Hicranlı Yıllar

Hicranlı Yıllar

Hazanla geçti yıllar, aylar muharrem gibi,
Dökülüp yollarda bekleyen gözler pek yorgun.
Girdapla iç içeler, bir girdap ki yok dibi,
Ruh sarsık, gönül hafakanlı, düşünce durgun...

Yasla buruk dudaklarda kederli besteler,
Sînelerde sessiz çığlık, dimağlarda humma.
Ve her gün poyrazla gelen hüzünlü bir haber,
Biz bize hasm olmuştuk; yaygındı bu muamma...

Çözülüş çok kadim.. sanıldığından da erken;
Bu kara günler sezilmişti gün ortasında.
Ay uykuya dalıp güneş ufukta sönerken,
Uyanmıştık ama, iki ateş arasında...

Şimdi yeni iklimlere açılan yelkenler,
Bir uzun sefere azmetmiş gibi yürekten;
Bu hülyalı maviliklerde tüllenen günler,
Mutluluk bestesi söylüyor ışıktan, renkten.

Bir kasvetli rüyadayız şu anda; bu gerçek;
Önümüzde aydınlıklara açık bir çağ var.!
Gece koyulaşsa da bir gün şafak sökecek..
Ve dalgalanacak rüzgâr bekleyen bayraklar.

Azmet, azmet ki göründü yer-gök sultanlığı,
Yılma uçurumlar gibi görünen boşluktan;
Yakala çağlar arasında o Altın Çağ'ı!
Peygamber safına gir, kurtul uyuşukluktan..!

M. Fethullah Gülen

Hicranlı Yıllar şiiri bir hasret şiiridir. Ama neyin hasreti bu? Elbette mazinin, mazideki güzelliklerin, asr-ı saadetin, kutlu günlerin, kutsi iklimlerin hasreti... Bir bekleyiş tınısı var şiirin sesinde. Bir inilti sesi ve ağlayış bestesi. Aşktır bu hicranı ve acıyı yaşatan. Yoksa ayrılık acı verir mi kalbe? Aşk perçinler yürekleri birbirine. Sevgi perçinler... Nebiler Nebisi'ne 'Kardeşlerimi görmeyi ne kadar arzu ederdim' dedirtir. Ve Yakup gibi Yusuf bestesini onun lal ü güher dudaklarına kondurur.

Hicranlı Yıllar şiirinde her şey nurlu ve ışıklıdır. Bir kaos izi ve emaresi göremezsiniz siz şiirin atmosferinde... Tepeden tırnağa ümit ve inanç dokuludur şiir. Serapa aydınlıktır. Melankoli yoktur onda. Yeis sisi ve dumanı sezilmez mısra çiçeklerinde, dörtlük bayırlarında. Bir ümit şarkısı, bir bekleyiş türküsü sarmıştır şiiri baştan sona. İşte size ilk dörtlük ve hüzün içinde ümit gamzeden kelime: 'bekleyen'

Hazanla geçti yıllar, aylar muharrem gibi,
Dökülüp yollarda bekleyen gözler pek yorgun.
Girdapla iç içeler, bir girdap ki yok dibi,
Ruh sarsık, gönül hafakanlı, düşünce durgun...

Dörtlüğündeki bu kelime (hâlâ ufku gözleyen) insanın çizgisini sunuyor. Benzi solgun, yüzü çizgi çizgi, saçları apak bir insan silüetini görüyoruz biz bu mısralarda... Ama bekleyiş devam etmekte. Yani umut kesilmiş değil. Yeis yok. Bir kenara çekilmek yok. Sabır ve sebat çizgileri mevcut tablonun en can alıcı noktalarında. Azim ve umut gamze çakıyor uzaktan yakından her renk ve desenden...

'Hazanla geçti yıllar aylar muharrem gibi' mısrasında şair bir sonbahar tasviriyle giriyor şiire. Bekleyiş için en uygun imaj budur. Zaman kavramını öne çıkarmaktır. Zira bekleyişte esas unsur senelerdir, mevsimlerdir, aylardır.. İnsan onlarla boğuşur, onunla yaka paça olur. Zamanı yenmeye gayret eder. Mekân da etkilidir ama asıl olan zamandır, onun girdabıdır, onun verdiği acıdır, ızdıraptır...

'Dökülüp yollarda bekleyen gözler pek yorgun.'

Mısrasındaki 'dökülmek' kelimesi 'yollara dökülmek' deyimiyle ilgilidir... Burada kırık dökük bir hâl, intizamlı olmayan bir arayış ve bekleyiş dağınıklığı mevcut. Bu mısra bize Leylâ'sını arayan saçı başı dağınık Mecnun tasvirini sunuyor. Bekleyenlerdeki çizgiler de bu tasvirin büyütülmüş bir şekli.. Yani burada arayışın girift, değişken, dağınık, hedefe odaklanmış tablosu göz önünde tülleniyor...

Şair hemen arkasından 'Girdapla iç içeler, bir girdap ki yok dibi'

Çizgilerini sunuyor göz ve gönlümüze. Bu ise bir iç tasviri, ruh tablosu ve öz fotoğrafıdır. Bütün duyguları hisleri yutan, özdeki bütün letafetleri istiap eden bir girdap, yok eden, zevale sürükleyen bir vakumdur bu... İyilik güzellik duyguları, hoşgörü ve sevgi hisleri bile bu girdaba tutulabilir. Eğer kişi iyi ile kötü ayırımını yapamazsa ayıklamayı beceremezse pire için yorgan yakan, bir ruha sahipse papaza kızıp oruç bozan bir tabiatı varsa bazen karanlık duyguların seline diğerlerini de katabilir ve yokluğa sürükleyebilir...

Bu sebepten birtakım sıkıntı ve ızdıraplarımızın bazı iyi duyguları ve güzel hislerimizi yıpratmamasına; onları da yutup zevale atmamasına dikkat etmeliyiz...

İşte şair bu girdap tasviriyle bize bu iç panoramasını takdim ederken aklımıza bu tablo da çağrışım çizgileri şeklinde tulu ediyor...

'Ruh sarsık, gönül hafakanlı, düşünce durgun' mısrasından bu tablo daha da derin çizgilerle, daha da net renk ve şekillerle nazarımızda tülleniyor. Bu üç kelime bir hâlet-i ruhiyeyi tasvir etmek için yeterlidir... Hicran darbesini yiyen ruh sarsılmıştır. Ama bu ayrılığı kabul etmemektedir, özlemi vardır. Zira aşkı bunu gerektirmekte ve onu vuslata zorlamaktadır. Bu anda yeis sis ve dumanı da onun oksijenini yok edip boğmaya yürümektedir. Bu celladın elinden kurtulmak zorlu bir iştir. Bir kenara çekilip mükedder kalmak tehlikesi vardır. Bu boğuşmayı da şair hafakan kelimesiyle karşılıyor... 'Düşünce durgun...' imajıyla da bir bakıma bekleyiş tasviri çizilmiştir. Bu konuda düşüncenin belki de söyleyeceği söz yoktur. Zira aşkın hafakanlarını, kalbin sarsılışını ve bunların sebeplerini düşüncenin kavraması mümkün değildir. Akıl bu yolda yaya kalır. Kalbin çektiği çileye ve ızdıraba düşünce bir mana veremeyebilir. Bu sebepten durgunluğu gayet normaldir. Bir yönüyle de şair burada artık dinginliği kabul ettiğini ve bekleyişin o hummalı ve kendi kendini yiyen iç ızdırabını yendiğini; duru ve durgun bir iklimde ufku gözlemeye durduğunu vurgulamak için bu kelimeyi seçmiş olabilir...

Yasla buruk dudaklarda kederli besteler,
Sinelerde sessiz çığlık, dimağlarda humma.
Ve her gün poyrazla gelen hüzünlü bir haber,
Biz bize hasm olmuştuk; yaygındı bu muamma...

Dörtlüğündeki 'Yasla buruk dudaklarda kederli besteler' mısrası bir matem imajı çiziyor. Dudaklardaki burukluk üzüntünün derinliğini göz önüne getiriyor. Gözler, yüz çizgileri ve dudaklar sevinci ve üzüntüyü en iyi tasvir eden çizgiler sunar bize. Bir insanın dudak kıvrımlarından onun ağlayıp ağlamadığını, neşeli olup olmadığını rahatça anlayabilirsiniz... Bu sebepten 'Yasla buruk dudaklar' diyen şair ilk olarak nazarımıza onu sunuyor. Peki niçin gözler değil de dudaklar. Zira gözler sevinçten de yaş dökebilir. Ama dikkat edilirse sevinçten ağlayan bir insanın dudaklarında burukluktan ziyade bir sevinç hâli ve aydınlık vardır. Bunu sezgisi yüksek ve psikolojik tahlilden anlayan mütehassıslar bilir. Ama üzüntüyle ağlayan bir insanın dudaklarının aldığı şekilde bu hâl ve durumu görmek mümkün değildir. Onun için dudaklar insanı yanıltmaz. Şair bu sebepten dudaklar buruk, diyerek bizleri çehrenin en aldatmaz uzvuna çekiyor ve gözümüz önünde ağlayan ve yas tutan insan tasvirini netleştiriyor...

'Sinelerde sessiz çığlık, dimağlarda humma.'

Mısrası içten içe feryad eden bir insan tasviri, bir ruh tahlili sunuyor bize. Dudaklarda ses yok, kelimeler kifayetsiz... Ama özde feryat senfonisi, ısdırap figânesi ardı ardına yükseliyor... 'Humma' kelimesi yakıcı bir hâli anlatma yönüyle manidar.. Bu kelime (özellikle) bir iç yangını, bir gönül ateşi tasvirini nazarımıza takdim ediyor...

'Ve her gün poyrazla gelen hüzünlü bir haber' mısrasında ise sert ve haşin bir rüzgârın haberci olma imajı var. Bu rüzgâr haberci ise haber de iç dünyayı tarumar edecek kadar acı verici, üzücü ve yıkıcıdır.

Nedir bu kötü haber? Anlaşılmayan bir durum! Akla mantığa ters bir hâl ve hareket...! Yani bir muammadır o... Kardeş kavgası... Bunca düşmanı ortalıkta cirit attığı bir zamanda birbirini yiyen ve birbirinin kuyusunu kazan insanların bulunması aklı da düşünceyi de aşıyor ve bu durum izan ve irfana da sığmıyor. Makam, mansıp, şan, şöhret, ikbal hırsı, para-pul, mal-menal, şahsi çıkarlar gibi birtakım nefsani istek ve arzuları kamçılayan unsurların milletin öz değerlerini unutturacak kadar sarması ve fertleri tesir altına alması şair için bir poyraz kadar sert ve yıkıcıdır...

Çözülüş çok kadim.. sanıldığından da erken;
Bu kara günler sezilmişti gün ortasında.
Ay uykuya dalıp güneş ufukta sönerken,
Uyanmıştık ama, iki ateş arasında...

Dörtlüğünde şair çözülüşün çok eski olduğunu vurguluyor. Çok erken olduğunu. 'Tarihte bunun emarelerini görmek mümkündür' diyor. Fatih'in İstanbul'u fethine kadar bir azim ve inanç kamçılanması varken sonradan bir durgunluk, hafif bir doygunluk hissedilmektedir. Sanki hedefe varan bir okun misyonunu eda ettikten sonra müzelik.

Bu Arafat gibi, ya da berzah gibi bir yere oturtulamayan güneşleri silip, ayları söndüren fetret devrine benzer zaman parçasında uyananlar uyanır ama iki ateş arasında kalındığını farkederler. İç ve dış düşmanlar bünyeyi sarmış, kal'alarımız ele geçirilmiş, ikbalimiz idbara ve zevale meyletmeye durmuştur...

oluşu veya yakacak olarak kullanılması gibi. Osmanlı'da çözülüşün belirtileri de dikkatli bakan bir kişi için görülmeyecek çizgiler değildir... Belki de gün ortasında, yani fethin başarıyla sonuçlandığı günlerde, zirveye erildiği demlerde bile bu kara günlerin haberi gelmeye başlamış, ulakları sağa sola uçmaya durmuştu.

Şair üçüncü mısrada ay ve güneş tasviri yapıyor. Bunların her birinin silinmesini nazara veriyor.. Bu realitede pek görülmeyen bir zaman parçasıdır. Bu sebepten yoklukla burun buruna gelmektir. Ya da zevalin izlerini taşıyan bir tablodur...

Bu Arafat gibi, ya da berzah gibi bir yere oturtulamayan güneşleri silip ayları söndüren fetret devrine benzer zaman parçasında uyananlar uyanır ama iki ateş arasında kalındığını farkederler. İç ve dış düşmanlar bünyeyi sarmış, kalalarımız ele geçirilmiş, ikbalimiz idbara ve zevale meyletmeye durmuştur...

Bu uyanış müthiş bir şok içerir. Ateş hattında bir uyanış, ürperti hasıl eden bir gözleri açış ve çevreyi görüş, gerçeği anlayış, olan biteni kavrayıştır...

Şimdi yeni iklimlere açılan yelkenler,
Bir uzun sefere azmetmiş gibi yürekten;
Bu hülyalı maviliklerde tüllenen günler,
Mutluluk bestesi söylüyor ışıktan, renkten.

Bu uyanışın ardından şair diğer dörtlüğü sıralıyor ve bir başka tabloya geçiyor. Bütün yas ve matem çizgileri taşıyan renk ve desenlerin üzerine bir sünger çeker gibi umut vaat eden tablonun çizgelerini ve revnektar, umut aşılayan renk ve desenlerini sunuyor göz ve gönüllerimize..

Yeni iklimlere açılan yelkenler var bu tabloda. Gönül Barborosları ve zaman denizinin kurtları, mekân okyanusunun arslanları geliyor nazarımıza, gözlerimiz önüne...

Ama bakışlarındaki ışık onların yüreklerindeki uzun sefer inancından, yüzlerindeki ışık onların yüreklerindeki dönülmez zaferlerden işaretler sunuyor...

'Bu hülyalı maviliklerde tüllenen günler,
Mutluluk bestesi söylüyor ışıktan, renkten.'

Diyen şair 'mavilik' kelimesini uhreviyet bestesini akla getirmek için sunuyor. Bu fetih gök ehlinin de alkışladığı veya izlediği bir zaferdir. Ya da bu mücadele kökü ve kaynağı gökte olan bir mücahede ve mücadele ikliminin meyveleri ve semereleri olduğunu vurgulama açısından 'mavi' renk gayet manidar ve yerinde bir imaj oluşturuyor. Mutluluk bestesi söyleyen günler tasviri yeni ve alışılmamış bir imajla bizleri maziye çekiyor ve o günlerin güzide iklimini ruhumuza duyuruyor, resmediyor.

Bir kasvetli rüyadayız şu anda; bu gerçek;
Önümüzde aydınlıklara açık bir çağ var.!
Gece koyulaşsa da bir gün şafak sökecek..
Ve dalgalanacak rüzgâr bekleyen bayraklar.

Şair bu tasvirden sonra yeniden gerçeğe dönüyor. Ve bugünkü durumumuzu tekrar nazara veriyor. Bir kasvetli rüya imajıyla bizlere durumumuzu daha da belirgin sunuyor. Lakin önümüzde bir aydınlık çağın bizi beklediği muştusunu yaraya merhem sürer gibi sürüyor, hasta ve alil uzva bir ilaç gibi takdim ediyor... Gecenin koyulaşması, karanlığın katmer katmer her tarafı sarması şafağın sökmesini engelemeyeceğini, belki de daha da gerekli kılacağını belirtiyor...

'Ve dalgalanacak rüzgâr bekleyen bayraklar' mısrası bize Arif Nihat Asya'nın 'Bir bayrak rüzgâr bekliyor' şiirini tedai ettiriyor veya onu telmih ediyor...

O rüzgâr fetih rüzgârıdır ve sert esen poyrazlar gibi elem ve kasvet taşımamakta, belki de muştu dolu soluklar sunmaktadır.

Azmet, azmet ki göründü yer-gök sultanlığı,
Yılma uçurumlar gibi görünen boşluktan;
Yakala çağlar arasında o Altın Çağ'ı!
Peygamber safına gir, kurtul uyuşukluktan..!

Dörtlüğüyle şair şiirin sonunda bir final yapıyor... Bu mısralarda heyecan ve ümit ritmi artıyor... 'Bütün bu elem ve ısdırap dolu tablolara rağmen, o görünen şafağa ve 'Altın Çağ'a ermek için çalış, çabala ve asla yılgınlığa düşme.' diyor... Sonra yer ve gök sultanlığını nazara verirken uçurumlar gibi derin boşluğu da asla unutmaması gerektiğini salık veriyor. Bütün bunlara rağmen o 'Altın Çağ'ı yakalamanın şart olduğunu da vurguluyor şair. 'Zamanın Altın Dilimi' imajını da hatırlatarak Asr-ı Saadet'e yöneltiyor bakışları. Bu 'Altın Çağ'a, pörsümez ve solmaz ışığa ermenin ancak O kutlu iz, O yüce ruhun ayağının tozuna yüz sürerek ve tevazu ile yol alarak mümkün olacağını belirtiyor. Ardından öğüt yönüyle en vurucu ve içe işleyici mısra ile şiirini noktalıyor. Bu ses kulağımızda yankısını uzun süre devam ettirecek bir nasihatı içeriyor:

'Peygamber safına gir, kurtul uyuşukluktan'

Buradaki uyuşukluk rehavet ve tembellik gibi sari hastalıkları da göz önüne getiriyor. Bir süre önceki kardeş kavgası, poyrazların getirdiği acı haberlerin sebep olduğu nefsani arzuların uzantısı burada da konu ediliyor. Ve şair en son mısra ile nefis ve ene hortumunun başını kırıyor, rehavetin boyuna kement geçirip onu zevale sürüyor. Ardından bizleri o altın ufka, zebercet iklime, zümrüt tepelere, cennet-asa iklime davet ediyor... Ya da kurtuluşumuz için o iklime kanatlanmaktan başka çare olmadığı reçetesini yaralı kalbimize, elemli ruhumuza ve kasvetli vicdanımıza bir hazık hekim gibi takdim ediyor...

Hicranlı Yollar şiiri 14'lük hece vezniyle yazılmış bir şiirdir. Dili oldukça duru ve herkesin anlayabileceği bir selaset taşır. Şair bu şiirde başka şiir ve yazılarında da kullandığı ama tamamen orijinalitesi kendine ait deyimler ve tamlamalar kullanmıştır. Bunları sıralayacak olursak: 'buruk dudaklar, kederli besteler, sessiz çığlık, poyrazla gelen acıklı haber, Ay'ın uykuya dalması, iki ateş arasında uyanmak, hülyalı mavilikler, kasvetli rüya, gecenin koyulaşması, yer gök sultanlığı, uçurumlar gibi boşluk, 'Altın çağ' deyim ve tamlamaları ilk evvel zikredilenler sırasına girer.

Hicranlı yıllar abab/cdcd/efef/ghgh/ıiıi/ jkjk/ şemasında görüldüğü gibi çapraz kafiye ile kaleme alınmıştır.

Kafiyelere gelince şair 'gibi, yorgun, dibi, durgun/ besteler, humma, haber, muamma/ erken, ortasında, sönerken, arasında/ yelkenler, yürekten, günler, renkten/ gerçek, var, sökecek, bayraklar/ sultanlığı, boşluktan, çağı, uyuşukluktan kelimelerinde tam ve zengin kafiyeleri sıkça kullanmış.

Bütün bunlardan sonra söylenecek söz şairin gerek üslup açısından, gerek dil açısından, kelime seçiminde başarılı olduğu, şiiri bir kuyumcu hassasiyeti ile işlemiş olduğudur. Toplumun kavram ve üslup kargaşası içinde yüzdüğü şu günlerde devrin şair ve yazarlarına söylediğini bilerek söyleme ve samimi olma, sanatta toplumu göz ardı etmeme gibi hususlarda ışık tutacağını, bu konuda Hicranlı Yıllar şiirinin bir pusula ve rota olacağı ümidindeyim.