Yazdır

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Peygamberâne istiğnâ başlıklı sohbeti üzerine

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Herkül Nağme ve Bamteli Açıklamaları

Oy:  / 32
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Peygamberâne istiğnâ başlıklı sohbeti üzerine

Fethullah Gülen Hocaefendi, hizmet ederken şahsî menfaat ve çıkar mülâhazalarından her zaman fersah fersah uzak kalma gayreti içinde olunması gerektiğine dair daima ihtar ve telkinlerde bulunuyor. Çünkü "Mü'min, her yaptığı şeyi Allah emrettiği için yapar. Ne kendi, ne ailesi, ne de beraber olduğu insanların çıkarlarını kat'iyen düşünmez. Bir mü'minin, bu tür beklentilere girmeden hareket etmesi, 'hâlisâne' tabiriyle ifade edilir ki, bu hak erinin, hiçbir zaman para-pul, makam-mansıp, şan-şeref.. davası gütmeden, İslâm'a hizmette tıpkı bir nefer gibi hareket etmesi demektir. İnsanın, bir kısım maddî şeylerle birlikte, bir de mânevî füyuzat hislerinden feragat etmesi söz konusudur ki, bunun için de isterseniz 'en hâlisâne' tabirini kullanabiliriz." ["Beklentilere girmeme" Fasıldan Fasıla-4]

İstiğna: Peygamber yolu

Hocaefendi, "Peygamberâne istiğnâ ve geniş manasıyla yolsuzluk" konulu sohbetinde, Allah'ı dileme ve insanlarda O'nu dileme duygusunu uyarmaktan; Allah'ı tanıtma, Allah'ı sevdirme, insanların Allah'la olan irtibatlarını güçlendirme, kopmaz hale getirmekten daha büyük, daha değerli bir şey olmadığını belirterek onun için enbiyanın hayatlarını hep bu espriye, bu temel düşünceye, bu temel disipline, bu temel anlayışa bağladıklarını ve karşılığında hiçbir şey istemediklerini ifade ediyor. Peygamberlerin hepsinin 'Vazifemizi Allah için yapıyoruz. Bunun karşılığında zerre kadar sizden bir şey beklemiyoruz.' dediklerini örneklerle izah ediyor.

Beklentisizliğin muhatabı inandırmanın çok önemli esaslarından bir tanesi olduğunu vurgulayan Hocaefendi, meseleyi açıklamasına şöyle devam ediyor: "Bir şey yaparsınız fakat yaptığınız şey içinde size ait bir kısım menfaatler gözetiyorsanız evvela size teveccüh eden insanların teveccühlerini kırmış olur, onlar nazarında itibar kaybına uğramış olursunuz. Bu, köy muhtarlığından devlet idare eden insanlara kadar herkes için söz konusu olduğu gibi aynı zamanda şu adanmışlar topluluğu için de öyledir. Adanmışların en büyük dinamiği adanmışlıktır, beklentisizliktir, sürekli nazarları Allah'a çevirip karşılığında bir şey beklememedir. Ve bu Peygamber yoludur. Bu türlü davranma Peygamberin dediği şeye uymadır. Allah'ın murad-ı subhanisine uyma demektir. Bu Peygamber yolu, raşid halifeler yolu, sahabi yoludur. İnsanlığın İftihar Tablosu ruhunun ufkuna yürüyüp bu dünyaya gözlerini kapadığı zaman, ailesinin rızkını temin etmeye matuf mübarek kalkanı bir Yahudi'de rehin, ipotek bulunuyordu. Ve Hazreti Ebu Bekir giderken ondan daha ileri değildi. Elinde avucunda hiçbir şey yoktu. Belki kendisine verilen maaşın fazla gelenini bir testinin içine atmış kendinden sonraki halifeye emanet etmişti. Hazreti Ömer Efendimiz çok defa Mescid-i Nebevi'de kum üzerinde yatıyordu. Büyükler bunlardı. Yol, yöntem onların yolu, yöntemiydi. Onların yol ve yöntemlerinin dışındaki yola yolsuzluk denir. İnsan farkına varmadan elli türlü yolsuzluğa kaymış olur. Ve yolsuzluk bir yerde insanı güldürse bile bir gün öyle bir ağlatır ki orada 'ya leytenî küntü türâbâ' dedirtir insana. 'Ah keşke ölüp gitseydim de toprak olsaydım da bunları duymasaydım' der."

Hizmet edenler dünyaya tenezzül etmemeli

"İnsanlığa hizmete kendini adamış insanlar Peygamber yolunda yürüdükleri zaman kalıcı eserler bırakırlar. Yoksa Harun olarak yola çıkıp sonra Karunlaşan kimseler bir gün hazineleriyle beraber yerin dibine batarlar da lanet ile yad edilirler." diyen Hocaefendi, adanmışlar topluluğu içinde hizmet edenlere şu tembihatta bulunuyor:

"Hiç olmazsa imana ve Kur'an'a hizmete kendini adamış bu mübarek, mümtaz daire içinde bulunan kimseler yaptıkları hizmetler içinde konumları itibarıyla 'Ben şunu kendi hesabıma bir avantaj olarak değerlendirebilirim. Hatırımı kullanarak şöyle bir mukavelede, bir ihalede bana da yahu şu kadar bir şey düşünün falan diyebilirim.' mülahazalarından uzak olmalıdırlar. Eğer dilimde azıcık teline, 'yerin dibine batsın' demeye açıklık olsaydı, eğer dilimin bir parçasında teline, bedduaya yer olsaydı, millete hizmet ediyoruz dedikleri halde o iş içinde kendilerini, çıkarlarını düşünenler, meseleleri çıkar çarkına bağlayanlar ve ihalelerde kendilerine pay ayıranlar ve kendilerine pay verenleri mabeyn-i humayun insanı haline getirenler hakkında, 'Allah sizi çoluk çocuğunuzla beklentilerinizle ümitlerinizle yerin dibine batırsın, mahvetsin' derdim. Ama demedim; çünkü dilimde öyle bir şeye yer yok. İkbal'in dediği gibi, dua dua yalvardım, teline, bedduaya amin demedim. Hiç olmazsa adanmışlar, o en büyük dinamiklerini, adanmışlık dinamiklerini, beklentisizlik dinamiklerini bence böyle pes bayağı dünyaya ait şeyler karşısında feda etmemeliler. Hiç olmazsa bu âlî heyet içindeki insanlar sinek kanadı kadar değeri olmayan bu dünyaya ne kadar itibar edilecekse o kadar itibar etmeliler."

Hocaefendi'nin eserlerinde istiğnâ

Hocaefendi, müminler için, bilhassa hizmete adanmışlar için istiğnânın önemini ve gerekliliğini her fırsatta tekitli ve teyitli ifadelerle anlatıyor:

"Gönül ne kadar arzu ediyor ki, bu işe omuz verenler, İslâmî hizmetler içinde bulunanlar, Kur'ân ve iman hizmetine sahip çıkanlar; geleceğin gerçek mimarları kudsîler, aydınlar ve ışık ordusu mübarekler dünyanın malına, menaline meyil göstermesinler, eteklerini kire, lekeye bulamasınlar, istiğnâ içinde hareket etsinler ve neşr-i hak hizmetinde kimseden bir şey istemesinler. Kifaf-ı nefs edecek kadar bir şey bulurlarsa, onunla geçinsinler ve kendileri çekip gittiklerinde, arkalarında bir ev bile bırakmasınlar.

Evet onlar, yaşama arzusuyla değil, yaşatma arzusuyla dolup taşmalıdırlar.. dolup taşmalıdırlar ki, bir an bile dünya onların hayallerine girmesin.. gözlerinin içinde dünya hayâli bir an-ı seyyale bile yer etmesin. Yoksa kazandıkları safvetlerini kaybeder ve sonra da iflah olmazlar. İslâmi hizmetlerle dünyalık peşinde koşanların kötü akıbetleri kendilerine dokunmasa bile, çoluk çocuklarına veya torunlarına öyle dokunur ki, dokunduğu gün iki büklüm olur, inlerler." ["Tebliğ ve irşad vasıtaları olan şeylerden şahsi kazanç temini olabilir mi?", Asrın Getirdiği Tereddütler]

İstiğna nedir?

"İstiğna; insanın Allah'tan başka hiçbir kimseye el açmaması, yüzsuyu dökmemesi; aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaması ve hayatını hep gönül zenginliği, gönül tokluğuyla iffet dairesi içinde sürdürmesi demektir. İstiğna, peygamberlik mesleğinin çok önemli bir düsturu ve Allah ahlâkı ile ahlâklanmanın da bir tezahürüdür. Çünkü Allah (celle celâluhu) Samed'dir; her şey O'na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Evet, O, Ganiyy-i alel'ıtlak, Müstağni-i Mutlak'tır. İnsana gelince onun bir kısım şeylere ihtiyacı vardır. Bu sebeple insan için mukayyet istiğnâ tabirini kullanmak daha doğru olur zannediyorum. İşte insanlık âleminin medar-ı iftiharları enbiya-yı izam efendilerimiz, müstağni-i mukayyet olarak, hayatları boyunca hep istiğnâ ruhuyla yaşamış; isteyeceklerini yalnız Allah'tan istemiş, dertlerini yalnız O'na açmış; eda ettikleri risalet vazifesi, yaptıkları hizmet ve fedakârlıklar karşısında da hiç mi hiç beklentiye girmemiş, ücret talebinde bulunmamışlardır. Kur'ân-ı Kerim pek çok yerde bu hususa dikkat çeker..." ["Bir Peygamber ahlâkı: İstiğnâ", Yaşatma İdeali]

İstiğnâ ruhu ve beklentisizler

"Hususiyle kendini iman ve Kur'an hizmetine adamış bahtiyar ruhlar için, takvâdan sonraki en önemli vasıf istiğnâdır. Hadis-i şerifteki, 'ganî' kelimesi, 'Allah'ın verdiği nimetlere kanaat ettiğinden kat'iyen başkasının eline bakmayan, hep müstağnî davranan, gönlü zengin, beklentisiz' manalarına gelmektedir.

İstiğnâ, peygamberlik mesleğinin şiarıdır. Bütün peygamberler, peygamberlik vazifesini eksiksiz yapacaklarına ve bunun karşılığında hiçbir dünyevî ücret almayacaklarına söz vermişlerdir. Kur'ân-ı Hakîm, onların, kendi ümmetlerine -ağız birliği etmişçesine- 'Ben sizden ücret beklemiyorum ki! Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir.' (Yunus, 10/72) dediklerini anlatmaktadır. Hakikaten onlar, peygamberlik vazife-i kudsiyesinin dünyaya alet edildiği töhmetine meydan vermemek için hayatları boyunca istiğnâya bağlı kalmış ve bu müstağnî halleriyle sonraki nesiller arasında neşr-i hakkı kendilerine vazife edinenlere hüsn-ü misal olmuşlardır.

Yâsîn suresinde anlatılan kahraman (Habib-i Neccar) da 'Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.' (Yâsîn, 36/21) demek suretiyle, yine irşad erlerinin aynı vasfına dikkat çekmiştir. Habib-i Neccar, arkasında yürünecek rehberlerin en önemli iki vasfını nazara verirken, onların hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemediklerini ve herkesten önce kendilerinin dosdoğru yolda yürüdüklerini belirtmiştir ki, doğrusu, bu iki sıfatı üzerinde taşımayan kimselerin başkalarına hidayet yolunu göstermeleri hiç mümkün değildir.

Nur Müellifi, iman ve Kur'an hizmetine gönül vermiş insanlar için istiğnânın çok önemli bir rükün olduğunu vurgulamaktadır. Meseleye dini dünyaya alet etme töhmeti açısından da yaklaşarak, ehl-i dalâletin, 'İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar' deyip ehl-i ilme insafsızcasına saldırdıklarını ve dolayısıyla onları fiilen tekzip etmek gerektiğini belirtmektedir.

Aslında bugün de bazı kimseler aynı hastalığa müpteladır ve onların yüzünden bütün müslümanlar karalanmaktadır. Kur'an okuma üzerinden gırtlak ağalığı yapanlar, ruhsuz bağırıp-çağırmaları dua yerine koyanlar ve bir kısım soğuk merasimlerle dini folklorlaştıranlar ma'şeri vicdanda müsbet bir tesir uyaramadıkları gibi İslam'ın güzel çehresini de karartmaktadırlar. Niyetleri dünyevî menfaatler olduğu müddetçe gönüllere nüfuz edemeyeceklerini anlayamamakta ya da ücret beklentisi içinde bulunduklarından dolayı başka ulvî gayeleri hiç düşünememektedirler.

Oysa, sözün tesir etmesi, sesin gür ve güzel oluşuna, nağmenin zâhiren iç yakışına değil, Cenâb-ı Allah'ın meşietine bağlıdır. Allah Teâlâ, sözün tesirini, büyük bir ölçüde, söyleyenin hasbîliğine, diğergamlığına ve yaptığı irşad vazifesi karşılığında hiçbir ücret beklememesine bağlamıştır. Çoğu zaman, bir köşeyi veya bir kürsüyü tutmuş, sadece dine hizmet için yaşayan samimi, hasbî ve diğergam bir insan, cılız bir sesle, pek de parlak görünmeyen bazı şeyler anlatır; fakat, ma'şeri vicdanda büyük bir tesir bırakır. Çünkü, o müstağnî bir insandır ve muradı da Allah'tır.

Bu itibarla, Kur'an talebeleri, dava-yı nübüvvetin birer temsilcisi olarak Peygamberlerin istiğnâ yolunu takip etmeli ve daha baştan 'Benim mükâfâtım ancak Allah nezdindedir' diyerek iman hizmeti adına yapıp ettiklerine karşılık asla dünyevî bir ecir beklememelidirler. Köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, hatta ülke ülke dolaşırken, hemen her yerde i'la-yı kelimetullah hesabına bir nağme tuttururken, vaaz, sohbet ve nasihat ederken ya da bir insana tek hakikati anlatırken çok hasbî olmalı ve asla dünyevî bir karşılık ummamalı, almamalıdırlar. Dünyanın mal ü menâline meyil göstermemeli, neşr-i hak vazifesine mukabil kimseden bir ücret istememeli; ancak kifaf-ı nefs edecek kadar bir iaşe bulurlarsa onunla geçinmeli ve hep istiğnâ içinde hareket etmelidirler." ["Sığ görünen deryalar", Ölümsüzlük İksiri]

Adanmış ruhlar ve iktisat-istiğnâ mesleği

"Bilhassa hizmet-i imaniye ve Kur'aniyede bulunan insanlar, mutlaka kendilerini iktisada alıştırmak zorundadırlar. Aksi halde, itibarlarını yitirme, güven kredilerini kaybetme ve davalarına laf getirme ihtimalleriyle karşı karşıya kalırlar. Oysa, itibar ve güven, hizmet erleri için en geçerli akçe ve en büyük sermayedir. Güvenilirliğini yitirmiş bir mü'min, irşad vazifesini yaparken kendisine lazım olan bütün sermayesini kaybetmiş demektir.

Bundan dolayı, adanmış bir ruh, hiç kimseye el açmamalı, yüz suyu dökmemeli ve vaktinde geri verme imkanına sahip değilse başkalarından tek kuruş almamalıdır. Şayet, onun, günde üç defa yemek yemeye imkanı el vermiyorsa, iki öğünle iktifa etmeli; ona da gücü yetmiyorsa, bir defayla yetinmelidir. Hatta, icabında çocuklarını doyurmalı, kendisi yarı aç kalmalı, buna davası hatırına katlanmalı ve şartlar nasıl olursa olsun iffetini korumalıdır. Üç odalı kiralık bir evi bile kendisi için lüks kabul etmeli ve 'İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hane-i saadeti sadece bir odacıktan ibaretti; o münevver odacık öyle daracıktı ki, Peygamber Efendimiz namaz kılarken rahat secde edebilmesi için Hazreti Aişe'nin birazcık toparlanması gerekiyordu. Kâinatın Efendisi dahi öyle yaşamışken bu bize biraz fazla değil mi?' demelidir. Şayet, bütçesi müsait değilse ve hele zaruret de yoksa, araba sahibi olmamalı, gideceği yere yaya gitmeli veya toplu taşıma vasıtalarını kullanmalı.. hâsılı, ne yapıp etmeli, iffet ve istiğnâ ruhuyla yaşamasını bilmeli; kat'iyen lükse girmemeli, israfa düşmemeli ve asla yüce mefkuresine laf getirmemelidir.

Evet evet.. dava adamı yaşama zevki, hayat kaygısı, rahat tutkusu, lüks arayışı ve israf alışkanlığından fersah fersah uzak kalmalıdır. O, süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevazı halini ömür boyu korumalıdır. Kendisinden öncekileri yiyip bitiren lüks, israf, debdebe ve ihtişam onun evinden içeri girememeli, hele gönlüne yol bulamamalı ve ona hükmedememelidir. O, asla tavanlardaki boya, zeminlerdeki cilâ, masalardaki ibrişim ve yataklardaki atlaslarla kadr ü kıymetini yüceltme, giyim-kuşamla beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandırma, maddî debdebe ve ihtişamla dünya meftunlarına sempatik görünme peşinde olmamalı ve İslam'dan başka vesile-i izzet aramak suretiyle maskara durumuna düşmemelidir." ["Hesabını verebilecek misin?", Ölümsüzlük İksiri]

İstiğnâ insanı ve beklentisizlik

"Aslında, Rasûl-ü Ekrem'in irtihal-i dâr-i bekâ buyurmasından evvel, ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) arasında da çok zengin insanlar vardı. Hazreti Osman ve Abdurrahman b. Avf (radıyallahu anhüma) servetinin çokluğuyla meşhur sahabîlerin sadece ikisiydi. Onlardan başka, oldukça geniş imkanlara sahip bulunan, Medine'de ticarete hâkim olan, Kaynuka, Kureyze ve Nadr pazarlarına ağırlığını koyan mü'minler de mevcuttu. Şayet, Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara azıcık bir imada bulunsaydı, Ashâb-ı Kirâm bütün servetlerini ortaya dökerlerdi.

Zira, onlar, mal-mülk bir yana, kendilerinden canları istendiğinde dahi hiç tereddüt etmeden öne atılmışlardı. Bedir, Uhud ve Hendek başta olmak üzere bütün mücahede meydanlarında, Rasûlullah'ı korumak için kendi hayatlarından seve seve vazgeçmeye hazır olduklarını isbat etmiş, gerektiğinde başlarını ve kollarını O'na kalkan olarak kullanmışlardı. Onlardan bazıları birer şehit olarak öteye kanatlanmış; kimileri de sıranın kendilerine gelmesini iştiyakla beklemişlerdi. Nebîler Sultanı'nın uğrunda ruhlarını dahi feda etmeye âmâde bulunan bu hasbîler için servet ü sâmânın, mal-mülkün hiç sözü olmazdı. Küçük bir işaret görselerdi, bütün varlıklarını çok rahatlıkla verebilirlerdi.

Şu kadar var ki, İstiğnâ İnsanı (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) Sahabe-i güzîne borçlansaydı, onlar, verdiklerini kat'iyen borç olarak görmez ve onu asla geri almazlardı. Hele Hazreti Sâdık u Masdûk'un zırhını borcun teminatı olarak ellerinde tutmaya hiç yanaşmazlardı. İşte, İnsanlığın Medâr-ı Fahrı, böyle bir minnet altında kalmaya kesinlikle razı olamayacağından dolayı, Ashâb-ı Kiram'dan değil de bir yahûdiden borç istemiş ve karşılığında kalkanını rehin bırakmıştı.

Dahası, Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğnâ anlayışına muvafık bulmamış; onlardan hiçbir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştır. Din-i Mübîni tebliğ ve temsil etmesine, insanlara saadet-i dareyn vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe'ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine yine hüsn-ü misal olmuştur.

Evet, beklentisizlik Peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim, Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah'ın salat ve selamı Efendimizin ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş; 'Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn'dir' (Şuarâ, 26/109) diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl, Sultân-ı Rusül Efendimiz'e, 'De ki: Sizden bu hizmetim için hiçbir ücret istemiyorum, malınız sizin olsun! Benim ücretim yalnız Allah'a aittir ve O, her şeye şahittir.' (Sebe', 34/47) buyururken de, nübüvvetin bu ulvî yönünü nazara vermiştir.

Bu itibarla, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz'in Ashâb-ı Kirâm'dan borç istememesi O'nun mutlak istiğnâsının ve beklentisizliğinin gereğidir. O, 'Ben size dini öğrettim, haydi siz de bana diyet ödeyin!' manasına gelebilecek en ufak bir tavra kat'iyen girmemiş, hiçbir zaman bunun imasında bile bulunmamış ve o şekilde anlaşılabilecek her şeyden uzak durmuştur." ["Rehin bırakılan zırh", Vuslat Muştusu]

İstiğna ruhu için îsâr ahlakı

"Esasında istiğnâ ruhunu muhafazanın en önemli vesilesi, hayatını îsâr ahlakıyla sürdürmektir. Bu açıdan gönüllüler hareketi içinde bulunan arkadaşlar öyle îsârlaşmalıdırlar ki, sadece yemek yedirme, çay içirme, maaşını bir başkasına verme gibi fedakârlıklarla yetinmeyerek, maddî, manevî füyüzat hislerinde de başkalarını kendilerine tercih edebilmelidirler. Evet, onlar velilik, kutupluk, gavslık gibi makamlar; havada uçma, namazlarını manen Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında kılma, 'Allahu ekber' deyip namaza durunca kendisini Ravza-ı Tahire'de veya Kâbe'de müşahede etme gibi kerametleri başkalarına layık görerek, 'Bana Seni gerek Seni' deyip sadece Cenab-ı Hakk'a teveccüh etmeli ve O'nu tercih etmelidir. İşte gerçek mânâdaki îsâr ruhu ve aynı zamanda istiğnâ tavrı da budur. Günümüzde her şeyden ziyade bizim böyle bir bakış açısına ihtiyacımız vardır.

Hâsılı, makam, mansıp, takdir, tebcil ve alkışın dünyevî getirilerine kapanma bir yana, bir mânâda bütün bunların uhrevî getirilerine bile kapanarak, ahirette nail olacağı nimetleri Allah'ın fazlından, kereminden ve rahmetinin enginliğinden beklemelidir. Çünkü Allah inayet etmezse insan değerli hiçbir şeyi elde edemez. Ne cennete girebilir ne de cehennemden âzâde kalabilir. Bütün bunlar ancak O'nun rahmet, inayet ve keremiyle elde edilebilir. Hem, her şeye kapanan bir insana Allah elli türlü kapı açar. Siz, dünyaya karşı kapılarınızı hele bir kapayın, göreceksiniz Hazreti Allah, sizin kapadığınız bir kapıya mukabil bin kapı lütfedecektir. Çünkü O, Müfettihu'l-ebvab'dır. Yani kapıları açan yalnız O'dur. Evet, Allah'ın inayet, rıza ve teveccüh kapılarının size açılmasını istiyorsanız, dünyevî her türlü beklentiye karşı bir ömür boyu kapılarınızı sürekli kapalı tutmanız gerekir." ["Ömür boyu istiğnâ", Kırık Testi]

"Ne dünya debdebesi ve saltanatı yolunuzu yönünüzü değiştirmeli, ne gözleri âhu dilberler, ne Boğaziçi'nde yalılar, ne yazlıklar, ne kışlıklar, ne servetler, ne sâmânlar, ne ikballer, ne imkanlar, ne güçler ne de kuvvetler. Çünkü kendinizi vakfettiğiniz bu yol, adanmışlar yoludur, beklentisizler yoludur. Sizin güç kaynağınız, beslenme kaynağınız beklentisi olmamadır. Yapmak, yapmak, yapmak, tohum atmak, bütün dünyayı ekin tarlaları haline getirmek, tek bir başağa ilişmeden arkasına bakmadan çekip gitmek... Zinhar sen hiçbir şey bekleme onlardan. Yaptığın şeyi yap, arkana bakmadan yürü git... Zinhar 'ben bunu yaptım' deme, minnetle kimsenin başına kakma... Kendini imana ve Kur'an'a hizmete adamış insanlar bence servet edinmeyi erbabına bıraksınlar, kendi kredilerini korusunlar. Kendi kredileri istiğnâdır, tekeffüfte bulunmamaktır, halka el açmamaktır, beklentisiz yaşamaktır, soluklarında sürekli 'Fedakârlık ya Hû' deyip hep "Hû" çekmektir. Maddi manevi hissiyatınla, düşüncelerinle sürekli kendi üzerine bir çarpı çekerek elden geldiğince hep başkalarını öne çıkarmak; adeta bir yönüyle başkaları için enerji kaynağı olmak, onları yaşatmak için oksijen olmak, sürekli onları beslemek, şarj etmek... Engin bir istiğnâ duygusu, kendi için yaşamama duygusu, yaşatmayı hep ön planda tutma duygusu, ihyayı ön planda tutma duygusu... Kendini o işe adamış insanların hususiyeti, mülahazası, düşünce tarzı, üslubu, dünya görüşü, hayat felsefesi... Adanmışın hayat felsefesi bu olması lazım." ["Adanmış ruhların hayat felsefesi", Bamteli]

Hizmetten dünyalık menfaat temini

Hocaefendi, yapılan hizmetlerden dünyalık menfaatler elde edilmemesi hususunda sayısız ikaz ve ihtarlarda bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir:

"Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye içinde bulunanlar mutlaka müstağni davranmalıdırlar. Biz çok iffetli, çok namuslu çalışmalıyız. Hiç kimse hakkımızda olumsuz bir şey düşünmemeli. Dolayısıyla güven vaat etmeliyiz. Emin olmalıyız. Bizler akla geldiğimiz zaman birer emniyet insanı, birer istiğnâ insanı olarak hatırlanmalıyız. Yani 'bu arkadaşlara veriyorsanız gideceği yerin çok doğru olduğundan emin olabilirsiniz, çarçur edilmediğinden emin olabilirsiniz' demeliler. Biz emniyet insanlarıyız, güven insanlarıyız; millete ait, halkımıza ait, devlete ait en küçük şeye elimizi sürmeyiz... Bu hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'de bulunanlar birer güven insanı olmalı, istiğnâ insanı olmalı, 've ma es'elüküm aleyhi min ecr, in ecriye illa ala rabbilalemin' kahramanı olmalılar. Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye adına bu mevzuda çok hassas olmamız lazım." ["O'na el aç, kullarına değil!..", Bamteli]

"...hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'de bulunan insanlar, hiç farkına varmadan, diyelim, bir okulda çalışıyoruz, idarecilik yapıyoruz, öğretmenlik yapıyoruz, çok küçük çapta bile olsa, kendi çıkarlarımızı düşündüğümüz zaman işi kirletmiş oluruz. Hizmet adına bir yerde duruyorsak şayet, bize tevcih edilen vazife neyse onu yaparız. Ve bize takdir edilen imkan neyse onu alırız, öper başımıza koyarız. Hafizenallah bir kenarında bulunduğumuz bir işten şöyle böyle, maddi manevi bir çıkar mülahazasına girdiğimiz zaman, '...ezhebtüm tayyibâtiküm fi hayatikümü'd-dünya vestemta'tüm bihâ / ahiret hayatında kullanabileceğiniz sermayeyi burada yiyip bitirdiniz, burada yiyip yan gelip yattınız, yok orada alacağınız bir şey.' ... Bu hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'de hak yolunda yakın kayrılmaz. Şahsın adına bir şeyden istifade edemezsin. Bu işten bir şey arttırıp geriye atamazsın. Adanmışsan o yolda servet edinemezsin. Ev yapamazsın, han hamam kuramazsın. Ha senin bir imkanın var, normal hakkın, senin için takdir edilen şey, onu bir yere yatırırsın, nemalanır kendi kendine gelişir. Sen hizmetten onu aparmış olmazsın. Ona kimse bir şey demez. Fakat bu hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'ye gönül vermiş insanların tavır ve davranışlarından hasbilik dökülmeli. Hafizenallah, yoksa namazını kılsan da, orucunu tutsan da, haccına gitsen de şöyle böyle oyunlarla hizmetten bazı şeyler aparıyorsan sen, -özür dilerim- yani o münafıkın tekidir, münafıkın tekidir, münafıkın tekidir. 'İnne'l-münafikîne fi'd-derki'l-esfeli mine'n-nari velen tecide lehüm nasîrâ'... Bu hizmetin içinde bulunanlar sıfır olarak dünyaya geldiler. Giderken sadece sıfır değil, 'sıfır ibni sıfır' (sıfır oğlu sıfır) olarak gitsinler. Ekstradan Allah lutfetmiş, bir evleri olmuş, bir barkları olmuş. Ona bir şey demem. Fakat adanmış ruhun böyle şeyi olmaz. Adanmış ruh, 'peynir ekmek, don gömlek' der gider öbür tarafa. Münkir-Nekir soru sordukları zaman, 'peynir ekmek, don gömlek arkadaş!' deyip geçelim kestirmeden. Kendi kendimizi azlettirmeyelim." ["Ahiret sermayenizi burada tüketmeyin!..", Bamteli]

"Hizmetin içerisinde beş kuruş dahi olsa kendi çıkarı istikametinde kullanıyorsa, bu kardeşlerinin hukukuna tecavüz eden bir alçaktır. Bu daire içine girmiş bilerek veya bilmeyerek hainlik yapan bir haindir. Allah'ın lütuflarının kesilmesine sebebiyet veren bir haindir, bir aşağılıktır. Eğer düzelmeyecekse hidayete ermeyecekse, Cenab-ı Hak bu cemaati onlardan temizlemek üzere yuvalarını başlarına yıksın onların... Utanıyorum, hizmet-i imaniye ve Kur'aniyenin içinde, hakk-ı temettü (kâr, gelir) arayanların hallerinden utanıyorum. Kendine çıkar mülahazasına kapılan insanların tavır ve davranışlarından utanıyorum. Yarınlar adına bir şeyler biriktirme mülahazasına takılıp, hizmetten bir şeyler aparmak isteyen insanların davranışlarından utanıyorum, müslümanlıklarından utanıyorum, hayâ ediyorum. Bunlarla Allah'ın huzuruna çıkacağımdan utanıyorum. Resülullah'ın 'bunlar mı?' diyeceğinden utanıyorum. Cebrail'in utanıp başını aşağıya eğeceğinden utanıyorum. Mahşerden utanıyorum, mizandan utanıyorum." ["Utanıyorum!..", Bamteli]

"...ücret meselesini dar bir çerçevede ele almamak gerekir; o sadece yapılan bir iş için belirlenen maddî bedel değildir. İşlerin önünde bilinme, kıdem sahibi olma, halkın teveccühü, makam, mansıp, şan, şöhret, rütbe gibi şeyler de birer ücrettir; onlara gönül bağlama da bir çeşit ücrete dilbeste olma demektir ve o türlü beklentilere girme de bir aldanmışlıktır. Bir büyük olarak kabul görme, saygın bir insan yerine konma, mesela 'abi, efendi, hoca, alim, pîr ve üstad' şeklinde çağrılma da yapılan hizmetler karşısında bir bedeldir. Bunlar, bir insanın istek ve iradesi dışında karşılaştığı şeylerse ve o insan bunlara bir istidraç olabilecekleri mülahazasıyla temkinli yaklaşıyorsa zararsız olabilir. Aksine insan, bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindeyse, başkalarının kendisine tazim etmesini arzuluyorsa, sözlerine her şeyin üstünde değer verilmesini istiyorsa, hizmetlerine karşılık kıdemine uygun bir mukabele umuyorsa, işte o zaman, 'Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz.' (Ahkaf, 46/20) ayetinin tokadına o da müstehak olur ve ahiret meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbete uğrar. Ücret kavramı çok umumîdir ve pek çok beklenti onun muhtevasına dahildir: 'Bunca sene hizmet ettim, bu daire içindeki insanlar eğer insaflı iseler, artık bana siyasî imkan vermeliler ve ben de milletvekili olmalıyım' diyen; bir müsteşarlık, bir genel müdürlük gibi herhangi bir makam sevdasına düşen; parmakla gösterilen, gözünün içine bakılan, kendisine ayağa kalkılan, gittiği her yerde i'zâz u ikrâmla karşılanan ve hep baş köşeye oturtulan biri olma arzusuna kapılan.. insanların hepsi değişik ücret ve beklentilerin kulu ve köleleridir. Böyle insanlar, daima kendilerini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır; mübalâğalarla, hatta yalanlarla sürekli kendilerini methederler. Bunların hali, Üstad hazretlerinin ifadesiyle, ders aldığı Amme cüz'ünü bir tek şekerlemeye satan havâi bir çocuğun ya da elmas kıymetindeki hasenâtını ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, beklentilere ve enâniyete feda eden ahmak bir insanın hali gibidir." ["Hasbî ruhlar ve maaş", İkindi Yağmurları]

"Siz dinimize, milletimize hizmet adına değişik hizmet sahaları içinde bulunabilirsiniz. Fakat ben, şu an aklıma 'Kimse Yok mu Derneği' geldiği için onu misal vereyim. Bilindiği ve görüldüğü üzere 'Kimse Yok mu', günümüzde çok önemli bir hizmet ifa ediyor. Dünyanın her neresinde bir kırılma ve çatlama olsa hemen onu tamir etmek ve ona bir sargı sarmak için bütün imkânlarıyla seferber oluyor. Ancak unutulmamalıdır ki, dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanların yardımına koşan bu kurumun arkasında milletin himmeti vardır. Çünkü televizyonlar bu konuda reklam yapıyor, telefonlarla yardımın önü açılıyor ve böylece falan 3 kuruş, filan 5 kuruş vererek yardıma koşuyor. Derken yapılan bu yardımlar teraküm edip birikiyor, belli bir yekûn teşkil ediyor. Şimdi aslında böyle bir yerde çalışan bir insanın şayet imkânı varsa bu çalışmayı, herhangi bir ücret talep etmeksizin, herhangi bir karşılık beklemeksizin sırf Allah rızası için yapması gerekir. Fakat burada vazifeli olan bir şahsın başka bir geliri yoksa ona belli ölçüde bir maaş takdir edilebilir. Ancak takdir edilen bu maaşın da mukannen (miktarı belirlenmiş ödenek, tahsisat) olması gerekir. Yoksa 'Nasıl olsa burada böyle bir imkân var. O hâlde biz de, çalışanlara üst seviyede bir gazetecinin aldığı kadar maaş verelim. Çünkü biz dünyanın birçok farklı ülkesine giderek ciddi fedakârlıklara katlanıyoruz. Dolayısıyla alacağımız bu yüksek maaş bizim hakkımızdır!' şeklindeki bir düşünce gulûlün bir başka şeklidir.

Burada yapılması gereken bu organizasyonu yöneten ekip veya kurulun tespit ettikleri belli kurallar çerçevesinde, 'Senin hakkın budur. Ancak bu kadar maaş; şu kadar harcırah alabilirsin' vs. demeleridir. Artık bunun dışında ekstradan bir şey alınması caiz değildir. Aksi takdirde insan hak yolunda bulunuyorken kaybeder, Allah'a doğru giderken -hafizanallah- şeytanın çelmesine hedef olur ve netice itibarıyla doğru yolda yürüme imkân ve fırsatı yakalamışken dökülüp yollarda kalır.

Okul, üniversiteye hazırlık kursu, kültür lokali vs. daha başka kurumların başındaki sorumlu kişiler de aynı şekilde hassas davranmalıdır. Zira insanımız, bir gün bir yerde bir cana ihtiyaç olsa çok rahatlıkla, 'benim canımı alabilirsiniz' diyecek kadar bu insanlara güven duymaktadır.

Topluma ait değişik ünitelerde belli konumu olan insanların hayatlarını böyle bir hassasiyet içinde yaşamaları gerekir. İnanan insan olarak bizim en büyük kredimiz, halkın güvenidir. Değirmenin suyu halktan geliyor. Halk, 'bunların hayatında spekülasyonun zerresi dahi yoktur' inancında olduğu için bu işe sahip çıkıyor. Dolayısıyla eğer siz hakkınız olmayan şeylere el uzatmak suretiyle bir gulûle girerseniz, öncelikle bu güveni yıkmış olursunuz. Diğer yandan, halk size güvenecek, siz ise onlara hıyanet edeceksiniz. Böyle bir hıyanetin hesabını Allah insana sorar. Ama bu öyle bir hesap sormadır ki, insan onun hesabını verebilir mi, veremez mi veya nasıl verir bilemiyoruz? Mahşerdeki bu hâl, hiç şüphesiz Efendiler Efendisi'ni de mahzun, mükedder ve mahcup edecek bir durumdur.

Ahirette Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ı (aleyhi ekmelüttehâyâ) mahcup etmek istemiyor, dünyada da güzel işler adına akıp gelen ihsan ve bereketin devam etmesini arzuluyorsak, bu mevzuda fevkalâde hassas davranmak mecburiyetindeyiz.

Bunun için ben 40-45 senelik arkadaşlarıma, 'Sizin şahsî bir eviniz ve arabanız dahi olmasın!' demiştim. Ben o ölçüde hassas bir insan değilim. Fakat size bir hâlimi arz edeyim. Nice defa ellerimi açıp Rabbime şöyle yalvarmışımdır: 'Allah'ım bahtına düştüm. Sana kurban olayım. Benim kardeşlerime dünyevî imkân verme.' Çünkü bir yerde onlarda az bir fazlalık görülse derler ki: 'Demek ki bu, bir yerlerden bir şeyler alıyor.' Rabbime hamdolsun, şu anda onların her biri, bir yerde bir işçi olarak çalışıyor. Ve ben -yedi cihan şahit- bu durumdan hiç rahatsız değilim. Çalışsınlar ve çalışırken de o çalışmanın ağırlığı altında kalsınlar ve sonra da -Allah uzun ömür versin- bu hâl üzere vefat etsinler. Ben buna hiç üzülmem. Ben onların -Rabbim muhafaza buyursun- kirli bir şekilde ölüp gitmelerine, arkalarından dedikodu yapılmasına üzülürüm. Çünkü bu, milletimizin gönülden sahip çıktığı bir mefkûrenin itibar ve kredisini yeme demektir." ["Büyük bir günah: Gulûl", Yenilenme Cehdi; Emanet'te "Gulûl", Bamteli]

Üstad'ın istiğnâ risalesi

Bana bir hediye gönderdin. Gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: "Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahmân'dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem." Çünkü sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim, şöyle ki:

Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense, ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği hâlde, kaidesini bozmadı. Eski Said'in senin bu bîçâre kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun'î bir istiğnâ değil, belki dört-beş ciddî esbaba istinad eder.

Birincisi: Ehl-i dalâlet; ehl-i ilmi, ilmi vâsıta-yı cer etmekle itham ediyorlar. "İlmi ve dini kendilerine medar-ı maîşet yapıyorlar." deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyâya ittibâ etmekle mükellefiz. Kur'ân-ı Hakîm'de, hakkı neşredenler "Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir." (Yûnus sûresi, 10/72; Hûd sûresi, 11/29, 51; ...) diyerek, insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâsîn'de "Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere

uyun." (Yâsîn sûresi, 36/21) cümlesi, meselemiz hakkında çok mânidardır...

Üçüncüsü: Birinci Söz'de beyan edildiği gibi; Allah nâmına vermek, Allah nâmına almak lâzımdır. Hâlbuki ekseriya ya veren gafildir; kendi nâmına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün'im-i Hakikî'ye ait şükrü, senâyı, zâhirî esbaba verir, hata eder.

Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâl'e yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. O'nun keremine istinâden, bakiyye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.

Beşincisi: Bir-iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat'î kanaatim oldu ki; halkların malını, husûsan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya me'zun değilim. Bazıları bana dokunuyor.. belki dokunduruluyor, yedirilmiyor.. bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

Hem bende bir tevahhuş var; herkesi, her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp, istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor.. o da hoşuma gitmiyor.

Hem tasannû ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.

Altıncısı: Ve istiğnâ sebebinin en mühimmi; mezhebimizce en mûteber olan İbni Hacer diyor ki:

"Salâhat niyetiyle sana verilen bir şeyi, sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."

İşte, şu zamanın insanları hırs ve tamâ yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir bîçâreyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar.

Eğer -hâşâ- ben kendimi sâlih bilsem; o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek câiz değildir. Hem âhirete müteveccih âmâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir. [Bediüzzaman Said Nursi, İkinci Mektup]