Yazdır

Mümince üslûp; yumuşak tavır ve tatlı dil

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Herkül Nağme ve Bamteli Açıklamaları

Oy:  / 95
En KötüEn İyi 

Mümince üslûp; yumuşak tavır ve tatlı dil

Fethullah Gülen Hocaefendi, “Güzel üslûp insafa çağrıdır” başlıklı sohbetinde üslûbun güzel olmasının, gönüllere hitap edecek, sevdirecek bir üslûpla konuşmanın önemini anlatıyor; olumsuz bir karşılığa maruz kalmamak için konuşmadan evvel tekrar tekrar düşünmenin gereğini ifade ediyor.

Usûlü üslûba kurban etmeyelim

Hocaefendi, “Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et. Rabbin, elbette, yolundan sapanları en iyi bildiği gibi kimlerin doğru yola geleceğini de pek iyi bilir.” (Nahl Sûresi, 16/125) mealindeki ayeti izah ederek güzel üslûbun, tatlı dilin önemini şöyle anlatıyor:

‘Üd’u ila sebili rabbike’ Ey Habib-i Zîşânım, sen Allah’ın yoluna çağır. Bu Müslümanlık, insan olmaya çağrı, mürüvvetli olmaya çağrı, emniyetli olmaya çağrı. Müslüman/mümin elinden dilinden herkesin emin olduğu insan demek, buna çağrı. Demek rabbin yolu bu. Rabbin yolunun dışında bir yol vardır, o da şeytan yoludur. ‘Üd’u ila sebili rabbike bil-hikmeti’ insanların ruhlarına, ruhlarıyla beraber akıllarına, akıllarıyla beraber vicdanlarına, hislerine, şuurlarına hitap esprisi içinde sen onlara tevcih-i hitapta bulun. Şecaatini, cesaretini emniyetle taçlandırarak, karşı tarafa güven vaat ederek, teslim oldukları zaman zarar görmeyeceklerine inanarak sana teslim olsun, sana gelsinler. ‘Vel-mev’izetil-haseneti’ bağırıp çağırmak suretiyle değil, mev’ize-i hasene ile, gönüllere girebileceğin bir üslûpla, ruhlarda heyecan uyarabilecek bir üslûpla, dediğin şeyleri sevdirecek bir üslûpla. Maksat Allah’ı sevdirmekse şayet, hâşâ ve kellâ azabıyla, ikabıyla onları ürkütmek değil, Allah’ı sevdirme esprisine bağlı olarak. ‘Habbibullahe ila ibadihi yuhbibkümullah / Sevdirin Allah’ı kullara ki Allah da sizi sevsin.’ Sevdirin, sevilin. Sevdirirseniz Allah’ı, sevilirsiniz Allah tarafından. ‘Mev’ize-i hasene’ bu, esasta, usûlde demeniz gerekli olan şeyleri demenin yanı başında üslûpta ürkütücü olmama, üslûpla -detaydır bu- usûlü yıkmamak, hedeflediğiniz meseleyi realize etme mevzuunda adım atarken onu yıkmamak, usûlü detaya feda etmemek. ‘Ve cadilhüm billetî hiye ahsen’ ille de onlarla münazara yapacaksanız, diyalektik değil, münazara, münazara-i hasene ile münazara yapın.

Mesela ‘Bak beyefendi, siz dediniz ki bu insanların var olması meselesi mutasyonlarla, evolüsyonlarla, Darwin felsefesine göre böyle olmuştur. Belki sizin manzur-ı âlîleriniz olmuştur bu türlü şeylerle alakalı, değişik yerlerdeki fosiller bu mevzuda size bu fikri vermiş olabilir, fakat bir meseleyle kanaat-i acizanemce antropolojiye göre, jeolojiye göre, fiziğe göre, kimyaya göre, bu mesele için bir de şöyle bir şey diyorlar. Acaba zat-ı devletlerinin bu mevzuda mütalaaları nasıl olur?’

Bir de şöyle demek var, ‘Allah’ın belası adam, senin söylediğini bir iki asır evvel zaten Darwin söylemişti, ondan evvel de Lamarck söylemişti, ondan evvel de bilmem kim söylemişti. Allah hepinizin belasını versin, yerin dibine batırsın!’ Şimdi o da var, bu da var.

Bakın şimdi üslûp. Bu üslûpla yaklaştığınız zaman en azından bu aynı zamanda karşı tarafı insafa çağrıdır. O kadar insanlık karşısında temerrüt edecek, hâlâ o içindeki kini, nefreti -bağışlayın- gaseyan halinde dışarıya atacak insan sayısı çok azdır.

Ruh-ı dil yılanı delikten çıkarır. Tatlı bir sesle, tatlı bir sözle, Allah’ın izni ve inayetiyle kobraları bile raks ettirirsiniz. Allah, insanı o kabiliyette yaratmıştır. Kabiliyetinin gereğini yerine getirecek, bence usûlü, esas-ı üslûba kurban etmeyeceksin. Her şeyde bir üslûp vardır.

Üslûp, meselenin sunuluş şekli demektir: Nasıl takdim etsem ben bunu? Yutmadan evvel çiğneme neyse bir hakikati dillendirmeden evvel düşünmek de işte odur. Ağzınızla yemeği on defa çiğnersiniz, yutağa yardımda bulunmuş olursunuz, sert şeyler tahriş edebilir onu. Midenin yükünü azaltmış olabilirsiniz. Ve aynı zamanda siz ağzınızla çiğnerken bunu mideye de sinyaller gider, enzimler harekete geçer ve bir yönüyle mide onları hazmetmeye hazır hale gelir. Şimdi yolun yöntemin bu hali varken neden birdenbire böyle lokmayı ağzınıza alır almaz hemen yutuyorsunuz? Bu mesele ondan daha önemlidir bence. Evet, yutmadan evvel çiğneme neyse bir şeyi ortaya atmadan evvel, konuşmadan evvel konumuna göre, dairedeki yerine göre o kadar düşünmek de odur. Şöyle desem şöyle bir karşılık alırım. Şöyle desem şöyle bir karşılık alırım. Şöyle desem şöyle bir karşılık alırım… Acaba olumsuz, negatif bir karşılık almamak üzere sözlerimi ben nasıl böyle olgunlaştırmalıyım, dolgunlaştırmalıyım? Hatta adeta bir düşünce lebrizi halinde, meseleyi düşünce taşmasına bağlayacak şekilde, artık ötesinde daha düşünemiyorum, düşüncem bu kadardı… Geriye dönüşü işte pozitif olarak şöyle olur falan… Nasıl dedirtirim, nasıl yaparım bunu? Bu şekilde hareket etme çok önemlidir.

Üslûp bozukluğu ve üslûp hataları

Fethullah Gülen Hocaefendi, “üslûp hatası ve dil yarası” konulu sohbetinde ise toplumdaki üslûp bozukluğuna ve üslûp hatalarına dikkat çekerek, vuran vurana, kıran kırana, sert ve kaba ifade ve sözlerle insanların birbirlerini yaraladığını, böyle bir üslûpla hiçbir problemin hallolmayacağını, bilakis yeni problemlere sebebiyet verileceğini, böyle üslûp hataları yüzünden güzel düşüncelerin tepkiye kurban edildiğini, bütün dünyanın bu halde olduğunu, ancak Müslümanların böyle olmaması gerektiğini belirtiyor. Mızrak gibi laflarla gönüllere girilemeyeceğini; gönüllere girmenin sırlı anahtarının yumuşak huy, yumuşak söz, mülayim tavır olduğunu ifade ediyor.

Herkes birbiriyle kavgalı gibi

Hocaefendi, toplumun genelinde dillerin mızrak gibi kullanıldığını, insanları sözlerle yaralamanın kılıç yarasından daha acıtıcı olduğunu, söz düellolarının insanlara kafa travması yaşattığını belirtiyor:

“Medyada toplumun genel resmini görebiliyorsunuz. O atışmalar, o tartışmalar, o dillerin mızrak gibi kullanılması, ama herkes herkesle, herkes birbiriyle kavgalı gibi bir hal var. Bazıları hesaplarını gizli tutuyor, onları kapalı kapılar arkasında gıybet şeklinde, iftira şeklinde, tan u teşni şeklinde ortaya koyuyorlar, ayrı günah işliyorlar. Bazıları da öyle bir endişeleri yoksa kapıların önünde de aynı şeyleri yapıyor, tartışıyorlar. Gladyatörlerin tartışmasından farkı yok. Kaldı ki zannediyorum hani böyle insanları sözlerle, olumsuz ifadelerle, beyanlarla yaralama, o kılıç, korda, kama yaralarından daha acı, daha acıtır yani. Bu yaralar tedavi olur unutursunuz, ‘gelmişti isabet etmişti, ondaki öfkeydi’ dersiniz. Fakat öyle laflar edersiniz ki onlar beyne bir yerleşir, nöronlardan söküp atamazsınız. O dosyayı korteksten çıkaramazsınız. Sürekli. Onun için Arap şairi ‘Cirâhâtü's-sinan lehe't-tiyam / Lâ yeltâmü mâ ceraha'l-lisan / Mızrakların yarası iyi olur ama fakat lisan yaraları iyi olmaz’ diyor. Söz düellolarında yara almış bir sürü mecruh insan var sokaklarda. Kansız yaralar bunlar. Ama sanki işte o kan onların beyinlerine akıyor. Sürekli böyle insanlar bir kafa travması yaşıyorlar. Her gün bir şeyle karşı karşıya.”

Yumuşak huy, yumuşak söz, yumuşak tavır

Hocaefendi, mızrak gibi laflarla gönüllere girilemeyeceğini; gönüllere girmenin sırlı anahtarının yumuşak huy, yumuşak söz, mülayim tavır olduğunu ifade ediyor:

“Oysaki ille de insanların ruhuna girmek istiyorlarsa bence evvela gönüllere girme çok önemli bir faktördür. Ama o laflarla, o mızrak gibi laflarla gönüllere girilmez. Gönüller kapılarını kapatır burada. Dil kapısını ardına kadar açar ve insanın bütün düşünme kabiliyeti o mevzuda cephanelik haline gelir. Sürekli orada öldürücü malzemeler üretir böyle. Her nöron başlı başına adeta tam bir beyin gibi bir şeyler üretir, ‘Şimdi ne diyeyim? Şimdi ne diyeyim?’… Bunlarla gönüllere girilmez.

Gönüle girmenin anahtarı, sırlı anahtarı, yumuşak huy, yumuşak söz, mülayim tavırdır. Düşünün ki Allah çok sevdiği bir peygamberini, Hazreti Musa’yı Firavun’a gönderirken buyuruyor ki ‘ve kûlâ lehu kavlen leyyinen / Yumuşak sözle hitap edin ona’ diyor. Kalplerin anahtarı yumuşak söz, yumuşak beyan ve yumuşak tavırdır. Mütebessim bir çehredir. Mimiklerinle, jestlerinle inandırıcı olduğunu koruman lazım senin onun karşısında. Bir de bu sayede gönüllere girdiğin zaman işte o gönüllerin anahtarını iyi kullanırsan girersen etrafında sen hiç farkına varmadan birdenbire bir sürü gönüllü oluşur. (Sürü demeyelim, sürü biraz kötü şeyde de kullanılıyor ama o işin nezaketine dikkat edilmediği yerde denmesinde mahzur olmayabilir. ‘Bir hayli’ diyebiliriz.) Siz diyeceğinizi gönülden derseniz, hakikaten gönlünüzün sesi olursa, dilinizden dökülenler gönül vizesiyle dökülürse etrafınızda bir hayli gönüllü olur, birdenbire. Seyyidina Hazreti Musa geliyor mesajını sunduğunda bir de sarayın içinde -öyle diyorlar onların kitaplarında- o firavun ordularının başkumandanı mümin-i âli firavn, (Kur’an-ı Kerim’de Mümin suresi var, Ğafir suresi de deniyor. O zatın sadece işte o vasfına binaen ona mümin suresi denmiş.) orada firavuna karşı, firavun taraftarlarına karşı gayet makul, olabildiğine yumuşak hakikati bir sergiliyor ki onların gözü önüne, akıl ve mantık cihetiyle itiraz etmeleri mümkün değil. Öbürü firavun bu defa yenik düşünce ‘ben böyle doğru bildiğim şeyi konuşuyorum’ diyor. Bu demagojidir yani. Bu onun karşısında yenilme demektir. Bir de o zaviyeden bakın Ğâfir/Mü’min suresine. Şimdi Allah’ın ona verdiği o doneleri Hazreti Musa güzel kullanıyor ve sarayın içinden bir tanesi ona sahip çıkıyor. Orduların başkomutanı, genelkurmay başkanı sahip çıkıyor.

Demek ki bugün bazı kimseler bizden nefret ediyorlarsa herhalde o dili bulamamışız demek. O üslûbu bulamamış, o söylem tarzını bulamamış, yakalayamamışız yani. Belki inciticiyiz. Dediğimiz ettiğimiz şeyler usûl bakımından doğru olabilir; fakat üslûp bakımından yanlışsa bu, o sağlam usûlü de alıp götürüyor, yıkıp götürüyor. Öyle bir tarzda onları ortaya koyuyoruz ki değil firavunlar, nemrutlar, şeddadlar gibi kimseler, herhalde Cebrail’e, Mikail’e, İsrafil’e de söylesek onlar da ‘beni rahatsız etti senin bu sözün’ der. Üslûpta hata yani. Bu açıdan ille yumuşak söz, yumuşak tavır, yumuşak davranış, yumuşak düşünceler, yumuşak beyan mutlaka.”

Bari Müslümanlar böyle olmasaydı

Hocaefendi, dillerin mızrak gibi kullanılarak vuran vurana kıran kırana gidildiğini, bununla hiçbir problemin halledilemeyeceğini, böyle üslûp hataları yüzünden güzel düşüncelerin tepkiye kurban edildiğini, bütün dünyanın bu halde olduğunu, ancak Müslümanların böyle olmaması gerektiğini belirtiyor:

“İnsanların ruhuna girme, makul, selim vicdanların, selim düşüncelerin, selim akılların, selim ruhların evet diyebileceği projeler oluşturur sunarsınız insanlara. Dilinizi bir mızrak, bir süngü gibi kullanıp yaralamazsınız insanları. ‘Biz de böyle düşünmüştük. Bizim aklımızdan da böyle bir şey geçiyordu, acaba buna ne buyurulur?’ deyip o meseleyi realize edecek, o projeyi temsil edebilecek insanlara proje sunarsınız. Öylece gönüllere girmek lazım. Bence o gönülleri bir yönüyle düşmanlık cephaneliği haline getirmemek lazım; dostluk gül bahçelerine çevirmek lazım. Gül bahçesi olsun. Gönlünüz gül gibi olursa gezdiğiniz her yer de ıtriyat çarşısına döner. Adeta insanlar koklar gezerler onu. Ve sizden ayrılmak istemezler. Ama orası bir yönüyle bir muharebe cephaneliğine dönüştürülürse mızraklar, kılıçlar, kamalar filan, bu defa karşı taraf da ona göre öyle yaparlar. ‘Bizim de böyle bir cephaneye ihtiyacımız var’ falan derler. Cephanelerle olan şey de işte belli yani ne oluyorsa o oluyor. Çok defa en makul düşünceler bile böyle rezil ve sefil olarak ayaklar altına dökülüyor. Makul bir şey söylüyor; fakat o mesele usûlünce gönülden ortaya konmayınca esasen, gönlün diliyle ortaya konmayınca o güzel düşünceler, o güzel mülâhazalar böyle bir tepkiye kurban ediliyor, feda ediliyor. Ve insanlık ondan istifade edemiyor. Bu, bütün dünyada böyle. Bari Müslümanlar böyle olmasaydı. Dinim İslamiyet benim, milletim benim altı asır insanlığa medeniyet muallimliği yapmış bir millet. Ruh ve mânâ köklerim benim bunlara müsait değil. Böyle bir millet keşke böyle olmasaydı. Fakat maalesef şu anda vuran vurana, kıran kırana. İşte o Arap şairinin sözüne meseleyi bağlayabilirsiniz; ‘Cirâhâtü's-sinan lehe't-tiyam / Lâ yeltâmü mâ ceraha'l-lisan / Süngü yaraları iyi olur ama fakat dilin yaraları ilelebet kalır gider.’

Konuşacağımız, edeceğimiz, ortaya koyacağımız şeylerden bağışlayın insanlar gıcık almasınlar. Gıcık alınca bir gıcıklı gibi davranırlar. Öyle yapmayalım. Keşke sözümüz sazımız geçseydi, keşke biz de samimi olabilseydik, keşke onlara diyecekleri şeyler mevzuunda bir kısım fikirler verseydik, bir kısım düşünceler onlara armağan etseydik, bizim hediyemiz olsun deseydik, böyle çok mutena, müstesna zarflar içine bu düşünceleri koysaydık ve onlar da bunu kabul etmeye müheyya bulunsaydı, alsalardı müzakere etse ve değerlendirselerdi de birbirlerini yaralamadan vazgeçselerdi. Kıran kırana gidiyorlar. Kıran kırana gidiyoruz. Kıran kırana gidecek gibi görünüyor. Ve bununla hiçbir problem halledilmez. Dua edin Allah kalplerimizi, kafalarımızı, ruhlarımızı, hislerimizi ıslah buyursun.”

Üslûp tashihine ihtiyaç var

Hocaefendi, üslûp bozukluğunun kalpteki kirlerden kaynaklandığını, üslûp tashihine ihtiyaç olduğunu ifade ediyor:

“Herhalde günümüzdeki bu üslûp bozukluğu, herkesin böyle birbirine sataşması, nâ-seza sözler, beyanlar… Belki bu mevzuda bir söylem geliştirememe… Belki bir menajere, bir rehbere ihtiyaç var. Zannediyorum bu mevzuda bir üslûp tashihine ihtiyacımız var. Çok kırıcı, çok kaçırıcı, çok uzaklaştırıcı şeyler var. Demek ki kalpte olan şeyler bunlar. Yani din, diyanet, Allah, peygamber bile desek içte olan şey ne ise o pislik hemen o koku dışa vuruyor. Rahatsız edici hususlar hemen dökülüyor ve insanları rahatsız ediyor. İnsanlar hep bununla oturup kalkıyorlar. Böyle pozitif bir proje, bir plan oluşturamıyorlar. Problemleri çözmede rahat olamıyorlar. Çünkü çok küçük şeylerden dolayı alerji oluyor, sataşıyorlar birbirlerine, kırıp geçiriyorlar. İlahi ahlâk çok önemli bu mevzuda… Biri bir kötülük yaptığı zaman meseleyi sadece o kötülüğe bağlı olarak bir daha böyle yüz yüze gelemeyeceğimiz şekilde aradaki hayt-ı vuslatları koparma, bütün köprüleri yıkma, adeta bir daha bir araya gelememek için lazım gelen her şeyi yapma öyle kötü bir şey ki… Tearuzların ve tesakutların ağında birinin pozitif bir şey ortaya koymasını negatif şeyimizle yıkıyoruz. Bizim pozitif koyduğumuz şeyi de o da negatifiyle yıkıyor. Birbirimizin pozitif şeylerini, müspet şeylerini yıkmakla meşgul oluyor, bir ceht ortaya koyuyoruz, bir enerji sarf ediyoruz; fakat bunlarla hiçbir şey elde edemiyoruz. Oysaki mülâhaza dairesi azıcık açık bırakılsa… Üslûp bozukluğuna feda edilen öyle şeyler var ki ister sevgide isterse adavet etmede, hafizanallah kıran kırana gidiyor insanlar.” (“Kirli sinelerden taşanlar ve kalb-i selîme ulaşanlar”, Herkül Nağme, 03.04.2013)

Üslûpta istikamet için iradenin hakkını vermeli

Hocaefendi, üslûpta istikamet için egzersiz ve temrinlerde bulunmak, gayret sarf etmek, iradenin hakkını vermeye çalışmak gerektiğini belirtiyor:

“Üslûp; düşünce, söz, beyan, tavır ve davranış.. gibi farklı hâl ve keyfiyetlerin bütününde belli disiplinlere bağlı olarak takip edilen yol, metod ve tarz demektir. Bir başka ifadeyle o, meselelerin zamana, şartlara, muhatap ve konjonktüre göre nasıl ve ne şekilde icra ve ifade edilmesi gerekiyorsa, ona göre icra ve ifade edilmesidir. Mezkur tariflerden de anlaşılacağı üzere üslûp, sadece sözle maksadı beyan için ortaya konan usûl ve tarz demek değil; aksine insanın her hâl, duruş ve hareketindeki yaklaşım tarzı ve eda keyfiyetini ihtiva eden şümûllü, çok buudlu, çok yönlü bir mefhumdur. İşte bundan dolayı üslûp sahibi olma, öyle kolay elde edilebilecek, herkesin kârı bir haslet değildir; o, derin bir kavrayış yeteneği, engin bir firaset ister… Bu istikamette egzersiz ve temrinlerde bulunmalı, gayret sarf etmeli, iradenin hakkını vermeye çalışmalı ve nefisler sürekli rehabiliteye tâbi tutulmalı ki böyle yüce bir haslet elde edilebilsin. Meselâ müşterek bir hayat sürdürülürken yapılan yanlış tavır ve çiğ davranışlar karşısında hemen harekete geçmemeli, aynıyla karşılık vermemeli ve hele gıybet ve dedikodu gibi alçaklıklara asla tenezzül etmemeliyiz. Belki ilk başta zorlanacağız, yutkunup duracağız ama dişimizi sıkıp sabretmesini bilmeli, kendimize, kendi hissiyatımıza rağmen bir tavır sergilemeli ve yapılan yanlışlıkları usûlünce düzeltme gayreti içinde olmalıyız. Diyelim ki, eğri büğrü bir tavır ve davranışla karşılaştık. Şimdi bu durum için doğrudan doğruya eğri ifadesini kullanabiliriz, ama aynı hâli ‘bu biraz doğrudan farklı’ şeklinde de dile getirebiliriz. Ve yine beğenmediğimiz, hatta midemizi bulandıracak ölçüde tiksinti duyduğumuz bir yemek karşısında hemen yüzümüzü ekşitip beğenmediğimizi söylemek yerine; ‘Allah’ın güzel bir nimeti ama nedense ben şu an o güzelliği hissedemiyorum!’ ifadeleriyle kendimizi de sorgulayabiliriz. İşte bu şekilde temrinat yapa yapa üslûp meselesi insan tabiatına mâl olur, onunla bütünleşir. Öyle ki o insan zamanla, ‘Nasıl oldu da asabî davranan o şahsa ben de karşılık verdim? Nasıl oldu da yüzünü ekşitip duran o kişiye ben de tavır aldım?’ der, haksızlığa maruz kaldığı durumlarda dahi kendine yönelip kendini sorgular. Çünkü asıl önemli olan ekşiyen karşısında tatlı olmak, eğri karşısında düz durmaktır.” (“Üslûpta İstikamet”, Kalb İbresi / Kırık Testi – 9)

Mümince üslûp daima muhafaza edilmeli

Hocaefendi, inananların İslamî edebe göre mümince üslûplarını daima muhafaza etmeleri gerektiğini ifade ediyor:

“Günümüzde de, inanan her insan, İslâmî edeble esasları belirlenen mü’mince üslûbunu, en imânsız adamlar ve en amansız hâdiseler karşısında dahi değiştirmeden devam ettirmek zorundadır. Evet, ‘Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.’ Bu itibarla da, şayet bir kötülük karşısında öfkelenecekse, o öfkeyi dışarı vururken kullanacağı üslûp da yine mü’mine yaraşır şekilde olmalıdır. Gerçi, bazı âyet-i kerimelerde inançsızlara karşı sert bir üslûp kullanılmıştır. Fakat, dikkat edilirse görülecektir ki, o sert üslûbun muhatabı, şahıslardan ziyade bir kısım çarpık duygu ve düşüncelerdir. Evet, Kur’an, ihkâk-ı hak gereği sesini yükseltirken, münkirlerden ve mülhidlerden ziyade, onların dile getirdikleri kâfirce düşünceleri ve mülhidce anlayışları hedef almıştır. Öyleyse, Kur’ân’dan bu dersi alan mü’minlerin de farklı davranması düşünülemez. Dolayısıyla, bazen hoşgörü ve diyalog, bazen insanî değerleri öne çıkarma ya da evrensel değerler etrafında kümelenme, bazen de farklı anlayış, farklı inanış ve farklı düşüncelere sahip kimselerin konumuna saygılı olma unvanıyla ortaya konan faaliyetler, kat’iyen kendi değerlerimizden vazgeçme ve başkalarının değer ölçülerini aynıyla kabullenme demek değildir. Belli ölçüde saygı başka meseledir, kabullenme daha başka bir meseledir. Diyalog ve kavl-i leyyin yoluyla meseleleri müzakere sahasına çekme, başkalarını olduğu gibi kabullenmenin değil, onların konumlarına da saygılı olmanın gereğidir ve Hazreti Musa misalinde olduğu gibi, kendi duygu ve düşüncelerimizi anlatabilmenin bir vesilesidir.” (“Tatlı Dil ve Firavunlar”, İkindi Yağmurları / Kırık Testi - 5)

‘Ona yumuşak söz söyle, belki düşünür’

Hocaefendi, müslümanın daima yumuşak sözlü ve yumuşak halli olması gerektiğini, bağırıp çağırmayla, şiddet ve hiddetle hiç kimseye bir şey anlatmanın ve hele kabul ettirmenin mümkün olmadığını belirtiyor:

“Allah (celle celâluhu), Hz. Musa’ya (aleyhisselâm) Firavun hakkında ‘Ona yumuşak söz söyle, belki düşünür.’ diyor. Yani sana ve kavmine yıllarca kan kusturan Firavun bile olsa, yumuşak söz ve tatlı dille muamele edilmesi söz konusu. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Kur’ân’ın düşünmeyi, Allah’tan korkmayı ‘kavl-i leyyin’e bağlamasıdır. Bunu mefhum-u muhalifiyle ele alacak olursak, ‘Sertlikle üzerine giderseniz ne düşünür ne de haşyet duyar.’ mânâsını çıkarabiliriz. O hâlde muhatap kim olursa olsun, bir şeyler anlatabilmek için mülâyemet ve müsamaha vazgeçilmez şartlardır. Demek ki, Müslüman daima tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, kalb-i leyyin, vicdan-ı leyyin, kavl-i leyyin içinde bulunmak mecburiyetindedir ki, gerçek irşad insanı olabilsin. Evet, bağırıp, çağırmayla, şiddet ve hiddetle hiç kimseye bir şey anlatmak ve hele kabul ettirmek mümkün değildir.” (“Hasmane Tavırlara Karşı Üslûbumuz”, Prizma-1)

“Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar.’ (Tâhâ sûresi, 20/43-44) Burada peygambere, peygamberâne bir üslûpla anlatılıyor ki, tebliğ eri, muhatapları Firavun, Nemrut, Şeddad gibi kalb ve kafaları imana kapalı, küfre programlanmış insanlar bile olsa, anlatacağı şeyleri yine ‘kavl-i leyyin’ ile anlatmalıdır. Ayrıca burada, önemli bir husus daha var ki, o da; eğer kavl-i leyyin mürşid ve mübelliğin aslî vasfı hâline gelmişse, bu onun duygu ve düşüncesi ile bütünleştiği için müessir olacaktır. Aksi hâlde, pek çok falsonun yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Yani, kavl-i leyyin mürşidin fıtratı ile bütünleşmemişse ve içinden gele gele o hâli yaşayamıyorsa, er-geç damarına basıldığında iç kimliği ortaya çıkacak ve tamiratı tahribata çevirecektir. Böyle bir sertliğe toslayan muhataplar da onun temsil ettiği düşünceden de, davadan da uzaklaşacaklardır. Bu itibarla kavl-i leyyinin fıtrat hâline getirilmesi çok önemlidir. Bu ise ancak hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin, kalb-i leyyin ile mümkün olacaktır.” (Tâhâ, 20/43-44, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar)

“Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: ‘Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.’ Yani, Allah farzları emrettiği gibi, insanları idare etmeyi, evirip-çevirip hak ve hakikate uygun bir şekilde herkese anlayacağı dille konuşmayı da emretti, buyuruyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as), ‘Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir.’ (Tâha, 20/44) diye ferman ediyor. Firavunla bile münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona da anlatacaksın. O şekilde anlatacaksın ki, anlatmanın bir mânâsı olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin... İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna da zerk edebilmek için, huşûnetle değil, işmi’zâzla değil; tatlılık göstererek ve ona göre bir şeyler söyleyerek ruhunun ilhamlarını onun ruhuna da akıtacaksın ki, teklif ve düşüncelerin reaksiyon görmesin. Bu şekilde davranmanın, din düşmanlarının ağızlarına pelesenk ettikleri takiyye ile de alakası yoktur. Arz ettiğimiz tavır, herkese anlayış seviyelerine göre konuşma, aldatma ve kandırma niyeti taşımadan fikir ve düşüncelerini muhatabın durumuna göre anlatmaya çalışma tavrıdır.” (“Kobraların raksı”, Ümit Burcu / Kırık Testi - 4)

Üslûpta hikmeti gözetmeli

Hocaefendi, doğruyu sunarken şartların, zamanın, ahvâlin, insanların hissiyatının hesaba katılması gerektiğine; doğruyu söylüyorum diye, insanların başına âdeta balyozla vuruyor gibi bir üslûpla meseleler takdim edilirse, değer verilen hakikatlere saygısızlıkta bulunmuş, dolayısıyla muhatapların da saygısızlığa itilmiş olunacağına dikkat çekiyor:

“Siz gönülden tebessüm eder, muhatabınıza hep güzel muamelede bulunursanız, onun da size karşı güzel muamelede bulunmasının, güzel söz söylemesinin ve sizin güzel sözlerinizi hüsnü kabulle karşılamasının önünü açmış olursunuz. Davranışlarda olduğu gibi, aynı zamanda kullanılacak üslûpta da hikmeti yakalama çok önemlidir. ‘Doğru’, bizatihi çok kıymetli olduğundan elbette bizim her söylediğimiz mutlak ve muhakkak surette doğru olmalıdır. Fakat doğruyu sunarken şartları, zamanı, ahvâli, insanların hissiyatını hesaba katmamız gerekir. Doğruyu söylüyorum diye, insanların başına âdeta balyozla vuruyor veya tokmakla iniyor gibi bir üslûpla meseleleri takdim ederseniz, değer verdiğiniz hakikatlere bizzat kendiniz, kendi elinizle saygısızlıkta bulunmuş, dolayısıyla muhataplarınızı da saygısızlığa itmiş olursunuz. Bu durum, üslûpta hikmeti muhafaza edememenin hazin bir neticesidir… Hususiyle günümüzde olduğu gibi enaniyetin çok ileri gittiği bir dönemde üslûp adına daha hassas olmalıyız. Tevhid hakikati bizim hayatımızın gayesidir. Onun yolunda bin canımız olsa kurban ederiz. Fakat, tevhid hakikatini ifade ederken bile zamanı ve şahısları iyi seçmeli, muhatabımızın hissiyatını ve muhtemel tepkilerini nazar-ı itibara almalıyız. Sözlerimizle kimseyi karşımıza almamalı, mahcup etmemeli ve asla ulu orta konuşmamalıyız. Çünkü meselenin ulu orta konuşmaya kat'iyen ve katibeten tahammülü yoktur. İşte bu çerçevede hareket etmeye hikmet, o üslûba da hakîm üslûbu denir. Bunun dışında kalan söz ve davranışlar ise kaba söz, kaba tavır ve kaba davranışlar demektir.” (“Üslûp ve Hikmet”, Cemre Beklentisi / Kırık Testi - 10)

Konuma göre üslûpta daha titiz olunmalı

Hocaefendi, insanların toplumdaki konumlarına göre üslûplarına daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini, üslûbun insanları yanlış mülâhazalara ve yanlışlıklara sevk etmemesi hususunda gayretli ve titiz olunması gerektiğini belirtiyor:

“Konuştuğumuz şeyler, üslûbumuz, jest ve mimiklerimiz başkalarını yanlış mülâhazalara sevk edecek televvün içinde olmamalı. Düşüncelerimiz, düşüncelerimizi ifadede kullandığımız kelimeler, hukukta olduğu gibi, çerçevesi belirli, eskilerin ifadesiyle de efradını câmi, ağyarını mâni, fevkalâde sağlam ve muhkem olmalı. Bilhassa sırtlarında ağır mesuliyetler taşıyan insanlar, uluorta konuşmamalıdırlar. Evet, toplumun ‘matmah-ı nazarı’, farklı bir ifade ile ‘cazibe merkezi’ hâline gelmiş insanlar, ‘sıradan’ olmayı terk etmek mecburiyetindedir. Onlar, şahsî hayatlarında veya Allah ile münasebetlerinde ‘İnsanlardan bir insan ol.’ emrince, kendilerini ‘sıradan bir insan’ olarak kabul etseler bile; toplum içindeki konumları itibarıyla aslâ sıradan bir insan gibi davranamazlar.” (Suizan, Fasıldan Fasıla-4)

“Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Konuma göre bazen çok düşünmek icap eder. Bazı kimse on defa düşünüp bir defa konuşmalı. Bazı kimse yüz defa düşünüp bir kere konuşmalı. Maksadım Rabbi sevdirmek, tanıttırmak değil mi? Ettiğim eylediğim şeylerle ona karşı bir tepkiye sebebiyet vereceksem maksadımın aksi suratıma bir tokat gibi iniyor mu, inmiyor mu? İnsanlığın İftihar Tablosunu anlatırken de üslûp çok iyi belirlenmesi lazım. Karşı tarafın inadına, demine damarına dokunduracak bir üslûpla anlatma, sevdiğin o zata karşı öyle bir antipati uyarırsın ki dünyaları tasadduk etsen o günaha kefaret olmaz. Herkes konumuna göre nerede ne konuşacak onu beş on defa tartmalı ona göre konuşmalı. Bir hakiki mürşit gibi davranmalı. Başkalarını yanlış yollara saptırmamalı. Bir insana bir şey okumadan evvel o insanın karakterini doğru okumak icap eder.” (Üslûp, şefkat ve “final gecesi”, Bamteli, 14.05.2012)

Üslûp hatası Allah’tan ve Peygamberden uzaklaştırır

Hocaefendi, insanları Allah’a ve Peygambere çağırırken üslûp hataları yapılırsa insanların Allah’a ve Peygambere düşman edilmesi tehlikesine dikkat çekiyor:

“Her şeyde usûl vardır. Bir de usûlün yanında üslûp vardır. O usûlü insanlara sunma mevzuunda sizin takip edeceğiniz, mutlaka sadık kalacağınız, kusur etmeyeceğiniz sunma üslûbu vardır. Usûle sadık kalırsınız; usûlde kusur edemezsiniz. Fakat başkalarına sunma mevzuunda üslûba riayet etmezsek çok defa maksadımızın aksiyle tokat yeriz. Ne olur o zaman? Yani insanlara ‘Allah deyin, Resulullah deyin’ derken, onları Allah’a ve Resulullah’a çağırırken muhataplarınızı Allah’a ve Resulullah’a düşman edersiniz.

Üslûpta hata, usûldeki bütün disiplinleri yerle bir ediyor. Çok önemli bir meseledir. Usûl adına dolu dolu olmalısınız, heyecandan çatlayacak şekilde olmalısınız. ‘Daha ne yapmalıyım’ diye oturup kalkmalısınız. Uykularınız kaçmalı. Fakat bu mevzuda gösterdiğiniz bu tehalükler belli bir sistem içinde başkalarına ulaştırılmıyorsa şayet, beyhude o kadar ızdırap çekmiş olursunuz. Ve sonra da değer verdiğiniz şeylerin değer kaybettiğine şahit olursunuz, ayaklar altına alındığına şahit olursunuz. Bazen üslûp sizin çok sadık kaldığınız usûlü temelinden yıkar. Çok temkinli, çok dikkatli olmak lazım. Yapacağımız şeylerde bu mevzuda şunu kıracak, bunu rencide edecek, işlerimizin tersine dönmesine sebebiyet verecek şeylerden fevkalade sakınmak, aklı kullanmak, kalbi kullanmak, ruhu kullanmak, Allah’a sığınmak… Usûlde hata etmemeli, üslûpta da hata etmemeli. Aynı zamanda usûlü üslûba feda etmemeli. Ezkaza bazılarımız o mevzuda kusur yaptılar ve bazı altından kalkamayacağımız fiyaskolarla karşı karşıya kaldıksa bu defa çevreyi suçlamak suretiyle musibeti ikileştirmemek lazım.” (Usûl, üslûp ve imtihan, Bamteli, 08.10.2012)

“Üslûp hatası yaparak insanları Allah’ın dininden ve Resûl-i Ekrem’in şefkat ikliminden uzaklaştırmak Allah Resûlü ile ümmetinin arasına girmektir. Bu itibarla, insan, yanlış bir üslûptan (daha doğrusu üslûpsuzluktan) dolayı kulları ile Yüce Yaratıcı’nın, ümmeti ile Allah Resûlü’nün arasına girmiş olmaktan çok korkmalıdır. Bir deveyi yakalamanın bile bir üslûbu varsa, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslûbu olmalıdır. Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslûp tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz. Evet, bir kere kaçırılanı geri getirmek çok zordur.” (“Rahmetin Müjdecisi”, Vuslat Muştusu / Kırık Testi - 8)

Dil afetlerinden kendini koru

“Hem unutma, söylediğin her kelime muhafaza ediliyor. Sağında ve solunda yerleşmiş iki kayıtçı, ağzından çıkan her sözü, söylediğin her cümleyi ve yapıp ettiklerini kaydediyor. Büyük buluşmada onların hesabını vereceğini düşün ve dil afetlerinden kendini koru.” (“Hitap Çiçeği ya da Dil Zakkumu”, Ümit Burcu/ Kırık Testi - 4)

Ayet ve hadislerde yumuşak ve tatlı söz

Kur’an’da ve Sünnet’te insanlara yumuşak ve tatlı sözlerle hitap edilmesini tavsiye ve teşvik eden pek çok beyan vardır. Bazıları şöyledir:

  • “Söyle o kullarıma: Hep en güzel sözleri söylesinler, çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır. Gerçekten şeytan insanın açık düşmanıdır.” (İsra, 17/53)
  • “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir. ” (Tâ-Hâ, 44)
  • “İnsanlara tatlı söz söyleyin” (Bakara, 2/83)
  • “Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et!” (Nahl, 16/125)
  • “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)
  • “Bir tatlı söz, bir kusur bağışlama, peşinden incitme gelen maddî yardımdan (sadakadan) çok daha iyidir.” (Bakara, 2/263)
  • “Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Kötü söz ise, gövdesi toprağın üstünden kolayca çıkarılabilen, kökleşip yerleşmeyen değersiz bir ağaca benzer.” (İbrahim, 14/24-26)
  • “Onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.” (İsra, 17/23)
  • “Eğer elinin dar olması sebebiyle Rabbinden umduğun bir lütfu, bir imkânı beklerken o hak sahiplerine şimdilik ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse onlara gönül alıcı bir şeyler söyle!” (İsra, 17/28)
  • “Onlara tatlı sözler söyleyin, güzel tavsiyelerde bulunun.” (Nisâ, 4/5)
  • “Onlara da bir şey verin ve gönüllerini alacak tatlı sözler de söyleyin.” (Nisâ, 4/8)
  • “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve hep doğru ve münasip söz söyleyin ki Allah da işlerinizi ve hallerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin!” (Ahzab, 33/70-71)
  • “Anlamsız, çirkin sözler işitince yüzlerini çevirip uzak durur ve şöyle derler: Bizim işlerimiz bize, sizinkiler de size aittir. Selâm olsun size, hoşça kalın! Cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız biz!” (Kasas, 28/55)
  • “Güzel ve temiz sözler O'na yükselir.” (Fâtır, 35/10)
  • “İnsanlara nazik davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın insanlar senin çevrenden dağılırlardı.” (Al-i İmran, 3/25)
  • Bir adam, Resulullah'ın huzuruna girmek için izin istemişti. Aleyhissalatu vesselam: “Bir aşiretin kardeşi ne kötü!” buyurdu. Ama adam girince ona iyi davrandı, yumuşak sözle hitap etti. Adam gidince: “Ey Allah'ın Resulü! Adamın sesini işitince şöyle şöyle söyledin. Sonra yüzüne karşı mültefit oldun, iyi davrandın” dedim. Şu cevabı verdi: “Ey Aişe! Beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü, Allah Teala hazretlerinin yanında mevkice insanların en kötüsü, kabalığından korkarak halkın kendini terk ettiği kimsedir.” (Buhari, Edeb; Müslim, Birr)
  • Yahudilerden bir grup Hz. Peygamber'e gelip, güya selâm veriyormuş edasıyla “Essâmu Aleyküm/Ölüm üzerinize olsun” deyince, yanında bulunan Hz. Âişe dayanamayarak, “Ölüm sizin üzerinize olsun, Allah size lânet etsin, Allah size gazap etsin” diye cevap verdi. Hz. Peygamber “Yavaş ol, ya Âişe! Yumuşak hareket et. Sert hareketten ve çirkin sözden sakın.” buyurdu.(Buhari, Edebu'l-Mufred)
  • “Güzel söz, sadakadır.” (Buhari, Edeb)
  • “Yarım hurma vermek suretiyle de olsa cehennemden korunun. Bunu da bulamayan (hiç olmazsa) güzel bir sözle cehennemden korunsun!” (Müslim, Zekât)
  • “Olgun mü'min, yerici, lânetçi, kötü iş ve kötü söz sahibi olamaz.” (Tirmizî, Birr)
  • “Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” (Buhârî, Rikâk)
  • “En faziletli kimdir?” sorusuna Resûlullah “Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” buyurmuştur. (Buhârî, İmân)
  • “Allâh'a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhari, Edeb; Müslim, İman)
  • “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk)
  • “Allah yumuşak huyluyu ve utangaç kimseyi sever. Kötü sözlü, öfkeli kimseyi ise sevmez.” (İbn Hibbân)
  • “Allah sert davranışa vermediğini yumuşaklığa verir.” (Müsned, İmam Ahmed)
  • “...Cehennem ehli de beş kısımdır: … Bir de kötü huylu kaba sözlü insan.” (Müslim, Cennet)
  • “Kötü söz ve harekette bulunanla kendini kötü söz ve hareketlere zorlayanı ve çarşılarda bağırıp çağıranı Allah sevmez.” (Buhari, Edebu'l-Mufred)

Sert ve kaba konuşma dilin afetlerindendir

İmam Gazzali, sert ve kaba konuşmayı dilin afetlerinden sayar; güzel ve yumuşak konuşmanın faziletini şöyle açıklar:

“Hz. Peygamber (sas)şöyle buyurmuştur: ‘Güzel konuşma ve yemek yedirme, cennette sizi mekân sahibi kılar.’ Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurmuştur: ‘İnsanlara güzel söz söyleyiniz.’ (Bakara/83) İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: ‘Allah'ın kullarından sana selâm veren bir kimse, mecûsî olsa dahi, onun selâmının karşılığını ver. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Bir selâmla selâmlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle selâm verin yahut verilen selâmı aynen iade edin!(Nisa/86)’ Yine İbn-i Abbâs şöyle demiştir: ‘Eğer Firavun bana hayrı söylemiş olsa, muhakkak ben de onun gibisini ona söylerdim.’

Enes, Hz. Peygamberin şöyle dediğini nakleder: ‘Cennette bir kısım köşkler vardır. Onların dışı içinden, içi de dışından görünür. Allah o köşkleri yemek yedirenler ve yumuşak konuşanlar için hazırlamıştır.’ Rivayet ediliyor ki, Hz. İsa'nın yanından bir domuz geçti. Hz. İsa domuza ‘selametle geç!’ dedi. Bunun üzerine Hz. İsa'ya ‘Sen domuza nasıl böyle diyorsun?’ dediler. Hz. İsa cevap olarak ‘Dilimi kötü söze alıştırmak istemiyorum’ dedi. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: ‘Güzel bir söz sadakadır. Bir hurmanın yarısı ile de olsa ateşten korununuz. Eğer hurmanın yarısını bulamazsanız güzel bir söz ile korununuz.’

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: ‘Hayır yapmak kolay bir şeydir. Çünkü güler yüzlülük ve yumuşak konuşmak da hayır yapmaktır.’

Hakîmlerden birisi şöyle demiştir: ‘Yumuşak konuşmak, kararlaşmış kinleri yıkar.’

Hakîmlerden biri şöyle demiştir: ‘Rabbini öfkelendirmeyen ve arkadaşını razı eden konuşmada cimrilik yapma! Çünkü rabbinin o konuşmadan dolayı sana iyilik yapanların sevabını ihsan etmesi umulur.’ İşte bütün bunlar güzel konuşmanın fazileti hakkında vârid olmuştur.” (“Dilin Afetleri”, İhya-i Ulûmiddin, İmam Gazzalî)

İyiliği emir, kötülüğü men şefkatle ve yumuşaklıkla yapılmalı

İmam Gazzalî, iyiliği emir ve kötülüğü men vazifesinin şefkatle ve yumuşaklıkla yerine getirilmesi gerektiğini anlatır; bu vazifeyi sert ve kaba bir şekilde yapmanın ise müslümana eziyet olduğunu ve bunun da haram olduğunu ifade eder:

“Mademki yaptığı kabahati tarif ettiğimiz zaman, kalbini acıtan kusurunu açığa çıkarmış oluruz, o halde şefkatle ve yumuşaklıkla o eziyeti kaldırmak için tedaviye başvurmak gerekir. İşte böylece eziyet görmeden işlediği münkerin hakikatini öğrensin diye yumuşak hareket edilmelidir. Çünkü bir müslümana eziyet vermek mahzurlu ve haramdır. Tıpkı bir müslümanı kötülükle başbaşa bırakmanın mahzurlu olduğu gibi. Akıllılardan hiç kimseyi göremezsin ki, kanı kan veya sidik ile yıkamış olsun. Münkere karşı susmak mahzurundan kaçınıp müslümana eziyet verme mahzurunu işleyen bir kimse muhakkak ki kanı sidik ile yıkamış olur. Ama kişinin dinî bir işte değil, başka bir yerde bir hatasını gördüğü zaman, onun hatasını bu takdirde yüzüne vurmak uygun değildir. Çünkü bu kişi bu hatasını yüzüne vurmadan önce senden öğrenebilirdi. Böyle yaptığından dolayı sana düşman olur. Ancak hatasını yüzüne vurduğun takdirde, hatasını öğrenmeyi kendisine ganimet sayacağını bildiğin zaman ikaz etmelisin. Fakat böyle bir kimse de nadir bulunur.” (“İyiliği emr, kötülükten men”, İhya-i Ulûmiddin, İmam Gazzalî)

“İyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı ancak emrettiği ve yasakladığı hususta şefkatli olan, emrettiği ve yasakladığı hususta halîm olan, emrettiği ve yasakladığı hususta fakîh olan kimse yapabilir.’ Bu hadîsi şerif, uyarıcının mutlak mânâda değil, sadece emrettiği veya yasakladığı konuda fakîh olmasının şart olduğuna delâlet eder. Halîmlik de böyledir. Uyarıcılıkta şefkatli, merhametli ve yumuşak olmanın farziyetine Me'mun’un kendisine va'z edip söz ile kendisini azarlayan vâize karşı getirdiği delil delâlet eder. Me'mun vâize şöyle der: 'Güzellikle git; yumuşak ol! Zira Allah Teâlâ senden daha hayırlısını (Hz. Musa'yı) benden daha şerlisine (Firavun’a) gönderdiği zaman, ona şefkatli ve yumuşak davranmayı emrederek şöyle buyurmuştur: 'Varın da ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki, nasihat dinler yahut da korkar'. (Taha/44) Bu bakımdan uyarıcı ve nasihatçi bir kimse şefkatli ve yumuşak davranma hususunda, Allah'ın peygamberlerine uymalıdır.

Ebu Umame şöyle rivayet eder: Genç bir delikanlı Hz. Peygambere geldi ve dedi ki: 'Bana zina etmek için izin verir misin?' O daha sözünü bitirir bitirmez, her taraftan halk 'sus' diye bağırdılar. Fakat Hz. Peygamber 'Onu bana yaklaştırınız' dedi. Bunun üzerine delikanlıya yol verildi. Hz. Peygamber de kendisine yaklaşmasını söyledi. O da yaklaştı. Hz. Peygamber'in huzurunda oturdu. Sonra peygamber kendisine sordu:

—İster misin annenle başkası zina etsin?
—Ey Allah’ın Resûlü! Allah canımı sana feda etsin. Annemin zina etmesini istemem.
—İşte halk da senin gibi, anneleri için zinayı istemez. Acaba sen kızının zina etmesini ister misin?
—Canım sana feda olsun! Bunu da istemem.
—İşte senin gibi halk da kızlarının zina etmesini istemez. Acaba sen kız kardeşinin zina etmesini ister misin?

İbn-i Avf der ki: Hz. Peygamber gencin teyze ve halasını da bu şekilde zikretti ve genç Hz. Peygamberin her sualine karşılık 'Canım sana feda olsun, istemem' diye cevap verdi. Hz. Peygamber de 'İşte halk da böylece istemez' diye ekledi. Bundan sonra Hz. Peygamber mübarek elini gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti: ‘Ya Rab! Kalbini tertemiz kıl! Günahını affet! Tenasül uzvunu zinadan koru!’

Hammad b. Seleme der ki: Eşyem'in oğlu Sıla'nın yanından etekleri yerlerde sürünen biri geçti. Sıla'nın arkadaşları onu şiddetle azarlamak istediler. Sıla onlara 'Onun yakasını bırakın! Ben sizin yapacağınız vazifeyi yaparım' dedi. Sonra o kişiye şöyle dedi:

—Yeğenim! Senin yanında bir ihtiyacım vardır.
—Amca nedir senin ihtiyacın?
—Benim ihtiyacım yerde sürünen etekleri biraz kaldırmaktır.
—Olur! Başım ve gözümün üstüne!

Sonra genç yerde sürünen eteklerini kaldırdı. Bunun üzerine Sıla arkadaşlarına dedi ki: Eğer siz onu azarlasaydınız 'Hayır ben sizin dediğinizi yapmam. Sizin dediğiniz baş göz üstüne olmasın' diyecek ve size küfredecekti.

İbn-i Âişe dedi ki: 'Halk iyiyi emreder, kötüyü yasaklar. Fakat onların iyisi kötülük olur. Ey cemaat! Her işinizde şefkatli davranmaktan ayrılmayınız ki, bu sayede istediğiniz hedefe varabilesiniz!' (“İyiliği emr, kötülükten men”, İhya-i Ulûmiddin, İmam Gazzalî)