Yazdır

İstiğna ve Maddi Beklentiler Üzerine

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Bamteli Çözümleri

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

İnsan hizmet ederken ekmeliyeti, mükemmel olmayı yakalaması lazım, İnsanın hedefi "insan-ı kâmil" olmalı. Yani tam insan olma mülahazası olmalı, onu yakalamaya çalışmalı. Din için hizmet ederken Nam-ı Celil-i Muhammedi'nin (sas) şehbal açması istikametinde hizmet verirken aynı zamanda kendi mükemmeliyetini de bulmaya çalışmalı. Yani ne kadar irşatta bulunuyor, ne kadar hizmet ediyorsa o kadar kendi etemmiyetini (kendini tamamlama) bulmaya çalışmalı.

Kendini İfade Etme Gayreti

Bir misal olsun diye arz ediyorum. Gecelerinde o kadar derin olmalı ki seccadeyle alnı çok yakın arkadaş olmalı. Bana deseniz ki böyle bir hizmet kahramanı günde 100 rekat namaz kılıyor, benim aklımdan geçer ki neden 200 değil. Bu miskinlik bu tembellik ne kadar zamandır acaba onun ruhunu sardı? Cenab-ı Hak ona o geniş alanda hizmet etme imkanını bahşetti, o geniş hizmet etmenin karşılığı bu kadarcık bir şükür mü olmalı? Bu kadarcık mı Allah'a hamdle karşılanmalı? O, miskinliği bırakacağı ana kadar hizmetinin bereketini göremez. Onun dışında hizmet adına yaptığı şeylerle, ihtimal Allah'la münasebetlerini öyle dar dairede götüren bir insan kendini ifade etme gayretinin içindedir.

İster yazı yazsın, ister şiir yazsın, ister sağda solda gürül gürül va'z ü nasihatta bulunsun, ister harıl harıl üst üste müesseseler açsın, eğer bunlara paralel olarak Rabbimizle münasebetlerinde derinleşme gibi bir hedefi yoksa, o bütün bunlarla kendini anlatıyor, kendini öne çıkarıyor, kendini ifade etmek istiyor ve farkına varmadan çok defa kendini Allah'ın yerine koyuyor, kendini Resulüllah'ın yerine koyuyor, bir yönüyle şirk kokan tavırlarıyla, bir yönüyle davayı nübüvvet çizgisine, dairesine, yörüngesine girme gibi -bağışlıyor musunuz- küstahlıkta bulunuyor.

Kullukta Derinleşmek ve Önümüzdeki Misaller

Allahın size lütufları ve size bahşettiği hizmet etme imkanı ölçüsünde kullukta derinleşmek bir esastır. Aksini iddia edemezsiniz. Ederseniz çok meşhur olan bir şeyi size gösteririm ben. Alın tabakât kitaplarına bakın. O adamlar mazhariyetleri ölçüsünde Allah'a tam kul olmuşlar. Ve Allah da (cc) o tamamiyete mükâfat olarak onlara i'la-yı kelimetullah istikametinde geniş imkanlar bahşediyor.

Nevevi'nin tabakâtına bakın, İbni Sad'ın tabakatına bakın. Zehebi'nin tabakât adına yazdığı kitaplara bakın, Hilye'ye bakın, Sıfatü's-Saffe'ye bakın ve bunlar evliyaullah diye de tercüme edildi. Bakın o insanların hayatına, bunlar dini ayakta tutan kaidelerdir esaslardır. Din o zatlarla bize geldi ve onların içinde -o adamların yalan söyleyeceğine de ihtimal vermiyorum- bin rekat her gün namaz kılan insan sayısı hiç az değildi. 100 rekat adiyattan idi. Kur'an-ı Kerim'i her gün bir defa hatmeden insan sayısı hiç az değil. Biraz daha işi müsamahayla karşılayanların 10 günde hatmettiğini görüyoruz. Ondan aşağı da mesele çokta hüsn ü kabulle karşılanmıyor.

Yani Cenab-ı Hak kendilerine imkan bahşettikçe hangi alanda hizmet verirlerse versinler eğitim alanında, cephede, savaşta düşmanla yaka paça oluyor. Fakat çok derin, çok ciddi bir ubudiyet şuuru var. Ona ubudiyet denmez, ubudet şuuru var derinlemesine. Tam ibadetin tiryakisi olmuşlar adeta, onsuz edemiyorlar onsuz olamaz diyorlar.

Örnek vermeme gerek var mı? Cephede nöbet beklerken düşmanın yanında nöbet beklerken biri uyuyor. Yarım saat kadar uyuyor, işte kadar. Öbürü kalkıp namaz kılıyor, hatırlarsınız bunu siz. Vücuduna oklar yağıyor, sonra kaybettiği kana dayanamayınca yanındakini uyarıyor, o da bakıyor ki vücudunda oklar var. "Niye beni baştan uyarmadın" diyor. Okla yaralanan "Kehf sûresini okuyordum, öyle dalmıştım ki o huzuru bozmak istemedim ben" diyor. Cephede düşmanla yaka paça olurken bile böyle. Kur'an-ı Kerim bu meseleye yer ayırıyor. Düşman okları altında bulunurken salat u havf'tan bahsediyor. Korku ve saldırı altında bile olsa namaz kılacaksın orada diyor. Görülüyor ki insan ne kadar ciddi ve ağır sorumluluklar altında olursa olsun, kulluk adına Cenab-ı Hakk'ın tahmil (yüklediği) ettiği şeyleri o ölçüde at başı götürmelidir.

Diriliş ve Ubudet Temsilcileri

Bu açıdan o diriliş kahramanlarının esas ubudiyette bir derinliğin temsilcisi olmaları lazım. Dirilişin temsilcileri oldukları ölçüde aynı zamanda bir ubudet temsilcisi, bir Allah delisi ve temsilcisi, bir Hazreti Muhammed (sas) temsilcisi ve delileri olmaları ve bu meseleyle atbaşı götürmeleri lazım.

Yarım yamalak olmaz bu işler, yoksa bereketsiz olur yaptığınız işler. Ve kendinizi anlatmış olursunuz. Melekler meseleyi öyle değerlendirir, erbab-ı feraset de meseleye öyle bakar. Ve kimseyi inandıramazsınız, ne yazarsanız, ne çizerseniz, ne söylerseniz, ne anlatırsanız, ne tesis ederseniz ediniz inandıramazsınız. Ne arzdakileri ne de semadakileri. Cenab-ı Hakk "İnnellezine amenü ve amilussalihati seyec'alü lehümü'r-Rahmânü vüdde... (Meryem-19/96" imanda sürekli onu yenileyerek fiili teceddüde (harekette yenilik) delalet eder.

Sürekli bir kere daha iman, bir kere daha iman, bir kere daha iman diyor. Ondan sonra da "ve amilussalihati" orada da teceddüt var. Sürekli amel-i salih. Din iman adına, diyanet adına sürekli aksiyon diyebilirsiniz. Onu canlı tutan insanlar olmak lazım.

Allah onlara vüdd vaz' ediyor, sevgi vaz' ediyor. Gönül kapılarını onlara açıyor, hem de ardına kadar açıyor. Dini onlar sayesinde sevdiriyor ve gönüllere hayatı onların eliyle ika, ilka ve ifaze ediyor. Sanki Allah (cc) onları kendi nefahatını temsille vazifeli kılıyor. Çünkü çok önemli bir çizgiyi tutturuyorlar.

Emanet Emin Olmayı Gerektirir

Burada bir şeyi hatırlamakta yarar var. Hazreti Üstad'ın o zelzele münasebetiyle yazdığı şeyden bahsedilebilir. İzmir ve Erzincan zelzelesinde diyor ki; "orada hiç hizmet edilmiyordu veya hizmet eden insanlar orada mağlup olma durumundaydılar, ondan dolayı Cenab-ı Hak burada iyiyi kötüyü tefrik buyurmadan herkesi o zelzeleye maruz bıraktı" diyor.

"Vema kâne rabbuke liyühlike'l-kurâ bi zulmin ve ehlühe muslihûn"[1] Islahçı olması lazım ama sadece ıslahçının bulunması yetmiyor, orada olanların başarıyla işin içinden sıyrılmaları da çok önemli. Muvaffak olabilmeleri, istikbal vaat etmeleri gerekir. Meselenin sadece stratejik olmalarına, sistemli çalışmalarına verilmemesi lazım.

Allah bir yerde bir emaneti birine verecekse onların emin olmasına bina eder herşeyi. O emanet eminlere verilir, emin olmayanlardan verilen emanet bugün verilir yarın ellerinden alınır onların. Haşa, Allah abesle iştigal etmez.

Emaneti verdiği kimseler, onu koruyacak kimselerdir. Onlar emanette emindirler ve emin oldukları müddetçe sürekli verir onlara. Evet, diriliş kahramanları emanette emin değilse Allah, lütfedeceği lütfunu lütfetmez. Kendilerini bulmaları üzere onları imhal (mühlet verir) eder.

Zat-ı Uluhiyyet'e fiiller isnat ederken kendisine ait olup olmaması, kendisine isnad edilip edilmemesi, caiz olup olmayan meselelerde tereddüt yaşıyoruz, kelime bulmada ben zorluk çekiyorum.

Cenab-ı Hak imhal eder, mehil verir. Ta ki, kendilerini bulsunlar. Hizmetleri ve davranışları ölçüsünde iç derinlikleri yoktur. İç derinliği olmadığından dolayı onlar böyle gürültüye, şatafata ve şova girmiş insanlardır. Tabir-i diğerle kitle ruh haletiyle işin içindedirler. Dolayısıyla çok ciddi bir mukavemet karşısında onların durdukları yerde durmaları çok zordur. Bir bozgun, bir falso yaşanacağından dolayı Allah o mevzuda onları o dirilişte kendilerinin yeniden dirilmesinde ve başkalarını da yeniden diriltmede hemen muvaffak kılmaz, yine imhal (mühlet, süre verir, erteler) eder o meseleyi.

İşin Özü İhlâs ve Başarıları Allah'a Bağlama

İnsanlar bazen hizmet ederler, sözün başında arz etmeye çalışıtığım gibi bazı şeyleri kendilerinden bilir. Allah başarıyı ihsan eder, başarıların ihsan edilmesinde iki şey vardır. Bir hulus (ihlâlı, samimi olma) ihsan edilir, onların huluslarını devam ettirdikleri sürece başarıları ihsan eder. Barla ve Isparta'daki ihlas kahramanlarından dolayı Hazreti Üstad da işaret ediyor "işte ben tek başıma zayıf, aciz, fakir, sizler de çok azsınız, kendi memleketimde ve İstanbul'da yaptığımız hizmetlerden on katının yapılmasını sizdeki ihlasa binaen geldiğine şüphem kalmadı" diyor.

"İnşallah ihlâsa muvaffak olur, beni de tam ihlâsa sokarsınız" diyor. Evet her şeyi ihlasta görüyor, samimiyette görüyor. Yani bir başarı var orada. O sizdeki ihlâstandır diyor, bendeki ihlâstan değil. "İnşallah yine de bir boşluk, bir açık var o boşluğu ve açığı da kapatırsanız, tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız" diyor. İşte işin esası da budur.

İnsan tam ihlâs içinde değildir, başarılarını şöyle veya böyle içinden bile olsa kendinden biliyordur. Yani iyi bir parça çıkartıyordur. Mesela piyano ile o piyanonun karşısında ve bununla gönüllere bir heyecan uyarıyor, kalemiyle iyi bir şey ortaya koyuyor, iyi bir senaryo ortaya koyuyor, hakikaten bütün toplumda bir heyecan meydana getiriyor. Yapımıyla güzel bir yapım ortaya koyuyor, mesela bir dizi film ortaya koyuyor. Bütün bunları hep kendinden bilme çok tehlikeli şeydir. Allah muvaffak kıldı, eğer Allah murad buyurmasaydı o hiç olmazdı.

Seni Azlediyorum

Hazreti Ömer anlayışı ve felsefesiyle bakarsak savaş meydanlarının kahramanı Halid bin Velid'e diyor ki "Ya Halid biliyorum ki bu fetihleri bize ihsan eden Allah'tır. Ama halk başarıları senin şahsında buluyordu, işte o şirktir. Hiç farkına varmadan zimni, dolaylı yoldan Halid'i peygamberin yerine koyarlar ve bazı icraatında Cenab-ı Hakk'a ortak telakki ederler, o da tehlikeli bir şeydir. Seni öyle bir mülahazadan kurtarmak, halkı da şirkten kurtarmak için seni azlediyorum. Seni azlettikten sonra sen de göreceksin ki o iş devam ediyor. Çünkü o işin arkasındaki kuvvet "la havle vela kuvvete illa billah"ın sahibidir, Allah'tır" diyor.

Şimdi bir de böyle başarıları kendinden bilme gibi bir hastalık varsa şayet insanlarda, yaptığı ettiği şey "Vallahü halakaküm vema ta'melûn[2]"e karşı bu bir başkaldırmadır, bir isyandır. "Sizi de davranışlarınızı da fiillerinizi de yaratan Allah'tır." Ben söylerken bu söylemeyi yaratan Allahtır, bende konuşan Allah'tır, bende gören Allah'tır, bende duyan Allah'tır, bende hisseden Allah'tır (cc) şuurunda olmalıyız.

Fakat burada iktiran vardır, bu iki iş öyle yanyana cereyan eder ki biz iltibasa (karıştırma, karışıklık) gireriz burada. Nasıl ki bir halka süratli hareketinden dolayı bir satıh gibi görünüyor, işte biz de öyle çok defa galat-ı his (his yanılması, yanlışlığı) nevinden bir şeyi mahiyet-i nefsü'l-emriyesine (özünde olması gerektiği şekilde) uygun göremeyiz. Zannederiz ki hakikaten bu satıh, satıh değil sadece bir hattan ibarettir. Çevirdiğin için bir satıh meydana geliyor, aynen öyle de iktiranda da (yanyana gelme) iltibasa açık bir kısım menfezler (delikler) vardır. Meseleyi karıştırabilirsiniz, şirki açıp karıştırır, şöhret karıştırır, şöhret budalası karıştırır, kendini ifade etme hastalığı olan karıştırır, hak bilmeyenle hakşinas karıştırır o meseleyi.

Allah Saf ve Duru Olana Bakar

Fakat gönlünü Hakka vermiş adanmış bir ruh, hakikat tiryakisi acaba o mevzuda doğru mu diye bir meseleyi tahlil ederken, analizine giderken elli defa test eder onu. Acaba bu işin içinde benim zerre kadar kalbimin arzusu iştiyakı, isteği karıştı mı bu işe der. Karıştıysa şayet farzları bozmasını söyleyemem ben onun ama nafile namaz bile kılsa, nafile namaz kılarken aklının ucundan geçse, "iyi durdum kıyamda, ciddi bir rüku ettim, sağlam bir secdeye vardım" dese bir şey söylüyorum size aklınızın ucundan böyle münafıkça bir şey geçse o namazı bozun, gidin daha iyidir bence. Yerin dibine batsın öyle bir namaz, bunu farzda söyleyemiyorum. Çünkü farz bir vazifedir o türlü şeyi ifsat etmek doğru değil. Fakat Allah huzurunda yapılan herşey doğru, katışıksız, safi, duru olması lazım. Allah ancak halis olanı kabul eder. Allah ancak safi olanı kabul eder. Allah ancak duru olanı kabul eder.

Şimdi böyle olmadığından dolayı, siz ne kadar hayat nefh (üfleme) etseniz, diriliş nefh etseniz dahi, o dirilişi lutfetmez Allah. Neden? Çünkü siz, tevhide ermede kendinizi bulmanız lazım. Yoksa Allah'ın lütufları, hepsi şirk hesabına geçer, o sizin şirk mülahazanızı daha da güçlendirir. Hiç liyakatiniz olmadığı halde Allah üst üste size nimetler yağdırır ve siz hafizanallah o mevzuda "bu da benden, bu da benden, bu da benden" dersiniz ve yuvarlanırsınız.

Sen Evde Otursaydın Bunu Sana Verirler miydi?

Hani bir sahabi geliyor, Allah Resulü'nün huzuruna, amil olarak gitmiş, zekât toplamış, öşür toplamış gelmiş, orada Efendimizin huzurunda millete verilecekleri veriyor. "Bu sizin bu da benim, bunu bana hediye ettiler" diyor. Allah Resulü'ne çok dokunuyor bu. Sen babanın ananın evinde otursaydın onlar sana o hediyeyi gönderirler miydi, arkanda temsil ettiğin şeye gönderdiler onu. Sen bir şeyin temsilcisisin orada ve onunla yetinmiyor Efendimiz. Onu şahsen ikaz etmekle yetinmiyor, minbere çıkıyor diyor ki "içinizden ne oluyor ki bazılarına ben amil olarak birini bir yere memur gönderiyorum, ona orada devletin memuru olduğundan dolayı bazı şeyler veriyorlar. O da gelip "bunu devlete verdiler, şunu da bana armağan ettiler" diyor. Anasının evinde otursaydı, onu ona verirler miydi" diyor Allah Resülü. Buhari'de, Müslim'de, Ebu Davud'un Süneni'nde geçiyor. Şimdi Cenab-ı Hakk'ın lütufları böyle, bu hizmetin içinde bulunuyorsunuz, sen diriliş erisin, neferisin ve -ihraz etmişsen- kahramanısın da denebilir. Hafizanalllah Cenab-ı Hakk'ın lütuflarına sahip çıkarak "bu da bana aittir" falan demek. O işin içine bir de böyle ramazan davulu gibi "ben ben" diye ses çıkarma meselesi, bu bir şirktir Allah'a karşı. Cenab-ı Hak şirkten sığınılacağı ana kadar, onları tam muvaffakiyet ihsan etmez. Tam dirilişte muvaffak kılmaz. O diriliş soluklarını da bir araya getirmez. Bir diriliş solukları korosu meydana getirmez. Ve netice itibariyle matluba ulaşılamaz. Dünya çapında onun bir ses getirmesi meselesi gerçekleşmez o zaman. Bu da çok önemli bir faktördür. Bunun gibi daha başka saikler vardır ve bilemeyiz. Diriliş kahramanlarının önünü kesen gulyabanilerdir, tehlikelerdir bunlar.

İmhallerin Hikmetini Anlamak Lazım

Sizin için her zaman bu durum söz konusudur. Bu mevzuda ciddi durmak, ciddi olmak ve Cenab-ı Hakk'ın o imhalleri (mehil, süre verme) bir hikmete binaendir deyip, saygıyla karşılamak lazım. Liyakatimiz olsa, kıvamında insanlar olsak, olgunluğa ermiş insanlar olsak, Allah (cc) ihsan edecektir.

Hususiyle de bazı emarelerini gördüğümüz şeyler oluyor. Yani sizin bu hareket içindeki her ferdin eğer kendinizi öyle görüyorsanız "Amenü'stecibû lillahi"[3] hakikatini, hakikaten o davete icabet etmiş ve öyle bir noktada yerini almış o konumun kahramanları olarak görüyorsanız bence bu bir adanmışlıktır esasen. Hiç bir beklentiye girmeden bir adanmışlıktır. Eskiden zaten o evlerde kendini adayan insanlara vakıf deniyordu ve Hz. Üstad hayattayken de kendi kitaplarından ayırdığı zekâtını, diyelim ki o kitaplar basıldı satıldı. Kitaplardan bir şey elde edildi, -canım çıksın- (Hocaefendi burada ağlıyor) kendine de bize de zekât kadar bir şey alıyor ve sonra arta kalanı da onu değişik dersanelerde, kendini adamış insanlara "buna şu kadar, ona şu kadar" diye dağıtıyordu. Kıtmire de gelmiştir o, geçimini temin edemeyen insanlara veriyordu. Üstadın zekâtı ne kadar biliyor musunuz? O parayı siz sadece ekmeğe verseniz, bir senelik ekmeğe yetmez. Bir senelik ekmeğinize yetmez. O saff-ı evveli (ilk saf) teşkil edenler, kahramanlar öyle geçiniyorlardı, hediye kabul etmiyorlardı.

Bekir Berk ve İstiğna

60 öncesi rahmetli Bekir Berk Bey'in yazıhanesine gittim. Badem ezmesi mi neydi götürmüştüm. (Hocaefendi burada ağlıyor) Yüzüme baktı. Ben kabul ederler diye beklerken "kardeşim biz hediye kabul etmiyoruz" dedi. Ve yine ben biliyorum ki çok defa cüzdanını açtığı zaman içinde ancak 25 kuruş vardı. Bu istiğna vardı. El sürmeme vardı. O kahraman öyle öldü. Bazen para bulamadığı zaman kalas yüklü bir kamyonda o kalasların üstüne binerek bir yerden bir yere davaya yetişmeye baktı. O saff-ı evveldekilerin safveti idi ki hendesi genişlemeler oldu. Geometrik genişleme diyebilirsiniz, genişlemeler oldu Allah'ın izni ve inayetiyle.

Endişe Duyuyorum

Şimdi öyle bir döneme doğru kayıyoruz ki endişe duyuyorum ben. Bazıları az da olsa ben kuvve i maneviyeyi kırmak istemem ama yani istişareyle kollektif şuurun ortaya koyduğu kararlarla okul açılıyor, üniversite hazırlık kursu açılıyor, efendim ana okulları açılıyor, liseler açılıyor, üniversiteler açılıyor Allah'ın izni ve inayetiyle. Fakat buralardan kendisine düşen hisseye razı olmayan bazı kimseler var. Doymayan bazı kimseler var. Obur bazı kimseler var. Bu sözleri söylerken isim tashih etmediğimden dolayı gıybete girdiğim kanaatinde değilim fakat çok rahat "obur" diyor doyma bilmeyen insanlar var diyorum.

Adanmış Bir İnsanın Özel Menfaati, Özel Bir Çıkarı Olmaz

Biz hayatımızı ihtiyaç dairesine bağlamış, hayatımızı ihtiyaç çerçevesinde bize gelen şeylerle yetinmeye bağlamış, onunla geçinmeye çalışıyoruz. Ayaklarımızı kısarız büzeriz yorgana göre uzatırız, üç defa yemek yemeye imkânımız yetmiyorsa bir kere yeriz, iki kere yetiyorsa iki kere yeriz. Biz hakkımız olmayan şeylere el uzatmayız. Akıldânelik yaparak bazı şeyleri aparma falan düşünüyorsak onlara tenezzül etmeyiz. Bunların hepsi tenezzül edilmemesi gereken şeylerdir. Âdiliktir bayağılıktır bunlar.

Aşağılık ve Adilik

Şimdi siz diriliş erlerisiniz, diriliş kahramanlarısınız. Bir yanda sizin dava düşüncenize, sizin hizmet felsefenize ihanet etmiş bu türlü şeyler varsa, yine onun ifadesine dönerek ifade edeyim "bilmeyerek kardeşlerinizin hukukuna tecavüz ediyorsunuz." Hizmetin içerisinde beş kuruş dahi olsa kendi çıkarı istikametinde kullanıyorsa, bu kardeşlerinin hukukuna tecavüz eden bir alçaktır. Bu daire içine girmiş bilerek veya bilmeyerek hainlik yapan bir haindir. Allah'ın lütuflarının kesilmesine sebebiyet veren bir haindir, bir aşağılıktır. Eğer düzelmeyecekse hidayete ermeyecekse, Cenab-ı Hak bu cemaati onlardan temizlemek üzere yuvalarını başlarına yıksın onların.

Sizin bu dairede olan insanlarınız hakkın hukukun olmadığı bir yerde bir talebenin ayakkabısına ayağını basmadı. Vallahi billahi basmadı, bir lokma ekmeklerini yemedi onların[4]. Ve bu bugüne kadar öyle geldi. Hizmetten istifadeyi düşünmedi, ondan üç kuruş elde etme mülahazasına kapılmadı, maddenin esiri zebunu olmadı, hür yaşadı, hür doğduğu gibi hür yaşadı ve dolayısıyla da diyet ödeme mecburiyetinde kalmadı hiç bir kimseye. Yoksa dairenin başına da ciddi gaileler açılırdı.

Bana birisini anlattılar. "Hocam hiç tereddüt etmeden, müessesenin içerisinde başkasına ait kalemi kullanıyor ve bu benim hakkım diyor" dediler. Şimdi bu türlü parazitler, bu türlü güveler, hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'nin içinde varsa endişe ederim ben.

Devletin Kalemini Kâğıdını Kullanmadım

Size yemin ederim. Vallahi billahi iki seneye yakın askerde telsizcilik yaptım ben. Önümde tomarlarla kağıt vardı şu kadarcık kağıda devletin kalemiyle kendime ait bir şey yazmadım. Orada makine çalıştı ve telsizden göndermeler olduysa kalemi elime aldım. Kendime ait şeyleri kendi cebimden çıkardığım kağıda yazdım, kendi kalemimle yazdım ben. Asker yemeğini yemek hakkım değildir diye yemedim ben. Asker elbisesi giymedim ilk planda, belki giydirdiler, astsubaylardan kullanılmış elbise aldım, yıkadım onları giydim. Neden yaptım? Tam askerlik ölçüsünde askerlik yapmadığımdan o elbiseyle namaz kılmam olur mu olmaz mı tereddüdünü yaşadım. Ve zannetmeyin ki bunlar takvadır zühdtür, bunlar müslümanca yaşamanın en aşağısından küçük birer örneği sadece. Bir esastır, terk edilmemesi lazım gelen bir esastır.

Nerede hangi dairede vazife yapıyorsan hakkını veriyorsan, sana takdir edilen o haktan istifade hakkın vardır. Yoksa ben askerliğin hakkını verdiğim kanaatinde değilim. Arabanın içinde oturuyordum orada. İşte bana 28 mi 38 mi cihaz gelecekse bir şey gönderiyordum ya da mesajları alıyordum, rahattı, keyfim yerindeydi. Ben askerlik yaptım diyemem, dolayısıyla da askerin bana verdiği şeylerden istifade edemem mülahazası içindeydim. Özür dilerim kendimden bahsettim.

Utanıyor ve Sıkılıyorum

Utanıyorum biraz sıkılıyorum, fakat benden de bu kadar utanmazlık olmasını mazur görün. Onca utanmazlık karşısında işin doğrusu ben de utanmazlık çizgisine giriyorum.

Utanıyorum, hizmet-i imaniye ve Kur'aniyenin içinde, hakk-ı temettü (kâr, gelir) arayanların hallerinden utanıyorum. Kendine çıkar mülahazasına kapılan insanların tavır ve davranışlarından utanıyorum.

Yarınlar adına bir şeyler biriktirme mülahazasına takılıp, hizmetten bir şeyler aparmak isteyen insanların davranışlarından utanıyorum, müslümanlıklarından utanıyorum, hayâ ediyorum. Bunlarla Allah'ın huzuruna çıkacağımdan utanıyorum. Resülullah'ın "bunlar mı?" diyeceğinden utanıyorum. Cebrail'in utanıp başını aşğaıya eğeceğinden utanıyorum. Mahşerden utanıyorum.

Bohemliğe gidenler oluyor, şehvetinin kurbanı gidenler oluyor. Menfaatin kurbanı gidenler oluyor. Daha başka türlü dalâletlere gidenler oluyor. "O zaman siz niçin bu diriliş kahramanlarının seslerine soluklarına cevap verilmiyor" diyemezsiniz.

İstikbal Vaad Etmeyen Kahramanlara, İstikbal Emanet Edilemez

Tekrar geriye gidin, 1939 yılındaki Erzincan ve İzmir zelzelesini düşünün, orada hizmet edenler ya yoktu veyahut vardı. Fakat o meseleyi göğüsleyecek kıvamda insanlar değildi. İstikbal vaad etmiyorlardı. İstikbal vaad etmeyen şeylere, istikbal emanet edilmez. İstikbal vaad etmeyen kahramanlara, istikbal emanet edilemez.

Onun için Allah bilir. "vallahü ya'lemü ve entüm la ta'lemûn"[5] Allah bilir, siz bilmezsiniz. Değişik boşluklar var ve bu zaafiyetlere zannediyorum kurban gidiyor hizmet.

Bizim gibi bazılarının yüzünden, samimi ve vefalı arkadaşlar Afrika'ya gittiler Madagaskar'a kadar gittiler, bazen iki sene beş kuruş gitmedi onlara. Maaşsız çalıştılar. O Ayna programında her seyrettiğimde gözlerim doldu benim. O arkadaşların o kahraman arkadaşların durumu karşısında. Şimdi orada öyle, İngiltere'de, Almanya'da, Amerika'da başka yaşayacak, kendinizi düşüneceksiniz, orada o fedakârlığı yapan arkadaşların hukukuna tecavüz etmiş olacaksınız.

Çünkü aynı gemide bulunuyoruz. Siz yerinizi deldiğiniz zaman Hadis-i şerifin ifadesiyle o geminin umumen gark olmasını sebebiyet vereceksiniz. İşte o oluyor yani. Olan o oluyor yani, şiddetimi, celalimi hislerime vermeyin, bir yönüyle bir nebze de olsa. Bir hakperestlik mülahazasına bağlı.

Rahatsızlık duyuyorum çok rahatsızlık duyuyorum. İntizar edesim geliyor şimdi ettiğim gibi. Ama Allah hidayet ederse etsin dedim. İnsaf verirse versin.

Davaya Toz Kondurmaya Hakkımız Yok

Çünkü davaya toz kondurmaya hakkınız yok, kuşku uyarmaya şüphe uyarmaya hakkınız yok bu mevzuda. Birer güven abidesi, itimat abidesi olma mecburiyetindeyiz. Biz bir yerden o krediye dokunacak bir şey yaparsak, arkadaşların kredisine dokunmuş oluruz. 'Bunlar da böyle derler' yani. Ne olur deme ne olur yani.

Milletin bir güveni olmuş. Merhum Necip Fazıl, vefatından az evvel doktor bey söylemişti. (Hocaefendi burada hisleniyor) "Allah bir de beni bu arkadaşların davasında falso yaşamakla inkisara uğratmasın" demişti. Şimdi bakın sizden kimler neler bekliyor? O kadar çok inkisar yaşamıştı ki, merhum Menderes'e "ya öl ya ol" demişti. Ve daha sonra da o asıldıktan sonra ifade etmişti tekrar, ben ona "ya ol, ya öl" dedim o ölmeyi tercih etti.

Şimdi bu insanlar orada bir inkisar yaşamışlar, başka yerde bir inkisar yaşamışlar, sonra başka yerde. Sonra evine çekilmiş o inkisarla, gözleri de görmediği bir dönemde, hala didinip birşeyler yapmaya çalışıyor ve dua ediyor, Allah bu hareketle de bana inkisar yaşatmasın inşallah diyor.

Adeta onun için bir ümit, bir dayanak kaynağı olmuş bu. Ve öyle gidiyor. Bu yakınlarda vefat eden ve bana yakın olan o zat[6], onun da bana böyle bir teveccühü vardı. Vefat ederken bile belki bir iki saat evvel bir arkadaşımıza "bu başka şey, bu Allah'ın bir işi, buna kimse bir şey diyemez" diyor ve hizmet hakkında hüsn-ü zannını ortaya koyuyor. (Hocaefendi burada ağlıyor) O insanlar gözlerini dikmiş buradan bir şey bekliyorlar. Bakın Allah aşkına, Allah bekliyor bunu, Resulullah bekliyorsa, Üstad bekliyorsa, bunca insan bekliyorsa, onları inkisara uğratmaya hakkımız yok.

Ve bunların hepsi kırılmalara vesile olur. Durduğumuz gibi duralım, bir adanmış gibi duralım, Allah'ın izni ve inayetiyle. O ümitleri bence yıkmayalım, insanlardaki o ümidi yıkmayalım, o beklentiyi yıkmayalım.

Bu dava, hasbiler davasıdır. Kazanma değil yani, insan kazanma davasıdır, gönül fethetme davasıdır. İsrafilce hareket etme davasıdır, Hızırca hareket etme davasıdır, gezdiği uğradığı her yeri yeşertme davasıdır. Diriltme davasıdır, diriliş soluklama davasıdır. (Hocaefendi burada dua ediyor)

Bu metinde gramer açısından küçük tasarruflar yapıldı. Parantez içindeki ibareler editöre aittir.

[1] Hud suresi, 11/117: Rabbin halkı dürüst hareket eden hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.

[2] Saffat Suresi, 37/96: (...) Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah'tır.

[3] Enfal suresi, 8/24: Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin.

[4] Hocaefendi hayatının ilk yıllarından itibaren, başkasına ait şeylerden istifade etmedi. Kestanepazarı'ndaki hayatı buna ilk örnektir. Talebeye ait yatakta yatmadı, onların yemeğinden yemedi, kullandıysa bir tuzu bile sonra dışardan alıp yerine koydu. 20 yaşında Edirne'de vazifeli iken de bir devlet dairesinden verilen müsvedde kâğıtları bile kullanmadı. Buna şahit olan kişi "halbuki biz o kağıtları çöpe atıyorduk, buna rağmen kullanmıyordu" diyor. Ve bunun yüzlerce örneğini yakından şahit olanlar bilir.

[5] Bakara suresi, 2/216. Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir siz bilmezsiniz.

[6] 30 Nisan 2006 Pazar gecesi vefat eden ve 1 Mayıs 2006 Pazartesi günü Fatih Camii'nde cenaze namazı kılınan Yaşar Tunagür Hocaefendi'den bahsediyor.