Yazdır

Annelerimiz, ahireti tercih ve boşanma

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Dosyaları

Fethullah Gülen: Bamteli: Annelerimiz, ahireti tercih ve boşanma

Çay faslından hakikat damlaları: Allah’ı talep ve gerçek hürriyet

  • Gözün sürekli yukarılarda olmasını çok önemli görüyorum. Bundan maksat; bir kısım harikulâdelikler sergileme ve fevkalâdeliklerle kendini ifade etme değil, O’nu bilme ve kendini O’nun huzurunda bir hiç görme adına derinlik. (00:35)
  • Madem sahabe mesleğinin çok önemli bir esası keşif ve keramet gibi harikulâdeliklere tâlip olmamaktır; o halde, Ashab-ı Kirâm’ın yolunu tutan Kur’an talebeleri de başkalarını hayran ve hayrette bırakacak sıradışı işlere merak sarmamalı; havada uçma, suda yürüme, bir bakışla uzaktaki cisimleri hareket ettirme gibi şeyleri meziyet kabul etmemeli, onlara gönül bağlamamalı ve hele asla arkalarına düşmemelidirler. (01:22)
  • Hazreti Mevlânâ, en büyük paye bildiği kulluğunu şöyle seslendirir:

    مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ
    مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ
    هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ
    مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

    “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

    (03:06)
  • İslâm’ın kalbî ve ruhî yanı açısından, hürriyet “insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şey karşısında baş eğmemesi”dir. Hayatını cismanî hazlarının arkasında sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karşısında şükredeceğine iyice küstahlaşan ve kazandıkça biraz daha hırsa kapılıp şımarıklaşan ama diğer taraftan elindeki imkânları yitireceği korkusuyla tir tir titreyen bir zavallı –dünyaya hükümdar bile olsa– hür kabul edilemez. Çünkü, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Dünyanın nefis ve hevesâta bakan yanlarına karşı kapanan, kalbini dünyadan, dünyayı da kalbinden uzaklaştıran bir insan, zindanda dahi olsa gerçek hürriyeti bulmuş demektir. Yaratıcı’ya yönelen, gerçek kıblesine dönen, sadece Hakk’a kul olmak suretiyle arzulara kulluk, kuvvete kulluk, şehvete kulluk, şöhrete kulluk gibi çeşit çeşit kulluklardan kurtulan böyle bir insan gerçek hürdür. O boynuna hiçbir kementin geçirilmesine razı olmaz; ihtiraslar onun ufkunu kirletemez; heva, heves ve şehvet ona boyun eğdiremez. (04:28)
  • Bazen hayatını hak ve hakikate hizmete vakfetmiş gibi görünen insanlar arasında bile, bazı dünyevî imkânlardan istifade etmek isteyenler bulunabilir. Fakat adanmış ruhlar, gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) gibi davranmalıdırlar. Hazreti Amr, kendisine ganimet verilmek istendiğinde: “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür. (06:40)
  • Sözlük açısından “doğruluk” demek olan istikamet; ıstılah itibarıyla, itikatta, amelde, muâmelâtta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp takva dairesine girerek nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ gösterme şeklinde yorumlanmıştır. Şu kadar var ki, istikâmetin de dereceleri söz konusudur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir rivayette, “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı!”; diğer bir rivayette ise, “Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!” buyurmuş; “Hûd Sûresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” sözü ile

    فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
    “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112)

    âyetine işârette bulunmuştur. Evet, Allah Rasûlü “İstikâmet üzere ol!” emrini kendi kulluk ufkuna göre çok derin anlamış ve hayatını o çizgide sürdürmüştür. (10:57)

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, eşlerinin bazı taleplerinden dolayı hüzünlenip hücre-i saadetine kapanması, onları dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakması ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememesi olarak bilinen “tahyir” ve “ilâ” hadiseleriyle alakalı ayet ve hadisler nasıl okunmalı ve hangi esaslar çerçevesinde mütalaa edilmelidir ki mü’minlerin annelerine karşı zihinlerde leke hâsıl olmasın ve onlar hakkında suizanlara düşülmesin? (11:40)

  • Tahyîr, Allah Resûlü’nün hanımlarının, Efendimiz’le birlikte yaşayıp-yaşamama mevzuunda muhayyer bırakılmaları hâdisesidir. Mebdei ne olursa olsun, bu hâdise, Allah Rasûlü’ne bizzat Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Mevzu ile alâkalı âyet aynen şöyle demektedir:

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْوَاجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً جَمِيلاً وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ اْلاٰخِرَةَ فَإِنَّ اللهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا
    “Ey şanı yüce peygamber! Hanımlarına söyle: ‘Eğer dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden ehl-i ihsan olup hep iyi davrananlara büyük ecir hazırlamıştır.’” (Ahzâb sûresi, 33/28-29)

    (12:25)
  • Cahiliyede erkekler, kadınları sıkıştırmak için onlara yaklaşmamaya yemin eder ve süresiz olarak onları perişan vaziyette bırakırlardı; buna “îlâ” denirdi. Kur’ân, îlâyı bazı şartlara bağladı ve onun azamî süresini dört ay olarak sınırladı. Bu süre içinde birleşme kapılarını açtı; erkek keffâret vererek eşine dönebilir; fakat dönmemeye kararlı ise, dört ay sonunda eşini serbest bırakmak zorundadır. İlgili ayetin meali şöyledir: “Eşlerine yaklaşmamaya yemin eden kocaların, dört ay bekleme hakkı vardır. Şayet kocaları bu süre bitmeden eşlerine dönerlerse bunda mahzur yoktur. Çünkü Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara, 2/226) Allah Rasûlü’nün eşlerine karşı tavır ayarlamasına ve hücre-i saadetine kapanmasına da bir yönü itibarıyla “Îlâ Hâdisesi” denmiştir. (12:35)
  • Nebîler Serveri’nin eşleri de birer beşerdi; her insanda bulunan bazı duygular onlarda da zaman zaman hükmünü icra ediyordu. Hane-i Saadet’te vahiyle besleniyor olmalarına rağmen, dünya nimetlerine karşı tabii alâka onların içlerinde de bir ölçüde canlılığını koruyordu. Gerçi, o huzur atmosferinde, bugünkü evlerden yükselen şikayet edalı sesler hiçbir zaman duyulmamıştı; fakat, birkaç kere, onların da günde bir-iki öğün yemek yeme ve herkesin istifade ettiği kadar dünyadan istifade etme arzuları ve bu arzularını açığa vuran imaları olmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bol bol nimetler lutfettiğini görünce, Ezvâc-ı Tâhirât da kendilerine verilen nafakanın arttırılması hususunda Gönüllerin Efendisi’ne başvurmuşlardı. Fakat, Ufuk İnsan (aleyhissalâtü vesselam) zevcelerinin bu müracaatından hiç memnuniyet duymamış; bilakis, oldukça üzülmüş ve hoşnutsuzluğunu belirtmişti. Hatta, Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, eşlerinin daha fazla nafaka talep etmelerinden dolayı o kadar hüzünlenmişti ki, hücre-i saadetine kapanmış ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememişti. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kutlu Nebî’ye eşlerini dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakmasını emretmişti. Hikmetin Lisân-ı Fasîhi, önce Hazreti Aişe (radıyallahu anha) validemizle konuşmuş ve ona “Sana bir şey söyleyeceğim ama anne ve babana danışmadan acele ile karar vermeni istemiyorum!” demiş; sonra da, “Ey Peygamber, eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım! Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret mülkünü isterseniz, haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/28-29) mealindeki ilahî beyanı okumuştu. (13:20)
  • Allah Rasûlü’nün eşlerini muhayyer bırakması hadisesi hemen duyulmuştu. Herkes hüzünle mescide koştu ve ağlamaya durdu; zira Allah Rasûlü’nü kederlendiren en küçük bir hâdise dahi Müslümanları ağlatmaya yetiyordu. Bütün Müslümanlar Allah Rasûlü’yle o derece bütünleşmişlerdi ki, evinde cereyan eden çok küçük bir huzursuzluk hemen duyuluyor ve Müslümanlar Allah Rasûlü’nü üzen bu hâdisenin ortadan kalkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. O gün de böyle olmuştu. Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer de mescide koştular. Allah Rasûlü’nün yanına girmek için izin istediler; fakat kendilerine izin verilmedi. Onlar da diğerleri gibi mescitte beklemeye başladılar. Ancak üçüncü taleplerinde izin çıktı ve içeriye girdiler, sonra da kızlarını azarlamaya başladılar. Allah Rasûlü, uzaktan manzarayı seyrediyordu.. ve bu esnada, sadece bir tek cümle söyledi: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.” (18:07)
  • Eski yeni bazı müfessirler, yazarlar ya da araştırmacılar, ezvâc-ı tâhirâtın rahat bir hayat istediklerini, süs ve zinet talep ettiklerini dile getiriyorlar ki bu çok yanlıştır ve büyük bir suizandır. Aslında, o hanede İnsanlığın İftihar Tablosu’na eş olmak, pek çok sorumluluk isteyen büyük bir pâyeydi ve pek ağır mükellefiyetleri beraberinde getiriyordu. Bu itibarla da, o muallâ annelerimizin hepsi çok büyük kadınlardı; öyle ki, eğer onlardan sadece bir tanesi belli bir döneme düşmüş olsaydı, o zaman diliminin tamamını aydınlatırdı. Şayet, onlar farklı farklı devirlerde gelmiş bulunsalardı, kendi devirlerinin müceddidi ve müctehidi olurlardı. Çünkü, onlar Eşsiz Âile Reisi’nin rahle-i tedrisinde Allah’a gönülden teveccühle ve tam bir istiğna ruhu ile kıvamlarını bulmuşlar; tahammül edilmesi çok zor olan şartlara bütün bir ömür boyu katlanmışlardı. Mesela, onlar günde bir defa yiyecek bir lokma ya bulur ya da bulamazlardı. Hazreti Aişe’nin (radıyallahu anhâ) ifadesiyle, “Bazen bir ay geçerdi de, Âl-i Muhammed aleyhissalâtu vesselâm’ın hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.” Evet, hâne-i Saadet’in güzîde fertleri sadece hurma ve su ile iktifa ederlerdi. Bu açıdan, onları kendi hususiyetleriyle ele almak lazımdır. (20:12)
  • Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) ilk defa Hazreti Âişe validemizi çağırdı ve ona “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.” dedi. Sonra da mevzuun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hazreti Âişe’nin cevabı tam sıddîk babanın sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Ya Rasûlallah, anne ve babama Senin hakkında mı danışacağım; hayır, ben kesinlikle Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu tercih ediyorum!” dedi. Daha sonrasını Validemiz şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütâlaa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler.” (24:43)
  • Habîb-i Ekrem’e zevce olma şerefine ermiş o muallâ hanımların, o hanede bulunmaları aslında bir katlanmaydı; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istiğnasını paylaşma, zühdüne ortak olma, dünyevî zorlukları beraberce aşma ve el ele Cennet’e koşmaydı. Mü’minlerin anneleri, Rehber-i Ekmel’in yol göstericiliğiyle kullukta zirveye ulaşmış; kendilerini tamamen Allah’a adamış ve mâsivâdan bütün bütün sıyrılmışlardı. Belki, ruhlarındaki insanî duygular ve beşerî istekler topyekün silinip gitmemişti; fakat onlar, nefsanîlikten arınmaları sayesinde o hislerin yönlerini de ahirete tevcih etmiş ve insaniyette kemal derecesine yükselmişlerdi. Evet, onlar ahirette İnsanlığın İftihar Tablosu’yla beraber olabilmek için her zorluğa katlanıyorlardı. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Sevde annemizi (radıyallâhu anhâ) boşamak isteyince ya da validemiz öyle zannedince, büyük kadın hemen yanına koşup Allah Rasûlü’ne âdeta yalvarmış, gününü Hazreti Âişe’ye (radıyallâhu anhâ) verdiğini söylemiş ve tek isteğinin Peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişti. (28:10)
  • Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah katında helâllerin en menfuru, en fazla buğz edileni boşanmadır.” buyurmak suretiyle, karı-kocanın birbirinden ayrılmasının Allah nezdinde mahz-ı buğz bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla böyle bir yola girmemek için daha baştan evliliğin akıl ve mantık blokajı üzerine oturtulması gerekir. Zira evliliğin hissîliğe tahammülü yoktur. Hissî temayüllerin yanında mutlaka mantığın da son kertesine kadar çalıştırılması icap eder. (29:55)
  • Allah’ın emaneti olarak alacaksınız, belli ölçüde beraber kalacaksınız, kanlarına gireceksiniz, sonra da partal bir eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaksınız.. öbür tarafta kaldırır sizi partal bir eşya gibi atarlar. ( ) Beddua edesim geliyor. Kana girdikten sonra onlara karşı kötü muamele yapanlar hakkında beddua edesim geliyor!.. (32:18)
  • Cenâb-ı Allah, ezvâc-ı tahiratı nazara verirken şöyle buyuruyor:

    اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ
    “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6)

    Bazıları meseleyi sadece fıkhî açıdan ele alabilirler; fakat doğrusu, inanan insanlar bir anneye ait bütün hususiyetleriyle onlara bakmalı ve kendi öz annelerine toz kondurmadıkları gibi (belki ondan da öte) onlar hakkında da çok hassas olmalıdırlar. (34:06)
  • Ezvâc-ı Tâhirât validelerimiz, kendilerine hürmet edip öz anneleri gibi saygı duyanlara mutlaka sahip çıkarlar. Nitekim, bir müşahedede Hazreti Hatice annemiz, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ile hizmet erleri arasında elçilik yapıyor. (36:38)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.