Print

The Manners of the Path of Love

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 16
PoorBest 
The human being is an honoured creation, it was not created to live in vain and be wasted. İnsan, muazzez bir varlıktır, heder olup gitmek için yaratılmamıştır.
It was created for eternity and it cannot be satisfied with anything but eternity and the One Who is Eternal. O, ebediyet için yaratılmıştır; "ebedden ve ebedî Zât'tan başka hiçbir şey ile de tatmin olmaz."
Until one reaches Him and is honoured by His company, one must wait while constantly observing through the lens of the heart, the binoculars of sound judgment and reasoning. İnsan, O'na erişeceği/ulaşacağı, maiyyeti ile şereflendirileceği âna kadar hep bir bekleyiş, hep bir gözleme içinde bulunacaktır; gözleyip duracaktır kalb adesesiyle, muhâkeme-i sâlime merceğiyle; mantık ve muhakeme dürbünüyle/rasathanesiyle hep orayı gözetlemeye çalışacaktır.
The luxury and comfort of this world is temporary. Dünya debdebe ve saltanatı, gelip geçicidir.
A being who cannot be satisfied with anything but eternity and who is a candidate for eternal life should not accept the temporary pleasures of this world over eternity. Ebediyete namzet bulunan, ebedden ve Ebedî Zat'tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan insan, kendisini bir ucuza/ucuzluğa kurban etmemelidir.
If they were to give a person who is travelling on the path to eternity, the keys to the entire word, from East to West, from Antarctica to the North Pole, that person would not accept this and say, 'Keep your keys'. Bütün dünyanın anahtarlarını ona verseler, şarktan garba gûna-gûn, penguenlerin ülkesinden en kuzeyde gecelerin gündüzlerin bitmediği yerlere kadar getirip dünyanın bütün anahtarlarını verseler, ebediyet mülahazası çağlayanına kendisini salmış bir insan, buna iltifat etmeyecektir; elinin tersi ile itecek ve "Anahtarlarınız sizin olsun" diyecektir.
'Rely on God, embrace the struggle, and yield to wisdom. "Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete râm ol
If there is a way, it must be this, I don't know of another out' Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol."
This is your path. Yolunuz, bu.
With every path essentially there is a manner in which you travel. Her yol için -esasen- yol erkânı, âdâbı ve azığı vardır.
Our noble Prophet, peace and blessings be upon him, advises Abu Dhar: Hani çok iyi bildiğiniz Ebu Zerr el-Gıfârî'ye, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyesi içinde ifade buyurulur:
'Look after your ship, if it needs to be repaired, do so. "Sefineni gözden geçir; restore edilmesi gerekli ise, tamir edilmesi gerekli ise.
You are bound to sail across oceans; therefore in preparation you should check your ship once more just in case something is missing.' Engin denizlere açılman, mukadder senin; dolayısıyla açılacağın bu uzun yolda, gemiyi bir kere daha gözden geçir; ne olur ne olmaz, bakıp onu yenile."
Essentially the manners of the path include the preparation for the trip. Burada dendiği gibi, esasen yol erkânı, yol âdâbı söz konusudur; yolun başında sefer hazırlığı da bu âdâba dâhildir.
On the other side of the coin there is the end of the path. Meselenin bir yanı bu; bir diğeri de yolun sonu ile ilgilidir.
To some extent, the end of one's path is directly proportional to one's potential level of perfection. Belli bir ölçüde, yol sonu herkesin arş-ı kemâlâtı ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) bir şeydir.
Everyone can ascend to a certain level; one's qualities impact this ascension, but one's mission has an impact too. Herkes bir yere kadar yükselebilir; bunda donanımların tesiri vardır ve insanın sergilediği misyonun/fonksiyonun tesiri vardır.
There are such people. Öyleleri vardır ki.
The Pride of Humanity, when taken to the presence of God, had all of humanity in his heart and on his mind and wished to return to save them. İnsanlığın İftihar Tablosu, huzur-i Kibriyâ'ya, Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna gittiği zaman bile, kalbi insanlık için çarpar; dönüp gelip onların ellerinden tutmayı düşünür.
After the Ascension, he returned to his people where he continued to endure so much suffering. Miraç'ı terk eder; insanların içine, ızdırabın göbeğine avdet eder.
He returned to face so much distress. Izdırabın göbeğine.
God forbid, it is not right to use this analogy when talking about the Prophet, but if it was someone else, one could say 'he was made to suffer' Hâşâ, o tabiri O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında kullanmak doğru değil; bir başkası olsaydı, "kan kusturulur kendisine" denebilirdi.
But he did not bow in the face of distress. He melted all the causes of distress with his boundless heart, with God's permission and grace. Ama O, ne kan kusmuştu, ne de tükürük kusmuştu; engin gönlü ile, engin vicdanı ile bütün bunları eritmişti, Allah'ın izni-inayeti ile.
Once again, forgive me for saying this, he returned to his society that was very harsh to him. 'How many more people can I convey my message to? Bir kere daha, -bağışlayın- çoğu itibarıyla zehir-zemberek o toplumun içine dönmüştü, "Acaba kaç tanesine daha söz geçirebilirim?
How many more can I inform about where I have been, what I have seen and witnessed, and share my yearning with them?' Ve gezdiğim, uğradığım, dolaştığım, gördüğüm, ettiğim, bildiğim şeyleri onlara da gösteririm, bildiririm, tanıttırırım; onları da zevk ile şahlandırırım" diye.
At a time when he was filled with pleasure, he immediately decided to return; and God gave him permission to do so. He returned from the Ascension to be with his people. Kendisinin zevk ile şahlandığı bir dönemde, hemen geriye dönmeye karar verdi; Allah da müsaade etti, Miraç'tan geriye döndü, gittiği gibi geriye döndü insanların içine.
In Sufism, the Ascension is referred to as 'uruj'. Tasavvufî ifadesiyle, birincisine "urûc" deniyor.
To some extent this is achievable by every human being, through the ascension of the heart, soul and emotions. Her insan için bu yol açık, belli ölçüde; kalbî, ruhî, hissî öyle bir terakkî söz konusu.
Returning from the Ascension is referred to as 'nuzul', becoming one with the people. Geriye dönüşe de "nüzûl" deniyor.
In a way, this is an ascension considering the notion of abandoning multiplicity and reaching unity. Bir yönüyle, o urûca, kesretten sıyrılma, vahdete erme mülahazası nazar-ı itibara alınarak "urûc" deniyor.
The return then refers to returning from the Ascension in order to elevate the whole of humankind. Nüzûl'e de yeniden insanlığın elinden tutma maksadıyla geriye dönme manasına.
From another perspective, the first one is called 'seclusion', and the other 'forsaking seclusion'. Başka bir açıdan, birincisine "halvet" deniyor; diğerine de "celvet" deniyor.
In the first one, in order to gain certain qualities, following a specific road, undergoing suffering, eating and drinking less, encountering bewilderment, finding Him. Birincisinde, kendisi olma istikametinde belli bir donanım elde etme adına, seyr ü sülûklar, çileler, ızdıraplar, az yeme, aç içme, hayrete varma, O'nu bulma, o yolda olma söz konusu.
And after this, leaving seclusion to spread and teach what you've felt and experienced like a heartfelt recitation of the call to Prayer. Ondan sonra, diğerinde de dışarıya çıkma; duyduğu, hissettiği şeyleri başkalarına duyurma, bir ezan sesi ile, bir Sabâ sedasıyla başkalarına duyurma bahis mevzuu.
A journey of love is founded upon elementary principles, such as repentance, alertness and patience, whereas once introduced, self-possession, familiarity, love, longing, and other principles are required in order to merit this position. İşte böyle bir yolun, muhabbet/aşk yolunun mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur.
Repentance and turning to God in contrition is at the origin. Mebdeinde, tevbe, inâbe, evbe.
But in the Qur'an and Prophetic tradition, 'repentance' is mentioned first. Fakat Kur'an-ı Kerim'de ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in mübarek beyanlarında görüldüğü gibi, ilk önce "istiğfar" kelimesi söyleniyor, "yarlığanma" deniyor.
Repentance is begging almighty God for His forgiveness. İstiğfar; Cenâb-ı Hakk'ın günahları mağfiret buyurmasını talep etmek oluyor.
Turning to God with that intention... O niyet ile Allah'a dönüyorsunuz.
Maybe these are matters that explain different levels of turning to God. Belki onun içinde, o dönüşün değişik mertebelerini ifade eden hususlardır bunlar, bu sonradan gelenler.
Maybe this is the main door, the entrance. Belki de meselenin ana kapısı, girişidir bu.
With repentance you enter that door, meaning you get your act together. İstiğfar ile o kapıdan içeriye adım atıyorsunuz; yani kendinize çeki-düzen veriyorsunuz.
I am turning to such a being. Ama öyle birine yöneliyorum ki ben.
You know, when people are preparing to speak in public, they stand in front of a mirror and fix their ties and shirts over and over, and then address the crowd. Hani şimdi insanlar halkın karşısına çıkarken, ayna karşısında yakasını elli defa düzeltiyor; kravatını, papyonunu elli defa gözden geçiriyor; ondan sonra.
Repentance is getting one's act together, entering that sacred door. İstiğfar, kendine çeki-düzen verme, kale kapısı gibi o kapıdan içeriye girme.
Turning towards such a being, that your manner and actions must be appropriate. Zira öyle birine yöneliyor ki orada, tavır ve davranışın çok düzgün olması lazım.
Repentance means being regretful of what one has done. "Tevbe", insanın işlediği şeylere nâdim olması.
The Honourable Ali lists five conditions of repentance, the chief being one declaring 'I will never do that again' and feeling regret. Hazreti Ali efendimiz beş tane şartını söylüyor onun; özü, "Ben, bir daha bu işi yapmamaya" deyip nedamet duymak.
Our imams in Turkey, some of you may know, say, 'O God! İmamlarımız, Türkiye'de -bilenler bilirler bunu- "İlahî.
Whatever has occurred from my hands, tongue, mouth, eyes, ears and whatever other part of my body to this day, I have repented from and am guilty of the collective of them. Elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan, daha başka bütün âzâ vü cevârihimden şimdiye kadar her ne ki vâki ve sâdır olmuşsa, ben onların -ânların- (eskilerin ifadesiyle) cümlesinden tövbe ettim, nâdim oldum, pişman oldum.
I have renewed my intention to be free of their effects.' Bir daha işlememesine azm u cezm u kast eyledim" derler.
Yes, this is what 'repentance' means. Evet, şimdi "tevbe", bu demektir.
'Oh you who believe! "Ey iman edenler.
Turn to God in sincere and reforming repentance' (At-Tahrim, 66:8). Samimî ve kesin bir dönüşle Allah'a tevbe ediniz" (Tahrîm, 66:8).
In the Chapter At-Tahrim: Tahrîm Sûresi'nde:
Oh you who believe. Ey iman edenler.
Those who turn to God with assurance. Emniyet duygusu ile Allah'a yönelenler.
The believers who are oriented towards 'The Supreme Author of Safety and Security'. Hazreti Mü'min ismine müteveccih olan mü'minler.
Look, He has given you that name, His own Name; He has characterised you as a human who has pledged security. Bakın, o ismi size vermiş, Kendi ismidir o; sizi emniyet vadeden insan olarak vasfetmiş.
'Believer' refers to the creation that vows safety across the earth. Mü'min, yeryüzünde emniyet vadeden varlık demektir.
Protect this demeanour. Bu tavrını koru.
So, appeal to the Ultimate Truth and the Ever-Constant One with a point of protecting this demeanour. Dolasıyla, o tavrı koruma mülahazası ile Hazreti Mü'min-i Hakiki'ye teveccüh et.
Pure repentance. Tevbe-i nasûh.
There are legends and stories on this matter; however on the issue of avoiding its repetition, as in the example I gave on the great ones earlier, to renew intentions to be free of its effects. Menkıbeler de var o mevzuda; fakat bir daha işlememesine -biraz evvel imamların tevbesini örnek olarak verdim- azm u cezm u kast eylemek.
'I will not do it again.' "Bir daha yapmayacağım."
But in 5 or 10 hours, Satan will be back with his games, his deviation, his grip, his neck-hold, and, may God protect us from it, make us perform the same deeds. Ama beş on saat sonra, yine şeytan, oyunlarından bir oyun ile, bir çelmesi ile, bir kündesi ile, bir el-ensesi ile, hafizanallah, yine aynı şeyleri işletebilir.
With the hands, the feet, the eyes, the ears, the tongue, the lips. Eli ile, ayağı ile, gözü ile, kulağı ile, dili ile, dudağı ile.
He will make you gossip, look at the forbidden, listen to the forbidden. He will force the unthinkable into your heads at the most unreasonable of times. Gıybet ettirir, harama baktırır, haramı dinlettirir, olmayacak yerlerde olmayacak şeyleri -bir yönüyle- onun kafasının içine sokar.
'Repentance' means to turn to the All-Just God with certainty and strength. "Tevbe", Cenâb-ı Hakk'a sağlam, yürekten bir dönüş ile dönme demektir.
'Sincere penitence' is to continue the journey back to the All-Just God wholeheartedly, spiritually, emotionally. It is the act of prolonged repentance. "İnâbe", Cenâb-ı Hakk'a o dönüşü bütün ruhu, kalbi, hissi ve vicdanı ile devam ettirmektir; tevbede temâdîde bulunma ameliyesine denir inâbe.
The Quran states, 'Turn to your Lord in penitence and submit to Him wholly before the punishment comes upon you (when it will be too late, and an acknowledgment of faith will no longer avail you); Kur'ân-ı Kerim, "Size (artık iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce gönülden Rabbinize yönelip inâbede bulunun ve O'na teslim olun.
for after (that), you will not be helped' (Az-Zumar, 29:54). Aksi halde, hiçbir şekilde yardım görmezsiniz" (Zümer, 39:54) buyuruyor.
It states, 'Turn to your Lord in penitence and submit to Him wholly before the punishment comes upon you.' "Azap gelip size çatmadan evvel, Cenâb-ı Hakk'a inâbede bulunun" diyor.
One step higher was called 'turning to God in contrition'. Bunun bir kademe üstüne de "Evbe" deniyor.
In the Quran, 'He had turned to God in full surrender and sincerity' is mentioned for a couple of Prophets. Kur'ân-ı Kerim'de bir-iki peygamber için "O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah'a sürekli yöneliş halinde idi" deniyor.
They regard their own mistakes; excuse me, mountains of corruption. Onlar, öyle ki, hataları bile onların gözünde adeta -bağışlayın- erâcif yığını gibi görünüyor.
Their stomachs turn even when it comes to their minds sixty years later. Altmış sene sonra bile akıllarına geldiği zaman mideleri bulanıyor.
They show such gratitude to the Almighty God, they preserve their purity till the end. Cenâb-ı Hakk'a öyle bir teveccühte bulunuyorlar ki, o nezahetlerini sonuna kadar koruyorlar.
And that is called 'turning to God in contrition'. Ona da "evbe" deniyor.
This is the origin. Mebde'de, bunlar.
'Caution' is the beginning of Sufism; being alert, essentially, being on the watch. "Teyakkuz", Tasavvuf'ta, işin başıdır; uyanık olmak, esasen, gözü açık olmak demektir.
Evaluating existence according to it. Varlığı ona göre mütalaa etmek.
Investigating existence in every detail. Eşya ve hadiseleri hallaç etmek.
Reading creation like a book. Onu bir kitap gibi okumak.
Reading the grass, the trees and the stars like a book. Otu, ağacı, yıldızı, bir kitap gibi okumak.
Seeking to find the agreement between the book of the Universe and the book that comes from God's Attribute of 'Divine Speech'. O kainat kitabı ile Allah'ın "Kelam" sıfatından gelen Kitap arasındaki mutabakatı temine çalışmak.
Caution; being alert, acting vigilant... Teyakkuz; uyanık olmak, uyanık davranmak.
People on guard duty are called 'wakeful eyes'; it means 'they always stand upright without blinking'. Bu mülahazayla, hudutlarda nöbet bekleyen insanlara "uyûn-i sâhire" denir; "hiç göz kırpmadan hep dimdik orada duran insanlar" demektir.
Caution can be perceived like so. Teyakkuzu o şekilde anlayabilirsiniz.
Exerting utmost power in pursuit of wakefulness, being alert. Sarf'ta, "Tefa'ul" kipinden geldiğinden dolayı, "yakazası engin, göbeğini çatlatasıya bir yakaza peşinde, göz kırpmama peşinde" demektir.
Wakeful eyes... Uyûn-i sâhire.
Not blinking, as though one is seeing God constantly. Göz kırpmama, hep âdetâ Cenâb-ı Hakk'ı görüyor gibi; gi-bi.
As though one is seen by Him. O'nun tarafından görülüyor ya; görüyor gibi.
'He is seeing me, so I should act like I am seeing Him'. "Beni görüyor, bak; dolayısıyla ben de O'nu görüyor gibi olmalıyım."
Caution... Teyakkuz.
Then one should endure patiently with the things they are dealing with. Sonra da yapılan şeylerde dişini sıkıp sabretmek.
On Friday, in one respect, this was mentioned. Cuma günü -min vechin- bahsedildi burada.
Patience, essentially, is a plant, a tree in the desert; however its fruit is like poison. Sabır -esasen- çölde biten bir ot, bir ağaç; fakat meyvesi zehir-zemberek.
Consequently, when it is consumed it will be poisonous to the person, and therefore patience was given that name. Dolayısıyla, yendiği zaman insana çok ağır gelecek, zehirleyecek bir şey olması itibarıyla, onun ismi verilmiş sabra.
The events that befall a person result in the same effects. İnsanın başına gelen şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.
The things that people have responsibility over have the same effect. Yapmakla mükellef olduğu şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.
Showing patience against calamity and misfortune, have the same effect. Belâ ve musibetlere karşı sabretme, aynı tesiri icrâ ediyor.
Holding yourself back from religiously forbidden activities or things, have the same effect. Haramlara karşı dişini sıkıp sabretme, onlara girmeme, aynı tesiri icrâ ediyor.
There is also the case of showing patience for more outstanding things: Daha üstündeki şeylere sabır da söz konusu:
Showing patience for the appropriate time. Vakt-i merhûna karşı sabretme.
At the same time, showing patience in the face of God; if the command comes from Him, I will walk to Him, regarding death as a wedding night (a metaphor by Rumi, portraying death as union with God, the most Beloved). Aynı zamanda Likâullah'a karşı sabır; emir O'ndan olursa, ben, öbür tarafa yürürüm "Şeb-i Arûs" diye.
These things have the same effect. Bunlar da aynı tesiri icra ediyor.
That is patience. O da sabır.
This is food for the journey. Yolun azığı bunlar.
Like these, there are also principles of love. Bunlar gibi, sevgiye giriş esasları var.
Love... Sevgi.
When Imam al-Ghazali mentions this he says, 'One of the most important steps to being pleased with God and pleasing to Him, is to love. İmam Gazzâlî hazretleri bahsederken, "Rızâ"yı, Allah'tan râzı olmayı, sevginin çok önemli basamaklarından biri olarak anlatıyor.
Maybe you can call it a 'catapult'; maybe you can call it a 'rocket launcher'. Belki de "mancınığı" olarak diyebilirsiniz; belki de bugünkü ifadesi ile "roket atar"ı diyebilirsiniz.
That is how he sees the concept of being pleased with God and pleasing Him. Öyle görüyor rızayı.
When you become pleased with God and are pleasing Him, and have contentment within, you will be directed towards the love of Almighty God. Cenâb-ı Hak'tan râzı olunca, gönlünüz O'ndan hoşnutluk ile, sürekli o ritme dem tutunca, Cenâb-ı Hakk'ın sevgisine yönelirsiniz.
As this love becomes deeper and deeper, it turns into 'ardent longing'. Sevgi derinleşe derinleşe "aşk u iştiyak"a inkılap eder.
It becomes so strong that if they put you in fire, it does not affect you as you are already burning inside. Öyle ki artık sizi ateşe koysalar bile, zaten öyle bir ateşte yanıyorsunuz ki, diğer ateşin tesirini duymazsınız.
Yes, love is something like that. Evet, sevgi, öyle bir şey.
Now these, these are food for the journey. Şimdi bunlar, yol azığı.
If one does not do the things that must be done during the journey, one cannot come to a conclusion. Yolda gerekli olan şeyler yapılmaz ise, insan, sonuca varamaz.
'Get your food for the journey perfectly ready; for the road is a long one' "Azığını tastamam yap; zira yol, çok uzun."
The journey to the Intermediate Realm, as expressed in the Qur'an, is 50,000 years long, may God protect us from it. Berzah yolculuğu var ki, Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, elli bin sene, hafizanallah.
I do not know who else expressed it in this way but the Master Bediüzzaman's view of the Night Vigil was that of a projector illuminating the Intermediate World of the grave between this world and the next, or another stronger light source. Başkasının onu ifade ettiğini bilmiyorum da ben, Üstad'ın yaklaşımıyla, "teheccüd" bir yönüyle, o Berzah yolculuğunda insanlar için yolu aydınlatan projektör; bilmiyorum ondan daha yüksek aydınlatıcı şeyler neler ise, işte o.
The beginning of this journey is founded upon principles such as repentance, alertness and patience which can all be used to reach love; complemented with self-possession, familiarity, love, longing and other principles are required to merit this position. Evet, yolun başında tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları var; müntehâsında da -geldik ona- "aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları.
When someone diligently commences the journey with these principles as well as His pleasure in mind, there originates in their heart a love towards the Almighty God. Bu azık ile yola çıkan, öyle tedbirli yola çıkan insan, işte rıza faktörünü de -Hazret'in dediği gibi- kullanınca, Cenâb-ı Hakk'a karşı bir "aşk" hâsıl oluyor.
This is essentially love for the only One worthy of being loved. Âşık olunacak Zât'a karşı aşk esasen.
Opening one's heart solely to Him. Bir yönüyle kalbini, sadece O'na açmak.
To love is to open your heart to Him. Aşk; kalbini O'na açmak.
To love is to open your heart to Him. Aşk, kalbini O'na açmak.
When Layla's home was asked, Majnun pointed to his bosom and said "Here it is". "Leyla'nın hânesi?" sorulunca, Mecnûn sinesini açtı gösterdi, "İşte hânesi" dedi.
'The heart is the Divine Abode, purify it of all else. "Dil, beyt-i Hudâ'dır, anı pâk eyle sivâdan
So that the All-Merciful may descend into His palace at night! Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde.
For heedless you will be (of God) with other things in the day, Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil
Leave the heedlessness; be ashamed of God at night.' Ko gafleti, Dildârdan bari utan gecelerde."
You should be humble and turn your heart towards Him so that He can become a guest in your heart by unveiling Himself. Sen, utan ve kalbini O'na tevcih et ki, tecellileri ile O da senin gönlüne misafir gelsin.
In fact, in a way it was written as though He physically comes but this is only an allegorical statement. Vakıa Zât, -bir yönüyle- oraya geliyor gibi ifade edilmiş; müteşâbih bir beyan bu.
That is why I am using the word 'unveiling' to avoid misunderstandings due to this allegory. Onun yerine "tecelli" kelimesini kullanıyorum ben; müteşâbih, yanlış anlamalara sebebiyet verir diye.
The heart should be so ecstatic with Divine love that all other considerations are replaced and lost. Gönül öyle "aşk" ile şahlanmalı; O'ndan başka bütün mülahazalar, silinip gitmeli.
This love leads to a yearning for reunion with God. Sonra, aşk olunca onda, iştiyâk-ı likâullah.
Joyful zeal and yearning... Şevk ve iştiyak.
In a way, this zeal means to be ecstatic about a matter. "Şevk" bir yönüyle o mevzuda şahlanma demektir.
To love is to increase gears slightly and tense one's wings; but to have zeal is to open one's wings as wide as possible, similar to that of a creature who wants to reach the highest peaks that they can. "Aşk" oluyor ise, bir miktar daha vitesi yükseltme veya atı mahmuzlama ya da kanatları daha gergin hale getirme, üveyikleşme; bir canlı uçabileceği en yüksek zirvelere uçma adına nasıl açılacak ise, öyle açılma, "şevk".
You can say so. Öyle diyebilirsiniz.
Placing this into the depth of one's nature and making it indispensable is called 'yearning'. Sonra bunu tabiatının bir derinliği haline getirme, kendisi için olmazsa olmaz haline getirme, ona da "iştiyak" deniyor.
This is grammatically the true meaning of the word. Sarfta, kelimenin hususiyetinin ifade ettiği manadır, bu.
So this joyful zeal, becomes yearning is when it installs into the depth of one's nature. Şevk, o; iştiyak da o meselenin tabiatının bir derinliği haline gelmesi.
Joyful zeal is obeying and yearning is installing into the depth of one's nature and making it indispensable. Şevk; onun mutavaatı da iştiyak; tabiatının bir derinliği haline getirme, olmazsa olmaz haline getirme.
Like I have mentioned previously in different contexts, finding the true servanthood through inner desires and mumblings. Değişik vesilelerle, Kıtmîr'in ifade ettiği gibi, iç dürtülerle ubudiyette bulunma.
There are orders on different duties and responsibilities: Değişik vazife ve sorumlulukları edâ etme adına emirler var:
'Pray.' "Namaz kılın."
'Fast.' "Oruç tutsun."
These are orders. Emir, bu.
'Perform the Prayer and give charity' "Namazı ikâme edin; zekatı verin."
These are orders. Emir, bu.
And others orders similar to these. Ve diğer emirler de bunlar gibi birer emir.
Without taking these orders into consideration. Bu emirleri nazar-ı itibara almadan.
Yearning is having these orders already deep into ones nature, seeking to perform them as if seeking to eat, drink and other manly needs and when the time comes, running to perform these orders without even thinking once. Bunlar tabiatın öyle bir derinliği haline gelmiş ki, yemeğe, içmeye ve sâir beşerî mukteziyata ihtiyaç duyuyor gibi, onlara ihtiyaç duyma; mevsimi/miadı gelince, hiç o emirleri düşünmeden hemen o meseleye koşma demektir iştiyak.
Installing these deep into the nature, acting without considering the drive, guidance and direction from the orders, acting directly with joyful zeal and yearning which are already into the depths of one's nature. Tabiatının bir derinliği haline getirme, emirlerin dürtüsünü nazar-ı itibara almadan veya sevkini nazar-ı itibara almadan, yönlendirmesini nazar-ı itibara almadan, emirler pusulası ile mihrabını belirlemeyi nazar-ı itibara almadan, doğrudan doğruya tabiatın derinliklerine oturmuş, tahtını kurmuş o şevk ve o iştiyak ile hareket etme.
Joyful zeal and yearning will always direct you to the right path. O şevk ve iştiyak, seni yönlendirecek sürekli o mevzuda yapman gerekli olan şeylere.
Therefore, your actions will be guaranteed to be free from hypocrisy. Böyle olunca, o meselenin içine -esasen- riya da girmez.
How can hypocrisy enter into an act that comes from pure nature? Tabiî bir şeyi yaparken, içine nasıl riya girecek ki?
You are acting naturally. Tabiî bir şey yapıyorsun.
So the true purpose is making this your nature, being able to say, 'This is a natural need for me'. Asıl mesele, onu tabiî hale getirme; "Benim için tabiî bir ihtiyaç bu" diyecek hale getirme.
Yearning... İştiyak.
Then intimacy with God... Sonra, Üns.
And there is something beyond that too; that is 'deep familiarity with God. As expressed in literature, to be the 'associate' or 'friend' of God Almighty. Onun da üstünde bir şey oluyor ki, ona "Üns billah" deniyor; yazılarda ifade edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk'ın enîsi oluyor.
If you consider it from the perspective of what we have just been talking about, to be close to the 'Sphere of Holiness'. Biraz evvelki mülahazalar içinde meseleye bakacak olursanız, "Hazîratü'l-Kuds" postnişini olma.
'The Sphere of Holiness' that belongs to the Divine Essence, beyond quantity and quality, a significant place of manifestation, revelation or self-expression. Zât-ı Ulûhiyete ait, bî-kemm u keyf, önemli bir mahall-i tecellî, nüzûl veya tezâhür olan Hazîratü'l-Kuds.
To be familiar with 'the Sphere of Holiness' and to attain the company of God. Hazîratü'l-Kuds ile postnişin olma, maiyyet-i İlâhiyeye erme.
If you view this from the perspective of consciousness of His presence, you can use the notion of awareness of God watching over one as binoculars or a projector or telescope, and to constantly strive and be passionate about 'seeing Him'. Bunu "ihsan" mülahazası ile değerlendirecek olursanız; "görülüyor olma" mülahazasını bir dürbün gibi, bir projektör gibi, bir rasathane gibi kullanarak, hep "O'nu görme" sevdası ile oturup-kalkmak.
'Look, I am being seen'. "Tamam, bak, görülüyorum ben.
I am so humbled with His watch that I have no strength to remain standing, and I bow down. Bu görülmeden iki büklümüm; ayakta durmaya gücüm yetmiyor, rükûa eğiliyorum.
I find this inadequate too, and I proceed to prostration. Onu da yetersiz buluyorum, secdeye kapanıyorum.
'My God, I prostrate myself before you, I have faith in You, I surrender myself to You'. 'Allah'ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum.
My face prostrates to its Creator, its Sculptor, the One that forms its eyes and ears. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran Yaratan'a secde etti.
My most beautiful, one and only, Creator, how exalted are You. En güzel, yegâne yaratıcı Allah'ım, Sen ne yücesin.
I declare my ears, eyes, blood, flesh, bones, nerves, and everything my feet carry, all obey and are in submission to the will of God, Lord of the Worlds. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a boyun eğmiş, itaat etmiştir.' diyorum.
The Most Beautiful of Creators has created [me] so beautifully. Beni Ahsenü'l-Hâlikîn olan Allah, böyle güzel yaratmış.
What shall I do then? Ne yapsam acaba?
Can I take my words even further to express His greatness, the fact that I sense Him, and to be seen by Him? Daha ötesinde gidecek bir yer var mı, O'nun büyüklüğünü ifade etme, O'nu duyduğumu ifade etme, O'nun tarafından görülüyor olmayı ifade etme adına."
These are all indications of burning with the desire to see Him. Bütün bunlar, hep o görme iştiyakı ile yanıp tutuşmanın ifadesi.
So 'deep familiarity with God' is thus even above this deep desire to see Him. "Üns billah", böyle bir şey; o iştiyakın da üstünde.
Sometimes the term 'delightful companion' is used. "Enîs u celîs" tabirini kullanırlar.
Closest friend, trusted confidante. Celîs, oturan demektir; enîs de yoldaş, en yakın, sırdaş demektir.
Such words are used to express the above meanings. Bir yönüyle o mülahazayı ifade etmek için bu kelimeler kullanılmaktadır.
And after this is the horizon of 'Divine Approval'. Sonra "Rıza" ufku.
Will reunion with God come sooner or later? Bu, "Rü'yet"in önünde midir, sonunda mıdır?
It is difficult to say something about this issue. O mevzuda bir şey söylemek zor.
In a way approval is a factor triggering the feeling of beatific vision of God in the Hereafter. Rıza, bir yönüyle Rü'yet duygusunu tetikleyen faktör gibi.
If a person is pleased with Almighty God, God will say, 'I am pleased with you too'. İnsan, Cenâb-ı Hak'tan razı olur ise, Allah da "Ben, sizden razıyım" diyor.
A Prophetic saying is as followed: Hadis-i şerifte ifade ediliyor:
The Creator says to the people of Paradise, 'I have granted you everything you have here, do you have any other requests?' "Ben, size verdiğim şeyleri verdim, başka bir isteğiniz var mı?" diyor ehl-i Cennet'e.
A side prayer: İstidradî dua:
'Include us in Paradise, among your righteous servants, and the receivers of the intercession, blessings, and favour of your distinguished Messenger. "Allah'ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet'ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber'inin şefaatiyle, fazl ü keremin hürmetine.
O the All-Caring, O the All-Bounteous, O the One of Majesty and Grace.' Ey Hannân, ey Mennân, ey Zül-celali ve'l-ikram."-
'Do you have any other requests?' He says. "Başka bir isteğiniz var mı?" buyuruyor.
'O my Lord, You have given us so many bounties what more could we possibly ask for?' in return He states, 'I am content and pleased with you'. "Ya Rabbi, öyle şeyler verdin ki artık, ne isteğimiz olabilir?" mukabilinde, "Ben, sizden razıyım, hoşnut oldum" buyuruyor.
'You will feel such pleasure, lose yourselves in the beauty'. "Öyle mest-sermest olur, öyle kendilerinden geçerler ki."
If you are trying to find an example of this in this world, imagine tasting something that will blow your mind away, one that will enchant and enrapture you; you will lose yourself after one sip. Hani dünyada bir misal arıyorsanız buna, sizin kafanızı alıp götürecek, beyninizi alıp götürecek, sizi mest u mahmur hale getirecek bir şey; onu yudumlamış gibi kendinizden geçeceksiniz.
From now on you will see differently, you will think differently. Artık başka görecek, başka düşüneceksiniz:
You will feel pleasure all the way to your bones, it is indispensable. "Yahu varsa da bu imiş, yoksa da bu imiş" İliklerinize kadar öyle bir zevk duyacaksınız ki, olmazsa olmaz o.
Now this, in a way is maybe something like 'God's vision' or a harmony of sorts. Şimdi bu, bir yönüyle belki "Rü'yet" ile hemdem gibi bir şey, hem-âhenk gibi bir şey.
However, when looked at with consideration, seeing the Beauty and Perfection of the Almighty God, is equivalent to thousands of years in Paradise. Fakat bir mülahaza ile bakınca, Cenâb-ı Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek, Cennet'in binlerce sene hayatına muadil geliyor.
Is the Almighty God's consent, 'I am pleased with you' beyond this, or fundamentally is it His statement 'I am pleased with you', the key to open the door of His pleasure? Ee bunun ötesinde midir Cenâb-ı Hakk'ın rızası, "Hoşnut oldum" demesi; yoksa o "Hoşnud oldum" demesi esas, Rıza kapısının açılması adına bir anahtar mı?
Whatever it is, we shouldn't meddle too much. Her ne ise, o mevzuyu çok kurcalamamak lazım.
Also 'good pleasure' (willing submission to God's treatments)... Bir de "Rıza" deniyor.
But all of these are linked to 'self-possession', as expressed in Sufism. Fakat bütün bunlar, sonuçta Tasavvuf'taki ifadesi ile "Temkîn"e bağlanıyor.
Wherever God may make you travel, walk without drowning in the waters; spread your wings like bird, but it is made clear that one must still follow the manners of fulfilling the commandments of worship. Allah, nerede dolaştırırsa dolaştırsın, nerede sizi gezdirirse gezdirsin, suda batmadan yürüyün, kuşlar gibi kanatlanın, yine de ubudiyet dairesinin edebine riayet etmeniz gerektiği vurgulanıyor.
Just like the words of Imam al-Ghazali, who said that when some people enter Paradise, they will not see the Intermediate Realm because it will be as if they will spread their wings and bypass it all together. Hani yine Hazreti Gazzâlî'nin ifade ettiği gibi, bazı kimseler Cennet'e girerken, bir yönüyle Berzah'ı görmeyecekler, çünkü kanatlanıp üzerinden geçmiş gibi olacaklar.
May God allow it to be so. Cenâb-ı Hak, öyle eylesin.
When you are passing by the interrogating angels, they will look and say: Münker-Nekir'in yanından geçerken, onlar gelip bakacaklar:
The prescribed Prayer has become embodied. Tecessüm/temessül etmiş namaz.
The fast has assumed a physical representation. Temessül etmiş oruç.
The pilgrimage has assumed a manifest form, as has the feeling of guidance and invitation. Temessül etmiş hac. Temessül etmiş irşad duygusu.
The embodied feeling of opening to the four corners of the world and explaining our values and principles to others... Temessül etmiş dünyanın dört bir yanına yayılma, kendi temel değerlerimizi başkalarına duyurma.
To expand and proclaim, to expand and proclaim, to expand and proclaim. Yayılma-duyurma, yayılma-duyurma, yayılma-duyurma.
And to do all of these without expectation. Ve bütün bunları beklentisiz yapma.
To not even consider some assets or buildings in one's own possession. "Bir dikili taşım olsun" mülahazasına bağlamama.
For things that are done for the sake of self-interest and expediency are temporary, they will stop at one point. Zira çıkara ve menfaate bağlanarak yapılan şeyler, devamlı değildir, bir yerde kesilir onlar.
Self-possession... Temkîn.
God Almighty provides such distinguished bounties, Allah (celle celâluhu), öyle lütuflarla serfirâz kılıyor ki.
There are even some who talk about the witnessing the Beauty and Perfectness of God Almighty. Hatta bazıları Cemâl-i bâ-kemâlini müşahededen bahsediyorlar.
Like the Honourable Muhyiddin... Hazreti Muhyiddin gibi.
In respect of worldly life, people envy him. Mebde-i hayatı itibarıyla imrenmeler yaşıyor.
He describes the matter pertaining to 'being seen' concisely. O, görülüyor olma mülahazasını çok iyi değerlendiriyor.
He describes 'seeing' towards the end of his life. Hayatının müntehâsı itibarıyla "görme"den bahsediyor.
He talks about various things and deduces himself to be nothing. Değişik şeylerden bahsediyor, kendisini silip atıyor.
Even when one is at the pinnacle of spirituality, he sees himself as nothing. Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile kendisini bir şey görmeme.
Just as the topic of self-evaluation is mentioned in different writings. İşte şöyle-böyle kendi ile yüzleşme konusunun ele alındığı yazılarda anlatıldığı gibi.
In those works, it may have been appropriate for Prophet Adam to be discussed first, but it began with the very first seed of creation, the holy and luminous seed, the Honourable Ahmad, peace and blessings be upon him. O yazılarda, belki başta seyyidinâ Hazreti Âdem'den bahsedilmesi icap ederdi ama ilk defa varlığın çekirdeği, mübarek nurânî çekirdeği, Hazreti Ahmed hakikati olması itibarıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile başlandı.
How did the Pride of Humanity face off with himself? İnsanlığın İftihar Tablosu kendi ile nasıl yüzleşiyor?
How did Prophet Adam face himself? Hazreti Âdem, kendi ile nasıl yüzleşiyor?
How did Prophet Noah face himself? Hazreti Nuh, kendi ile nasıl yüzleşiyor?
How did Prophet Zachariah face himself? Hazreti Zekeriya, kendi ile nasıl yüzleşiyor?
How did Prophet Jesus face himself? Hazreti Mesih, kendisi ile nasıl yüzleşiyor?
How did Prophet Jacob, peace be upon him, face himself, how did he question himself in absolute humility? Yakub (aleyhisselam) kendisi ile nasıl yüzleşiyor, kendini nasıl yerden yere vuruyor?
How does Prophet Joseph, peace be upon him, face himself? Yusuf (aleyhisselam) kendisiyle nasıl yüzleşiyor?
How do the Rightly-Guided Caliphs; Abu Bakr, Umar, Uthman, Ali evaluate themselves? Ve ondan sonra Râşid Halifeler; Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali, kendisiyle nasıl yüzleşiyor?
How do the greats that came after them, like Zaynalabidin and Uways al-Qarni face themselves? Ve sonra bu hâleye müteveccih Zeynülâbidîn ve Üveys el-Karnî gibi büyükler kendileriyle nasıl yüzleşiyorlar?
And those that followed them, like the honourable Hasan al-Basri, the one who recited different prayers and remembrances for each day of the week, how does he face himself, how does he vigorously question himself? Ondan sonra Hasan Basri Hazretleri geliyor; Usbûiyye'si var; yani, haftanın her günü için okuduğu evrâd ü ezkârı; o kendini nasıl yerden yere vuruyor.
You would think that they spent their whole life drenched in sins. Zannedersiniz ki hayatları hep günah çağlayanı içinde geçmiş.
In reality, even their imagination remained pure throughout their life; they didn't even dirty their thoughts. Oysaki hayallerini bile kirler kirletmemiştir, hayallerini kirletmemiştir.
Even when one reaches a spiritual summit like these honourable greats, they must be especially careful in how they view themselves, they must avoid caprice and expectation, and they must remain respectful and humble towards God. Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile insan, kendi konumunu çok iyi belirlemeli; orada naza-maza girmeden, saygısızca Cenâb-ı Hak'tan bir şeyler istiyor gibi tavırlara girmeden, Allah'a karşı hep saygısını korumalı.
'I am His slave on a leash; He may exercise over me any control that He wishes. "Ben, O'nun boynu tasmalı bendesiyim, kölesiyim; üstümde istediği gibi tasarrufta bulunabilir.
Requesting anything outside of His wishes upon me would be a shame upon me. Gayrı O'nun istekleri dışında herhangi bir istekte bulunmak, yakışmaz bana.
I will put forward my weakness and poverty, and ask only from Him the things that I need.' Sadece aczimi-fakrımı dillendirerek, muhtaç olduğum şeyleri yine O'ndan isterim" mülahazası, temkînin ifadesi.
Avoiding affectation and complaining. Nazlanmama bu mevzuda, nazlanmama.
As you all know, with a few small adjustments: Hani biliyorsunuz, bir-iki şeyi biraz değiştirdim:
For example when we say, 'With the torment of separation', the subject of this phrase should also be understood as the Divine Essence. Those who know language will know; those who understand literacy will know. Mesela, "Zulmet-i hicrinle" deyince, özne olarak burada Zat-ı Ulûhiyetin anlaşılması da söz konusu; sözden anlayanlar anlarlar, edebiyattan anlayanlar anlarlar.
'With the torment of separation'. "Zulmet-i hicrinle."
Niyazi al-Misri, who had a large following... Niyaz-ı Mısrî ki muktedâ bih zatlardan birisi.
Don't say that my sultan. Öyle deme be sultanım.
Even the rhythm isn't ruined: Vezin bozulmuyor, aruz bile bozulmuyor:
Say 'I can't sleep from the torment of separation, help o My Lord! "Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, Yâ Rab meded.
I live my life awaiting, help o My Lord!' İntizâr-ı subh-i dîdâr olmuşum, yâ Râb meded" de.
Because we must avoid relating negative things to the Divine Essence. Çünkü Zât-ı Ulûhiyete olumsuz bir şeyi nispetten sakınmak lazım.
The other says: Bir diğeri:
'Grant us kindness, O Lord! Never deprive Your pitiful servants of Your benevolence' "Kerem kıl, kesme Sultanım, keremin bî-nevâlardan."
Now, he says: Şimdi Hazret diyor ki.
A great person, a master in my point of view. Büyük bir zat, benim nazarımda kutup.
'Would it be suitable for the Granter of Benevolence to withhold His kindness from the destitute?' "Keremkâne yakışır mı, kerem kesmek gedalardan."
How can you even ask 'Would it be suitable?' about the actions of the Divine Essence? Zât-ı Ulûhiyetin icraatında, O'na "Yakışır mı?" denir mi?
Well. Efendim.
'Convenient it is for You to grant the destitute with generosity.' "Sezadır Sana kerem kılmak gedâlara."
This is an inseparable quality of the Divine Essence. Evet, bu, Zât-ı Ulûhiyetinin lâzım-ı gayr-ı müfârıkı.
'This is what is expected of You.' "Senden beklenen budur."
Trying to guiding Him, in a way, asking Him 'It is more to the point for You to do this' or something; these would be discourteous and against self-possession, or a stable spiritual state. O'na yol gösterme, bir yönüyle "Şunu yapman daha isabetli olur" falan deme; bunlar, saygısızlık olur ve temkîne aykırıdır.
Therefore, circumspection triggers one's feeling of invocation; one can fly with the feeling of stability. Dolayısıyla temkin, insanda, niyaz duygusunu tetikler; insan, niyaz ile şahlanır.
The one who has lost the feeling of self-possession lets go of himself into complaint. Temkîn duygusunu kaybeden, kendisini naza salar.
This was also one of the topics that was mentioned on the subject of confronting oneself. Bu da yine kendisi ile yüzleşme mevzuunda ifade edilen hususlardandı.
We walked around the shell of the matter, we've gotten stuck with the shell of the walnut, we couldn't get to the heart of the issue. Meselenin kabuğunda dolaştık, cevizin kabuğuna takılıp kaldık, özüne inemedik.
Thus, we couldn't offer you the core of it, we couldn't get you to taste it; and when it comes to filling you, it is already so far away from us. Dolayısıyla da cevizin özünü size sunamadık, onu size tattıramadık; hele doyurma meselesine gelince, zaten o, bizden çok uzak bir şey.
In regards to that, it would be disrespectful even to make a joke about that subject. O mevzuda, o meselenin şakasını bile yapmak, saygısızlık olur.
Therefore, I will call the things I say and do—except the noble matters among what I say and do, they are excluded; my share of the matter and my way of expression—'grumbling'; if I have disturbed you and given you headaches with my grumbles, forgive me, and may God forgive me, as well. Dolayısıyla deyip-ettiğim şeylere -deyip-ettiğim şeyler arasındaki kutsal konular müstesna, onlar münezzeh; meselenin bana ait kısmana ve ifade tarzıma- "dırıltı" diyeceğim; dırıltılarım ile sizi tasdi' ettim ve başınızı ağrıttım ise, siz kusura bakmayın, Allah da affetsin.