nefsini/hevâsını ilah ittihaz eden; içten gelen dürtüleri ne ise şayet, taparcasına onların muktezasını yerine getiren, hafizanallah.
Such people will do anything at a degree of madness. Böyleleri âdetâ cinnet derecesinde her şey yaparlar.
There is no law, they wouldn't know of it; there is no legal system, there is no justice in their books; they don't even have books. Kanun yoktur, bilmezler kanunu; hukuk yoktur, adalet yoktur onların kitaplarında; çünkü onlar, kitapsızdır.
They won't read books either. Kitap da okumazlar onlar.
Maybe they received their diplomas in one way or the other but they are all ignorant people with diplomas. Belki şöyle-böyle diploma almışlardır fakat diplomalı cahillerdir hepsi.
The Pharaoh's expressions of 'He seeks to drive you out from your land' were aimed to affect the council's relationship with Moses. Firavun'un "Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" şeklindeki ifadeleri de Hazreti Musa'ya karşı mele'ini kışkırtmaya matuf.
His assembly of unstable ministers... Mele', onun mâbeyn-i hümayunu, sergerdanları.
It is normal for such a vile leader to have bewildered followers. Tabiî öyle serkerin aynı zamanda sergerdanı olması gayet normal.
This is a word written in the Qur'an; the Imperial Secretary or the Elected Parliament; perhaps you can even call them a consultation group. Mele', o demek, Kur'an-ı Kerim'de geçen bir kelime; mâbeyn-i hümayun veya meclistekiler, meşveret halkı filan diyebilirsiniz.
Was his incitement towards his people a form of paranoia or an excuse for his oppression? Onun halkı kışkırtması da bu tür paranoya mıydı, yoksa zulmüne bir bahane mi?
Fundamentally, it was a way of finding an excuse for his oppression but it could be associated with paranoia. Esasen zulme bahane bulma da yine paranoya ile irtibatlandırılabilir.
Essentially, a heretical claim like, 'I'll do what I want'. Esas, "Yaptığım şeyleri yapacağım" ilhâdı.
All of his actions were tyranny. Yaptığı şeylerin hepsi zulüm; yaptığı şeylerin hepsi zulüm.
Intimidating and suppressing his people, through the expressions explained in the previous anecdote. Ama insanları sindirme, bastırma, biraz evvelki menkıbe münasebetiyle bahsettiğim gibi, halkı o hale getirme.
It reminds me word for word; the Holy Qur'an states: Kelime kelimeyi hatırlatıyor; Kur'an-ı Kerim diyor ki:
'Thus did he make fools of his people and demeaned them, and they obeyed him. "O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler.
Assuredly, they were a people given to transgression' (Az-Zukhruf, 43:54). Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi" (Zuhrûf, 43:54).
He looked down upon his tribe. Kavmini hafife aldı.
'According to the caste system, you are not people of my level.' "Kast sistemine göre, siz, benim seviyemde insan değilsiniz."
It's not clear whether the caste system was introduced from India to Egypt or from Egypt to India. Kast sistemi Hindistan'dan mı Mısır'a gitti, Mısır'dan mı Hindistan'a gitti, belli değil.
Categorising people... İnsanları tabakalandırma.
Those on the first step are the leaders. Birinci basamaktaki insanlar, serkârlar; daha güzel ifadesi serkerler.
On the second step, those who applaud those on the upper level. İkinci basamakta, onu alkışlayanlar.
On the third step are those who support. Üçüncü basamakta ona destek olanlar.
On the fourth step are those who cherish dearly. Dördüncü basamakta, onun gözünün içine bakanlar.
On the fifth step, those who are completely opposite to them and deserve to be crushed. Beşinci basamakta, artık tamamen ona zıt gibi görünen, ezilmeyi hak edenler.
Afterwards the sixth, seventh, eighth and ninth step... Ondan sonra altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak.
'These are all people that deserve to be crushed. "Bunların hepsi ezilmeyi hak eden insanlar.
If you do not destroy them now, there is a one in a million possibility that they will come and destroy you, they will take Cairo from you, they will set up their tent near the pyramids, and they will take everything that you have worked for away from you; you will be left empty handed. Bunları ezmezseniz şayet, muhtemel -binde bir ihtimal- bunlar gelir sizi ezerler, Kahire'yi sizin elinizden alırlar, Ahramlara otağlarını kurarlar ve dolayısıyla bugüne kadar çırpınıp durduğunuz, çırpınıp durarak elde ettiğiniz şeyleri kaybetmiş olursunuz.
If you are willing to sit back and watch a few scavengers take everything you have strived for all this time, this would mean that you are foolish. Elli türlü zillete katlanarak elde ettiğin bu şeyi, üç-beş tane çapulcunun gelip senin elinden almasına göz yumuyor isen, sen, akılsızsın demektir.
Therefore, we must dig them out from the roots, we must spill poison over them and not let them grow. Öyle ise, bunların hepsinin kökünü kazımak lazım, kezzap döküp kurutmak lazım onu;
For me to prosper this is necessary, they must be destroyed for me to live in sovereignty and luxury. benim yaşamam, bu saltanat ve bu debdebe ile yaşamam, buna bağlıdır.
My existence depends on their destruction. Benim var olmam, benden başkasının yok olmasına bağlıdır.
Either they think like me, or they all deserve to die.' Ya benim gibi düşünecekler veya hukuksuz, kanunsuz bunların hepsi ölümü hak etmişler demektir."
This is how things are in today's Islamic countries. İslam dünyasında olan şey, bu.
The Saddams, Qaddafis, and their supporters are taking it all and throwing blame at everyone else. Derdest edip götürüyor Saddamcılar, Kazzafîciler; derdest edip götürüyorlar, "Senin suçun var" diyorlar.
The innocent proclaiming their innocence. "Yok yahu, ben bir şey yapmadım" diyor masum.
Then they are being asked to prove their innocence. 'Prove you have not committed the crime'. "Ee bir şey yapmadığını ispat et" diyorlar.
Look at what kind of logic of law this is. Bakın, ne hukuk mantığı bu.
I swear to God that Satan must be dancing and laughing with joy at the sight of such illogical justice systems, and the people turning a blind eye to all this injustice. Vallahi böyle bir mantıksızlık karşısında ve bir de buna mukabil sesini çıkarmayanlar karşısında şeytan -zannediyorum- zil takıp oynuyordur.
Satan must be saying, 'I have never been able to have so much dominance over mankind. "Hiçbir zaman insanlık üzerinde bu kadar hâkimiyet tesis edemedim ben.
It's as though God has created the selfish, egotist people of the 20th century just for me, they are just how I want them. Yirminci asrı, Allah (celle celâluhu), benim için yaratmış; bencil, egoist insanlar, tam bana göre insanlar.
It's as though this century is my century. Sanki bu asır, benim asrım.
The century of egotism, egocentrism and narcissism.' Enâniyet asrı; egoizma, egosantrizma, narsizma asrı" diyordur.
Many people may be paranoid, may God protect us. Çok insanda olabilir paranoya, hafizanallah.
A person may become fixated on anxious thoughts, they may behave based on anxiety. Vehimlere bağlanabilir insan; vehimlere göre hareket edebilir.
But I believe that if there is one way of fixing these issues, if there is one way of clearing this dirt, it is through the consultation and efforts of groups with sound judgement, sound hearts, sound souls, and sound sense. Ama zannediyorum bu mevzudaki problemleri, o isi-pası silecek bir şey var ise, o da akl-ı selim, kalb-i selim, ruh-i selim, hiss-i selim heyeti ile meşveret ederek meseleyi götürmektir.
They think soundly, they perceive soundly, they speak soundly, their soul is sound. Sâlim düşünüyorlar, sâlim hissediyorlar, sâlim konuşuyorlar, sâlim ruhları var.
If you act with all of these together in consultation, you will not lapse, with God's leave and beneficence. Bunlar ile meseleleri meşveret ederek götürür iseniz, sürçmezsiniz, Allah'ın izni-inayeti ile.
You won't leave yourselves in darkness, may God protect us from it. Salmazsınız kendinizi zift çağlayanına, hafizanallah.
You wouldn't flow into the sea of darkness, may God protect us from it. Akmazsınız zift deryasına, hafizanallah.
However, if you get stuck with the anxieties of 'I've earned this, I've earned that; they might take it away from me', you will find yourself facing various levels and degrees of paranoia without even knowing. Ama bir kısım vehimlere kapılarak "Şuna sahip oldum, buna sahip oldum; elimden alırlar bunları" mülahazasına kendinizi kaptırırsanız, hiç farkına varmadan paranoyanın değişik mertebelerinde, değişik makamlarında bir yer tutmuş olursunuz.
You didn't, and if God wills you won't; with God's permission, they won't be able to make you. Siz tutmadınız, inşaallah tutmayacaksınız; size tutturamayacaklar onu, Allah'ın izni-inayeti ile.
Because what you seek is so great, so high. Çünkü talip olduğunuz şey, o kadar büyük, o kadar yüksek ki.
And this is also the requirement of the perfect pattern of creation. Ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği de odur.
You found what you needed to find, there's nothing left to find now. Siz, bulacağınızı bulmuşsunuz, artık bulacağınız bir şey kalmamış.
That means there is nothing for the one to find who's found Him, may He be glorified and exalted; and the one who's lost Him cannot find anything. O'nu (celle celâluhu) bulan için bulacak bir şey kalmamış demektir; O'nu kaybeden de bir şey bulmuş sayılmaz.
Ata'ullah Iskandarani, in his The Wise Sayings, says; and the Honourable Bediüzzaman uses this, with one different word. Hikem-i Atâiyye'de, İbn Ataullah-ı İskenderânî (Sekenderânî) diyor; Hazreti Bediüzzaman da bunu alarak kullanıyor, bir kelime farkı ile.
'But what could anyone lose, having found Him? "O'nu bulan, ne kaybetmiştir ki.
And what could anyone find, having lost Him?' O'nu kaybeden de ne bulmuştur ki?"
  Evet.
I might have annoyed you. Ağrıttım başınızı.
Please forgive me. Helal edin hakkınızı.
I might have stirred your troubles. Deşeledim sızınızı.
Once more, I have pleaded to your consciences, for the pains that people you know are suffering. Bir kere daha vicdanlara/vicdanlarınıza duyurdum tanıdığınız, bildiğiniz kimselerin çektiği şeylerden dolayı acınızı.