Yazdır

499. Nağme: Âhiret nasibi

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Herkül Nağme

499. Nağme: Âhiret nasibi

Kim yalnız dünyayı gaye edinir ve sadece onun mahsulünü isterse, belki onu elde eder ama Âhiret’ten nasipsiz kalır.

  • Mü’min dünyevî nimet ve emanetlere âhiret perspektifinden bakarak onlara ona göre kalbî bir alaka duymalıdır. “Evim.. yuvam.. hayat arkadaşım.. çocukların.. istikbâlim ” demek, öyle bir ölçüye bağlı olduğu zaman değerler üstü değerlere ulaşır. Fakat insan bunları gaye-i hayal haline getirip hedef tahtına oturttuğu zaman kendi dünyasını kararttığı gibi âhiretini de yitirmiş olur.
  • Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Kim Âhiret’i gaye edinir ve (yaptıklarıyla) onun mahsulünü isterse, elde edeceği bu mahsulü onun için arttırırız; kim de dünyayı gaye edinir ve onun mahsulünü isterse, ona da onun mahsulünden veririz, fakat onun Âhiret’te hiçbir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 42/20)
  • Âhiret hayatı nedir? Ahiret hayatı, bir yönüyle “Cennet” dediğiniz nimetle başlıyor. Kur’an-ı Kerim nerede anlatıyorsa, ona “nüzül” diyor. Nüzül de misafire ilk izaz ve ikram edilen konukluk, sunulan acı kahvedir. Demek ki orada verilecek şeylere nispeten cennete girmek sadece bir ilk ikramdır. O ilk ikramla diğerlerine mazhariyet söz konusu olduğu için, onu da ihsanın birinci buudu gibi görmek lazım. Yani, görülüyor olma mülahazasıyla esas görüyor olma ufkuna ulaşma. Orada da asıl ulaşılacak lütuf, “Ben sizden razıyım” ufkunu yakalamak ve Cuma yamaçlarında O'nun Cemal-i bâkemâlini müşahede etmektir.
  • Âhirete talip olmanın lüzumunu nazara veren bir başka ilahî beyan şöyledir: “Bazı kimseler: ‘Ey Yüce Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların âhirette nasipleri yoktur. Buna karşılık, onların içinde ‘Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!’ diye dua edenler de vardır. İşte bunların burada kazandıklarından nasipleri vardır, onun hayır ve bereketini ötede fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı pek çabuk görendir.” (Bakara, 2/200-202)
  • Ne helva ne de selvâ, illâ rü’yet-i Mevlâ!.. Ne kudret helvası isterim ne de bıldırcın eti; benim muradım yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti!.. Râbia Adeviyye validemiz, kendisine dünyevî nimetler teklif edenlere “Allah Allah, beni niye böyle hakaret zeminine çağırıyorsunuz. Ben ‘İlle rü’yet-i Mevlâ.. ille rıza-yı ilahî!..’ diyorum.” şeklinde cevap verirmiş.
  • Ve bu hususlarda en tehlikeli şey nedir biliyor musunuz? Böyle dünya arkasından koşmanın, dünyayı matlub, maksud, mahbub haline getirmenin en tehlikelisi şudur: Bütün bunları yaparken İslamî ve dinî argümanları kullanmak. Çünkü İslam’ı bu istikamette kullanarak mü’minlerin dimağındaki gerçek İslam imajını yıkarlar. Toplumda öyle bir deformasyon, öyle bir dejenerasyon meydana getirirler ki, adam kumar oynar, zararlı meşrubatı içer, tavlanın başından kalkmaz, nargilenin başından kalkmaz; Kâbe’ye gider, “Ben vazife için geldim” der ama orada Kabe’ye saygıda bulunmaz, orada bile alkış peşinde koşar ve farkına varmadan şuursuz yığınlar “Din böyle de oluyormuş!” derler. Dünyevî maksatlarını realize adına dindar görünerek, dinî argümanları kullanarak dünyayı elde etmek bir yönüyle zımnî münafıklıktır, o insanlar münafık olmasalar bile zımnî münafıklıktır. Ve bunların tahribatı Allah Rasûlü’ne karşı Abdullah b. Ubey b. Selûl’ün tahribatından daha büyüktür; onlar onun üç yüz tane, beş yüz tane kafasız, mantıksız, kitle psikolojisi içinde hareket eden vandalları gibi vandaldırlar.
  • Dünyayı ahiret duygusuyla peyleyen, dünyayı dünya yapmak için ahirete ait, Allah’a ait, dine ait, mukaddesata ait argümanları kullanan -bağışlayın- bu densizler, bazen camiyi kullanarak, bazen orucu kullanarak, bazen zekâtı kullanarak, bazen bir kısım sözleri kullanarak, bazen mukaddes yerlere giderek, belki umre yaparak, hac yaparak insanların teveccühlerini celb edip bütün bu potansiyeli kendi dünyevî mutluluk ve saadetleri adına lazım gelen ortamı hazırlama istikametinde kullanırlar.
  • Hazreti Üstad, mezkûr ayetin bu çağa baktığını da ifade ederek şöyle diyor: “Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara, bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org’da yayınlandı.