Yazdır

Mesafeler Kurban Oldu!

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Çözümleri

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Aşağıda Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 24 Aralık 2007 tarihli "Mesafeler Kurban Oldu!.." başlıklı sohbetinin çözümünü okuyacaksınız.

Soru: Hizmet erleri, önceki senelerde Kurban Bayramı'nı daha çok deri toplama ve muhtaç talebelerin et ihtiyacını karşılama fırsatı olarak görüyorlardı. Bu bayramı ise, doğu-batı kaynaşması adına çok önemli bir vesile kabul ederek, bayramlaşmak ve yardımlaşmak için ülkenin bir ucundan diğerine koştular. Aslında birkaç kilo et değil, gönül verdiler gönül aldılar. Halkımızın birlik ve beraberliği zaviyesinden bu gayretleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mahiyet ve Usûlde Bir Değişiklik Yok

Usûlde bir değişiklik yok. Ümmühatta milimi milimine uyulması gerekli olan şeylere uymaya çalışıyoruz. Fakat zamana emanet edilen bir kısım yorumlar, değerlendirmeler, konjonktürel bir kısım te'viller, yorumlar var. Bunlarda mutlaka farklılıklar yaşanır, duyulur ve hissedilir. Ve duyulup hissedilen şeylerin de o çerçevede duyulup hissedilmesi ve seslendirilmesi lazımdır.

Bilindiği gibi İslâm'ın ubudiyet diyebileceğimiz hususlarına önem verme öteden beri oluyordu. Ve sizin Kurban Bayramınız, kurbanınız, kurban kesmeniz, etiniz, et taksim etmeniz bütün bu kategoride mütalaa edilen şeylerdendi. Fakat zaman kendi yorumunu işini içine katınca bazı farklılıklar arz ediyor. Eskiden belli bir dairede onunla gönüller alınıyordu. Bir zaman sağımızda solumuzda annelerimiz babalarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız, yakınlarımıza Kur'an-ı Kerim'in emri[1] çerçevesinde veriyorduk. Ama zamanla bu mahiyet veya format değiştiriyor.

Sizin de zamanla format değişikliği olması gereken yerde biraz formatla oynamanız lazım. Bu bir zaruretin ifadesi, usul-ü fıkhın diliyle hâciyâtın gereğidir. Bir gerek olarak bunu yerine getireceksiniz ve aynı zamanda bir strateji olarak onu değerlendireceksiniz. Bunun bir mahzuru yok. Belki siz bunu yaparken gayri iradi olarak gönüller fethedilecek, insanlar görmediklerini görecekler, yeni bazı orijinal şeyleri görmenin ruhta hasıl ettiği heyecanla onları karşılayacaklar. Bir sevgiye, bir alâkaya ve bir irtibata vesile olacaklar.

Günümüzde bazı çevreler itibariyle bu türlü sevgi duygularını tetiklemeye, o istikamette heyecanları tetiklemeye, heyecanları tetikleyecek anahtarları bulmaya ve kullanmaya ihtiyacımız varsa işte bunlar o mevzuda bizim bugüne kadar yapa geldiğimiz şeylere farklı yorumlar katıyor. İşin mahiyeti değişmiyor ama yorumlar itibariyle daha bir enginleşiyor, daha bir yaygınlaşıyor ve daha bir mânâ ifade ediyor.

Burada şunu diyebiliriz: Bizler yaptığımız şeylerin şuurundaydık, Cenab-ı Hak da muvaffakiyet bahşediyor ve biz o meselenin şümulünü, inkişaf alanını bilmiyor idiysek şayet bence orada yorumda bir kusur etmişiz demektir. Allah bu kusurları sorar mı sormaz mı bilemeyiz. Çünkü bu bir idrak meselesi, idrak edilemeyebilir. İdrak edilemeyen şeylerden de Allah onu sormaz. Fakat bir kusur olduğu muhakkaktır.

Problem Her Yerde Var

Mesela neden biz şimdiye kadar bir Güneydoğu, bir Doğu Anadolu veya ülkenin diğer yerlerindeki insanları bağrımıza basmada geri kaldık? Ülkenin doğusunda halledilmesi gereken hususlar neyse ekonomik durumu düzgün olan İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin ve Tarsus gibi büyük şehirlerin varoşlarında da var. Buraların ihmali bir kısım problemlerin doğmasına sebebiyet verecekse, muhtemel o problemler oralarda baş gösterecek demektir. Buraları biz belli bir dönemde görememişiz. Bu da bizim yaptığımız şeylerin şumûl dairesini, inkişaf alanını göremediğimizi ortaya çıkarır. Bu zamana ve konjonktüre göre o meselenin ne tür yorum istediğini kavrayamama demektir. Bundan dolayı Allah muaheze eder mi etmez mi bilemem. Fakat hatadan dolayı muaheze etmediği gibi bunlarla da muaheze etmeyebilir. Biz öyle diyelim, meseleyi yumuşakça ele alalım.

Fakat bir vazife ve o vazifeyle alakalı bu hususta yorum ve te'vil hatası yaptığımızda şüphe yoktur. Şimdi bu, işin içine açıldıkça kavranmaya başlıyor. Cenab-ı Hak o meseleyi açıyor ve doğruyu gösteriyor bize. Dün onu kendi çevremizde yapıyor, kurslarda kalan talebelere, fakir insanlara ve yakın çevremize iyilikte bulunuyorduk.

Zamanla gördük ki fakirlik sadece bizim çevremizdeki insanlara münhasır değil. Kocaman bir Güneydoğu var, Kuzey Irak var, bir Afrika var ve daha nice dünyanın değişik yerleri var. Bütün buralara açılma bu iyilik ve cemilelerle esas gönülleri açma fethetme gibi bir şey oluyor, biz bunları yapalım da gönüller fethedilsin bu insanlar bizi bilsin bizi tanısın bizi takdir etsin bizi alkışlasınlar mülahazası yok.

O insanların nabızlarını tutsanız kalplerini dinleseniz hiçbirinde böyle bir mülahaza yoktur. Zannetmiyorum ben. Hayaline uğrayıp geçen bu türlü düşünceleri yaşatan insanlar olabilir fakat temelde öyle bir şey yok. Vazife yapıyoruz, yani bu insanlara yapmamız gereken bir sorumluluktur, bir vecibedir bunu yerine getiriyoruz. Bununla Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla onların gönülleri fethedilmiş oluyor Allah'ın izni ve inayetiyle. Bu arada birbirimizi ihmal etmenin, birbirimizden uzak kalmanın bünyede hasıl ettiği yaraları tamir etmiş oluyoruz. Farklı bakışlar giderilmiş ve değişmiş oluyor. Birbirini ayrı görme, birbirini öteki nazarıyla bakma mülahazaları giderilmiş oluyor. İnsanlar sarmaş dolaş oluyorlar.

Vazife Şuuruyla Hareket Edilmeli

Sabahleyin televizyonda seyrederken burada o karelerin her biri yüreğimin yağını eritti. Gözyaşlarım onu ifade etti. Bunları söylemek belki doğru değil. Fakat bunlar senelerden beri arzu edilen tablolardı, ihmal edilmişti. Keşke diyorum insanımız bir yönüyle kaba kuvvete karşı kullandıkları, dağdaki eşkiyayı şekaveti bastırma adına kullandıkları o imkanların bir kısmını da gönülleri kazanılabilecek halkın yüzde doksanbeşini teşkil eden bu insanlara karşı maddi yardım açılımıyla o insanların içine girmek suretiyle onların gönüllerini kazanma istikametinde değerlendirebilseydi.

Keşke valilerimiz halkın değerlerini yerine getirme mevzuunda o insanların önünde ve yanında olsaydı. Keşke askerlerimiz onlarla beraber bu halkın inançları istikametinde o yüzde 95'in belki daha fazlasının içinde olsaydı. Sağlarına baktıklarında valiyi, sollarına baktıklarında emniyet mensuplarını,, rical-i devleti görselerdi. Şimdi bayram, meclis dağılmıştı. Parlamenterler evlerinde bayram yapıyorlardı. Keşke insanlar bayram namazında selam verdiklerinde Van'da, Diyarbakır'da, Mardin'de, Tatvan'da, Şırnak'ta Hakkari'de sağa sola selam verdiklerinde aynı zamanda on tane parlamentere selam verselerdi.

On tane bürokratla karşılaşsalardı, on tane genel müdürün çehresini görselerdi orada. On tane müsteşarla karşılaşsalardı orada. Bu kadarcık bir gayretle -inanın bana- milyarlarca para sarf ederek dünya kadar uçak kaldırarak insanları bir çizgiye çekme yerine bu öyle bir fütühata sebep olacaktı ki masrafsız israfsız gönüller kazanılacak ve –bağışlayın- o dağa çıkan şakiler de, o parazitler de o toplumun içinde yaşama imkanı bulamayacaklardı. Bünye onlara yaşama hakkını vermeyecekti. Yüzleriyle, mizaçlarıyla bunu ifade edeceklerdi. Evlerinin kapılarını yüzlerine çarpmak suretiyle bunu ifade edeceklerdi. Bu olmadı mı? Belki kısmen oluyordu ama doğrudan doğruya bir toplum bu meseleyi vazife şuuruyla ele alması gerekir.

"Vazifemiz" deyip bu işe sarılması, bir iki seneden beri artan bir hız ve yükselen bir limitle bu meseleye sahip çıkması ve o insanların gönlüne girilmesi çok önemlidir. Yani bir his açısından heyecanlarımızı tetiklemesi, gözlerimizi yaşartması mesele değil, aynı zamanda kanayan bir yarayı tedavi adına zannediyorum tedavi edici bir yol, bir yöntem ve bir merhem olması lazım.

Bundan Sonra Yapılacaklar

Bundan evvelkiler pansuman tedavi idi. Gönlümüzün arzu ettiği şeyler şimdi yapılmaya başladı. Şimdi bu açılım değişik kimselere bir fikir verecek ve başkalarını harekete geçirecektir. İlerideki günlerde zannediyorum Diyanet Teşkilatımız, en önde insanlarıyla, toplum içinde itibarı ve kredisi yüksek olan insanlarıyla değişik kandilleri Doğu'da ve Güneydoğu'da tes'id edecek. Belki yurt dışına gidecekler, belki vaazlarını Kuzey Irak'ta yapacaklar. Yatırımcılarımız belki de büyük ölçüde oraya akın edecekler. Sesimiz soluğumuz duyulacak, seste ve solukta rahatsızlık verici bir şey olmadığı anlaşılacaktır.

O insanlara böyle talâkatla, belâgatla, fesahatla anlatacağımız şeylerin çok ötesinde güzel sözler söylersiniz, Kur'an'ı baştan sona okuyabilirsiniz. O'ndan daha beliğ bir beyan yoktur. Fakat ondan daha beliğ bir beyan varsa onun insanın davranışlarına aksedip yaşanmasıdır. İşte siz bugün onu gösteriyorsunuz. Öyle birkaç kare içinde orada sergilediğiniz civanmertlik zannediyorum bugüne kadar Gazali gibi insanların yazdıkları boyumuzu aşkın kitapları okumalarından daha müessir olacaktır. Ve Allah'ın izni ve inayetiyle de müessir oluyor.

Onlar Size, Siz Onlara Gelip Gideceksiniz

O insanlar buna açtı, buna susuzdu. Buna ihtiyaç içinde kıvranıyorlardı. Siz bu açlığı ve susuzluğu Allah'ın izniyle giderdiniz ve böylece bir yol açıldı, köprüler kuruldu. Şimdi sizin geçtiğiniz o köprülerden başkaları geçecek, belki sizin tahtadan kurduğunuz o köprüleri, Osmanlı köprüleri gibi taştan ve daha mükemmel hale getirecekler. Sağdan sola, soldan sağa geçişleri kolaylaştıracaklar. Onlar size, siz onlara gelip gideceksiniz. Böylece bir asra yakın zamandan beri bir türlü tedavi edilemeyen kanayan bir yara milletçe tedavi edilmiş olacaktır. Bu çok önemli bir gerçektir. Basit bir kurban eti üç-beş kilo et deyip geçmeyin. Bazen bir gül uzatmakla insanların gönüllerini fethedersiniz, bazen bir tebessümle. Peygamber Efendimiz'in (sav) işaret buyurduğu gibi "gülümseme bir sadakadır" diyor. Mümin kardeşinin yüzüne gülme kuyudan çektiğin bir kova suyu onun kovasına boşaltma yolda giderken başkalarına eziyet olmasın diye yolda eziyet verecek bir şeyi bertaraf etme başkalarına zarar vermeme meselesi gibi küçük gördüğünüz şeyler çoklarının gönüllerini fetheder. Bu da öyle bir meseledir. Hele o insanlar şimdiye kadar bunu bir asırdan beri hiç görmemişlerse hatta bir asırdan beri beklemeyi bile unutmuşlarsa. Çünkü çok sürpriz olarak karşılıyorlar. Kapılarının tokmağına dokununca kapılarının önüne gelen paketi görünce biraz sürpriz karşılıyorlar. Çünkü böyle bir şeyi hiç görmemişler ve diyor ki "Biz üç seneden beri et nedir görmedik, kurban kesemedik" diyor. Şimdi bu insanların gönlünü öyle fetheder öyle bir sempatiye vesile olur ki zannediyorum onların kendilerinden doğma kendi evlatları dağdan inse gelse onları silahla tehdit etse; "Sizi annem babam demem öldürürüm" dese zannediyorum bu gönlü fethedilmiş insanlar onlara iltifat etmeyecektir. Mihrabının ne istikamette olduğunu bilecek o tarafa yönelecek ve "hayır ben buradayım" diyecektir Allahın izni ve inayetiyle.

Milyonlar ve trilyonların başka yollarda sarf edilmesine karşılık civanmert insanımız vazifesini yaparken bu çerçeve ve bu formatta eda ederken bakın ne kadar güzel şeyler halledilmiş oluyor.

En Büyük Düşman: Cehalet, Fakirlik ve Ayrılık

Bu işi yapanlar çok önemli bir iş yapıyorlar. İnsanların gönlü fethediliyor. Dünya kadar insan gazetede televizyonda bu civanmertliği görünce yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir fikre sahip oluyor.

Bir uçak dolusu insan Tatvan'a, Batman'a gitti. Gelecek sene üç uçak dolusu gidecekler. Meğer yapılması gerekli olan şey buymuş, biz de böyle bir şey yapalım ve bu insanların gönlüne girelim diyecekler. Böylece çok ciddi bir kaynaşma ve uzlaşma olacak. Zaten yapmak istediğimiz de bu değil midir bizim? Uzlaşmayı temin etmek, ihtilaf ve iftirakların önünü almak, fakirliğe karşı savaş ilan etmek ve aynı zamanda onların okumalarını sağlamak, okumalarına yardımcı olmak lazım. Çağın başında söylenildiği gibi bizim hastalıklarımız cehalettir, fakirliktir, ihtilaf ve iftiraktır.

Yavuz Sultan Selim –cennet mekan- hazretlerinin "Milletimde ihtilâf ü tefrika endişesi/ Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni;/ İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz,/ İttihad etmezse millet, dağidâr eyler beni" ifadesiyle iç ve dış düşmana karşı çaremiz ittihad etmektir. Eğer millet ittihad etmezse mezarda bile bu bizi dağidar eder. Ecdadın ve şühedanın ruhlarını rencide eder.

Birkaç şey birden yapılmış oluyor. Üzerinde ciddi durulacak konferanslar ve seminerler verilecek bir mevzudur. Dilerim Diyanet bu meseleye sahip çıkar. Müftüleriyle, vaizleriyle çıkartmalar yapar oraya. Halkın gönlüne girer. Emniyet teşkilatı halkın içine iner. Bazılarının yaptığı gibi fakir çocuklara elbise giydirirler, harçlıklar verirler. Milletin gözünün önünde cereyan eden bu hadiseler çok önemlidir. Aynı zamanda çok ciddi bir örnek teşkil ediyor. Yapılması gerekli olan şey buymuş, bu fakir çocuklar nasıl seviniyorlar bir görseniz. Üzerinde ceketi, montu, ayakkabısı yok. Onları emniyetçi abisinden, polis abisinden, asker abisinden görünce içinde askere karşı, polise karşı yepyeni bir sempati uyanacaktır. Onlara bakarak onların şahsında kendi devletinin karşısında olmadığını, yanında ve arkasında onu desteklediğini görüyor. Ve bu bir inşirah vesilesi oluyor.

Böylece milletimiz oraya inşirah götürüyor, huzur götürüyor, itminan götürüyor Allah'ın izni ve inayetiyle.

Gelecekte hangi buut ve çapa ulaşacak onu bugünden kestirmek mümkün değil. Belki kendimize ait kestiğimiz kurbanları bile bulunduğumuz yerlerde değil de götürüp oralarda keseceğiz. Ve bu iş Erzurumluların ifadesiyle gün gelecek talyeye (ot ve saman gibi mahsüllerin devasa yığın hale gelmesi) aşacak. Kendilerinden ayrı düştüğümüzden dolayı bize bir kızgınlıkları, kırgınlıkları var mı yok mu bilemeyeceğim ama ruhaniler, cinler, müneccimler ve kahinler gibi o insanlara nasıl ulaşırız diye araştıracak ve onlara da kurban eti götürmeye çalışacağız. Veya onlara ne götürülecekse onu götürmeye çalışacak ve böylece bütün varlıkla aramızdaki hayt-ı vuslatı bir kere daha gözden geçirecek, köprüler kuracak ve Allah'ın izni ve inayetiyle bütün ayrılıkların hakkından geleceğiz.

Allah'a Yakın Olan Halktan Uzak Olmaz

Allah'a yaklaşan insanların halktan uzak olması düşünülemez. Evvela meseleye o zaviyeden bakmak lazım. Yani biraz evvelki mülahazalar çerçevesince "el insanu abidü'l-ihsan" insan iyiliğin kölesidir diyoruz. Siz o insanlara iyilikte bulununca kimseyi köle yapmayı, sömürmeyi, vesayet altına almayı düşünmüyorsunuz. Fakat bununla kardeşliğinizin gereğini ifade ediyorsunuz. Siz kardeşliğinizi ifade ederken onlar da bu meseleye lakayt kalamazlar. Hiç tereddüdünüz olmasın, onlar da çok ciddi bir civanmertlik ve kardeşlik ortaya koyacaklardır. Hatta bizim temel felsefemiz itibarıyla her yerde uyguluyoruz ya da uygulamıyoruz yanlış yerde kullanılan bir Türk atasözü Arapçadan çevrilme "ittakî şerran men ahsente bi ileyhi=iyilik yaptığın insandan sana gelecek şerden sakın" yanlış ve çarpık bir sözdür.

Biz onun yerine şunu koyuyoruz. "Ahsin ila menittekayte şerra=şerrinden korktuğun insana bile iyilikte bulun." Sana silahın namlusunu çevirmiş geliyor, sen ona bir gül atıver. Şiddetini de hiddetini de kırarsın. Her şeye rağmen o vaziyette ölürsen bir şehid-i mazlum olursun. Ve onun içinde öyle bir pişmanlık ateşi tutuşturursun ki o da kurtulur. Öbür tarafta da el ele tutar kurbete (yakınlık, Allah'a yakınlık) doğru yürürsünüz. Şimdi yapılan bu iyiliklerin hepsi çok farklı şekilde geriye dönecektir. Kurbet şeklinde geriye dönecek, size sevgi şeklinde geriye dönecek Allahın izni ve inayetiyle. Bir diğer mesele yaptığınız şeyler Cenabı Hakk'a kurbet vesilesiyse Allah (cc) kendisine yakın olanları halktan uzaklaştırmaz. Allah'a yakın iseniz Allah (cc) değişik vesileleri değerlendirir ve sizi vesile yapar onları halka yaklaştırır.

"İnnellezine âmenü ve amilu's-sâlihâti seyec'alü lehümü'r-Rahmânü vüdde" İman edip salih amel yapanlar Meryem sure-i celilesinde (ayet 96) ifade ediliyor. Buhari ve Sahihi Müslim'de bu ayet münasebetiyle Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "İman eder salih amel yaparsa yaptığınız şey salih ameldir." Yaptığınız şeylere riya (başkasının görmesi) süm'a (başkasının duyması) karıştırmadığınız sürece Allah'ın emrettiği şekilde ubudiyet mülahazasına bağlı taabbudi (sadece Allah emrettiği için) bir derinlik içinde Allah'a sunacağınız her şey, sizi Allah'a yaklaştırır. Böyle bir şey yaptığınız zaman Cenab-ı Hakk, Cebrail Aleyhisselama der ki "Ben falan kullarımı seviyorum sen de sev." Bu emir teşri bir emir değil tekvini bir emirdir. Yani Cebrail'in tabiatına bu üflenir ve tabiat ona müntabi (tabiatından bir parça olma) olur. Cebrail'in vird-i zebanı olur. Zevk alır ondan ve onu her yerde gök tabakalarında gezip melekler arasında seyr ü seyahatıyla ilan etmek onun tabiatının bir açılımı olur, bir gereği olur.

Yerden Göğe Kadar Sevgi Dalgaları

Efendimiz buyuruyor ki "Cebrail Aleyhisselam gökte nida eder, Allah falanı seviyor ben de seviyorum siz de sevin" ve Efendimiz buyuruyor ki "Yer ve gök ehlinde onun için hüsnü kabul vaz edilir". Kur'an-ı Kerim "İnnellezine âmenü ve amilu's-sâlihâti seyec'alü lehümü'r-Rahmânü vüdde" (Meryem Suresi , 96) İman edip her şeyini salih çerçevede yerine getiren insanlara Allah yerde ve gökte hüsn-ü kabul vaz eder , herkes onlara teveccüh eder. Şimdi bir de Allah'tan gelen sevgi şeklinde bir iltifat var. Yani bir taraftan halk planında, bir taraftan Hakk planında sevgi dalgaları "telatumu emvac" ederek çarpışacak. Siz bunların ortasında ona sebebiyet veren insanlar haline geleceksiniz.

Allah nezdinde alkışlanmak çok önemlidir. Nasıl alkışlatıyor o bilir tabii. Cebrail'e alkışla bunları hüsnü kabul vaz ettim der. Mikail'e alkışla bunları hüsnü kabul vaz ettim der. Şimdi o iş yapılıyor Allahın izni ve inayetiyle. Allah'ın rızasını tahsile matuf işlerin büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Çok küçük bile olsa üç kilo et, beş kilo et bir deri bile olsa ve üç beş kuruşluk bir şey bile olsa, bir mont bile alsanız -bunlar imkânı olan insanlar için basit şeyler- çok önemlidir. Allah (cc) öbür alemde bunları sizin kurtuluşunuza vesile kılar. O kestiğiniz hayvanı sizin için Burak yapar ve ona binersiniz sıratı geçersiniz. O giydirdiğiniz elbiseler sizi mahşerde siyanet eder (korur) gölge olur, zırh olur Cehennem'de yanmanızı önler.

Sebep Olan Yapan Gibidir

Sizin sıratı geçmenize kol kanat olur onlar. Öbür tarafta ne hale inkılâp edeceğini şimdiden kestirmek mümkün değildir. Fakat mutlaka Allah, rahmetinin ve lütfunun genişliğince onlara farklı bir mahiyet kazandırır ve onları size iade eder. Dünyada geriye dönen şeyler dünyanın darlığı çerçevesinde oluyor. Öbür tarafta geriye dönen şeyler Allah'ın rahmetinin enginliği çerçevesinde oluyor. Ruhanilerin o mevzuda vasıta olmalarının enginliği çerçevesinde oluyor. Her şeyin mahiyetinin öbür âlemde mahiyetinin değişmesi çerçevesinde oluyor. Bu açıdan da Allah "bir"lerinizi milyonlara iblağ edebilir. "Ed-dâllü ilel hayri kefailihi" Bir işe delalet eden vicdanları uyaran halka rehberlik yapan kim ne yaparsa yapsın o istikamette onun defteri hasenatına da gider. "Essebebü kel fail=Sebep olan yapan gibidir" demişler.

Failin ortada görünmediği, bilinmediği bir yerde fakat sebebiyet vermişse o fail gibi addedilir. Bu aynı zamanda hukuki bir disiplinin de temelidir. Bir şeyde gerçek fail bilinmiyorsa sebep; fail yerinde fail gibi telakki edilir ve hüküm ona bina edilir deniyor. Ama biz bunu sevap açısından diyoruz. Bir işe sebebiyet veren o işi doğrudan doğruya yapmış gibidir. Bu açıdan da onun defter-i hasenatına sevaplar akar. Hac'da üç dört milyon insanın yaptığı haclarının her biri Efendimizin defter-i hasenatına bitamamiha kaydolur. Efendimiz bu sene de yeniden bir kere daha dört milyon defa Hac yapmış oldu. O bir kere Hac yapmış oldu ama o her sene Hac yapmış gibi oluyor. Gün gelecek yüz milyon insan O'nun için Hac yapacak ve onun derecesini yükseltecek. Onu bihakkın makam-ı Mahmud'un serfirazı kamet-i balâsı (uzun boylu) haline getirecek.

Kapanmayan Hasenat Defteri

O zaten potansiyel olarak öyledir fakat pratikte inkişafı bir yönüyle bizden onu istediğinden dolayı Allah ona bağlamış olabilir. O ince sırra karışamayız biz. Allah onu sizin o mevzudaki teveccühünüze her ezandan sonra "Allahümme rabbe hâzihid-dâvetit-tâmmeti ves-salâtil-kâimeti âti Muhammedenil vesîlete vel fadîlete ve'd-deracete'r-refîate veb'ashü mekâmen mahmûdeni'l-lezî ve'adtehü inneke lâ tuhlifül-mîâd." demeye bağlamışsa şayet, siz onu demeye devam edecek ve yaptığınız hayrat u hasenatı sürekli yapacaksınız ve yaptığınız şeyler hep ona da raci olacaktır.

Ve günümüzde değişik mehâliki iktiham eden (zorluklara sıkıntılara göğüs geren), dünyanın dört bir yanına Osmanlıca ifadesiyle arz edeyim. Allah rızasını tahsil için şedd-i rihal yapan yurdunu yuvasını, evini barkını, çoluk cocuğunu terk eden veya onları da alıp beraberinde götüren ve oralarda yeni bir dünya kuran, dünyada yeni bir dünyanın kurulması için bir yönüyle kendi dünyasını burada ihmal edip başka bir yerde dünya kuran bu insanlar bundan sonra yapılan işler de onların defter-i hasenatına (sevap defterine) akacaktır.

Umumi manada bizler meseleye bakarken böyle bakacağız. O açıdan da herkes yaptığı işin geleceğe bir emanet olarak intikal ettiğini hatırdan hiç çıkarmamalı. Ben bugün bunu halk ifadesiyle böyle minnacık ölçüde belki eda ediyorum, yerine getiriyorum ama gelecekte bunu örnek alan bu emanete sahip çıkan insanlar, bu meseleyi genişleterek devam ettireceklerdir. Dolayısıyla bu çok büyüyecektir. İşte o deryaya atılan taş gibi o daireler, dalgalar, halkalar açıla açıla belli ölçüde belli frekansta bütün o deryanın o gölün yüzünü saracaktır Allahın izni ve inayetiyle. Umum hizmet içerisinde ve bu hizmete gönül vermiş hasbiler, fedakârlar ve adanmış ruhlar adına meseleye bakarken böyle bakmamız böyle ele almamız lazım.

Hizmetlerde Kendimize Bakış Açımız

Meselenin böyle kıymetli olduğuna inanmamız ve bu işe gönül vermemiz lazım. Bizden evvel bu mevzuda koştukları gibi bizim de koşmamız lazım. Bu meselenin umumi manada mahiyeti bu. Bu meselenin bir de her şahıs kendi şahsı açısından değerlendirmesi zaviyesinden farklı bir manası var. Burada da kusur etmemek lazım, yani diyelim ki sen, ben, Osman Hoca, Sait Bey belli şeylere vesile olmuşuz. Ben öyle büyük bir mazhariyeti şahsım adına böyle lütfedilecek gibi Allah'ın rahmetinden ümit ederim de "nerede o liyakat nerede ben, Eynessera minessüreyya" bu her şahsın kendine bakması açısından meseleyi değerlendirmesinin ifadesidir. Ama umum arkadaşlara ve harekete bakış açısından evet bu öyledir.

Falana filana bakarken evet bu mesele büyüyerek devam edecek ve bugün bu işe sebebiyet verenler bugün öncekilerin defteri hasenatına hasenatı akıttıkları gibi arkadan gelenler de bunların defteri hasenatına hasenat akıtacaklar. Sağanak sağanak boşalacak o rahmet, rahmet damlaları onların defteri hasenatına yağacak. Ama şahsım açısından o mazhariyette kendimi göremiyorum. Bu da mülahazanın diğer yanı. Allah'ın inayeti olmazsa ben bu arkadaşların içinde kendimi mütalaa edemem. Her nasılsa Cenabı Hakk'ın bir lütfu olarak tevafuken ben de kendimi bunların içerisinde bulmuşum. "La yeşka celisuhum" fehvasınca böyle bahtiyar böyle mutlu böyle mesut bir toplum içinde bir tane de şaki bulunmuş, Allah, şekavetiyle onu mahkûm etmez mülahazasına binaen "La yeşka celisuhum" buyuruyor.

Allah'ım, sen bunların hepsini bir halkada bir araya gelenlerin hepsini affettin, onlara değişik beşaretlerde bulundun ve dedin ki " Şahit olun bunların hepsini affettim" ama birisi vardı ki farklı hesapları vardı. Kendini ifade etme gibi önde bulunma gibi her sözüyle adeta bir yenilik yapıyor gibi, fantezilere giriyor gibi tavırları ve davranışı olan bir bahtsız da vardı onların içerisinde. Allah (cc) -hadisi şerifin ifadesi ile buyuracak ki "Onlar öyle bir topluluk ki onların içinde o şakiye, ben şaki demem o da onlardandır" her şahıs kendi nefsine bakarken bu zaviyeden bakması lazım. Kardeşlerinin sa'yine, gayretine, cehdine fedakârlığına bakarken onları dolu dolu görmesi lazım. Ve defteri hasenatlarına hayrın aktığını kabul etmesi lazım.

Evet, siz sizden evvel gelenlerin defteri hasenatlarına hayırlar akıtıyorsunuz. Öyle davranmalı ki sizden sonra gelenler de kendilerine emanet ettiğiniz o şeyleri değerlendirerek sizin defter-i hasenatınıza hayırlar akıtsınlar.

Bu da ihtilaflara düşmeme, iftiraklara girmeme, kendinizi öne çıkarmama, Hakk'ın rızasını her şeyin üstünde tutma, Allah rızası deme ve deli gibi ona koşma ve o mevzuda doyma bilmeme, hırsla hareket etme. Allah rızasını tahsilde doyma bilmeme ve hırsla hareket etme. Allah'ım rızana doymadım çatlayasıya rızanı istiyorum ve başka şeylere karşı da kapanmak istiyorum. Beni bir kelimeyle bile ifade etme duygusunu içimden al ve birisi beni methederken bana küfrediyor gibi onu bana öyle duyur, tiksinti duyayım ona karşı.

Bu ruh haleti içinde sadece Cenab-ı Hakka müteveccih olma, o işi yapma ve geleceğe o büyük meseleyi öyle ulvi bir yolla ve öyle nuraniyet içinde ve öyle keyfiyet ve mahiyetin nefsül emriyesini koruma içinde bir tevdidir.

Allah (cc) "doydunuz mu" diyecek şekilde defter-i hasenatınıza hayırlar akıtacak, belki ruhlarınıza seslenecek ve doydunuz mu artık diyecek "size cennette şu kadar köşk villa verdim, sizi rızama mazhar ettim, sizi sevgili Peygamberime komşu ettim, doydunuz mu bunlara" diyecek. Ruhunuza seslenecek ve siz diyeceksiniz ki Allah'ım sana karşı doymak ne mümkün, doyum olmaz ki Efendimize karşı doymak ne mümkün doyum olmaz ki. Kur'an gerçeklerinin orada temessülatını duymaya karşı doyum olmaz ki. Cennetin o engin ufuklarına doyum olmaz ki Firdevsin engin yamaçlarına doyum olmaz ki. Lutfet Allah'ım lutfet, sağanak sağanak lutfet.

Üç Dört Kişiyle Çıkılan Yolda Gelinen Nokta

İnsanımızda çok açık bir civanmertlik var. Bu sizin nağmelerinizin suzişin (yakıcı) olmasından değil, çünkü o nağme yok. Başkalarının da öyle değil. Fakat demek ki o kadarcık olsun tembih bekliyormuş bu insanlar.

Şimdi ben esas şunu arz edeceğim. Hiçbir yerde bana "niçin bu böyle, neden bunu böyle yapıyoruz, başka yolu yok mu, bu meselenin başka alternatifi yok mu, sonra böyle şeyler yapmakla bu küçük şeylerle siz nereye varacağınızı ümid ediyorsunuz?" diyen hiç bir insana rastlamadım. Dört tane insan olduğu bir dönemde bile sizin tepenize binmişler çok ciddi sarsıntı yaşanılan bir dönemde bile -bunların içinde ölenler, öbür tarafa gidenler de var, hala hayatta olanlar var.- O hayatta olanlar içerisinden bir tanesi bile demedi. Bir dükkânın üstündeki yazıhanede diyelim bir şeyler konuşuyorsunuz, bu işi biri başlatmış, bu iş bize emanet edilmiş, olduğu yerde bırakmayalım götürelim. Ben hala o gün o yaşaran gözler ve elini böğrüne götürüp "Biz bu yoldayız" diyen insanların hiçbirinden bir itiraz emaresi görmedim.

Demek ki çok acayip bir milletmiş bu millet. Demek ki yapılması gerekli olan şeyleri makul bulunca, Allah'ın rızasını kazanmaya matuf olduğunu duyunca ve anlayınca onun çok değişik şekilde geriye döneceğine az akıl erdirince hiç itiraz etmiyorlar.

Üç dört insan olduğu dönemde bile arabalara binip Türkiye'nin değişik yerlerine gittiler. İşte bu bir yönüyle kendi sıcak yuvasını tatil gününde bile bir cuma bir cumartesi-pazar gününü bile terk eden bu insanlar işinin dışında evinde oturacak bu insanlar bu kadar fedakârlık yapmakla gösterdiler ki gelecekte daha büyük fedakârlık yapabiliriz.

Biz Güney Afrika'ya da gidebiliriz Tayvan'a da gidebiliriz Tayland'a da gidebiliriz, Çin'e de gidebiliriz Maçine de gidebiliriz. Ve gittiler de yani. Hakikaten o gün o işi o fedakârlığı mikro-planda yapan o insanlar o türlü şeyleri göğüsleyen o insanlar zamanla dünya çapında da bu işe omuz verdiler Allah'ın izni ve inayetiyle.

Hizmetlerde Dur Durak Yok

O günkü hizmet götürüldüğü gibi bu da götürülüyor. O dar bir dairede oluyor bir kaç ferde bir mesaj oluyordu. Bu kocaman dünyaya bir mesaj oluyor. Yarın zannediyorum o mesajın sesi soluğu semalarda duyulacak. Göklerde kentler kurulursa bazı kimseler, oralara gidilecekse oralara gitme yolları araştıracaklar. Rampalarda kuyruğa girecekler, roketlere binecekler, orada astronot olmadıkları halde diyecekler ki mesajımızı biz yıldızlar ötesi âlemlere de götürmek istiyoruz diyecekler. Tabiatlarında var. Edilen şeyler boşa gitmemiştir. Vaade vefada hulf etmezsek bundan sonra da boşa gitmez. Bunca ihsanı bunca lütfu inşallah aklı başında, kalbi yerinde ve ruhuna sahip, Allah'a müteveccih olan bir insan bunca teveccühü nefsi adına bence akim bırakmaz inşallah.

 "Evfü bi ahdi ufi bi ahdiküm" fermani sübhanisine uyarak Allah'a karşı vefalı davranırsak Allah da vefalı davranır fehvasını gösterir, dilerim. Evet, esas arz etmek istediğim şey, hiç ters bir şeyle karşılaşmadım. "Yeter canımıza tak dedi" diyen bir insan duymadım. Ne başında ne de sonunda böyle bir şey duydum. Nasılsa böyle Cenabı Hakk yönlendirdi, nasılsa kalpleri açtı ve o mevzuda o işin makul olduğunu gösterdi. Bir makulün etrafında dünya kadar insan bir araya geldi. Ve çok önemli misyon ifa ettiler.

[1] "Va'büdullahe vela tüşriku bihi şey'en ve bil valideyni ihsânen ve bi zilkurbâ vel yetâme vel mesâkin... Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez." (Nisa Suresi, 4/36)

"Mesafeler Kurban Oldu!" başlıklı sohbetin deşifre edilmiş hali olan bu metinde gramer açısından tasarruflar yapılmıştır.