Yazdır

Medeniyetler Çatışması ve Kilise Yangınları

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Çözümleri

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen, Danimarka'da yayınlan karikatürlerle Türkiye ve İslam Dünyasının tuzağa düşürülmek istendiğini yaptığı bir sohbette dile getirdi. Kilisede adam öldürme, bayrak yakma, elçilik ve konsolosluklara saldırmanın yol olmadığını, esasen medeni ve vakur bir şekilde konuyu Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansına taşımanın daha etkin olacağını söyledi. Aşağıda Fethullah Gülen'in "Medeniyetler Çatışması ve Kilise Yangınları" başlıklı konuşmasının transkripsiyonunu okuyacaksınız....

Medeniyetlerin Temelinde "Din" Unsuru Var

Huntington'un "medeniyetler çatışması" tezinin temelinde esasen din vardır. "Medeniyetler çatışması" derken esasen dinlerin çatışmasından bahsediyor.

Bizim medeniyetimizin temelinde din unsuru vardır. Başta gelen bir unsurdur o. Hatta bizim dinimiz, tarihten, dört bin yıl ötesinden tevarüs ettiğimiz kültürümüzü de bir yönüyle filtre eder. Yani öyle her şey naturel olarak gelip hayatımıza hakim olamaz bizim. Din "evet" der, onlar öyle alınır. Öyle olmuştur. O açıdan bin sene, iki bin sene, hatta üç bin sene ötesine ait geleneklerimiz var bizim. Düğünlerimizde, derneklerimizde, nişanlarımızda, aile, kadın-erkek, anne-baba-evlat münasebetlerimizde geleneklerimizin tesiri vardır. Fakat bunlar gelişigüzel hayatımıza girmemişlerdir. Bunlar dini kurallar, dinin muhkematı tarafından filtre edilmiş, "geçin" denenler geçmiş. İçimizde kendilerine serbest dolaşım hakkı tanınanlar geçebilmiştir. Öbür tarafta kalanlar, onlar cahilî sayılmış, dökülmüş ve öbür tarafta kalmışlardır. Kültürümüzün içine almadığımız şeylerdir onlar.

Filitreye Takılanlar

Şimdilerde bazıları "biz zerdüştüz, zerdüştlüğü benimsiyoruz, biz şamanistiz" diyen kimseler o filtreye takılıp kalan şeyleri yeniden toplumun içine sokmak istiyorlar. Oysaki onlar bir dönemde elenmiş gitmişti. Dinin esas cevaz verdiği, dini düşüncenin, dini kültürün, tabir-i diğerle esas muhkematın, taviz verilmeyen temel disiplinler nelerse işte onların "evet" dediği şeyler kabul edilmiş. "Evet" demediği şeyler de öbür tarafta kalmış.

Batı Medeniyeti de Temelini Dinde Arıyor

Evet medeniyetimizin aslı din. Batı'nın kendi medeniyetinin aslı da dine dayanır. Bir yönüyle Roma dehası, bir yönüyle antikite diyelim, Yunan medeniyeti İyonya, bir diğer taraftan da Hıristiyanlık diyorlardı. Yakın tarihte bu söylem biraz değişti. Dendi ki "Avrupa medeniyetinin temeli Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe dayanır." İsterseniz bunu şöyle diyebilirsiniz. "Avrupa medeniyeti Eski ve Yeni Ahitlere dayanır." Bakın onlar da meseleyi dinde arıyorlar.

Bir mülakat münasebetiyle[1] bir hususu bir kaç defa arz etmiştim. Fakat bir kere daha arz edeceğim. Ben adama biraz da böyle temel düşüncelerimiz açısından ve aynı zamanda kendimizi ve kendi değerlerimizi anlatma mülahazasına bağlı olarak dedim ki "Türkiye'de demokrasi hazmedilmiştir, Cumhuriyet hazmedilmiştir, doğru uygulandığı zaman laikliğe de itiraz eden yoktur. Keşke dine müdahale etmeseler, dine karışmasalar, dindar insanlar da dinini diyanetini yaşayabilse..." dedim.

Adam bana çok rahat bir şekilde açıktan açığa şöyle dedi. "Amerika laik bir devlet değil ki, Amerika da bir din devletidir" dedi. Yani bir dönemde Avrupa'da belli kimselerin baskısından değişik yerlerden dinini yaşamak için Amerika'ya kaçan eskiler, burada kapalı dahi olsa dine dayalı bir devlet kuruyorlar. Yaşadıkları sıkıntılar karşısında, zirvelerindeki saraylarında toplanıp İncil okuyorlar ve dua ediyorlar. Bu açıktan açığa medyaya aksetmiyor ama içlerindeki insanlar söylüyor bunu. Bu açıdan medeniyetlerin temelinde din var. "Medeniyet çatışması" denince esasen "dinlerin çatışması" diyor Huntington.

Dinlerin Ruhunda Çatışma Yok

Dinlerin tabiatında çatışma yoktur. Eğer din, din ise, Allah'tan gelmiş vaz-ı İlahi ise o silm-selamet (barış ve esenlik) için gelmiştir. Hususiyle İslam dini sulh-u umumiyi temin etmek için gelmiştir. Dinin ruhunda çatışma yoktur. Din şayet birilerinin tepesine biniyor, onları hizaya getiriyorsa, onlar huzuru bozan kargaşa insanlarıdır. Her nizamın yapmak istediği şeyi yapıyordur din.

Fakat onların temelde, esas demek istedikleri şeyler dinlerin çatışmasıdır. Bugün Müslümanlıkla Hıristiyanlığı ve Yahudiliği çatıştırma çabaları var. Madem Avrupa medeniyetinin temelinde eski ve yeni ahidin temel disiplinleri var. Veya bunların dünyanın ve insanlığın kaderine hakim olma mülahazası var. Bu hakimiyet sağlanırsa yeryüzünde, bir düziyelik teessüs edecek, yani herkese aynı numarada, aynı kalıpta elbise giydirilecek. Biraz da Hazreti Halid bin Velid'in ilk dönemine ait felsefesiyle hareket edeceksiniz. "Kelleleri aldığınız zaman ortada farklı düşünce kalmamış olacak, herkes sizin gibi düşünecek" mülahazasıdır bu. Müslümanlığın üzerine geleceksiniz.

Tahriklere Sokak Hareketleriyle Cevap Verilmemeli

Şimdi işin garip, acı ve bizi üzecek bir yanı bazı Müslümanların da onlar gibi düşünmeleridir. Teröre prim vermeleri, hemen tetiklendikleri zaman yanlış olarak harekete geçmeleridir. Mesela bir karikatür meselesi oldu. Evet tepki verilmeli buna. O bizim Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem. O'nun kâkül-ü gülberlerinden bir tüyüne, bir teline tozun konmasına tahammül edemeyiz biz. Herkes burada çok samimi. Bütün kardeşlerim bu temennide, bu dilekte benimle müttefiktir. O'nun bir tek tüyüne zarar gelmektense hepimiz rahatlıkla ruhumuzu feda edebiliriz. Fakat silm-u selamla gelmiş bir insan uğrunda ruhunu feda ederken silm-u selam da bu mevzuda gözden ırak edilmemelidir. Tepki uygun olmalıdır. O'na sevgi ilan edilmeli, mesela her yerde gürül gürül müspet manâda O'nun insanlığa getirdiği, vadettiği şeyler dillendirilmedir, televizyonlar gürül gürül sesleriyle hep O'nu anlatmalıdır. Her konuşulan şey bir na't gibi dasitani (destansı) mahiyette O'na ait büyüklüğü dile getirmeli ve dillendirmelidir. Müspet olarak O (Hazreti Muhammed aleyhisselatü vesselam) anlatılmalıdır. Ve O bir kere daha sinelerimizde yenilenmeli ve tüllenmelidir. O'nu içimizde, aramızda hissediyor gibi bir kere daha bütün revnakdarlığıyla, bütün güzelliğiyle, bütün cazibesiyle içimizde hissediyor olmamız lazım. Bu, işin önemli bir yanı.

Gandi'yi Hatırlayın

Sergilenmek istenen oyunlara medenice bir tavır konmalıdır. Bazı kimselerin telaffuz ettikleri gibi mesela ekonomik olarak o ülkelerin mallarına karşı boykot ilan edilmelidir. "Almıyoruz" denmelidir. "Veeermiyoruz da" denmelidir. El alem idari sistemini beğenmediği ülkelere, istediği zaman bakıyorsunuz Libya'ya karşı boykot ilan ediyor, ambargo uyguluyor. Bakıyorsunuz İran'a karşı, Irak'a karşı "ambargo" diyor. Türkiye'ye karşı ambargo uyguluyorlar. E siz de bunu yaparsınız. Değişik vesilelerle arzettiğim gibi Gandi[2], içinde bulunduğu toplumu İngiliz sömürgesinden kurtarıyor. Nasıl yapıyor? Bütün elinden gelen her şeyi yapıyor. Bir avukat bir parya gibi trenden atılıyor. Trenle gideceği yolu yaya gidiyor. Hanımıyla beraber hapishaneye atılıyor. Hanımı o çilelere dayanamıyor ve ölüyor. İngilizlere karşı savaşını silah kullanmadan veriyor. Silah kullandırmıyor, "birine dokunun, şunu vurun, bunu kırın" demiyor. Diyor ki "kendin eğir, kendin ip bük, kendin doku ve kendin giy". İngiliz tekstiline haddini bildirmenin çaresi budur. İngilizler Hindistan'ı sömürüyorlardı, ve Gandi sömürü kapılarını işte böyle kapadı orada. Neticede çekilme mecburiyetinde kaldılar Hindistan'dan.

Kilisede Adam Öldürmek Çare Değil

Şimdi gayet makul yapılacak şeyler varken "kilise yakmak, kilisede adam öldürmek" yakışıksız bir şeydir. Bizim tarihimizin, "şanlı tarihimiz" diyebileceğimiz o zirvelerin yaşandığı dönemlerin hiçbirisinde bu türlü bir şeye rastlayamazsınız . Efendimiz (sav) hayat-ı seniyyelerinde, bir kilisenin duvarına tükürdüğü görülmemiştir. Yakmak şöyle dursun. Bir kilisenin duvarı dibinde cami diye bina edilen bir binayı, Hazreti Ömer muttali olunca yıktırmıştır onu. Onların ibadet hürriyetlerine dokunamazsınız. Savaşa giden ordu, geçtiği yerde kiliseye çekilmiş, manastıra çekilmiş ibadet eden insanlara ilişmeme konusunda uyarılmıştır. Bu İslâm dininin disiplinlerindendir. Gidip kilisede adam öldürme yoktur, yapamazsınız. "Vela tezirü vaziretün vizra uhra". (Hiçbir günahkar başkasının günahını taşımaz. En'am-6/164)

Üstad (Bediüzzaman Said Nursi) bunu belki elli yerde söylüyor. İslam'ın bir kanuni esasisi diyor. Yasak olan ana maddelerinden biridir. Kimse kimsenin günahından dolayı muaheze edilemez. Babamı benim günahımdan dolayı muaheze edemezsiniz. Benim kardeşimi muaheze edemezsiniz. Suçsuz ceza olmaz disiplini var burada.

Uluslararası Kurumları Harekete Geçirin

Şimdi bir yerde bir haylaz adam, kalkıyor Peygamber Efendimizin resmini çiziyor. Ve küstahlığını muzaaf (katlayarak) olarak diyor ki "ben sadece sizin peygamberinizin değil, kendi peygamberimin bile resmini çizdim, onunla bile alay ettim ben" diyor. Küstah, şımarık bu aynı zamanda. Şimdi bu adam günah işliyor. Bence hukuk yoluyla ona haddini bildirmek mümkünse şayet, onu yapacaksınız. BM'yi toplantıya çağıracaksınız, İslâm Kongresini toplantıya çağıracaksınız. Orada çok ciddi onurlu, vakur kararlar alacaksınız. Bunu da dünyaya deklare edeceksiniz. Bütün dünya duyacak bunu. Yapılması gerekli olan şey bu.

Bilmem neredeki bir kilisenin bunda günahı yok ki. O haylazın yaptığı günahın yanında o kilisenin cürmü yok. Günahı başkası işliyor, sen bir yerde bir yönüyle masum insanlara kıyıyorsun. Dinle, diyanetle bunu telif etmek, izah etmek mümkün değil. Bayrak yakmak dinle, diyanetle telif edilemez. Binalara saldırma, elçiliklere saldırma, konsolosluklara saldırma dinle diyanetle telif edilemez bunlar. Görüldüğü gibi memlekette provokasyona hazır gibi bir halimiz var. Toplumumuz çok heyecanlı, tetiklendiği zaman hemen harekete geçebiliyor. Ve çok yanlışlar yapıyor. Bunlar da İslâm'ın o drahşan imajını kirletiyor. Çehresine çamur atma gibi bir şey oluyor. Siz ondan sonra da dünya kadar uğraşın, onu temizlemeye çalışın.

Basiretli Davranmanın Tam Mevsimi

Hayır, İslâm bu değildir. Bu bazılarının çirkin hissiyatının dışa vurmasıdır. Bu açıdan birileri planlıyor bunu, çok önceden planlıyorlar. Hani şunu yaparsak şu olur, şunu yaparsak şu olur ve sonra da o işin senaryosunu yazıyorlar. "Medeniyetler çatışması", "dinler çatışması" diyorlar. Bu çatışmaları gerçekleştirmek için de ucundan kenarından köşesinden tırtıklıyorlar. Ve işte gerçekleşiyor. Bence basiretli davranıp onları yalan çıkarmak lazım. Huntington'u da başkasını da, daha başkasını da, daha başkasını da... Bence bunların hepsini katiyen yalancı çıkarmak lazım. Biz karıncayı bile çiğnemeyiz. Temel ahlakımız, temel düşüncemiz budur.

Haklıyken Haksız Duruma Düşmeyelim

Efendimiz (sav), Mekke-i Mükerreme'yi fethe giderken yol değiştirmiştir bir yerde. Ayaklarının altında kalıp ezilebilecek mahlukatı, küçük mahlukatı ezmemek için yol değiştirmiştir. Temel ahlakımız buna bağlıdır. Biz böyle davranırız. Öyle masum insanları, efendim; "öldürme, işte onları tehdit etme, korkutma, ürkütme" yok. Korkutmayı bile İslâm dini hoş karşılamıyor. "Vurmasan da bıçağı çekip birisine göstermeyi" bile yasak saymıştır. Evet şimdi böyle bir dinin sen müntesibisin. Bence ona göre hareket etmen lazım. Oyuna gelmemek lazım. Oyuna gelirsen şayet mukabele-i bilmisilde (aynıyla karşılık) bulunursan hatta onlardan daha aşırı davranırsan, haklı olduğun aynı anda haksızlığa düşmüş olursun. Ve şu anda bence bizim dünyamız, bizim coğrafyamızdaki insanlar böyle bir imtihanı da kaybetmiş sayılırlar.

İster kilisede adam öldürme mevzuu, isterse o çirkin yürüyüşler, bağırıp çağırmalar, çığlıklar, kırıp dökmelerin haklı bir tarafı görünmüyor. Aslında gayet makul, medeni insanlar gibi, camidekiler, Arafattakiler, Müzdelifedekiler gibi "Aman ya Rabbi" diyen insanların çığlıklarıyla o meydanlar inlemeliydi. Efendimize saygı ifade edilmeliydi. "İnsanlığın İftihar Tablosu'na bir şey diyenlerin Allah dilini kurutacak, kollarını kanatlarını kıracaktır, onları iş yapamaz hale getirecektir" denmeliydi. Hazreti Mesih'e bir şey diyenin dili kurusun denmeliydi. Hazreti Meryem'e bir şey diyenin dili kurusun denmeliydi. Gayet medenice bir ibadet mahallinde, bir mescitte, bir namazgahta toplanma vakar ve ciddiyetiyle bir araya gelinmeliydi. Çok ciddi kararlar alınmalıydı. Orada sesimiz soluğumuz bütün dünyaya duyurulmalıydı. Ve bütün dünya neredeyse bir buçuk milyara ulaşan İslam dünyasını karşısına almamak için gelip el etek öpseydi. "Bahtınıza düştük, bizi affedin lütfen, ne olur bize karşı böyle ambargo ve boykot gibi şeylere girmeyin. Biz bir hata ettik. Biz ettik siz etmeyin" dedirtecek tavırlara girilmeliydi. Biz kazanırdık o zaman. Fakat çocuksu davranışlarla çocuklara uyduk biz. O bir kısım Türkiye'deki eşkıyanın yaptığı gibi böyle bayrak yakma, millet malına millet servetine taarruz etme, yangınlar çıkarma, kundaklamalarda bulunma gibi şeylerle yanlışlıklara girildi. Ve kredimizi bence aşağıya indirdik. İtibarımızı zedeledik burada. Oysa ki itibar bizim sermayemizdir. O kredi bizim sermayemizdir. Ona dokundurmamak lazımdı.

Bu metinde gramer açısından küçük tasarruflar yapıldı. Parantez içindeki ibareler editöre aittir.


[1] Time Dergisi'nin 6 Haziran 1997'de Fethullah Gülen'le yaptığı röportajdan konuyla ilgili bölüm:

Size göre Türkiye'deki Allah'a gerçekten bağlı Müslümanların çoğunluğu demokratik ve laik bir devlette yaşamak istiyor mu? Bu Müslümanların pek çoğu cumhuriyeti idare eden laik kurumlarda değişiklikler görmek arzu ediyor mu? Bir başka ifadeyle onlar mesela başörtüsünü, islami elbise veya islami eğitimin yeniden gözden geçirilmesini istiyorlar mı? Türkiye'de şu andaki durum, demokrasi ile islamın yan yana yaşayabileceği şeklinde midir? Yani yaşayabileceği mümkün müdür? Eğer mümkünse Türkiye bu noktada dünyanın kalan kısmına örnek olabilir mi? Yani demokrasi ile islamın beraber yaşaması konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Türkiye'de demokrasi ve laiklik senelerden beri var. Hatta bir manada denebilir ki, Osmanlılarda kısmen vardı. Cumhuriyetin kurucuları Osmanlılardan mücmel (kısa) olarak üzerinde durulabilir şekilde aldılar ve laisizmi geliştirdiler. Daha sonraki yıllarda da bu doğrudan doğruya anayasaya giren bir kavram oldu. Ne var ki, laikliğin tarifi üzerinde ve çerçevesi üzerinde çok fazla birşey konuşulmadı. Çerçevesi ile alâkalı bir bilgi verilmedi. Onun için büyük ölçüde laiklikten demokrasiden değil, bunların ifade ettiği kavramların çerçevesinin belirsizliğinden rahatsızlık oldu. Mesela Türkiye'de bazıları laiklik derken, "dine hakk-ı hayat tanımama" gibi düşündüler. Tabii Türkiye'deki bzı kesimlere karşı böyle diyemezlerdi. Çünkü onların arkasında dünya vardı. Türkiye'deki insanların hakkını müdafaa edecek yoktu. Onlara karşı bir çevre diyorlardı ki, laiklik Türkiye'de farklı olmalı, bu gazetelerde, hatta zabıtlarda vardır. Hukukçuların toplantı yapıp da bildiriler halinde verdikleri bildirilerde vardır. "Türkiye'de laiklik, dinsizlik şeklinde anlaşılmalı." İşte buna karşı rahatsızlık oldu. Demokrasi insanların ferdi, ailevi, içtamî veya ibadetle muamelatla alakalı her şeylerini baskı altında tutsun, onlara kendilerine göre, inançlarına göre, düşüncelerine göre hareket etme imkanı ve fırsatı vermesin şeklinde algılandı. Buna karşı rahatsızlık oldu.

Bununla beraber milletimizin geçmişten gelen genel terbiyesi var. Bundan ötürü, bugüne kadar laiklik karşıtı veya demokrasi karşıtı zümrelerin devlete baş kaldırdığına hiç şahit olmuyoruz. Hatta şu siyasi parti teşekkül edeceği ana kadar kimsenin ne ibadetü taatına karışılıyordu, ne de kimse ibadet ü taatına karışılıyor diye bundan rahatsızlık duyuyordu. Dolayısıyla başkaları ortaya çıkaracağı ana kadar milletin yüzde seksen çoğunluğu ne laiklikten rahatsızlık duydu ne de demokrasiden rahatsızlık duydu.

Belli bir zümre bunları problem yaptı. Bunlar olmaması lazım veya işte belli mülahazalarla "Batıdaki ölçülerle gelsin, biz de evet deriz" filan dediler. Bunlar idareye geçince, esasen "biz herkesten laikiz, herkesten daha demokratız, herkesten ziyade cumhuriyetçiyiz" dediler. Ve buna halkın tepkisi olmadı. Kendilerini tutanların da tepkisi olmadı. Demek bu mesele milletin çok fazla problemi değildi. Hatta dinini diyanetini rahat yaşaması açısından çevresine de bakarak Türkiye'yi daha rahat buluyordu. Mutlaka bir kısım antidemokratik şeyler vardı ama Türkiye, Asya'daki devletlerle, Afrika'daki devletlerle, mağrip ülkeleriyle mukayese edilmeyecek kadar demokratik hak ve hürriyetlerden istifade ediyor ve yaşıyordu. Kimsenin de problemi değildi bu.

Sonradan zannediyorum bu meseleyi suni olarak problem haline getirdiler. Ve bazı kimseler de siyasi mülahaza açısından sadece bu işe sahip çıktılar. Öylece müslümanlığı adeta demokrasinin ve laisizmin karşısına diktiler. Çünkü onların bir gelişme zemini vardır. Ordu öyle olabilir ama Türkiye'de zaten çok mesele kaynağı İslam inancı olmak üzere onlarla uyum içinde olabiliyordu. Sadece belki hani bir iktidar mevzuu, Kuran-ı Kerim'in bize öğrettikleri içinde bildiğiniz gibi yüzde üç nispetinde birşey tutar. Gerisi ferdin şahsen dini, dini düşüncesi, ruhani hayatı, Allah'la irtibatı, münasebeti, ailesinin terbiyesi, çocuklarını okutma hak ve hürriyeti, kazanma hak ve hürriyeti olduğundan ve bu meselelerin hiç biri İslâm'la çelişmediğinden ötürü millet de laiklikle ve demokrasiyle hiçbir zaman çelişkiye düşmedi.

[2] 1915'te Güney Afrika'dan dönen Gandi, dünyada gitgide yayılan bağımsızlık hareketlerine baştan beri ilgi duymuş; 1919'da İngilizlerin Amritsar'da toplanan silahsız halka ateş açarak katliam yapmaları üzerine direniş hareketini başlatmıştır. İsmi 'yüce ruh' anlamına gelen Mahatma Gandi, İngiliz yönetimine karşı pasif direniş uygulamıştır. Gandi'nin en önemli başarılarından birisi, bağımsızlık savaşını sadece orta sınıfın desteklediği bir hareket olmaktan çıkartarak, köylülere de mal etmesidir. Başarısını, sadece İngilizlerin adaletsiz tuz vergisinin ve İngiliz tekstil ürünlerinin boykot edilmesi ile sağlamıştır. Gandi'nin "şiddet kullanmadan birlik oluşturma" temelinde yürüttüğü hareketi olmasaydı bağımsızlık mücadelesi, ancak çok kan kaybedilerek gerçekleşebilirdi. II. Dünya savaşının bitmesiyle Hindistan'ın bağımsızlığına kavuşması kesinleşti. Müslüman birliğinin lideri Muhammed Ali Cinnah, ülkedeki Müslüman azınlığı temsil ederken, Kongre partisinin başında bulunan Mahatma Gandi ise Hindu çoğunluğun görüşlerini yansıtıyordu. 1947'de İngilizler ülkeden ayrılmaya karar verdi ve Haziran 1948'de Hindistan bağımsızlığına kavuştu.