Yazdır

Müzmin Müfteriler ve Müslümanca Mukabele

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Çözümleri

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

İnanan bir insanın bazı haklarından vazgeçse bile Hukukullah ile alakalı hususlarda söz söyleyemeyeceğini ve affedici olamayacağını ifade etmiştiniz. Bu zaviyeden Gönüllüler Hareketi'ne düşmanca davrananlara ve olmadık iftiralar atanlara karşı şefkatle yaklaşmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kâinattaki Denge ve Şefkat

Ben ekstradan şefkatli bir insan değilim. İslam'ın emrettiği kadar, belki ona yakın şefkatli olmaya çalışıyorum. Herkese, her canlıya, her mahlûka belli bir ölçüde alâkadar olurum. Mesela belgesellerde vahşi bir hayvanın, bir aslanın, bir kaplanın, bir panterin bir geyiği veya ceylanı nasıl parçaladığını senelerce evvel görmüşsem bu hal benim bir saat, iki saat uykumu kaçırır, uyuyamam yatakta. O hayvana hiddetle şiddet ederim, ağ kurarım, ayağına ip atarım, o narin hayvanı parçalamaması için elimden geleni yaparım. Böyle bir şeyle teselli olurum. Fakat bir denge var. Bu böyle sürüyor. Nebatat, hayvanatın imdadına, hayvanat insanlığın imdadına yetişiyor ve herkes böyle geçiniyor. Hatta bize de mübah kılındığı için biz hayvanları kesip yiyoruz. Fakat bütün bunlar o ızdırabımı, o heyecanımı, o hafakanlarımı dindirmiyor. Çok samimi söylüyorum.

Bir Karıncaya Bile Bastığımı Hatırlamıyorum

Ne var ki bu Cenabı Hakk'ın istediği ölçüde bir şefkat midir? Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) ümmet olmanın gerektirdiği bir şefkat midir? O ölçüde bir şefkat sayılır mı bilemem, iddia edemem. Onu belli ölçüde yaşayan bilir. Mesela şu kadar küçük bir şey söyleyeyim. Bilerek bir karıncaya ayağımı bastığımı hiç hatırlamıyorum. Bir karıncayı düştüğü bir çukurdan çıkarmak için dakikalarca elimi o pis suya sokup onu oradan kurtarmaya çalıştığımı bugünkü gibi hatırlıyorum. Bunların da yaşama hakkı var. Bu din-i mübin-i İslâm'ın gereğidir.

Şefkat Kahramanı Efendimiz

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Mekke-i Mükerreme'ye yürürken yolda yuva yapmış kuşları görür. Onları oradan uçurur, yavrularını korkutur veya yumurtaları düşürürler, bir daha yuvaya dönerler veya dönmezler diye ordunun yürüyüş güzergâhını değiştiriyor. Mekke'ye doğru bu kadar hassas bir yürüyüş söz konusu olduğu halde Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) o kuşları yavrularının üzerinden uçurup rahatsız etmemek için yolun güzergâhını değiştiriyor. Yine sahabelerle oturduğu bir yerde yılan görüyorlar. Sahabelerden bazıları o yılanın üstüne yürüyünce yılan bir deliğe kaçıp saklanıyor. Bunun üzerine Efendimiz "O sizin şerrinizden, siz de onun şerrinden kurtuldunuz" buyuruyor. Yılan için sizin şerrinizden kurtuldu diyor. Bir yerde de yumurtalarının üstünde kuluçkada yatmakta olan kuşu kaçırıyorlar. Kuş başlarının üstünde uçmaya başlayınca Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) çok celâlleniyor. "Kim o kuşa öyle eziyet etti" diye soruyor.

Şimdi mesele bu zaviyeden ele alınacak olursa İnsanlığın İftihar Tablosu'nda bütün varlığı kucaklayan bir şefkat var. Yani sadece insanlığa değil, insanlık için "Fe lealleke bâhiün nefseke alâ âsârihim..." (Kehf Suresi, 18/6)[1]

Böyle fevc fevc cehenneme giden insanları gördükçe kendisini öldürecek şekilde ıstırap çekmeye başlıyor. Allah diyor ki "Kur'an'a veya sana inanmadıkların dolayı neredeyse intihar edeceksin, kendini öldüreceksin" diyor. İşte böyle bir şefkat var O'nda. O zaviyeden meseleye bakılacak olursa bizde şefkat var mı, yok mu, onun münakaşası yapılabilir. Mesele sadece bir karınca meselesi değil. İnsandan hayvanata kadar, ondan ağaçlara kadar mukayese yaparken onunla mukayese yapmak lazım, o ölçüde şefkatli miyiz?

Cennete girdikten sonra ümmetinden bazıları cehennemde ehl-i dalâlet ve günah-ı kebair işleyenler gibi yandıklarını duyunca cennetten dışarıya çıkıyor. Geliyor cennet-cehennem ortasında bir yerde başını yere koyuyor. Allah (cc) tarafından "İrfa' re'seke, işfa' tüşeffa" diyor. "Şefaat dile, şefaatine cevab-ı sevab verilecek ve iste, istediğin yerine getirilecek bugün" deniyor. Ve yine çok iyi bildiğiniz bir şey var. Abdülkuddüs diyor ki "Hazreti Muhammed miraçta, başların döndüğü, bakışların bulandığı noktalara ulaştı. Hurileri ve gılman perdedarlığına koştu. Öyle yerlere gitti ki insanın başı döner ve geri dönemez fakat Hazreti Muhammed ümmeti için cennetten geri döndü. Vallahi ben o makamlar ulaşsaydım geri dönmezdim" diyor. Bunu değerlendiren diyor ki "İşte veli ile nebi arasındaki fark. Hoş o şefkatsiz değildi fakat cennetlerden çıkıp insanların elinden tutmak için yeniden onların arasına dönmesi engin bir şefkatin neticesidir.

Şefkat Mesleğimizde de Bir Esastır

Şimdi her inanan insan belli ölçüde bu şefkatten nasibi olması lazım, zaten şefkat mesleğimizde de bir esastır. Şefkatten azlığı ölçüsünde imandan da nasibi o ölçüdedir. Ne kadar şefkatten nasibiniz azsa imandan da o kadar bir kayıp ve hüsran içindesiniz demektir. Şefkati olmayanın tam bir imanı da yoktur.

Varlığı kucaklamayan, insanlığa açık durmayan, engin bir vicdanla herkesi bağrına basamayan bir insanın imandan nasibi de o kadardır. Bu açıdan bu aynı zamanda bizim mükellefiyetimizdir. Yunus Emre "dövene elsiz, sövene dilsiz, gönülsüz" demiş. Efendimiz'in de (sallallahu aleyhi vesellem) Taif dönüşü duasında ne dediğini biliyorsunuz. Yani taş atıyorlar, başı yarılıyor, ayakları kanlar içinde kalıyor. "Allahümme inni eşkû da'fe kuvvetî ve hevânî ale'n-nâs[2]" diyor. Orada horlanıyor, hakir görülüyor. Başı, dişi yaralanıyor. Bunun karşısında Allah'a yönelip "Allah'ım halimi sana arz ediyorum, bu mevzuda zayıf davrandım, mukavemetli olamadım. Bunlar beni bilmiyorlar, sen bunları affet" diyor.

Ardından oranın halkının başına dağların konması teklifiyle gelen melaikeye karşı diyor ki "Hayır, yüz sene sonra da bunların içinden, neslinden iman eden bir insan gelecekse hayır" diyor. İşte insanlığa karşı bu şefkati vardı Efendimizin. Yunus'un dediği gibi dövene elsiz, sövene dilsiz ve hiç kırılmadan gönülsüz olmak lazım, bunlara bakarak biz de önümüzdeki imama uyma mecburiyetindeyiz. Ne kadar uyabiliyorsak, ne kadar iktida edebiliyorsak, ne kadar onun hislerini paylaşabiliyorsak o kadar paylaşacağız. Bu açıdan biz kendimizi merkeze oturtarak, her şeyi görüp bize yapılan şeylere mukabelede bulunma, bunlara cevap verme, onlara lanetli bedduada bulunma gibi şeylere yönelmeye hakkımız yoktur. Çünkü her şeyin merkezinde değiliz biz. Her şeyin merkezinde Allah vardır. Allah'ın teveccühü ve rızası vardır. Biz kendimizi esas olarak alamayız.

Bir arkadaşımıza bu fakirden dolayı (kendisini kastediyor-EN) veryansın etmişlerdi. Gelip bana anlattı bunları. Olsun zararı yok demiştim. Belki daha yumuşakça bir şeyler de söylemiştim ben. "Hayret" dedi bana. "Bunlar size veryansın ediyorlar, siz böyle diyorsunuz" dedi. Yaşı benden büyüktü. Ben de ona "abi" dedim. "Kabirde üç tane soru var. Men Rabbüke ve mâ dinüke vemen nebiyyüke, Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir. "Hel ta'rifu Fethullah Hoca?" (Fethullah Hocayı tanıyor musun?-EN) sorusu yok bu soruların içinde. Seni hiç tanımasa da uçarak cennete gidebilir o insan. Benim aleyhimde veryansın etmiş, bu beni alâkadar etmez. Şahsi hakkımsa, bana ben olduğumdan dolayı hücum ediyorsa ben hakkımı helal ederim kim olursa olsun.

Ben Hakkımı Helal Ediyorum, Fakat...

Burada yine bir hissimi ifade edeyim. Çok kötülük yapan, yapmadık kötülük bırakmayan bir iki insan hakkında böyle şurada otururken cehennem bâza bir ilahi gibi aklımdan geçti. Kalktım içeriye gittim. Odaya girdiğimde gözlerim doldu ve "Hayır ya Rabbi" dedim. Cehennemle intikam almak istemem ben. Kâfir dahi olsa çünkü o katlanılacak şey değil, dayanılmaz ona. Bana hücum ederken Allah'tan, dinimden, Efendim'e bağlılığımdan, günümüzde Müslümanların içinde bulunduğumdan, kuvve-i maneviyeyi takviye ediyor gibi göründüğümden dolayı bana hücum ediyorlarsa orada benim hakkımın yanında bir de Allah'ın hakkı vardır. Efendimiz'in (sav) hakkı vardır. Kur'an'ın hakkı vardır. Hazreti Üstad'ın hakkı vardır. Din-i mübin-i İslam'ın hakkı vardır. Ve bütün Müslümanların hakkı vardır.

Allah'a Ait Haklara Karışamam

Cehenneme götürürken bile bana yapılan haksızlıktan dolayı öyle bir şey olsa ben orada rahatlıkla "vazgeçtim" diyebilirim. Fakat onun üzerinde Allah hakkı var, Peygamber hakkı var, Kur'an hakkı var, İslam hakkı var. Size hücum etmişse Müslümanlığınızdan dolayı Müslümanlığın hakkı var onun üzerinde. Ben onları da helal ettim diyemem. Büyük hatarlı bir şeydir bu. Allah'a ait hakkı helal etme salahiyeti bana verilmemiştir. Ben Allah'ın, Efendimiz'in, İslam'ın, Kur'an'ın vekili değilim. Şimdi hep o hücum edenlere, taarruz ve tecavüzde bulunanlara işte bu mülâhaza ile baktım. Bu benim dinimin emriydi. Öyle bakma mecburiyetindeydim. Onun için belki otuz beş-kırk seneden beri yüz yüze bir kere olsun gelmedik. Bir kere sormadık, "sen ne dersin" diye. Fakat hep aleyhte yazılar yazdı. Bir emekli de ona uyarak aynı şekilde yazılar yazdı. Ben onlar için "cehenneme yuvarlanın gidin" gibi bir dilekte ve duada bulunmadım. Tel'ine ve bedduaya "âmin" demedim onlar hakkında. Hukukî hakkınızı araştırabilirsiniz, tekzipler, tavzihler, tashihler yapabilirsiniz, tazminat alıp onu bir hayır kurumuna bağışlayabilirsiniz, -bağışlayın- o gevezeliklerini sürdürmemeleri için, haklı olmadıklarını yüzlerine vurmak için yaparsınız bunu.

Şimdi kendi hakkınızdan vazgeçme meselesi başka bir meseledir. Onların sizi karalayıcı, haksız yere halk nazarında düşürücü mahiyette iftira ve isnatlarda bulunması karşısında tavzihleriniz, tashihleriniz ve tekzipleriniz başka bir meseledir. Onlar otuz senedir, kırk senedir yazı yazıyorlar. Belki otuz defa, kırk defa da tavzih, tashih ve tazminatı oldu o yazıların. Ama yine yazıyorlar. Utanma hissi olmadığından dolayı yazıyorlar. Ne olurlarsa olsunlar, ben onlar için lanette bulunmam. Allah'ın laneti üzerlerine olsun demem. Onlar şeytan-ı racim gibi cehenneme yuvarlansınlar demem, hakkımı helal etmiyorum demem, Allah'a ait haklara da karışamam. Cenab-ı Hak onlar hakkında istediği gibi muamelede bulunur.

Ben aslında bunları söylerken bir mânâda sizin hissiyatınıza da tercüman oluyorum. Yoksa yadırganacak, tuhaf karşılanacak mülahazalar ifade etmekle, burada bir farklılık ortaya koyma peşinde de değilim.

Yılanın Belini Kırdı Diye Konuşmadım

Hayatımda olmuş bir şeyi arz etmek istiyorum size. Çok sevdiğim bir arkadaşım, olgunluğu kemali olan biri. Uzun süre bir yerde bir okulda da müdürlük yaptı. Kırlarda, çadırlarda dinlendiğimiz bir dönemde[3] yanımdaydı. Bir yılan yakalamış, onu silkti ve belini kırdı. Öyle içim parçalandı ki, yılanın belini kırdığı için onunla bir ay konuşmadım.

İşte o türlü yılanların kâkülüne bir şey dokunsa, saçları karıştırılsa zannediyorum yine bugün içime bir zıpkın saplanmış gibi olur. Yani ne yaparlarsa yapsınlar, bana bin kötülük yapmış da olsa öyle bir kötülüğe maruz kaldığını duysam, görsem, hissetsem, bütün insani hislerim harekete geçer. Çok heyecanlanırım, çok ıstırap çekerim.

Başta da bahsettiğim gibi, panterin canavarlığına, aslanın canavarlığına karşı rahatsızlık duyduğum misillü, onlara yapılacak şeyler karşısında da fevkalade rahatsızlık duyarım. Hayalimden dahi geçmesini istemem. Çünkü hayalimin dahi o şeylerle kirlenmesi beni rahatsız eder.

Haziran Fırtınası

Hep böyle aklımdan geçmiştir. Onlar o Haziran Fırtınası'nda[4] yaptılar ettiler, iftira ve isnatta bulundular. O bantlar, kasetler tamamen montajdı[5]. Hatta montaj yapılırken içlerinden bir delikanlı, arkadaşlarımızdan birisini telefonla arıyor. "Burada çok büyük kodaman kodaman insanlar var, bantların başından, sonundan keserek kendilerine göre montaj yaparak, medyaya vermek için hazırlıyorlar" diyor. O delikanlının telefonla haber verdiği arkadaş, armatörlerden bir arkadaştı. O delikanlı montaj hadisesini görünce kendince "Falan abi, o bizi düşünür. Ben ona haber vereyim de bu mesavinin (kötülük) önünü baştan alsınlar" diyor.

Sonra ihtimal ki o adamı, o delikanlı kimse o işi bilen kişiyi, bir daha dışarıya bırakmadılar. İkinci bir telefon konuşma imkânı olmadı. Nerede montaj yaptıkları da belliydi. Hatta isimleri de söylenebilir o insanların ve bunların üzerine gidilmedi o esnada. Şimdi de oturup niye gidilmedi diye hayıflanmıyorum ben.

Herkes Karakterinin Gereğini Ortaya Koyar

Onlar karakterlerinin gereğini yaptılar.[6] Onlar insanlığa, dine öyle bakıyorlarmış. Yarım yamalak bir dindara böyle bakıyorlarmış. Kur'an'a sahip çıkana bakışları buymuş. Hâsılı onlar kendi karakterlerinin gereğini yerine getirdiler.

Bir yerde onlar bir mağdur ve mazlum durumuna düşseler, hatta trafikte arabaları bozulsa, onlara yardım etme imkânı olsa, ben de kendi karakterimin gereğini yerine getiririm. Hatta arabada yer olmazsa kendim iner orada beklerim, onları arabaya bindirir gidecekleri yere gönderirim.

Buna, belki bazılarınız "bu kadar da olmaz" diyebilirsiniz. Nitekim onlardan birisine, çıktığım televizyon programlarından birinde "bey" dediğimden dolayı, hepinizin tanıdığı bir profesör arkadaşımızla -yaşça biraz benden de büyüktür- karşılaştığımızda bana dedi ki: "Hocam niye o süfli, sefil adama "bey" dedin".

O benim edebim ve üslubumdur. Terbiyemi, üslubumu, edebimi namusum gibi bilirim. Ve namusumu koruma hassasiyetiyle korurum. Dilimin bozulmasına asla fırsat vermem. Kalemimin de öyle çirkin oynamasına meydan vermem. Kendim olarak kalırım, kendim olarak düşünürüm, kendim olarak yazarım.

Kendimden farklı bir tavır sergileme meselesine gelince onu kendi hakkımda mesh sayarım. Mânâsı, hayvanlaşma, suret değiştirme demektir. Mesela kendime "niye eşekleştin?" derim.

Bir başkaları öyle davranıyormuş, o beni alâkadar etmez. Ve bu çirkin tabiri onlar hakkında da kullanmam. O da benim üslubuma terstir. Ama kendi hakkımda rahatlıkla kendimi sorgulama adına o tabiri kullanırım.

Benden Ne Bekliyorsunuz?

Efendimiz Mekke'yi fethettiği zaman Mekke ahalisine ve ileri gelenlerine "benden ne bekliyorsunuz" dedi. Herkes baktı böyle yüzüne. O da onlara kardeşi Yusuf peygamberin dediği gibi "İzhebû entümü't-tulekâ-gidin hepiniz serbestsiniz"[7] dedi. Yani "Peygamber Yusuf'un (as) söylediği sözden daha fazlasını söyleyecek değilim ve bugün size bir azarlama ve ayıplama yoktur. Gidin, hepiniz serbestsiniz" buyurdu. Mülhidler ve müşrikler herkes o güne kadar O'na kötülük yapmışlardı.

İsterseniz o tarihi tekerrürler devr-i daimi içinde bugüne kadar kötülük yapan yirmisinden ellisine ne kadar insan varsa, ben de birgün karşılaşsam bunlarla ve "benden ne bekliyorsunuz" desem, onlara aynı şeyi söyleyeceğim. "Kâle la tesrîbe aleykümü'l-yevm, yağfirullâhü leküm ve hüve erhamü'r-Râhimîn"[8] diyeceğim. O ayette Yusuf aleyhisselam dedi ki: "Bugün size karşı sorgulama, kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir." Ben aynı şeyi "Bugün size bir kınama yoktur" derim.

Başka şey söylemem mümkün değil. Çünkü benim Efendim ve O'nun selefleri öyle diyor. Bütün Peygamberi âli izam öyle diyor. Başka türlü demem, başka türlü düşünmem mümkün değil[9].

Müslüman'ı Tanımamışlar

Başkaları, bizim başka şekilde hareket edeceğimizi, başka şekilde düşüneceğimizi, onlar için farklı mülahazalara gireceğimizi düşünüyorlarsa Müslümanı tanımamış onlar.

Birkaç tane canlı bombaya bakıyorlar, birkaç tane teröriste bakıyorlar. İslam yâd ellere düşmüş. İslam'dan cüda düşmüş insanların tavırlarıyla şöyle veya böyle İslam'a gerçekten gönül vermiş insanları karıştırıyorlar.

Defaatla söyledim bilerek o işi (teröre bulaşanlar) yapanlar Müslüman olamazlar. Burada Mutezile gibi konuşmuyorum. Bilerek o işi yapanlar Müslüman olamazlar diyorum.

Çünkü cinayet çok kötü bir şeydir. İki şey var. Birincisi, Kur'an-ı Kerim'de bir insanı öldürme bir kâinatı öldürme gibi ona eş tutulmuş. İkincisi İslam'ın drahşan çehresini karartıyorlar[10]. Bunu yapan Müslümanları gösterip "İşte Müslümanlar bunlar" dedirtiyorlar. Kimsenin buna hakkı yoktur.

Şimdi onlara bakarak sizi de öyle görüyor, öyle yorumluyor veya cibilli olarak, tabiatları zaten öyle konuşmayı gerektiriyorsa, öyle konuşuyor, öyle düşünüyor ve öyle neşriyatta bulunarak intikam alıyorlar sizden. Hınçlarının gereğini yerine getiriyorlar.

Fakat bir adamın hıncı, sizin hınçlı olmanızı gerektirmez. Başkalarının mesaviye (pisliğe, kötülüğe-EN) gömülmesi, gırtlağına kadar mesaviye gömülmesi, o mesaviyi işlemeyi size mübah kılmaz. Size kasteden bir insana, sizin kastetmeniz yine cinayet sayılır. Onun size sövmesi, sizin ona sövmenizi mübah kılmaz.

Oradan cımbızla bir kelime alıp, başka bir yerden bir kelime alıp, bunları bir araya getirip, bir kısım dinsizlerin, imansızların, mülhidlerin yaptığı gibi hâşâ Kur'an-ı Kerim'i terörü teşvik eden kitap şeklinde gösterme, bu bir talihsizliktir, bahtsızlıktır, şekavettir, dalâlettir.

Yarın Hakk'ın Divanı Var

Bu açıdan bize, sadece Allah'a sığınmak düşer. Onlar için, her zaman, "Allah'ım Hâdi (hidayet eden) sensin, kalplerine hidayet lutfeyle, kalplerinin yumuşamasına mazhar eyle" diyorum.

Bugünün yarını var,
Yarın Hakk'ın divanı var
Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah'ı var
Bugün halka cevretmek kolay
Yarın Hakk'ın divanı var.

O divanda biz, bize ait şeylerden vazgeçtik diyebiliriz. Bugünkü halimizle biz de günahlarımızdan, hatalarımızdan dolayı sıkışırsak, düşüncelerimiz değişir mi, değişmez mi? Ben şimdi değiştirmeme kararındayım ama o günün şiddetini, hiddetini, baskısını bilemiyorum. Ama temel düşüncem, mülâhazam, ahlâkım bana karşı yapılan haksızlıktan dolayı, kimseye karşı hak iddiasında bulunmama karakterindeyim.

[1] Kehf Suresi, 6. ayet: "Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur'an'a) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin."

[2] Allah'ım kuvvetsizliğimi, zaafımı, insanlara karşı horlanıp hakir görülmemi bu halimi sana şikâyet ediyorum, halimi sana arz ediyorum. (İbni Hişam, Sire 2/60-63, el Bidaye 3/166 vd... Buhari Bed'ül Halk, 7, Müslim, Cihad 111)

[3] Fethullah Gülen Hocaefendi 1968 ila 1973 yılları arasında yapılan Kaynaklar ve Edremit dinlenme kamplarını hatırlatıyor.

[4] 18 Haziran 1999 Cuma akşamı atv'de ünlü bir televizyoncunun "Düğmeye Ben Bastım" diyerek montaj kasetleri göstermeye başladığı süreç.

[5] Milliyet, 16 Ocak 2005. Mehmet Gündem, Fethullah Gülen'le 11 Gün adlı röportaj dizisinde "Kasetlerdeki Sözler Montajla Çarpıtıldı" başlıklı bölüme bakılabilir.

[6] İsra suresi, 17/84 (Kul küllün ya'melü alâ şâkiletihi ferabbüküm a'lemü bimen hüve ehdâ sebilâ" "De ki: "Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir)

[7] İbni Hişâm, 4/54; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/252; Zâdü'l-Meâd, 2/394; Tecrid Tercemesi, 10/340-341, Sîre, 4:55; Tabakât, 2:142; Taberî, 3:120. Buhari İlim 37, Cilt 1/34.

[8] Yusuf suresi, 12/92

[9] Nuriye Akman'ın 1 Nisan 2004 tarihli röportajında "Pençem Yok Pençe Atamıyorum, Onlar Isırıyor Yanlarına Kalıyor" başlıklı bölüme bakılabilir.

[10] Milliyet, 18 Ocak 2005. Mehmet Gündem, Fethullah Gülen'le 11 Gün adlı röportaj dizisinde "İslami Bünyenin İfrazatı" başlıklı bölüme bakılabilir.

Editörün Notu: Bu metin konuşma dilinden aktarıldığı için gramer açısından küçük tasarruflarda bulunuldu.