Yazdır

Sohbetlerimizin yörüngesi: Sohbet-i Cânan

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Herkül Nağme ve Bamteli Açıklamaları

Oy:  / 46
En KötüEn İyi 

Sohbetlerimizin yörüngesi: Sohbet-i Cânan

Fethullah Gülen Hocaefendi, “En önemli mesele ve sohbetlerin yörüngesi” konulu sohbetinde müminlerin en önemli meselesinin Allah’la münasebet olduğunu, bu istikamette daima anbean imanda, irfanda ve muhabbette derinleşme cehdi içinde olunması gerektiğini ve dolayısıyla sohbetlerin yörüngesinin de hep bu gayeye matuf ‘Sohbet-i Cânan’ olması gerektiğini anlatıyor.

En birinci gündemimiz: Allah’la münasebetimiz

Hocaefendi, en büyük dünyevi meselelerin bile Allah’la münasebet meselesi yanında minnacık kalacağını ifade ediyor; bu itibarla dünyevi problemleri çözmek için bir araya gelindiğinde bile öncelikle Allah’la münasebet meselesi üzerinde durulması, Allah’la münasebette ilerleme adına ceht ve gayret sarf edilmesi ve sonra gelip geçici dünyevi meseleler hakkında görüşme yapılmasını tavsiye ediyor:

“Problemleri çözeceğimiz, çözmek üzere bir araya geldiğimiz, insanlığı girdaplardan kurtarmak için ciddi bir metafizik gerilime geçtiğimiz anda bile bizim en önemli meselemiz Allah’la münasebetlerimizi bir kere daha gözden geçirmek, bir kere daha Sohbet-i Cânan. Beş kişi bazen on kişi bazen yirmi kişi bazen otuz kişi bir araya gelir görüşürsünüz. Fakat önce ne yapmak lazım? Allah’la münasebetlerimizi gözden geçirmek lazım. İrtibatımız ne kadar kuvvetlidir? Yani şöyle bir şeytan gelse bize bir çelme taksa bir el ensede bulunsa devrilir miyiz, mukavemet edebilir miyiz? Pekala şeytanlar on tane olursa ne yaparız? Ya yirmi tane olursa ne yaparız? Burada hemen parantezi açıp söyleyeyim şu anda belki her bir mümine musallat olmuş yüz tane şeytan var. Kimisi bunların el enseye, kimisi çelmeye, kimisi kündeye talip ve sizi yere sermek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar, yapıyorlar. Bunlara karşı sizin sığınağınız ‘fekad istemseke bil-urvetil-vüska len fisame leha’ (Bakara, 2/256) Allah’a sımsıkı sarılmak. Onun o sarıldığınız ipi bir kere daha kontrol etmek. Acaba ben buna sarıldım ama alta bakıyorum korkunç bir uçurum, bir kere ellerimi gevşek tutarsam veya bu ipten koparsam bu kulptan koparsam düştüğüm zaman benim için artık yaşamak mümkün değil. Kendini o istikamette kontrol edebiliyor musun? Yani Allahım seni hissetmediğim, seni duymadığım, içimde yaşamadığım dakika ve saat benim için bir ölüm anı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakeza. Din-i mübin-i İslam hakeza. Şimdi bu meseleler üzerinde derinlemesine durup imanı marifete, marifeti muhabbete, muhabbeti aşk u iştiyaka, onu daha delice bir rıza ve rıdvan duygusuna, hissine bağlayarak gözümüz hep ötelerde -dünyada olsak dahi- yaşama. Derinleşe derinleşe derinleşe boyumuzu aşkın şeylere talip olma, onun arkasından gitme. Bu meseleleri görüştükten sonra ‘Bizim küçük bir problemimiz daha vardı. (Şu anda dünyayı kasıp kavuran ekonomik problemler, sosyal hercümerçler, kaynaşmalar, devrilmeler, üst üste devrilmeler ) Bir de bu küçük meseleyi görüşelim ’ deme. Bizim büyük meselelerimizin yanında, o en büyük meselenin yanında bunlar gayet minnacık meselelerdir.”

Allah’la münasebetimiz yanında her şey tali kalır

Hocaefendi, Allah’la münasebet meselesinin birinci ve asıl mesele olduğunu; diğer her şeyin Allah’la münasebet meselesi yanında tali kalacağını belirtiyor:

“Siz Allah’la münasebetiniz açısından olan meselenizi dünyevi herhangi bir meselenin altında tutabilir misiniz, rica ederim? Tutarsanız bunu imanınızla nasıl telif edersiniz? ‘Allah’ım sen -haşa ve kella- hele şöyle bir yerde dur, biz bunu görüşelim’ diyebilir misiniz, rica ederim? Meselenin büyüklüğünü o zaviyeden ele almak lazım. İnsanlığın İftihar Tablosu’yla alakalı nübüvvet ruhu sinelerden silinmiş, öldürülmüştür. Hazreti Pir, bir taraftan Mucizat’la bir taraftan Reşhalar’la o meseleyi yeniden zihinlerimizde perçinlemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Kendine kadar dünya kadar insan da aynı şeyi işlemiş. Zihinlerimize onları zerk etmek, insan tabiatına işleyerek sökülmez hale getirmek, sökülüp atılmaz hale getirmek onları. Ve siz bu meseleleri katiyen hafife alamazsınız. Duygu ve düşüncelerinizde ‘sen tali bir meselesin’ dediğin an Allah nezdinde kendi yerini kıymetini belirlemiş olursun. Sen Allah’a nasıl bakıyorsan o da sana öyle bakar. Kur’an-ı Kerim’de bu türlü mukabeleler, müşakeleler çoktur. ‘nesullahe fe-ensâhum enfüsehum’ ‘Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onları benliklerinden uzaklaştırdı.’ ‘Mekr ettiler, Allah da onların mekirlerine mukabelede bulundu.’ ‘Hud’ada bulundular, Allah da onlara mukabelede bulundu.’ ‘Allah’ı zikrettiler, Allah da onları andı.’ ‘Allah’a karşı vaatlerini yerine getirdiler, evfû biahdî ûfî biahdiküm.’ Mukabele, müşakele bu mevzuda. Allah celle celaluhu Kur’an-ı Kerim’de değişik yerlerde bu meseleleri zikrederek çok önemli bir mevzuda bizi uyarıyor. Bu açıdan da bunlar birinci mesele. O meseleyi birincilik konumuyla ele alıp nereye koyacaksak, hangi basamağa koyacaksak koymamız lazım. Onun yanında dünyevi meseleler hatta belki bir manada uhrevi meseleler, yani mizandaki mesele, sıratı geçme meselesi, cehennemden azade olma meselesi, cennete girme meselesi bile Allah’la münasebetimizin yanında tali bir şey kalır. Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetimiz yanında tali bir mesele kalır. Bunu yerli yerine oturttuktan sonra (Bir de burada şu var, siz her şeyi yerli yerine oturtur, her şeye kameti kıymetince değer atfederseniz, zat-ı uluhiyete atfettiğiniz değer çok büyüktür. Efendimiz’e atfettiğiniz değer çok büyüktür. Maneviyata, rızasına ve ihlasa atfettiğiniz değer çok büyüktür.) Allah yapacağınız diğer işlerde bu mevzuda sizi karşılıksız bırakmaz. İlle de başka yerde elinizin güçlenmesini istiyorsanız şayet, çok güçlü olan birisine sarılmanız lazım. La havle ve la kuvvete illa billah. Allah’ın havlinden başka havl, Allah’ın kuvvetinden başka kuvvet yoktur. Siz ona teveccüh ettiğinizde Allah celle celaluhu kendi havl ve kuvvetiyle sizi teyit edecektir. Ezan ‘Hayye alassalah / Hayye alalfelah’ derken biz ‘la havle ve la kuvvete illa billah’ diyoruz. Günlük beş vakit namazda o namazı eda etme adına Allah’ın havline ve kuvvetine sığınıyoruz. Senin havlin ve kuvvetin olmazsa biz bu namazı kılamayız, o abdesti alamayız, o duayı yapamayız. E bunlardan daha ağır işler var yani. Dünyanın şeklini değiştirme, çehresini değiştirme, dünyada yaşayan insanlara yeni bir adab u erkan öğretme mevzuu. Bunlar çok ağır, çok çetin, çok zor çözülür problemler. Allah’ın inayeti olmayınca bunları çözmeniz mümkün değil. Bunlar ancak Allah’ın havliyle kuvvetiyle çözülebilir. La havle ve la kuvvete illa billah. Allahümme eyyidna bi-havlike ve kuvvetike. Allahümmensurna bi-havlike ve kuvvetike. (Ezan okunurken bunları da okuyabilirsiniz.)”

Asıl mesele imanda, irfanda, muhabbette derinleşme

Hocaefendi, imanda, irfanda, muhabbette derinleşmek için sohbetlerin Sohbet-i Cânan yörüngesinde cereyan etmesi gerektiğini ifade ederek yörüngesinden kayan sohbetlerin boş ve gereksiz şeylerle kirletilme tehlikesine dikkat çekiyor:

“Asıl mesele iman-ı billahı marifetullaha, marifetullahı muhabbetullaha, muhabbetullahı aşk u iştiyaka, aşk u iştiyakı çok derin ciddi bir zevk-i ruhanîye, artık doyma bilmeme noktasına ulaştırma mevzuu. Başta, temelde hep müzakereleri bir yönüyle o mevzuda gerçekleştirmeye bağlı, ele almaya bağlı. Sohbet-i Cânan diyoruz. ‘Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sohbetimiz her zaman Sohbet-i Cânan olsa’ diyor hak dostu. Dünyevilikler adına insan öyle bir şeye kapılarını kapamış ve sürmelemiştir arkasını. Fakat benim Efendim’i, o Efendi’nin Efendisi’ni, Allah’ı celle celaluhu keşke bütün insanlar sevse ve her oturup kalktığımız yerde sohbetimiz hep onunla irtibatlı olsa. Sohbet değer kazanır. Sohbetin yörüngesine oturması Sohbet-i Cânanla olur. Yörüngeye oturmamış sohbetlerde kaymalar olur. Bağışlayın, lehvelhadise/gereksiz şeylere kayar; ‘şöyle bir şey mırıldanayım, böyle birini çekiştireyim, birinin kusurunu burada dillendirelim, bazen de hiç farkına varmadan iftiralara girelim ’ Bu, duyguyu düşünceyi kirletmenin yanı başında aynı zamanda sohbet dediğimiz meseleyi de kirletme demektir. Bu gulyabani gelir sohbetin yerine oturur, Sohbet-i Cânanın yerine oturur. Siz bir yeri boş bırakırsanız şayet, gıybet ‘burada bana bir yer verdiler’ der, iftira ‘burada bana bir yer verdiler’ der. Huzurunuzda utanıyorum o kelimeyi kullanmaya, zevzeklik, gevezelik ‘bana da bir yer bıraktılar burada, ben de bu minderde oturabilirim’ der. Gelir çullanırlar oraya. Bir daha da söküp atamazsın onları, hafizanallah. Ve o türlü günahlar bir kere insanın içine girip leke bıraktı mı biri diğerine çağrıdır, arkadan diğeri de gelir. ‘Bir tane yaptık bir şey olmadı!’ Arkadan bir tanesi daha gelir, bir tanesi daha gelir. Onun için mutlaka bizim söyleyeceğimiz şeylere, sohbete mevzu yapacağımız şeylere vize uygulamak lazım. Ne diyebiliriz, ne diyemeyiz? Diyeceğimiz şeyler, diyemeyeceğimiz şeyler.

Sohbet-i Cânan mevzuunda doygunluğa ulaşan insanların üzerine dökeceğiniz her şey taşar artık. Taşkınlığa ulaşmış bir bardağa dökeceğiniz her şey dışarıya akar. O’nun dışındaki her şeyi dışarıya akıtacak şekilde O’nunla ‘ela bizikrillahi tatmainnülkulub’ (Ra’d, 13/28) Allah’ı anmakla kalpler doygunluğa ulaşır. Artık ona bir şey yediremezsin, yutturamazsın, içiremezsin. O doygunluğa ulaşmıştır. ‘Sana bir köşk, bir villa, bir yalı, bir ferrari, bir araba, bir yat, bir gemi’ filan deseler ‘Allah Allah bu insan ne kadar komik’ der.

Cenabı Hak inayetiyle bizi meâlîye müteveccih kılsın.”

Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi?

Fethullah Gülen Hocaefendi, hemen her fırsatta bu meseleye dikkatleri çekerek müminin en önemli meselesinin Allah’la münasebet meselesi olduğunu ve ömrünün her anını, dolayısıyla sohbet ve konuşmalarını da bu yörüngede sürdürmesi gerektiğini anlatıyor:

“Daha önce bir vesileyle arz ettiğim gibi, çağ açıp çağ kapatacak ölçüde tarihî önemi bulunan ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdelerine dayandığından dolayı bizim için ne denli ehemmiyet arz ettiği, ne denli büyük bir vak’a olduğu apaçık zahir olan İstanbul’un fethi gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz ‘sohbet-i cânan’ olmalı. Evet, böyle bir hedefe doğru yürürken bile, ‘Acaba Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi? O mevzuda ulaşmamız gereken derinliğe ulaşabildik mi? O’nu görüyor gibi bir hâlimiz var mı? Hiç olmazsa görülüyor olma mülâhazasıyla tir tir titriyor muyuz?’ gibi mülâhazaları esas almalı, diğer vazife ve sorumluluklarımızı ise o esasa göre bir sıraya koymalıyız. Cümlenin başında İstanbul’un fethinin gönlümdeki yerine işaret edip ehemmiyet ve büyüklüğüne vurguda bulunduğumdan maksadımın yanlış anlaşılmayacağı ümidindeyim. Şimdi eğer böyle bir hâdise dahi, bizim Allah’la, Efendimiz’le, Kur’ân’la münasebetimiz yanında tâli derecede bir öneme sahipse, günümüzdeki siyasî ve aktüel mevzuların, hele hele magazinvarî meselelerin bizim için ne mânâ ifade ettiği/etmesi gerektiği açıktır. İşte bence hangi meseleye, nerede, ne ölçüde yer vereceğimizi ta başta çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bu sebeple oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep ‘sohbet-i cânan’ demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Bardağın taşacak derecede dolmasına ‘lebriz’ denir. İşte gönül bardağı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, mârifet ve muhabbetle dolup dolup boşalmalı, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.

Evet, bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedef, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalı, bu istikamette gerekli cehd ve gayret ortaya konduktan sonra, ‘Hazır bir araya gelmişken şurada şöyle bir okul açma mevzuu da vardı, bu arada onu da görüşüp karara bağlayalım.’ demeli, neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz. İşte zannediyorum bu noktada ciddi bir zühûl yaşanıyor. Evet, sanki meselelerin yeri değişmiş gibi bir durum var. Hatta bazen iman ve Kur’ân’a hizmet mülâhaza ve niyetiyle bir araya gelinen yerlerde dahi dine-diyanete açılmayı tamamen ihmal ediyor, dünyevî meselelerle oturup kalkıyor, onların müzakeresini yapıp dağılıyoruz. Asıl üzerinde durulması gereken mevzular ise arada kaynayıp gidiyor, unutuluyor. Hâlbuki hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki, biz unutunca unutuluruz. Kur’ân diyor ki; ‘Onlar Allah’ı unuttu, kulak ardı ettiler; Allah da onlara kendilerini unutturdu.’(Haşir sûresi, 59/19) Böylece kimlik bunalımına girdi, ruhlarını kaybetti, yürüdükleri yörüngeden çıktı ve başkalaşma sürecine kapılıp gittiler. Öyleyse bir araya geldiğimizde: ‘Arkadaş! Buraya geldik, oturduk, birçok meseleden bahis açtık ama bütün o meselelerin özü-esası, balı-kaymağı olan esrar-ı ulûhiyet ve rububiyete dair meselelerden bahsetmedik. Allah aşkına, bu, Rabbimize karşı ne büyük bir vefasızlık! Şimdiye kadar hiçbir mü’min Allah’a karşı bu ölçüde vefasız olmamıştır.’ diyerek çok rahatlıkla bu hususları birbirimize hatırlatabilmeliyiz. İşte bu ruhu koruyabildiğimiz ölçüde aşk u vecd içinde imana ve Kur’ân’a hizmet edecek, yol yorgunluğuna düşmeyecek, heyecan yorgunluğu yaşamayacak ve Allah’ın izniyle, son nefesimize kadar küheylanlar gibi şevk u iştiyakla koşturup duracağız.” [“Heyecan Yorgunluğu ve Diriliş Hamleleri”, Kırık Testi]

Allah’a adanmışlar Allah’a hizmete kilitlenmeli

Hocaefendi, Allah’a adanmışların her şeylerini Allah’a hizmet yörüngesinde değerlendirmeleri, sohbetlerinin de bu istikamette olması; gelip geçici aktüel meselelerin onları asıl yörüngeden kaydırmaması ve meşgul etmemesi gerektiğini hatırlatıyor:

“ dünyevî bir mesele için bir araya geldiğimiz beraberliklerde bile elimize bir fırsat geçtiğinde bir yolunu bulup sohbet-i cânan çerçevesinde değerlendirilebilecek mevzulardan bir fasıl açmalı; açıp gönüllere imanın güzelliklerinden bazı şeyler fısıldamaya çalışmalıyız.

Günümüzde olup biten hâdiseleri bilmek, bir kısım aktüel meselelere vukuf peyda etmek elbette ki her vatandaşın hakkıdır. Fakat bugün zaten bu meselelerle ilgilenen bir hayli insan varsa, zannediyorum kendisini Kur’ân’a adamış insanlar, istidatlarını, Kur’ân’a hizmeti en iyi şekilde yerine getirme istikametinde inkişaf ettirmeli ve asıl bu noktada derinleşmelidirler. Onlar için başka düşünceler tali olmalı ve onlar başka mülâhazalarla yorulmamalıdırlar. Bunun için oturup kalktıkları her yerde Hakk’ı hecelemeli ve hep O’nunla gecelemelidirler. Hulasa, insanları delice Allah’a âşık hâle getirme ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) anıldığı zaman burnunun kemikleri sızlayacak ölçüde bir muhibb-i Habibullah ufkuna yükseltme yolunda ne yapılması lazım geliyorsa onu yapmalıyız.” [“Heyecanla dopdolu adanmış ruhlar”, Kırık Testi]

Hizmet ediyoruz diye Allah’la münasebet ihmal edilemez

Hocaefendi, bazılarının hizmet ediyoruz diye Allah’la münasebet ve kalbî hayatlarını ihmal ettiklerini; halbuki hizmetlerin ve bir araya gelmelerin hep Allah’la münasebet ve Sohbet-i Cânan yörüngesi etrafında cereyan etmesi gerektiğini belirtiyor:

“Her yerde bütün meclislerimizi ‘Sohbet-i Cânan’la canlandırmak lazım. Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Her zaman sohbetimiz Sohbet-i Cânan olsa. Otursak kalksak Allah desek. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) desek. Fuzuli şeylere meydan vermesek Gerçek fikir kıvamı ancak ‘Sohbet-i Cânan’la olur. Oturup orada çok ciddi bir konsantrasyonla Allah’la münasebetimizi gözden geçireceğiz. Öyle yapacağız ki yani elimi kaldırdım, Allah kaldırttı; adım attım, Allah yaptırdı bunu; Allah konuşturdu. Yani bir cebr-i mutavassıt şeklinde. Mustafa Sabri Beyin dediği gibi, bir müptedinin mutezile olmaması, Allah’ı iyi bilen birisinin de cebrî olmaması düşünülemez. Allah’ı tanımayan insanlardır ki sebeplere taparlar. Evet, sebebi kabul edin; fakat her şeyi yaratan ‘vallahu halakaküm ve ma ta’melûn / Sizi de davranışlarınızı da yaratan Allah’tır.’ (Saffat, 37/96) Evet, bunlar çok önemli şeyler. Bunları yapacağız. Öyle bir konsantre olmalı ki orada, her şey Allah ve Resul-i Ekrem vasıtasıyla bize talim edilmiş disiplinler diyeceksiniz. Sonra konuştunuz. Bitti sözünüz. İsraf-ı kelama gitmiyoruz. ‘Ha bir de küçük bir meselemiz vardı.’ Bakın küçük mesele neydi? Bin okul açma, iki bin okul açma, iki bini dört bin yapma, dört bini sekiz bin, sekiz bini on altı bin, on altı bini otuz iki bin filan yapma, bu büyük meseleleri görüşüyorsunuz. Öyle ki her ferde adeta bir devleti idare edecek bir adam fonksiyonu yüklüyorsunuz. Mahviyeti, tevazuu, hacaleti içinde. Katiyen o türlü iddialara girmeden. Fakir. Evet, bu mülahaza içinde. Ama işte öyle bir cihan fatihi durumunda bir cihan fatihinin yapabileceği şeyi yapıyorsunuz. Kendinizi de bir taraftan sıfırlıyorsunuz. Bu iki şey önemli. Birbirine zıt iki şey çok önemli. Cihanları fethetme, kendini sıfır görme önemli. Biri birisiz olmaz bunun. Eğer sıfır görme meselesi olmuyorsa kaybetmişsin demektir. Sonra o meseleyi ‘bir de bunu görüşelim’ diyeceksiniz. Son söz. Bunu dedikten sonra bitiriyoruz artık burada. Fuzuli kelama, zaman israf etmeye, ifade israfına gitmeye gerek yok. Ondan sonra kalkar dağılırız. Fakat mesele Sohbet-i Cânan yörüngesi etrafında cereyan eder. Dinden diyanetten bahsedilir. Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) bahsedilir. Yapmamız gerekli olan şeylerden bahsedilir. Ondan sonra da o büyük iş dediğimiz meselelere gelince ‘bir de bu küçük meselemiz var, bunu da ihmal etmeyelim, az üzerinde duralım bunun’ der, bir iki kelimeyle de ondan bahseder ve geçersiniz, vesselam. Diğer meseleler bu mevzuda onun yanında çok küçük kalır. Bizim yitirdiğimiz şeylerden bir tanesi de budur. Bazıları böyle hizmet ediyoruz diye Allah’la münasebet mevzuunda ciddi tekasül yaşamaktadırlar. Kalbî hayatlarını ihmal etmektedirler. Gece hayatları yoktur bunların. Gece hayatı olmayanın gündüz hayatında canlı olması düşünülemez. Teheccüdü olmayan bir insanın, kalkıp gece başını yere koyup inlemeyen bir insanın gündüz hayatında canlılık adına bir şey ifade etmesi düşünülemez. Allah’la münasebeti ölçüsünde bir insanın, derinliği ölçüsünde insanlığa derinlikler vaat eder. İnsanlığa derinlik vaat edecek kadar da derinleşmemişseniz şayet, dünyanın değişik yerlerinde çok derinlere karşı, derin devletlere, derin oluşumlara, derin teşkilatlara, derin teşekküllere karşı başa çıkamazsınız. Onca derine karşı derinlerden derin olmanız lazım. Sizin derinliğiniz Allah’ta, Peygamber’de, imanda olacak. İmanda olacak ki dünya çapındaki o derinliklere karşı kendinizi koruyabilesiniz. Vesselam.” [Herkül Nağme, 27/05/2013]

Sözü sohbeti hep O’na getirmek lazım

Hocaefendi, her şeyin Allah için olması ölçüsünde değer ve derinlik kazanacağını, dolayısıyla hep O’na müteveccih olunması ve her fırsatta sözü sohbeti O’na getirmek gerektiğini ifade ediyor:

“Söz yörüngesini ‘Sohbet-i Cânan’la bulur. Mesele gelir ona dayanır, onun üzerine oturursa söz yörüngesine oturmuş demektir. Mülahazalar O’na yönelirse mülahazalar yörüngesine oturmuş demektir. Arzular ve istekler kendi yörüngelerinden çıkar, O’nun murad-ı subhanisine otururlarsa gerçek yörüngelerine oturmuş sayılırlar. Sadece O’nun teveccühü mülahazalarıyla oturup kalkma, O’nun için yatma, O’nun için oturma, O’nun için kalkma Mevlana Cami, “Yalnız Bir’i sev, yalnız Bir’e müteveccih ol, yalnız Bir’i söyle, yalnız Bir’i gör” diyor. Başkasını söylemenin sana faydası yok, başkasını görmenin sana faydası yok, başkasının istediği yörüngede yürümenin sana faydası yok. Senin için faydalı olacak şey, her şeyi O’na giden yörüngeye oturtmaktır. Amele kıymet kazandıran, mülahazalara kıymet kazandıran, düşüncelere çok farklı derinlik kazandıran, o yörüngede cereyan etmesidir.” [Bamteli, 18.06.2012]

“Oturduğumuz her yerde, kalktığımız her yerde, sofranın başında bile, çay içerken bile, yudumlarken bile, ‘bak Allah bana çayı nasıl yudumlattı! Şu ağızdaki kuvve-i zaikaya bakın! Ben yapmadım bunu. Şu yutağa bakın. Nasıl yani? Bu benim nefes boruma giderdi, gitmedi. Salıyorum ben bir deliğe, gitmesi gerekli olan deliğe gidiyor o. Öbür tarafa gidince boğuluyorsunuz. Siz daha ağzınızda onu gevelerken mideniz salgılarıyla her şeyi böyle hazma hazır hale geliyor.’ Bunlar çok önemli meseleler. Bunları duyma, hissetme mevzuu çok önemli. Bu açıdan da bir çay içerken, bir yemek yerken bile bence meseleyi evirip çevirip hep Sohbet-i Cânan’a getirmek lazım. Bu türlü mülahazalar, bu türlü müzakereler, bu türlü mütalaalar hayatımızın her dakikasını ibadet haline getirir Her şeyde Sohbet-i Cânan’a bir damar bulup yürümek lazım. Yani dünyevi işlerde alternatifli yürümeler var, çok damarı birden kullanmalar var. Şu tıkanırsa işte böyle bir şey yaparız, şu tıkanırsa böyle bir şey yaparız, şu tıkanırsa böyle bir şey yaparız. Zat-ı uluhiyete ulaşma mevzuunda, hakikatine uygun şekilde O’nu duyma mevzuunda bence çok damar kullanmak lazım. Yemede, içmede, oturmada, kalkmada, her şeyde evirip çevirip sözü sohbeti hep O’na getirmek lazım Hep Sohbet-i Cânan olsa böyle zannediyorum belli ölçüde ruhlardaki kıvam korunabilir, canlılık korunabilir. Ve ancak canlılar esasen hissedecekleri şeyleri hissederler.” [Bamteli, 25.10.2010]

Sohbet-i Cânan yoksa dedikodu işgal eder

Hocaefendi, Sohbet-i Cânan’dan mahrum konuşmaların dedikodunun ötesine geçemeyeceği ve fayda sağlamayacağı; aktüel meselelerle gereksiz meşguliyetin insanın asıl yapması gerekenleri aksatmasına sebep olacağı ikazında bulunuyor ve Sohbet-i Cânan sayesinde Allah’la münasebetin kuvvetleneceğini izah ediyor:

“ biz şu andaki konuşmamızda sözü evirip çevirip Sohbet-i Cânan’a getirmiyorsak, o zaman bizim söylediğimiz her şey bir mânâda dedikodu demektir. Evet, söylenen sözler, konuşulan mevzular ya bizim Allah’a doğru yürümemiz istikametinde bir dinamo gibi hızımızı artırmalı, ya insanlığa yararlı olmalı, ya da milletimize, ülkemize, ülkümüze hizmet etmelidir. Aksi takdirde selahiyet ve sorumluluğumuzun söz konusu olmadığı, bundan dolayı konuşup durmamızın hiçbir müspet netice vermeyeceği, herhangi bir fayda sağlamayacağı aktüel meseleler hakkında –kusura bakmazsanız o tabirle ifade edeceğim– çene çalıp duruyorsak bu, dedikodudan başka bir şey değildir. Ayrıca bilinmesi gerekir ki bu tür faydasız ve gereksiz konuşmalar, yapmamız gerekli olan işlere de ciddi bir mânia teşkil eder. Hiç farkına varmaksızın bu türlü mevzuların içine dalar ve böylece yapacağımız işleri yapamaz hâle geliriz. Hatta zamanla salim düşünme imkânını sağlayan hislerimizi felç eder ve bunun sonucunda sağlam ve sıhhatli muhakeme kabiliyetinden mahrum kalırız.

Zaten bugün biz, kendimizi bir muhasebe ve murakabe süzgecinden geçirsek, gereksiz ve faydasız konulara im’ân-ı nazar ettiğimizden dolayı, esas konsantrasyon temin etmemiz gerekli olan önemli ve hayatî mevzulardan uzaklaştığımızı göreceğiz. Bundan dolayı diyoruz ki, keşke im’ân-ı nazar etmemiz gerekli olan konulara tam eğilsek, asıl onlar üzerinde yoğunlaşsak. İç âlemimize ait problemlerimiz varsa asıl onları halletmekle meşgul olsak. Bizi, potansiyel insan olma hâlinden hakiki insan olma ufkuna taşıyacak alternatif sistemler geliştirip bunların değerlendirmesini yapsak. Ancak maalesef genellikle aktüel meselelerle meşgul oluyor ve küçük şeylere takılıp kalıyoruz. Tabiî bu esnada çok önemli ve hayatî işlerimiz de arada kaynayıp gidiyor.

Eskiden, kalb ve ruh hayatının soluklandığı meclislerde hep ‘sohbet-i cânan’ der, onun üzerinde durur, onun üzerinde yoğunlaşırlardı. Çünkü bir meseleye ne kadar konsantre olursanız, o ölçüde size kapı aralanır. Ne kadar Allah’la münasebete geçerseniz, o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Bu disiplin, sofiler arasında genel ve sabit bir kuraldır. Evet, teveccüh, teveccüh doğurur; nazar, nazarı netice verir. Bakıyorsanız, bakarlar size günebakanlar gibi. Bu sebeple tabiatınızın baskı altında bulunduğu anlarda dahi gözünüz bir nigâh-ı âşinâ ile hep kapı aralığından O’na bakmalıdır.

Cenâb-ı Hak bir kudsî hadiste buyuruyor ki: ‘Kulum Bana bir karış kadar yaklaşırsa, Ben ona bir arşın kadar yaklaşırım.. bir arşın kadar yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç kadar yaklaşırım.. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak mukabelede bulunurum.’ (Buhâri, tevhid 50; Müslim, zikr 22.) Aslında anlatılan bu hususlar hakikat olmaktan ziyade birer mecazdır. Fakat Allah (celle celâluhu) şart-ı âdi planında kendi teveccühünü teveccühümüze, kendi nazarını nazarımıza bağlamış oluyor. Eğer siz gözünüzü diker, O’nun kapısı eşiğinde hep vefalı bir tavır içinde bulunursanız, Cenâb-ı Hak bu vefayı tek taraflı olarak sizin aleyhinize bozmaz. Çünkü O, sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade sahibi Allah’tır.” [“Kalb Selâmeti ve Aktüel Konular”, Kırık Testi]

Meclislerimiz günlük dedikodularla kirletilmemeli

Hocaefendi, meclislerin günlük dedikodularla kirletilmesine müsaade edilmemesi; iman hakikatleriyle, ‘Sohbet-i Cânan’la değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor:

“Bizim meclislerimizin sohbet konusu sokaktan derlenen, çarşı-pazardan toplanan, gazete sayfalarından aşırılan ya da internetten alınan lâf u güzaf olmamalı; bunların ne ilim-irfan bakımından, ne zevk-i rûhânî açısından ve ne de Sohbet-i Cânan adına ifade ettiği hiçbir şey yoktur. O türlü muzahrefâtı duyunca, sadece hiçbir şey bilmeyen cahiller kendilerini bir şey dinliyor ve öğreniyor zannederler. Fakat, söz cevherinden anlayan kimseler, o malumat kırıntılarının altının boş olduğunu hemen sezerler. Kimisi açar ağzını, gazete köşelerinden topladığı sığ bilgilere güvenerek dinî ve edebî meselelerde bile atar-tutar, fakat söz sarrafları onların faydasız ve boş laflar olduğunu hemen anlayıverirler

Müslüman az ve öz konuşmalı, sevap olmayan şeylere ve laubâliliklere kat’iyen girmemeli. Malumat sahibi bir insansa ve ille de konuşması gerekiyorsa, sohbet-i Cânan’dan bahisler açmalı. Kendisi bilmiyorsa, başkalarının o istikamette konuşması için lazım gelen ön hazırlıkları yapıp zemin hazırlamalı; hak ve hakikatleri ihlasla seslendirecek, sohbeti fayda verecek bir insana söz hakkı vermeli, onu konuşmaya teşvik etmeli, meclislerin günlük dedikodularla kirletilmesine müsaade etmemeli ve ne yapıp edip her sözü erkân-ı imaniyeye, Cânân sohbetine getirmeli. Kısacası, ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.’ Hadis-i Şerif’ine uygun bir hayat sergilemeli.” [“Hitap Çiçeği ya da Dil Zakkumu”, Kırık Testi]