• Anasayfa
  • Kırık Testi - Fethullah Gülen Web Sitesi

Ahirete ait zevk ve lezzetleri de feda etme ufku

Soru: Hazreti Üstad’ın, “Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de!” cümlesini nasıl anlamalıyız?

Cevap: Çağın devasa kâmetinden önce yaşayan Hazreti Ebû Bekir Efendimiz (radıyallahu anh) Hallac-ı Mansûr, İmam Rabbanî ve daha başka Hak dostları da buna benzer sözler söylemişlerdir. Onlar, adeta cehennem kapısında duran sıyanet meleği gibi davranmış ve insanların oraya yuvarlanmaması adına sürekli çırpınıp durmuşlardır. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, kollarını makas gibi açmış ve “Burası çıkmaz sokak!” demişlerdir.

O, en başta dünyasını feda etti

Hazreti Pîr, bu sözünde ilk olarak başkalarının imanını kurtarmak için dünyayı terk ettiğinden bahsediyor. Hakikaten onun hayatına göz atan bir insan, baştan sona bütün bir ömrün bu sözü tasdik ettiğini görecektir. Zira onun seçmiş olduğu hayat tarzı normal bir insan için yaşanabilecek, dayanılabilecek gibi değildir. Onun bütün hayatı sürgünler, hapishaneler, zindanlar, baskılar ve mağduriyetlerle doludur. Kimi zaman hapishane hücresini bile yeterli bulmamış ve onu -o pak ruh beni mazur görsün- kendilerince helâ gibi bir yere tıkmışlardır. Üstelik soğuk ve dondurucu kış günlerinde bu hücrenin pencerelerini de açmış ve adeta onu ölüme terk etmek istemişlerdir. Hatta bunlarla da yetinmeyerek onu tam on dokuz defa zehirlemişlerdir. Hapishanelerdeki maddi işkence ve zulümler bir yana, bu devasa kâmet, dışarıda da peşine takılan mahalle bekçileri tarafından takip edilmiştir.

Hâlbuki Hazreti Pir, eğer isteseydi, başkaları gibi makam ve mevki sahibi olabilir, herkes gibi rahat ve lüks içinde yaşayabilir ve dünya zevklerinden faydalanabilirdi. Zira o, çok erken dönemden itibaren büyük plan ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahipti. Konuştukları ve yazdıklarıyla kitlelere tesir ediyordu. Daha meşrutiyet yıllarındayken yaşanan kargaşalarla ilgili Sünûhat isimli eserini yazmış ve bu eserinde problemlere çözüm olabilecek pek çok disiplin ortaya koymuştu. Aynı şekilde Muhakemât isimli eserini yazdığında ulemanın bile ezberini bozmuştu. Anadolu’yu gezerek isyana hazırlanan aşiretleri ikna etmiş; meydanlarda yaptığı konuşmalarla da asi zümreleri yatıştırmıştı. Divan-ı Harp’te yargılandıktan sonra duygu ve düşüncelerinden hiç taviz vermeyerek avazı çıktığı kadar, “Yaşasın zalimler için cehennem!” diye bağırabilecek ölçüde de bir cesarete sahipti.

Eğer böyle muhteşem bir dimağ azıcık dünyayı düşünseydi ve çevresindekilere mümaşat yapsaydı elde bir gülde bir yaşardı. İstiklâl mücadelesini takip eden yıllarda mecliste bir koltuk da o kapar, orada uslu uslu oturur ve böylece sürekli iltifat görürdü. Kendisine aidât-ı mestûre yani günümüz ifadesiyle örtülü ödenekten bir kısım servetler, imkânlar tahsis edilirdi. Başkaları gibi onun da bağları, bahçeleri, yalıları, villaları olurdu ve böylece refah içinde, dünyevi hayat itibarıyla bir şekilde gül gibi yaşayıp giderdi. Fakat o, davası uğruna bunların hepsini elinin tersiyle itmesini bildi ve başkalarının imanını kurtarma adına kendisi katlanılmaz bir hayata talip oldu.

Ahireti feda ne demek?

Öte yandan Hazreti Bediüzzaman, milletin imanını kurtarmak için ahiretini de feda ettiğini ifade ediyor. Bu hususta bile nefsini düşünmüyor. Yani o, Allah’la münasebetini güçlendirme adına bir köşeye çekilerek inziva hayatı yaşama, erbaînlere girme, şahsî terakkisini gerçekleştirme, zevk-i ruhaniye açılma, keşif ve kerametler izhar etme, el ve etek öptürme gibi yollara da girmiyor. Milletinin imanını selamette görme meselesi onun biricik gaye-i hayali haline geldiğinden, dünyeviliğe talip olmadığı gibi uhreviliğe de talip olmuyordu. Peki, onun ahirette Allah’tan bir beklentisi yok muydu? Vardı elbette. Fakat bunu Allah’ın fazlından, kereminden, hususi rahmetinden bekliyordu.

Burada şunu da hemen belirtmek gerekir ki Hazreti Pîr ve onunla aynı duygu ve düşünce çizgisini paylaşan insanlar, milletiyle bütünleşmiş ve umumî bünyenin bir parçası haline gelmişlerdir. Onlar adeta o bünyenin kafasının içinde yer alan nöronlardan bir tanesi olmuşlardır. Dolayısıyla onlar, acısıyla tatlısıyla bünyede olup biten her şeyi derinden derine duyar ve bundan çok ciddi manada etkilenirler. İşte böyle bir insan Hazreti Ebû Bekir gibi, “Vücudumu öyle büyüt ki, cehennemi ben doldurayım ve oraya başkaları girmesin!” diyebileceği gibi “Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” da diyebilir.

Fakat Üstad’ın sahip olduğu bu vicdan enginliğine sahip olmayan birinin bu sözleri hakiki manada anlaması mümkün değildir. Evet, bir insanın bu fedakârlık ufkunu anlayabilmesi için, insanların bugün çektikleri muhakkak azabın yanı sıra daha sonra çekecekleri mukadder ve muhtemel azabı da kendi içinde bir yangın gibi hissedebilmesi gerekir. Bu ise bütün insanlığı kucaklayan engin bir vicdana sahip olmaya bağlıdır. Siz isterseniz buna evrensel vicdan da diyebilirsiniz. İşte böyle bir vicdana sahip insanlar, başkalarının elemleriyle üzülür, lezzetleriyle de sevinirler. Öyle ki dünyanın neresine ateş düşerse düşsün, onları da yakar. Zira onlar bu ateşin acısını vicdanlarında duyarlar.

Bu itibarladır ki, herkes için diyemesek de bizim gibi sıradan insanların bu engin mülahazaları tam manasıyla anlayabilmeleri mümkün değildir. Biz belli ölçüde varsa çocuğumuzun, eşimizin, arkadaşımızın elemlerini duyabilsek de, bütün insanlığı kucaklayabilecek bir engin vicdana sahip değiliz. Böyle bir marifet ufkuna ve vicdan enginliğine açılmadığımız için de çok defa o büyük zatların çektikleri ızdırabı anlamakta güçlük çekiyoruz.

Bir zaman tanıdığım birisini Yaşar Hoca’nın bir vaazına götürmüşlerdi. Merhum her zamanki gibi vaazında derin bir heyecanla ve gözyaşlarıyla konuşmuştu. Ben, misafir arkadaşın bundan etkilendiğini düşünürken onun, “Bu adam niye böyle pis pis hıçkırıp duruyor!” dediğini işitmiş, hayret etmiş ve çok üzülmüştüm. Bir tarafta anlama ve hissetme kabiliyetinden mahrum kaba bir düşünce, öbür yanda ise dışa akseden inceliğin numunesi engin bir vicdan vardı. Böyle engin bir vicdanın duyup hissettiklerini anlamak ise onunla aynı ufku paylaşmakla mümkündü.

Allah hakkı her şeyin önünde olmalı

İşte Şah-ı Geylanî, Hazreti Gazzâlî, İmam Rabbanî ve Hazreti Bediüzzaman gibi zatlar çok geniş bir daireye kilitlendiklerinden ve çok geniş bir alanla alâkadar olduklarından dolayı kendilerini düşünmemişlerdir. Böyle bir abide şahsiyeti tanıma bahtiyarlığına ermiş olanlara gelince onlar da, aynı fedakârlık ufkunu paylaşma peşinde koşmalıdır. Evet, adanmış ruhlar hiçbir zaman, hayatın tadını çıkarmak için, yaz günlerinde dağların tepelerine çıkıp kış bastırdığı zaman sahile inerek yalılarda keyif sürme gibi düşünceler arkasında koşmamalıdır. Onlar akıllarına gelebilecek bu tür mülahazaları çok rahatlıkla ayaklarının ucuyla itmesini bilmelidir. Ama bunun yanında onlar keşif ve keramet gösterme, insanların içini okuma, metapsişik mülahazalar içinde dolaşma, ruhanilerle beraber kanat çırpma gibi manevî füyuzât hislerinden de fedakârlık göstermeli ve kendilerini sadece milletin imanını kurtarmaya adamalıdırlar. Talip olunmadığı halde gelen bu tür manevi füyuzât hisleri karşısında ise “Acaba Allah beni bununla imtihan mı ediyor?” endişesini taşımalı ve aynı zamanda “Allah’ım eğer bunlar istidraç değil de Senin birer lütfun ise Sana hamd ederim. Fakat ben bunlara talip değilim.” diyecek kadar da bu konuda mert bir duruş sergilemelidirler. Esasında böyle temkinli bir yaklaşım aynı zamanda Allah hakkını her şeyin önünde görme demektir.

Burada yanlış anlaşılabilecek bir noktaya dikkat çekmekte fayda olabilir: Ahiretini feda veya manevî füyuzat hislerinden fedakârlık, ibadet ü taati, evrâd u ezkârı terk veya ihmal etmek demek değildir. Bilakis bunları mümkün mertebe en üst seviyede yerine getirmekle beraber, hedefte keşf u keramet, ruhanî zevk ve lezzetler değil, kulluk vazifesini yerine getirme ve duyup tattıklarını başkalarına da duyurup tattırma vardır. Hem zaten ibadet ü taat, evrâd u ezkâr ile kendi imanını muhafaza altına almayan birinin başkasının imanını kurtarması mümkün değildir.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, insanın kendisini düşünmeyerek sürekli yaşatma duygusuyla oturup kalkması, hep O’nu hecelemesi, insanlığı düşünerek gecelemesi bir peygamber vasfıdır. Ötede insanlar belirli kategorilere ayrılırken din, iman, Allah, Kur’an ve insanlık için çırpınıp duranlar da inşallah peygamberlerle birlikte haşr olacaktır. Bu yüzden himmetler âli tutulmalı, yaşama duygusu bir kenara bırakılıp hep yaşatma ideali peşinde koşulmalıdır.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Ahirette “kudret” önde olacak

Ahirette tamamen kudret hâkim olacak. Çünkü imtihan yok orada. Dolayısıyla insanlar orada hep sürprizlerle karşılaşacak; canlı-cansız her şey, her an değişebilecek. “Ve ütû bihî müteşâbihâ.” (Cennet nimetleri) onlara (dünyadaki rızıklarına) benzer şekilde verilir.) (Bakara, 2/25) âyeti cennette birbirine benzeyen, ayniyet ölçüsünde bir misliyetle her şeyin deveran edeceğini, tebeddül ve tagayyüre uğrayacağını ve farklı elvân u eşkâlle insanların karşısına çıkacağını gösteriyor.

Ahsenu'l Kasas

Kur'an'ın "ahsenu'l kasas" dediği Yusuf (aleyhisselam) kıssasından alacağımız o kadar çok ders var ki bunlardan bir kaçına işaret edelim.

Malum Yusuf (aleyhisselam) zindanda iken yaptığı rüya tabiri sonucu maliye bakanlığına talip oluyor. Halbuki biz biliyoruz ki bu türlü dünyevi görevler, makam, rütbe vb. şeyler istenilmez. Genel kaide şudur: "Bir iş o kimsenindir ki o der 'Bu iş benim değildir'." Onun içindir ki idarecilik beklentisi içinde olana idarecilik görevi verilmez. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bu teklifle yanına gelen Hazreti Abbas'a da, Ebu Zer'e de cevab-ı sevab vermiyor.

Aslında Hazreti Yusuf'un (aleyhisselam) Mısır'a maliye bakanı olma gibi bir niyeti yoktu. Bunu şuradan anlayabilirsiniz: o maddi güç ve saltanatının en yüksek seviyede olduğu bir dönemde anne-baba ve kardeşleri ile buluşmuş, yıllar ve yıllar süren hasret sona ermiş ve böylece maddi refahın, gücün yanında manevi olarak da mutluluğu yakalamıştı. Ama o işte tam bu buluşma anında: "Teveffenî müslimen ve elhiknî bi's-salihîn - Beni Müslüman olarak öldür ve salihlerin içine kat!" (Yusuf, 12/101) diye dua ediyor Rabbisine. Dünyevi huzur ve saltanatı isteyen bir insanın, mutluluğun zirvesinde bulunduğu bir anda ölümü istemesi zor hatta imkansızdır. Öyleyse Hazreti Yusuf'un (aleyhisselam) bu göreve talip olmasında yatan sır şudur: o günkü şartlarda böylesine önemli ve uzun vadeli bir işi yapacak başka birisi yoktur. Eğer kendisi bu işi yapmazsa meydan liyakatı olmayan insanlara kalacak ve bütün toplum zarar görecektir. Buradan hareketle diyebiliriz ki vazifeye talip olmama esas ama insan alternatifinin olmadığını biliyorsa Allah rızasını gözeterek göreve talip olabilir. Alternatifi ve emsali varsa müstağni davranmak gerekir. Hazreti Yusuf'un (aleyhisselam) göreve talip olmasını böyle anlamalıyız. Öte taraftan o günkü Mısır şartlarında bir taşralının bakan olması imkansızdır. Hazreti Yusuf taşralı birisi olarak bu tabuyu da yıkmıştır.

Yusuf (aleyhisselam) deyince Üstad'ın bir sözünü hatırlamamak imkansız: "Şimdi anladım ki, 28 yıldır benim üstüme gelmelerinin nedeni bu hizmeti maddî-manevî terakkime alet etmekliğiymiş." "Bikadri'l-keddi tüktesebü'l-meâlî" kaidesince çekilen meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir. Üstad, görüldüğü gibi hapishanelere girmeyi, eziyet, sıkıntı ve işkencelerle karşı karşıya kalmayı fevkalâde bir ihlasın elde edilmesine vesile olarak görüyor. Zira Allah, seviyesine göre istihdam edeceği insanları hadiselerle presler, bir kalıba koyar ve yetiştirir. İşte Yusuf aleyhisselam'ın zindan tecrübesine de bu gözle bakmak lazım. Allah (cc) bu tür sıkıntılarla yetiştire yetiştire onu böyle bir zirveye getiriyor.

İkinci bir dersi Hazreti Yusuf'un maruz kaldığı imtihanların en büyüğünden öğreniyoruz. Bu büyük imtihan da hiç şüphesiz onun genç yaşta bir delikanlı iken melikin hanımının ahlaksız bir teklifi ile karşılaşmasıdır. O bu durumda "Mâzallah, Allah'a sığınırım!" demiş ve arkasını dönmüştür. Müthiş bir babayiğitliktir bu. Yiğitçe bir tavırdır. Efendisinin hanımının isteğini yerine getirmediği için zindana girmesi, sabırla yıllarca beklemesi, zindanda melikin yanındaki bir insanın iltimasına müracaat ettiği için ilâveten bir ‘bid'i sinîn' yani 3 ilâ 9 yıl arası kadar bir süre daha kalması, yaptığı rüya tabirinden sonra melikin yanına çağırılmışken, tam zindandan çıkacakken daha önce iffetine çamur atıldığı ve bunun gelecekteki kudsi davasına bir halel getirmemesi için melikten işin aslının ortaya çıkartılmasını istemesi bu yiğitçe tavrın devamıdır.

Biz bu hadisede hem bir peygamber fetanetini görüyor, hem de insanın iffet ve namusuna dikkat etmesinin gerekliliğini öğreniyoruz. Hele bu insan bir davaya gönül vermiş, şahsı, ismi, unvanı umuma yani topluma mal olmuşsa daha da dikkatli olmalıdır. Çünkü onun kaderi umumun kaderi ile bütünleşmiştir. Bakın Allah Resulüne (sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Hatice validemizle evleninceye kadar gelinlik bir kız gibi iffetiyle yaşamıştır. Ona kahin, sahir, şair diyenler iffeti hakkında tek kelime etmemiş, edememişlerdir.

Evet, isterseniz burada 70 yaşında çok mübarek bir insan olan Tortum müftüsünden dinlediğim bir şeyi anlatayım. Bize dedi ki bir gün: "Sefalet içinde olsam beni Karun hazineleri misali altınlarla, gümüşlerle, elmaslarla dolu bir odaya kapatsalar oradan hiçbir şey almıyacağıma eminim. Açlıktan ölecek olsam beni bir fırına kapatsalar bir lokma ekmek almayacağımdan eminim. Fakat 70 yaşımdayım, bir bayanla imtihan olsam o imtihan kaybetmekten korkarım." Bir hakikatın ifadesi bu. Çünkü şehvet insanoğlunun yüz yüze olduğu en büyük imtihanlardan biridir. Ve Hazreti Yusuf (aleyhisselam) alnının akıyla bu badireyi aşmıştır.

Yusuf aleyhisselam'ın kendine kötülük yapanlara mukabele etmemesi, aksine iyilik yaparak kötülükleri def etme gayreti peygamberane ahlakın unsurlarından bir diğeridir ki bizim şiddetle muhtaç olduğumuz şeylerden biridir. Hele bu kötülük düşünen, planlayan kişiler yakınlarımız ise veya ehl-i iman ise mukabele-i bi'l-misil kat'iyen doğru değildir.

Ve akla vehle-i ûlâda (ilk anda) gelen bir başka nokta: anne-baba hukukudur. Yusuf (aleyhisselam) anne babasından ayrılığı yılları bulmasına rağmen hiçbir zaman onları unutmamış, her türlü ahvalde onları hatırlamış, kavuşma anına kadar içi bir kor gibi yanmıştır.

Aidiyet Mülâhazasına Takılmadan Muhtaçlara Yardım Etme

Soru: Hizmet’in en mümeyyiz vasıflarından biri olan “başkalarına el uzatma” hasletini kazanma ve bunu pratiğe dökme adına yapılabilecek faaliyetler nelerdir?

Cevap: Başkalarının yardımına koşmak, Allah’ın inayetine sunulmuş en beliğ bir davetiyedir. Zira bir hadis-i şeriflerinde İnsanlığın İftihar Tablosu şöyle buyurmuştur: مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ “Her kim bir mü’minin dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderirse; Allah da onun ahiret sıkıntılarından birini giderir. Her kim darda kalan kimsenin işini kolaylaştırırsa Allah da onun dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır. Her kim bir Müslümanın bir günahını örterse Allah da dünya ve ahi­rette onun günahlarını örter. Kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısıdır.” (Müslim, zikr 38; Ebû Dâvud, edeb 68)

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise insanların en hayırlısının onlara en faydalı olan kimse olduğunu ifade buyurmuştur. (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, 6/58) Bu itibarladır ki siz insanlığın yardımına koşarsanız, Allah tarafından yardımsız bırakılmazsınız. İnsanlığa el uzatırsanız, hiç umulmadık yerlerden de size el uzatılır.

El Uzatmanın Çeşitleri

Bugüne kadar “Kimse Yok mu?” derneği bu alanda önemli bir boşluğu doldurmuştur. Fakat onun yapmış olduğu faaliyetleri yeterli görmemelidir. Herkes kendi dünyası itibarıyla bir “Kimse Yok mu” oluşturmalı ve insanların imdadına koşmalıdır. Hatta el uzatmanın bütün çeşitlerini göz önünde bulunduracak olursak, maddi yardım faaliyetlerinin dar alanlı kaldığını söyleyebiliriz. Zira muhtaçlara maddî yardımda bulunma, el uzatmanın sadece bir çeşididir. Eğer meseleyi maddî-manevî, dünyevî-uhrevî tüm açılardan düşünecek olursanız, konunun çok daha geniş bir alanla ilgili olduğunu görebilirsiniz.

Bu açıdan biz, sadece maddî sıkıntılar içinde bulunanlara el uzatmakla yetinmemeli, bunun yanında manevî buhranlar yaşayanlara, stresler içinde kıvrananlara, anguazlarla inleyenlere, depresyondan çıkamayanlara da el uzatmalı, onların sinelerine de ümit, itminan ve inşirah boşaltmalı, onlara huzurlu bir hayatın yolunu göstermeliyiz.

Meseleye böyle geniş bir perspektiften bakacak olursak, toplumdaki herkesin kendi durumu ve konumu itibarıyla el uzatabileceği insanlar olacaktır. Mesela imkânları geniş olan bir insan, imkânsızlıklar içerisinde kıvranan kimselere yapacağı maddî yardımlarla el uzatabileceği gibi bir doktor da insanların ağrılarını sızılarını dindirmek suretiyle onlara el uzatabilir. Aynı şekilde, yol yordam bilen ve dünya işlerinden anlayan insanlar, başkalarına danışmanlık yapmakla el uzatabilir; insan psikolojisinden anlayan uzmanlar da bunalım yaşayan kimselere rehberlik yapabilirler.

Bunların içinde en önemlisi de insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek, kalblerin Allah’la buluşmasını sağlama ve onlara uhrevî hayatlarını kazandırmadır. Hakka dilbeste olmuş ve kendisini i’lâ-i kelimetullah vazifesine adamış insanların, yol bilmezlere, yolda kalmışlara, şehrahta yürüyeceği yerde patikada emekleyenlere el uzatması gerekir. Gönüllerin Allah’la buluşmasını engelleyen ve zihinlerin ahireti düşünmesine mâni olan önemli engellerden birisi dünyevî sıkıntılar olduğu için, bunların bertaraf edilmesi adına ortaya konulan ceht ve gayretler de bir yönüyle bunun zımnında değerlendirilebilir. İnsanların maddî-manevî ihtiyaçlarının giderilmesi, onları, basit ve bayağı şeylerle meşgul olmaktan kurtaracak ve onların Allah’a yaklaşmaları adına önemli bir köprü olacaktır. Zor ve sıkıntılı durumdaki insanlara sunulan destekler onların Allah yoluna çağrıya icabetlerini kolaylaştıracaktır.

Esasen maddî ve manevî yardımın birlikte sunulması, enbiya-i izamın mesleğidir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine göz atacak olursak bunun pek çok örneğini bulabiliriz. O, Cenâb-ı Hakk’ın muazzez ve mükerrem bir memuru olarak hayatı boyunca insanların yardımına koşmuş, sürekli muhtaçları görüp gözetmiştir. Öyle ki, kendisine uzatılan hiçbir eli boş çevirmemiş; olduğu zaman vermiş, olmadığında da vermeyi vaat etmiştir. Aynı zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kalblerle Allah arasındaki engelleri gidererek insanları Allah’a kavuşturma ve Allah’la buluşturma adına yapılması gerekli olan her şeyi kusursuz yerine getirmiştir. Nitekim Veda Hutbesi’nde üç defa, أَلاَ هَلْ بَلَّغْتُ “Tebliğ ettim mi?” diye sorduğunda oradaki mahşerî kalabalık hep bir ağızdan âdeta bir koro gibi “evet” cevabını vermişlerdir. O da, “Allah’ım şahit ol!” buyurmuştur.

Siz çok ciddi bir sorumluluk duygusuyla sorulan bu soruyu biraz daha açarak şöyle anlayabilirsiniz: “Peygamberlik vazifemi hakkıyla eda ettim mi? Mesajımı size ulaştırdım mı? Size el uzattım mı? Hakkı bütün açıklığıyla size gösterebildim mi?” İşte herkes, durduğu yer ve konum itibarıyla böyle bir sorumluluk duygusu taşımakla, konumunun hakkını verip veremediğinin muhasebesini yapmakla mükelleftir. Mesela bir insan vaizlik yapıyorsa, on veya yirmi sene insanlara hitap ettikten sonra bir de onların hissiyatını almalı ve “Size karşı vazifemi yaptım mı? Buna şahit misiniz?” demelidir. Sorumluluktan kurtulma adına böyle bir davranış çok önemlidir. Böyle bir şehadeti musallaya konulduktan sonraya bırakmamalıdır. İnsan, daha dünyada iken vicdanıyla yüz yüze gelmeli, vazifesini yapıp yapamadığının ızdırabını yaşamalı, bu duygularını kamuoyuna arz etmeli, belli ölçüde onların şehadetlerini yanına almalı ve onlarla Cenâb-ı Hakk’a yürümelidir.

Evet, ihtiyacına göre herkese el uzatabilmek ve yardım talebi için uzanan elleri boş çevirmemek, hem insanlığın bir gereği hem de önemli bir mü’min ahlâkıdır. Bu, ferdî gayretlerle yerine getirilebileceği gibi, ‘Kimse Yok mu’ gibi kurumların eliyle de yapılabilir. Düşmüş insanların elinden tutulabilir, fakir ve muhtaçlara yardım edilebilir, kimsesizlerin imdadına koşulabilir. Bunlar yapılabildiği takdirde Kimsesizler Kimsesi Rabbülâlemîn de en muhtaç kaldığımız yerlerde bize yardım edecektir. Bugüne kadar Hizmet gönüllüleri tarafından bu tür faaliyetler yapılmıştır ve bundan sonra da Allah’ın izni ve inayetiyle yapılmaya devam edecektir.

Aidiyet Mülâhazasını Terk Etme

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir husus üzerinde durmak istiyorum. Bu tür hayır ve yardım faaliyetleri sadece muhtaçların sıkıntılarını gidermek ve bunun neticesinde de Allah’ın rızasını elde edebilmek için yapılmalıdır. Bunun dışındaki bütün mülâhazalardan sıyrılmalı, yapılan yardımlar kesinlikle popülariteye, menfaate âlet edilmemelidir.

Acaba biz bu işleri yaparken bu ölçüde ihlaslı olabildik mi? Yoksa zaman zaman bu güzel işleri ad ve unvana, nam u nişana kurban mı ettik? Kimse hakkında su-i zanda bulunmak istemem. Fakat yer yer bu konuda kusur etmiş olabileceğimizi de göz ardı etmemek gerekir. Maalesef insanlık adına çok önemli faydalar vaad eden bazı güzel işler, aidiyet mülâhazasına mâl edilebiliyor. Bu da din ve diyaneti sevmeyen insanlarda hafakanlar meydana getirdiği gibi henüz tahkikî imana geçememiş bazı nazarî Müslümanların da gıpta ve haset duygusunu tahrik edebiliyor.

Acaba yapılan bu tür güzel hizmetler hiç falana filana, falancıya filancıya mâl edilmeden götürülemez miydi? Eğer götürülebilir olduğunu düşünüyorsak, orada usûl ve yöntemde hata etmişiz demektir. Bu hatamız da bize düşmanlık yapan insanları tecavüze, ehl-i imanı da hasede sevk etti. Bu yüzdendir ki birileri çok ciddi bir hazımsızlık duygusuyla, kin ve nefret hissiyle oturup kalkıyor ve sürekli dünyanın dört bir tarafında devam eden hizmetleri nasıl bitirebileceğinin kurguları peşinde koşuyor.

Keşke isimsiz müsemma olabilseydik. Yapılan işler fazlasıyla yapılsaydı fakat onların herhangi bir ad ve unvanı olmasaydı. Esasında İslâm’ın ilk dönemlerinde din adına yapılan pek çok şeyin hep birer isimsiz müsemmadan ibaret olduğunu görürüz. O dönemde Müslümanlar zühdü, takvayı, verâı, acz u fakrı zirvede yaşasalar da bunların temsil edildiği kurumlar, müesseseler, tarikatlar, hareketler yoktu. Hicri üçüncü asra kadar ne Nakşîlik vardı, ne Kadirîlik ne de Rufâîlik. Onlar, sofilik demeden, tasavvuftan bahsetmeden, tarikat bilmeden, tekke ve zaviyeye girmeden Allah’ın emirlerine milimi milimine uyuyor, kalb ve ruh hayatını bütün derinliği ve inceliğiyle yaşıyorlardı.

Bu ifadelerimle, bu tarikatları tesis eden zatların bid’at icat ettiklerini kastetmiyorum. Bilakis onlardan her biri, Allah Resûlü’nün ve O’nun Raşit Halifelerinin hususiyetlerini esas alarak kendilerince bir yol ve yöntem tutmuşlardır. Yaşadığı şartları ve konjonktürü de hesaba katarak kimisi halvetîliği esas almış, kimisi celvetîliği; kimisi cehrî olmuş kimisi de hafî.

Özellikle hicri üçüncü asra kadar isimsiz olarak mevcut bulunan bu müsemma, isimle serfirâz olunca, hiç farkına varmadan bir kısım aidiyet mülâhazalarını da ortaya çıkarmıştır. Toplumda farklı mensubiyetler, falancılar filancılar zuhur etmiştir. Her ne kadar sertac-ı ibtihaç dediğimiz büyük zatlar için geçerli olmasa da işin daha başındakiler, yapılan işleri aidiyet mülâhazasına bina etmeye başlamışlardır. Bu da toplumda bir kısım bölünme ve parçalanmaları beraberinde getirmiştir. Çünkü herkes “biz”, “bizimkiler” demeye başlamış, insanları değerlendirirken öncelikli ölçü olarak “kendi” hizbinden olup olmamasını esas almıştır. Böyle bir tarafgirliğin ise bir kısım haksızlık ve zulümleri de beraberinde getireceğinde şüphe yoktur.

Eğer siz, Abdülkadir el-Geylanî, Mevlana Halid el-Bağdadî, Şâh-ı Nakşibend gibi bir kıvama sahip değilseniz “falancı”, “filancı” olma gibi mülâhazalar sizin için potansiyel çok ciddi birer tehlike demektir. Hatta dikkatli olunmadığı takdirde bunlar, kişi için öldürücü birer zehir hâline gelebilir. Büyük zatlar bu türlü hatalara düşmeseler bile, yapılan hizmetleri bir kısım aidiyet mülâhazalarına bağlı götürmek, bizim gibi avamdan insanları çok farklı vartalar içine atabilir. Bu tehlikeden salim kalabilmenin yolu ise herhangi bir yolda yürüyen veya herhangi bir sisteme bağlı kalan insanların herkese aynı ölçüde bağrını açabilmesi, herkesi eşit seviyede sevebilmesi ve herkesin yapmış olduğu güzel işleri takdir edebilmesidir.

Fakat bence yine de en emniyetli ve en selametli yol, isimsiz müsemma olabilmektir. Keşke yaptığımız hizmetleri böyle götürebilseydik de insanlar “falana” “filana” takılarak yapılan hizmetlere karşı mesafeli durmasalardı. Esasında işin hakikatine uygun olan anlayış da budur. Zira hizmet adına yapılan bütün güzel işleri ne falan ne de filan yaptı; bütün bunları plânlayan, yapan, yaratan Allah’tır. O, bu kaderî plân ve projeyi uygulamak üzere bazı kimseleri figüran olarak kullanmaktadır. Bu açıdan hiç kimsenin bu güzelliklere sahip çıkmaya hakkı yoktur.

Acaba biz isme çok mu takıldık? Kendimizi geri plâna çekemedik mi? Kehf Sûresi’nde yer alan, إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا “Şüphesiz ki onlar size muttali olurlarsa ya sizi taşlarlar veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde asla kurtulamazsınız (İtibarınızla oynar, yolunuzu keser, size yaşama hakkı vermezler).” (Kehf Sûresi, 18/20) âyetinin işaret ettiği noktaya dikkat etmedik de düşmanları tahrik edecek ve dostları da hasede sevk edecek şekilde çok mu göz önünde bulunduk? Akla gelebilecek bu tür hususlar üzerinde mutlaka durulmalı, bunlarla yüzleşmeli ve bunların hesabı yapılmalıdır.

Hâsılı, Allah yolunda hizmet ediliyor ve ruh abidemiz ikame edilmeye çalışılıyorsa buna mâni olabilecek her şeyden uzak durulması icap eder. Aidiyet mülâhazasıyla meselelere yaklaşıldığında hizmet bundan zarar görecekse, bu konuda bize düşen mü’mince düşünce şu olmalıdır: Değil aidiyet mülâhazası, eğer hizmetlerin yürümesine bizim canlarımız, cananlarımız, mallarımız engel teşkil ediyorsa Allah bunların hepsini alsın ama hizmetler durmasın. Bugüne kadar fakirin düşüncesi hep bu yönde olmuştur. Rabbime ellerimi açıp hep şöyle tazarruda bulundum: “Allahım, eğer kenarından köşesinden bir şekilde benim mevcudiyetimden ötürü hizmete taarruz ve hücumlar yapılıyorsa, ben tezkeremi vermeye hazırım.”

Zira asıl önemli olan, dinimiz, ülkemiz ve bütün dünya insanlığı adına faydalı görülen faaliyetlerin devam etmesidir. Yapılanlar yapıldıktan, gönüllere iman tayfı gönderildikten, insanlar arasında sevgi ve hoşgörü meltemleri estirildikten sonra bizim bilinmemizin, alkışlanmamızın, takdir edilmemizin gereği yoktur. Yoksa Allah’ın takdirinin yerine insanların alkışını koymuş oluruz. Bu da şirkin bir çeşididir. Şirkten âzâde kalmanın yolu ise yapılacak hizmetleri gürültüsüz ve sessizce yapmak, her türlü alayişten uzak kalmak ve sonra da sessizce Rabbe yürümektir. Bizim yolumuz buydu. Ama bu yolun adab u erkânına uygun hareket edebildik mi edemedik mi bilemeyeceğim. Belki de zaman zaman meseleyi acemiliğe ve toyluğa kurban ettik.

Şekilden Kurtulup Öze ve Ruha İnebilmek

Maalesef günümüzde dine dair pek çok meselede isimler müsemmanın çok önüne geçmiş durumdadır. Her şey isimler üzerinde cereyan ediyor. Böyle olunca da bir türlü şekil ve kalıpların ötesine geçilemiyor, öz ve ruh yakalanamıyor. Mesela namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zekât vermekten bahsediyor ve şöyle böyle bu ibadetleri eda etmeye çalışıyoruz. Hiç kimse bunu küçümseyemez. Bunları küçümseyen, çok ciddi bir haksızlık yapmış olur. Zira Allah bunlara değer atfetmiştir. Fakat bu ibadetleri şeklî olarak yerine getirmenin ötesine geçilemez, onların ifade ettiği mânâ kavranamaz, ibadet şuuru vicdanda derinlemesine duyulamaz, yani onların, hakikate ulaşma adına birer köprü olduğu anlaşılamazsa, müsemmaya geçilemez ve müntehaya doğru yol alınamaz. Nazarî Müslümanlıktan kalbî ve ruhî Müslümanlığa katiyen terakki edilemez. Hele sır, hafî ve ahfâ gibi derinlikler hiç duyulamaz. Çünkü namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler bir özün kalıpları, zarfları ve kamuflajlarıdır. Asıl olan, bu kalıpların içinden yürüyerek o öze ulaşmaya, onu duymaya ve temsil etmeye çalışmaktır.

Evet, asıl olan, hakiki anlamıyla Müslümanlığı yaşamaya çalışmak, bunda son derece samimi olmak ve başkalarına da örnek teşkil edebilmektir. Eğer kalb sürekli “rıza” deyip atıyor, her işte Allah’ın muradı takip edilebiliyorsa işte o zaman hakiki Müslümanlık yaşanıyor demektir. Esasen belli şahıslar etrafında sistematik hâle getirilen hareket ve müesseselerin yapmak istediği de bundan ibarettir. Ortaya çıkan bu isimlerin arkasında ulaşılmak istenilen ana hedef de İslâm’ın kılı kırk yararcasına yaşanması, -tabiri caizse- Ebû Bekirce, Ömerce, Osmanca ve Alice temsil edilmesidir. Nitekim ilk dönem itibarıyla her gece yüz rekât namaz kılan, savm-ı Davud tutan, haftada hatta üç günde bir Kur’ân’ı hatmeden çok sayıdaki insana bakılacak olursa bu müesseselerin fonksiyonunu eda ettiğini söyleyebiliriz.

Fakat zamanla isim müsemmanın önüne geçmeye başlamış; müsemma isme, ruh cesede, mânâ da kalıba kurban edilmiştir. İsimde ileriye gidildikçe insanlar aidiyet mülâhazasıyla onu daha da ileriye götürmüş ve bir kısım mensubiyetleriyle caka satmaya başlamışlardır. Dini yaşama ve temsil etme adına farklı farklı yollar tuttuktan ve bunları birer ekol hâline getirdikten sonra, her şeyi bunlara bağlamaya ve din adına yapılması gerekenleri sadece bunlardan ibaret görmeye başlamışlardır. Böyle olunca da öz ve mânâya karşı kör, sağır ve kalbsiz hâle gelinmiştir. Meseleler aidiyet mülâhazasıyla değerlendirilince, “Bize iltihak eden ve bizim gibi düşünen kurtulur. Bizim yolumuza tâbi olmayanlar iflah olmaz.” gibi oldukça dar ve mutaassıpça değerlendirmelere gidilmiş, dine ve dinin öz değerlerine gadredilmiştir.

Öte yandan, aidiyet mülâhazasına bağlı hareket etme, bir kısım başarı ve muvaffakiyetlerin falanlara, filanlara atfedilmesine ve dolayısıyla da Allah’ın unutulmasına sebebiyet verecektir. Asıl olan, görülen, tadılan, duyulan her şeyde O’na bir adım daha yaklaşma, her hâdisenin arkasında O’nun kudret elini görebilme, kendini sıfırlayarak sürekli “O” diyebilme iken, aidiyet mülâhazasıyla hareket eden insanlar bunu diyemeyecek ve işin özünden uzaklaşmaya başlayacaklardır.

Uzaklaşmanın en tehlikeli hali, uzaklaştığının farkında olmamaktır. Çünkü insan uzaklaştığının farkında ise bir şekilde geriye dönerek kaçırdıklarını telafi etmeyi düşünür, istiğfar ve tevbe ile yeniden Allah’a yönelebilir. Fakat bunun farkında olmayan bir insanın hatasından geriye dönmesi de çok zordur. Hele bir de o, bütün doğruları bağlı olduğu grupta görüyor ve onun dışında başka doğrular da olabileceğini mütalaa etmiyor/edemiyorsa ve ister idarî, ister dinî, isterse daha başka alanlarda yaptığı işleri sürekli cı’ya cu’ya bağlıyorsa, hiç farkına varmadan bir uçuruma doğru sürükleniyor demektir. Farklı bir ifadeyle, Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısınca olduğu halde, bu yollardan herhangi birine sülûk etmiş bir insanın sadece onu görüp, onun dışında doğru tanımaması, diğer bütün yolları bâtıl görmesi, -Allah muhafaza- onun için bir helaket ve felaket sebebi olabilir.

Böyle bir tehlikeden uzak kalmanın yolu, öncelikle sürekli imanı yenileme, Allah’la irtibatı güçlü tutma ve O’nun rızasını her şeyin önünde görmedir. Bunun yanında insan sadece kendi yaptığı hizmetlere takılıp kalmamalı, daha başka güzel işler yapanları alkışlamasını da bilmelidir. Dünyanın değişik yerlerinde farklı yollarla hizmet eden insanların faaliyetlerini görmezden gelmemeli, bilakis bunlarla birlikte çalışmanın, ortak hedeflere yürümenin yollarını aramalıdır.

İkinci olarak, insanlık adına ortaya konan faydalı ve gelecek vaat eden faaliyet ve projeleri meth ü sena edip reklamını yapanlar, bu işleri gerçekleştirenler olmamalıdır. Eğer bunların büyütülecek bir yönü varsa onu başkaları yapmalıdır; methedilmeye değerse, başkaları methetmelidir. Bundan da öte, bütün bu güzellikler, evvelen ve bizzat her türlü güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) verilmeli, insanlardan birilerine şart-ı adi planında bir şeyler nisbet edilecekse de içimizden gele gele, gayet samimane, inanarak, “Meselede bizim dahlimiz yok hükmündedir. Başkaları tarafından zemin hazırlanmasaydı, zihinler bu konuda müsait hâle getirilmeseydi, biz bu işleri başaramazdık.” denilmelidir. Bu hem hakperestliğin hem Allah’a karşı saygının hem de insanlarda kıskançlık ve haset duygularını tahrik etmemenin bir gereğidir. Yoksa bir taraftan ihlâs zedelenmiş diğer yandan da yol emniyeti ihlal edilmiş olur.

İnsanı Öldüren Virüsler

Özellikle sağlam bir yere tutunamamış ve manevî kıvamlarını elde edememiş insanlar, muhalif esen rüzgârlar karşısında hazana maruz kalmış yapraklar gibi sağa sola savrulup gidebilirler. İnsanın ayağını kaydıracak türlü türlü fitneler vardır. Mesela zalimleri yola getirme, mazlumların iniltilerini dindirme, muhtaçlara el uzatma ve hakkı tutup kaldırmada kullanılması gereken kuvvet, eğer başkalarını ezmede kullanılıyor, şahsî çıkarlara âlet ediliyor ve insanı hak ve hakikate karşı kör hâle getiriyorsa, böyle bir kuvvet insan için Allah belası bir virüstür.

Aynı şekilde, insanlara hak ve hakikati anlatma ve onlara doğru yolu gösterme adına bir kredi olarak kullanılabilecek olan nam, nişan ve şöhret, sadece şahsî bir kısım arzu ve heveslerin tatminine vasıta kılınıp insanı alkış beklentisine ve popülizme sokuyorsa o da insan için ayrı bir musibet olur. Hz. Pir böyle bir şöhret için “zehirli bal” tabirini kullanmıştır. Nitekim şöhrete müştak ve müptela olan çoklarının gözümüzün önünde zehirlenip gittiklerini üzülerek müşahede ediyoruz.

Tıpkı kuvvet ve şöhret gibi şehvet de insan için hem bir nimet hem de öldürücü bir virüs olabilir. Eğer neslin devamı için peşin bir ücret olarak insana bahşedilen bu duygu, meşru dairede kullanılırsa Allah’ın insana bahşettiği önemli bir nimet olur. Fakat insan meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek bohemliğe girer ve gayrimeşru dairede değişik tatmin yollarına saparsa şehvet onun için bir bela olur. Günümüzde niceleri şehvet virüsü yüzünden devrilip gitmişlerdir. Bazıları da insanların bu zaafını değerlendirerek onları esir etmiş, ipotek altına almış ve sonra da istediği istikamette kullanmıştır.

Keza meşru yoldan elde edilen ve Din-i Mübin-i İslam’ı i’lâ etme ve toplumdaki yardıma muhtaç insanlara el uzatma yolunda kullanılan bir servet insan için büyük bir nimet iken, gayrimeşru yollarla elde edilen ve insanı küstahlaştırıp şımartan servet bir iptiladır. Günümüzde ihaleleri ve devletin bütün imkânlarını kendi hesaplarına değerlendiren, gecekondudan gelip kısa zamanda büyük servetlere konan ve bu servetlerini de bitmeyen hırslarını tatmin etme istikametinde kullanan zavallı insanların hâline bakınca onun nasıl bir musibete dönüştüğünü daha iyi anlarsınız. Servet, Hz. Osman gibi bir kısım yüce şahsiyetlerin dikey olarak Allah’a yükselmesine vesile olduğu gibi, Karun gibi birilerinin de yerin dibine batmasına sebep olabilir.

İşte cemaat enaniyeti veya aidiyet mülâhazası da bütün bunlar gibi Allah belâsı bir virüs olmaya adaydır. Aslında farklı duygu ve düşüncedeki insanların ortak bir gaye ve mefkûre etrafında bir araya gelerek birlik oluşturmaları ve sonrasında bu potansiyeli iyilik ve hayır adına değerlendirmeleri onlar için büyük bir nimettir. Fakat Hz. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere şayet şahsî enaniyetler aidiyet mülâhazasıyla daha da kuvvet kazanıyor, esasında bir dantelanın farklı nakışları gibi olan cemaat, tarikat ve hareketler arasındaki nüanslar büyütülerek birer ayrılık ve çatışma vesilesine dönüşüyor ve haset duygusunun da sevkiyle insanlar alan kapma kavgasına tutuşuyorlarsa, işte o zaman aidiyet mülâhazası toplumsal bir maraz hâline gelir.

Bu tür ihtilaf ve iftiraklar bugüne kadar hep değişik toplum ve devletlerin başına bela olmuş, büyük imparatorlukları bile yerle bir etmiştir. Bunların her birinin insanı batırmaya yeteceğinin farkında olmalı, bu virüs ve mikroplarla mücadele etmeli ve onların yüzünü iyiliğe çevirmeye çalışmalıyız. Eğer bunda muvaffak olabilirsek bunun çok hayırlı neticeleri olur. Aksi durum, hem fertler hem de cemiyetler için bir helak sebebi olarak karşımızda durmaktadır.

Akıl nedir?

Soru: Efendim, Mısır’ın en çok satan gazetesi olan bir milyon tirajlı Ehram’ın başyazarı Ahmed Behçet, zât-ı âlinizin bir iki kitabını okumuş, sizi araştırmış; köşesinde üst üste yazılar yazdı ve hayranlığını ifade etti. O yazılarının birinde, bir münasebetle diyordu ki, “Bir sofîye sormuşlar: ‘Akıl nedir?’ O da demiş: ‘Dabbetün tahmilüke ile’s-sultan...” Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Akıl ve His Dengesi

Akıl-his-heyecan dengesi nasıl muhafaza edilebilir? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Akıl ve kalb

Akla gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde boğulmuşlardır. Akıl, yerine göre önem arz eder. Ancak, kalb öndedir, akıl ona yardımcıdır. Akıl, insanı belli bir noktaya kadar götürür; o noktadan sonra fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl, burada kalbe “Haydi top senin, çevgan senin artık” der.

Aklı kurban etmek

Miraç hem keramet, hem de mucizedir. Kurban olayım ben ona. Gerçi ben kurban olsam ne olacak ki! Hz. Musa aleyhisselâmın, duasına şahit olduğu çoban gibi, “Ya Rabbi! Soğuktan seni korumak için nasıl bir çorap öreyim?” bakışına benzer dar duygularla, çobanca bakışlarla o deryayı bilme nasıl olur ki?

Ama bu meselenin bir başka tarafı da var ki, bu türlü safça duygu ve düşünceler; yer, zaman ve kişilere bağlı olarak değişkenlik gösterse de, iman hayatımız adına çok önemli. Mesela, annemin çok saf, çok duru bir imanı vardı; ama halamın imanı, itikadı ondan daha farklıydı. Onun inancına bayılırdım. Sanki ölmek, ahirete intikal etmek, bir odadan diğerine geçmek kadar kolay ve basitti onun için. Öteki âlemi, cenneti ve cehennemi görüyormuşçasına bir itikada sahipti.

Aslında genelleme yapmak doğru değil; ama çoğunluğu itibarıyla, felsefe ile iştigal edenler, aklı çok kullananlar hep yanılıyor. Aklı Allah için kurban etmek gerek. Çünkü burhan-ı limmî, burhan-ı innî üzerinde yürür. Cenâb-ı Hakk baştan burhan-ı innî olarak vicdanda kendini hissettirir. Vicdan, o hakikati kendi enginliği içinde duyduğu an, bütün delil ve kitapları atar. Aczini, fakrını hissettiği an, dua ile ona dayanır. Hele esbab bi’l-külliye sükût ettiğinde insan vicdan kulağıyla kendini dinleyebilirse çok farklı buudlarda çok farklı şeylere şahit olur.

Evet, vicdan yalan söylemez.

Aksiyon insanları ve ilim ehli

Fethullah Gülen: Aksiyon insanları ve ilim ehli

Soru: Tevbe sûre-i celilesinde yer alan, “Mü’minler toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve geri döndüklerinde milletlerini uyarmak üzere geri kalmaları gerekmez mi ki, böylece, yanlışlıklara düşmekten sakınmış olsunlar.” (Tevbe sûresi, 9/122) âyetinin günümüz mü’minlerine verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap: Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilk olarak, وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَآفَّةًkelâmıyla mü’minlerin hepsinin aynı anda sefere çıkmalarının, cepheye koşmalarının ve savaşa iştirak etmelerinin doğru olmadığını beyan buyurmuştur. Daha sonra, فَلَوْلاَ نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِifadeleriyle onlardan bir grubun dinin ruhuna nüfuz etmek için arkada kalması gerektiğini ifade buyurmuş ve وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَkavl-i kerimiyle de bu ilim sahiplerinin değişik cephelerden dönen kavimlerini eğri yolun encamından sakındırmaları, din adına onları beslemeleri ve bilmeleri gerekli olan ilimleri onlara talim etmeleri gerektiğini beyan etmiştir. Çünkü harıl harıl bir cepheden diğerine koşan ve düşmanla yaka paça olan mücahitler bu konudaki ihtiyaçlarını tam karşılayamamış, çok önemli bir vazife yaparken ilim adına eksik kalmış, dinlerini öğrenememiş olabilirler.

İlmî kıvam ve başarı

İslâm’ın ilk intişar ettiği dönemde, müminler, hak ve hakikati anlattıklarından, adaleti temsil ve ifade ettiklerinden dolayı din ve diyanet düşmanları tarafından hücum ve saldırıya maruz kalıyorlardı. Böyle bir durumda mü’minler, işlerini bitirmek için üzerlerine gelen düşmanlara, “Gelin hele bir camide oturup konuşalım.” diyemezlerdi. Deseler bile kin ve tahribe kilitli o düşmanlar gelir o camiyi mü’minlerin başlarına yıkmaya çalışırlardı. İşte inananlar böyle bir yıkıma fırsat vermemek için, yani ırzlarını, namuslarını, din ve diyanetlerini, vatanlarını, bayraklarını korumak için, saldırıya geçen düşmanlara karşı koymuş ve kendilerini müdafaa etmişlerdi.

Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra Hulefa-i Raşidin döneminde de benzer problemlerle karşılaşılmış ve Müslümanlar değişik yerlerde düşmanlarla yaka paça olmak zorunda kalmışlardı. Mesela Hazreti Ebu Bekir döneminde, ortaya çıkan irtidat hâdiselerini bastırmak için tam sekiz farklı cephede mücadele edilmişti. Bunların yanı sıra o dönemin süper güçleri olan Sasaniler ile Roma İmparatorluğu’nun gözleri de Müslümanların üzerindeydi. Bunlar da her fırsatta bir problem halinde Müslümanların karşısına çıktığından Müslümanlar dünyanın değişik yerlerinde müdafaa savaşı yapmak zorunda kalmışlardı.

Şimdi böyle bir durumda eğer herkes savaşa iştirak edecek olursa, eğitim alanında ciddî bir boşluk ortaya çıkacaktı. İşte yukarıda geçen âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, bir zümrenin geride kalarak ilimle meşgul olmasını ve savaşlardan dönen insanlardaki bu boşluğu doldurmalarını emretmiş ve böylece Müslümanların mutlaka ilmî kıvamlarını korumaları ve yaşadıkları çağın şartlarına göre ulaşılması lazım olan ufka ulaşmaları gerektiğine işaret etmiştir. Zaten böyle bir kıvam ve ufuk yakalanamadığı takdirde, farklı cephelerde hücumlara karşı koyup başarılı olmak da mümkün değildir.

Kültür elçileri

İlim ve beyan gücünün öne çıktığı günümüz şartlarına gelince; bugün kendimiz olarak mevcudiyetimizi devam ettirebilmemiz ilmin, kalemin, beyanın gücüyle mümkün olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla günümüzde medenilere galebe ikna iledir. Dolayısıyla günümüzün kültür elçileri olan adanmış ruhlar, kendi değerlerini maddî kılıçla, tankla, topla, tüfekle, silahla ve kaba kuvvetle değil; ilimle, irfanla, sevgiyle, hoşgörüyle, esenlikle dünyanın değişik coğrafyalarına götürmelidirler. Çünkü sevgi ve sulh yolu gönüllere giden yolu açar; kaba kuvvet ise, kin ve nefretlerin hortlamasına sebebiyet verir. Bunun için, başka devletler gelip tepenize binmedikçe, mecbur kalınmadıkça maddi kuvvetle meseleleri çözme yoluna başvurulmamalıdır. Maddi gücün kullanımına gelince o, müdafaada bulunma veya vukuu muhakkak olan bir tehlikeyi bertaraf etme noktasında ele alınmalıdır.

Bu itibarladır ki hem dinimiz, hem insanlık adına günümüzde yapılması gereken en önemli vazife, dünyanın dört bir yanına açılarak kendi kültür değerlerimizi oralara götürmek ve bu arada temel disiplinlerimize aykırı olmaması kaydıyla gidilen yerlerdeki farklı desen ve renkleri almaktır. Evet, adanmış ruhlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla temasa geçerek hem kendi kültür değerlerimizin fahrî temsilciliğini yapacak, hem de alınması gereken güzellikleri alıp kendi insanının istifadesine sunacak. Fakat onlar bu önemli vazifeyi yerine getirirken daha çok aksiyon ağırlıklı bir meşguliyet içinde olacaklarından ilmî ve manevî açıdan gerektiği ölçüde beslenemeyebilirler. Öyleyse mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerlerimize vâkıf bulunan, temel kaynaklarımızı daha iyi bilen fertler yetiştirilmeli ve böylece onların eliyle aksiyon sahasında koşturup duran insanların gerektiği ölçüde beslenmesi sağlanmalıdır. İlim ve fıkıhta derinleşme için omuzları üzerine sorumluluk yüklenenler tıpkı bir “menhelü’l-azbi’l-mevrud” (tatlı su kaynağı) gibi sürekli akmalı, sahada koşturan fedakâr ruhları beslemeli; onlar da o kaynaktan alacağını almalı, ilmî donanımlarını tamamlamalı ve böylece kendilerini sürekli yenileyebilmelidirler.

Hem maddi hem manevi ilimlere açık fakihler

Âyet-i kerime, لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِifadesiyle Allah yolunda seferden geride kalacak kişilerin ilk olarak imana, İslâm’a ve bir yönüyle bunların tabiata mâl edilmesinin bir ünvanı olan ihsana müteallik meseleleri öğrenmeleri gerektiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte bu değerlerin sağlam işlemesi, bir toplum tarafından rahat kabul edilmesi, dünyadaki farklı kültür ortamlarında yetişen insanların bunlara alâka göstermesi, sempati duyması ve değer atfetmesi şer’î ilimlerin yanında tekvinî emirlerin de doğru okunmasına bağlıdır. Dolayısıyla dinin yanında, fünûn-u medeniyenin menbaı, laboratuvarı ve aynı zamanda araştırma merkezi sayılabilecek olan tabiat ilimlerinin çok iyi öğrenilmesi, bu konuda araştırmaların yapılması, tabiat meşherinde teşhir edilen varlığın temaşa edilmesi çok önem arz etmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle bir taraftan ulum-u diniye öğrenilirken diğer yandan fünûn-u medeniye ihmal edilmemelidir. O, talebenin himmetinin ancak bu ikisinin bir araya gelmesiyle pervaz edeceğini ifade etmiştir. Bunlardan birisini dışladığınız zaman, diğerini kolsuz ve kanatsız bırakmış olursunuz. Evet, ne kalbin ziyası olan dinî ilimlerden fedakârlıkta bulunmalı, ne de akıl, mantık ve muhakemenin ziyası olan müspet ilimler ihmal edilmelidir.

Ayrıca bu âyet-i kerime mü’minlere ilim ve araştırma aşkının önemini vurgulamaktadır. Dolayısıyla insan gerek dinî ilimleri gerekse pozitif bilimleri elde etme istikametinde ciddî bir gayret sarf etmeli ve bu konuda hayatının sonuna kadar hep talebe kalmalıdır. Çünkü talebe, bir şeyin peşinde olan ve onu talep eden kişi demektir. İnsan, ister şer’î ilimleri talep etsin isterse pozitif bilimleri, eğer o, araştırmalardan süzülüp gelen usareleri Allah’ı bilme ve aynı zamanda sağlam bir muvazene temin etme adına değerlendiriyorsa, talebe muamelesi görecektir. Peki, ne olur talebe muamelesi görünce? Allah Resûlü’nün beyanları içinde Allah (celle celâluhû), ilim talebiyle yola çıkan kimseye Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. (Müslim, Zikir, 38)

İlim talep etmek bu kadar önemli ve âlimin topluma sağlayacağı faydalar bu kadar büyük olunca, toplum da ilim talebelerine sahip çıkma ve bakma adına elinden geleni yapmakla mükelleftir. Zira kendisini ilme adayan bir insanın başka bir işle meşgul olması çok zordur. Binaenaleyh fukahadan bazıları, atlastan elbiseler giyse ve kapısının eşiği altından olsa bile yine de talebe-i ulûma zekât ve sadaka düşeceğini ifade etmiştir. Çünkü bir milletin hayatı, böyle bir ilim tahsiline bağlıdır. Bu yapılmadığı takdirde millet de çöker ve dağılır. Nitekim bu konudaki duraklamayla birlikte beşinci asırda çatlamalar olmuş; on üç ve on dördüncü asırlardaki gerilemeyle birlikte ise tam bir kırılma ve çözülme kendini göstermiştir. O günden bugüne bir daha da belimizi doğrultamadık.

İstiğna ve diyet

Halkın görüp gözetmesi karşısında ilim talebeleri de halkın bu hüsn-ü teveccühünü rantabl olarak değerlendirme adına ellerinden geleni yapmalı, zamanlarının saniyesini zayi etmemeli, çok ciddî bir mesai tanzimi, amel taksimi ve yardımlaşma disipliniyle himmetlerini tamamen bu işe yoğunlaştırmalıdırlar. Onlar milletin kendilerine olan teveccühünü hak etme adına bütün enerjilerini ortaya koymalı, icabında dört saat uyku uyumalı ve günün yirmi saatini çalışmaya tahsis etmelidirler. Kim bilir onlar böyle bir çalışma temposuyla hareket edince, Allah da (celle celaluhu) bir insanın on senede elde edeceği neticeyi, iki senede onlara lütfeder.

Yeri gelmişken bir hissimi ifade edeyim: Ben doktora yapmak üzere yurt dışına çıkıp on senede bunu bitiremeyen insanlara gönül koyuyor ve onlara karşı içimde bir kırılma hissediyorum. Ülkemiz ve milletimizin yetişmiş insana ihtiyacı ortada iken, bunca zamanı israf etmenin hesabını Allah sorar. Zaman insan için en büyük sermayedir. Eğer bir insan böyle bir yola girdiyse, dişini sıkmalı, beynini zonklatmalı, değerlendirebileceği bütün argümanları değerlendirmeli, istifade edebileceği bütün kaynaklardan istifade etmeli ve imkânı varsa süreyi uzatma bir yana, kendisi için takdir edilen süreden önce doktorasını bitirmelidir.

İlim ehli için son bir husus olarak şunu ifade etmek istiyorum: İstiğna, ilim ve ilim ehlinin izzeti için olmazsa olmaz, çok önemli bir disiplindir. Esasında enbiya-i izamın mesleği de buna dayanır. Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyet-i kerimesinde onların, “Sizden bu (tebliğ vazifesi)ne karşılık hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız Âlemlerin Rabbi’ne aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/127) dedikleri ifade ediliyor. Bu açıdan ilim adamları hayatlarının hiçbir safhasında, ne talebeliklerinde ne hocalıklarında ne de hocalar hocası olduklarında, ellerinden geliyorsa hiç kimseye diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.

Allah korusun, eğer bir insanda istiğna duygusu yoksa ve o, yaptığı bir kısım işleri müdür, genel müdür, vekil, bakan, başbakan olma gibi bir kısım beklentilere bağlamışsa, böyle birisi diyet ödemekten başını kurtaramaz. Ve maalesef ödediği diyetler sadece kendisine değil, mensup olduğu millete de çok pahalıya mâl olur. Bu açıdan ilim talep eden insanlar, hayatlarını istiğna prensibine göre tanzim etmeli, yeri geldiğinde şayet babalarının imkânları varsa bunu kullanmalı, yapabiliyorsa kendi imkânlarıyla üç beş kuruş kazanarak maişetlerini temin etmeli, kıt kanaat geçinmeli ama asla diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Aksiyon ve Kalbî Hayat

Bazı insanlar devamlı vatana millete hizmette koşturuyor; ama zahiren ibadet ü taatta çok derin görünmüyorlar. Bunun yanında maneviyata açık, içe doğru derin, dış dünyaya biraz daha kapalı insanlar da var. Bunlardan hangisi daha makbuldür?

Bunların hepsi ayrı ayrı meziyetler. Hepsinin ayrı yeri vardır ve insanın affına vesile olabilir. Ama en iyisi ve en mükemmeli, hem Rabb'imizle münasebetimizde sağlam durmak, hatta mazhariyetleri hissetmemek, yukarıda arz edildiği gibi devamlı ibadete, evrâd u ezkâra iştiyaklı olmak; hem de "Beni bunca nimetlerle perverde eden (besleyen) Rabb'imi duyurmalı, sevdirmeli değil miyim?" demek. Bu şekilde câmî (pek çok hususiyeti üzerinde barındıran) insan olunur. İnsanı kâmil de, böyle tiplerden çıkar. Çünkü, insanı kâmil câmîdir; yani ruhî ve kalbî hayatıyla, sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla, letâifi zâhiresi ve bâtınasıyla hep aynı noktada bulunur; Allah karşısında aynı duruşa muvaffak olur. Tek yanlı olanlardan câmî insan ve dolayısıyla insanı kâmil çıkmaz.

İkinci bir mesele de; bazı insanların fıtratı metafizik mülahazalara açıktır; bazılarında ise irşad etme, tebliğde bulunma, insanları Allah'a (cc) yönlendirme istikametinde koşturma.. daha önde gelir. Bazılarının tabiatında birisi var, diğeri yoktur. Bazılarının fıtratında ise bu vardır, öbürü yoktur. Allah Teâlâ, murad buyurursa tabiat değişikliği de lütfeder. Yani, bir insan vardır ki, inançsızlıkla, küfür düşüncesiyle sürekli yakapaça olur; hep mücadele içindedir. Ama beri tarafta kendini çok ihmal etmiştir. İbadet ü tâat, evrâd u ezkâr, geceleri kalkıp az bile olsa başını yere koyma, biraz inleme.. böyle şeyler yok denecek kadar azdır onun hayatında. Ancak, Allah (cc) dilerse tabiatları değiştirir, halden hale koyar, bu O'nun için kolaydır. Bunun için, me'surat Efendimiz'den (sav) rivayet edilen, Kur'an ve sünnet kaynaklı dualar arasında görmediğim şu dua her zaman söylenir: "Allahümme ya muhavvile'lahvâl, havvil hâlenâ ilâ ahseni'lhâl Ey varlığı halden hale sokan Allah'ım, mevcut halimizi en güzel şekle çevir."

Bize hoş bakıp hoş görmek düşer. Öyleki, vatanamillete hizmet için "Bu niye böyle?" demeden, meselelerin dedikodusunu yapmadan, canla başla koşturup duran insanlar oluyor. Bu hal, Allah indinde çok hora geçiyor, çok değer ifade ediyor. Bu öyle bir artı ki, onun bütün eksilerini kapatıyor, hiç eksik bırakmıyor arkada.

Bazı müstesna zatların özel halleri mahfuz, insanın ibadetlerinden zevk alması farklılaşabilir. Bazılarının ibadete iştiyakındaki boşluklar, aralıklar dar olur. Ancak, çok mütekâmil insanlarda bile böyle aralıklar yaşanabilir. Bu bizi aldatmamalıdır. Mesela, birisi teheccüdünü hiç kaçırmaz, her gece aynı iştiyakla bu semavî sofraya iştirak etmeyi hiç ihmal etmez, kaçırsa kendine levmeder. Fakat, her zaman aynı seviyede iştiyakını koruyamayabilir. Zaman zaman öyle bir hale gelir ki, artık orada ibadet isteği hiç yok gibi olur. Ancak, insan bu hususta kararlı olmalı, kendi vefasını ortaya koymalı.

Şartı adi planında Allah (cc) insanın iradesini çok önemli görüyor. Ve insanın vefasına da çok değer veriyor. Onu kendi vefası için bir sözleşme maddesi kabul ediyor; "Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm (Bakara, 2/40) Evvela siz sözünüzde durun; ben de ahdimi yerine getireyim." diyor. Bu, insana değer verme demektir. "Adımını sen at; Ben onu karşılıksız bırakmam." demektir. Yoksa, bunu mükellefiyete zorlama şeklinde anlamamak gerekli. Aynı şekilde şöyle buyruluyor: "Fezkurûnî ezkurkum". (Bakara, 2/152) "FezkurûnîBeni anın".. buna çok değişik mânâlar vermişlerdir; "Beni ibadet ü taatle anın, Ben de sizi lütuflarımla anayım. Beni, sizin üzerinizdeki nimetlerimle anın, Ben de yeni nimetler vermek suretiyle sizi yâd edeyim. Siz, Beni yeryüzünde mükellefiyetler çerçevesinde anın; Ben de sizi melei âlânın sakinleri arasında anayım." Bu, insan iradesine değer vermektir. Onu, kendi icraatı sübhâniyesi için adeta bir esas kabul etmektir. Bunu, "Siz şu angaryanın altına girin; Ben de sizi lütuflarımla anayım." şeklinde anlamak hâşâ Cenâbı Hakk'a karşı saygısızlık olur. Annebabanın çocuğuna, "Hadi sen şu topa bir vur, seni omuzuma alacağım." demesi gibidir, öyle anlamak lazım.

Rabb'imizle muamelenin müminler hakkında böylesine yumuşak ve kul hesabına planlanmış gibi gösterilmesi ki öyledir Rabb'e saygının gereğidir ve çok önemlidir. Her meselenin, bizim hesabımıza, bizim fayda ve çıkarımız nazarı itibara alınarak planlanmış, kaderî programın ona göre ayarlanmış olduğu görülmeye çalışılmalı. Bu mevzuda yanlış anlayışlar, çarpık düşünceler varsa mutlaka tashih edilmeli. Yoksa Rabb'imize karşı saygıda kusur edilmiş olur. Çünkü O, anneden de, babadan da daha şefkatlidir. Burada "daha şefkatli" sözünü söylüyoruz; zira, ismi tafdîlden daha mübalağalı bir kullanım bilmiyoruz. Allah Rasûlü (sav) de öyle kullanmış: "Allahü Erhamu" demiş; "Allah, annenin evladına olan şefkatinden daha şefkatli." Bu, bizim kelimelerimizin darlığıdır, yoksa O'nun kullarına olan şefkatini ifade edemeyiz. Zahiren kötü gibi görünen hastalıklar da kulun muvakkat hayatında ebedi saadeti için çok önemli sıçrama tahtalarıdır. Mesela, baştan ayağa malülsünüz (sakat, hasta); canınız yanacak şekilde kolunuza bir iğne batırıyorlar, canınız yanıyor, "of yandım" diyorsunuz. Ama neticesinde rahatsızlığınız sona eriyor, iyileşiyorsunuz. İşte bu menfi gibi görünen şeyleri de öyle değerlendirmek lazım.

Üstad Hazretleri bazı kimselerin faziletlerini anlatıyor ve "Şöyle şöyle görüyordum; anladım ki onun bir hastalığı varmış, hastalığını ketmediyor, sabrediyor ve katlanıyormuş. Birinde de şöyle bir mükemmellik gördüm, meğer annesinebabasına çok iyi bakıyormuş." diyor.

Aktif ve canlı hizmet hayatı

Soru: Dinimizin ister fert, isterse toplum hayatında hedeflediği sürekli canlı kalma ve aktif olma ufkunu nasıl yakalayabiliriz?

Cevap: İslâm’ın ortaya koyduğu dünya görüşü ve hayat anlayışında durağanlığa yer yoktur; insandan toprağa, eşyadan zamana her şey aktiftir. Mesela İslâm, ferdin salih amel yapma konusunda sürekli canlı ve aktif olması gerektiğini emir buyurduğu gibi, paranın, toprağın, zamanın vb. rantabl değerlendirilmelerini; onlardan en fazla verim alacak şekilde kullanılmalarını da emreder.

Bir Müslüman’ın canlı ve aktif olması gereken en önemli konu ise imana ait esaslardır. Bunun için biz, dualarımızda her zaman,

رَبَّناَ زِدْنَا عِلْمًا وَإِيمَانًا وَيَقِينًا
“Rabbimiz! İlmimizi, imanımızı ve yakînimizi ziyadeleştir.”

diyoruz. Bu itibarla bir mü’min, bazen kitaplara müracaat ederek, bazen selef-i salihînin bereketli hayatlarını mütalaa ederek, bazen tefekkürle, bazen sohbet-i Cânan’la, bazen de evrad ü ezkârla sürekli imanını canlı tutma ve yakînini arttırma peşinde olmalıdır. Kulûbu’d-dâria’daki dualara yoğunlaşma, onların derinliğine birazcık vâkıf olma bile insana çok farklı ufuklar açacaktır.

Esasında canlı, zinde ve aktif olma, İslâm âleminin son birkaç asırdan beri maruz kaldığı asırlık problemlerin çözülebilmesi, onlarla hesaplaşılması ve inanan gönüllerin ezilmeden, vesayete girmeden mevcudiyetlerini devam ettirebilmeleri adına çok önemlidir. Maalesef Müslümanlar, birkaç asırdan beri bu heyecan ve canlılığı kaybettiğinden, daha önce sahip olduğu dünya muvazenesindeki denge unsuru konumunu koruyamamış, dolayısıyla önce zimamdarlığı yitirmiş, sonra da siyasî, kültürel, iktisadî vb. değişik vesayetler altına girmiştir.

Kürek mahkûmu bir toplum

Hazreti Pîr, “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek (dalgalandıracak) olan nesl-i cedit gelsin!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.82 (İlk Hayatı)) sözleriyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Zira bu son ve evrensel din; partal insan, bayat düşünce ve dûn himmetle temsil edilemez. Bundan dolayıdır ki Hazreti Bediüzzaman, gelecek nesle kötü örnek olacak heyecan fakiri uyuşuk ruhların kenara çekilmelerini istemiştir. Tâ ki onlardan sonra gelecek olan aktif ve canlı nesil, almaları gerekli olan şekli alsın ve yapmaları gerekli olan işleri yapsınlar.

Evet, kötü örnek olmama çok önemlidir. Ben, burada atalarımızı mesâvileriyle yâd etme günahına girmek istemem. Fakat müsaadenizle bir hakikati dillendirme zaruretine binaen şu hususu ifade edeyim: Bizim bugünkü durağan ve pasif hâlimiz arkasında bir yönüyle babalarımız, analarımız, dedelerimiz ve ninelerimiz vardır. Onların hatalarının arkasında da onlardan önceki büyüklerin vebali vardır. Vâkıa onlar, Allah’a inanmaları ve ibadetlerini eda etmeleri açısından üzerlerine düşeni yapmışlardır. Fakat hâdiseleri değerlendirmede basit düşünce kalıplarını aşamadıkları ve çağı yorumlamada asrın idrak ufkunu yakalayamadıklarından ötürü hem düşünce hem de aksiyon hayatımız adına kupkuru ve kurak bir dönemin yaşanmasına sebep olmuşlardır.

Bu açıdan biz, kendimize bakarken bir yönüyle zâyi olmuş nesiller nazarıyla bakabiliriz. Zira kendi çağımızın idrak ufkuna göre yetiştirilmediğimizden, geleceğin emanetçileri olma vasfını kazanamadık, dümende olamadık. Dolayısıyla da bize hep kürek çektirdiler. Sosyolojik olarak meseleye bakıldığında, siz, devletler muvazenesinde ya dümende olursunuz ya da kürek mahkûmu olarak yaşarsınız. Ortası yoktur bu meselenin. Evet, hâkim değilseniz, mahkûm olarak hayatınızı sürdürmek zorunda kalırsınız. Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, siz ya yeryüzünde muvazene unsuru olursunuz ya da başkalarının çizdiği sınırlar içinde hayatınızı sürdürürsünüz. Muvazeneyi belirleyen siz olursanız, belirleyici olursunuz; aksi hâlde ise “belirlenen” damgasını yersiniz. Belirlenmek ise esaret demektir; yani boynu tasmalı, ayağı prangalı bir köle durumuna düşmek demektir. Esasında bu hâlin, Afrika’da derdest edilip Batı’ya götürülen kölelerin hâlinden bir farkı yoktur. Maalesef birkaç asırdan beri biz Müslümanların hâli işte budur.

Yeterli temsil ortaya konulamadığından ötürü böyle bir duruma düçar olma ise, esasında İslâm’ın itibar ve şerefini koruyamama ve Müslümanlığın küçük görülmesine yol açma demektir. Denilebilir ki, bu hâl-i pürmelâliniz yüzünden İslâm hor ve hakir görülüyorsa, böyle bir hakarete sebebiyet verdiğinizden dolayı siz de Allah nezdinde o ölçüde hakir sayılırsınız. Bu itibarladır ki, ne yapıp edip yeniden layık olduğunuz makamı ihraz etmeniz gerekir. Bunun için de insan hep şahikaları hedeflemeli, âli himmet olmalı ve sürekli çıtayı yüksek tutmaya çalışmalıdır.

İrade kahramanları ve İslâm’ın itibarı

Allah, insana bir irade vermiştir. İnsan, ne hayvandır ne de camit bir varlık. İnsan, şart-ı âdi planında iradesinin hakkını verdiği ve Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu güç ve kuvveti randımanlı olarak kullandığı vakit, -Allah’ın izniyle- bütün yeryüzüne diriliş solukları üfleyebilir. Nasreddin Hoca misali, iradesiyle bütün denizleri mayalayıp yoğurt hâline getirebilir. İradeler bilendiği ve başkalarının meşaleleri tutuşturulduğu zaman bütün dünya bir şölen yeri gibi aydınlatılabilir. İsterseniz Asr-ı Saadet’e bir de bu açıdan bakın: Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) birkaç asra sığmayacak işleri yirmi üç yıla sığdırmamış mıdır? Seyyidina Hazreti Ebû Bekir, yirmi bin insanla iki tane süper devletin hakkından gelmemiş midir? Ayrıca o, bu süre zarfında on bir tane irtidat hâdisesiyle yaka paça olmuştur. Öyle ki bunlardan sadece birisi olan Müseylimetü’l-Kezzab, ülkemizde senelerdir halledilemeyen bir terör örgütünün gücünün on katına sahiptir. İşte Hazreti Ebû Bekir, iradesinin hakkını vererek -Allah’ın izni ve inayetiyle- bütün bu problemlerin üstesinden gelmiştir ki, onun bu durumu, canlı ve aktif olmaya çarpıcı bir misaldir.

Zinde kalmanın esasları

Aktif ve zinde kalmanın esaslarına gelince hulâsa olarak şu hususlar zikredilebilir:

Herkese yürüyebileceği bir yol gösterilmesi, bir alan tanınması ve “Senin işin şudur.” denilmesi, insanları aktif tutma adına önemli faktörlerden birisidir. İnsan, enaniyetten sıyrılsa ve umum heyet adına hareket etse bile yine de psikolojik olarak kendi yaptığı işin çerçevesini ve ulaştığı noktayı bilmek ister. Ortaya koyduğu say u gayretle takdir edilme de, insandaki aşk u şevki kamçılar. Bazıları değişik başarılar elde ettikçe işin içine enaniyetlerini karıştırsalar bile burada yapılması gereken, usûlü ve üslûbunca onları ihlâs düşüncesine yönlendirmek olmalıdır.

Öte yandan başkalarının dirilişine yardım ederseniz, aynı zamanda diri kalmanıza da yardım etmiş olursunuz. Âlemi dirilten bir insanın, kendisinin ölü kalması düşünülemez. Çünkü siz, birilerini ayağa kaldırır, onlara start verir ve bir maratoncu gibi koşmalarını sağlarsanız, onlar koşarken siz geride durup onlara bakmazsınız.

İtibarî bir hattan ibaret olan zamanın gerçek kıymetinin bilinmesi de aktif ve canlı kalma adına çok önemlidir. Biz, uzun bir süre, zamanın kendisinin de bir kıymete tekabül ettiğinin farkına varamamışız. Fakat esasında o, iyi değerlendirilebildiği takdirde kendisiyle Cennet’in kazanıldığı eşsiz bir hazinedir. Evet, iyi değerlendirilebildiği takdirde kısa ve dar bir zaman aralığı içinde insan, zamansızlığa açılır ve onunla ebediyeti kazanır. Bu açıdan zamanın zatî değerinin bilinmesi; bilinip onun her “ân”ına salih amel ve aksiyonla hayat üflenmesi aktif ve canlı bir hizmet hayatı için “olmazsa olmaz” bir esastır.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Alan mahkumu ve hak mahrumu kadınlar

Fethullah Gülen: Alan Mahkumu ve Hak Mahrumu Kadınlar

Bazı kimseler, Müslüman toplumlarda kadının eve kapatıldığını ve onun haklarının çiğnendiğini iddia etmektedirler; bu iddiada doğruluk payı var mıdır? İslam disiplinleri açısından aile ve toplum hayatında kadının konumu nasıl olmalıdır?

Allah bize yeter

Fethullah Gülen: Allah bize yeter

Bütün peygamberler başlarına gelen musibetler karşısında Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmış ve muvaffakiyetin yalnız Allah'tan olduğunu ifade buyurmuşlardır. Pek çok sıkıntıyla ve yer yer başarısızlıklarla karşılaşan hizmet yolcularının hayatında “hasbiyelerin” yeri ne olmalıdır?

Allah Dostlarına Düşmanlık

Soru: Kudsî bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, rikâk 38) buyurduktan hemen sonra kullarının farz ve nafilelerle Kendisine nasıl yaklaşacağından bahsetmektedir. Hadiste geçen ilan-ı harbi, Allah’a yaklaşma keyfiyetini ve bu iki husus arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıyız?

Cevap: Bu hadisin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de farklı âyet-i kerimelerde Allah dostlarından bahsedilmektedir. Mesela Yunus Sûresi’nde Allah dostları şu ifadelerle müjdelenmiştir: أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Bil ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus Sûresi, 10/62) Bir sonraki âyet-i kerimede ise, الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ “Onlar, iman eder ve hayatlarını takva dairesinde sürdürürler.” buyrulmak suretiyle, Allah dostlarının iki önemli vasfına dikkat çekilmiştir. Bunlar ise kâmil iman ve takvadır. Bunu takip eden âyet ise, لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kazançtır.” şeklindeki beyanıyla bu vasıflara sahip olan evliyâullahı, nasıl güzel bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.

A’râf Sûresi’nde yer alan, إِنَّ وَلِيِّيَ اللَّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَBenim Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün sâlih kulların koruyucusudur.” (A’râf Sûresi, 7/196) âyet-i kerimesi de Allah’ın, sâlih kullarının velisi olduğunu; yani onların işini üzerine aldığını, onları hayra sevk ettiğini ve aynı zamanda yürüdükleri yolda ilhamlarıyla, varidât ve mevhibeleriyle onlara ışık tuttuğunu ifade buyurmuştur. Bakara Sûresi’nde ise şu ifadelerle daha genel mânâda Allah’ın bütün mü’minlerin velisi olduğu ve onları hidayet buyurduğu ifade edilmiştir: اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah, iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle) karanlıklardan ışığa çıkarır.” (Bakara Sûresi, 2/257)

Objektif ve Sübjektif Velilik

Yukarıda geçen âyet-i kerimelere bakacak olursak, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vilâyetin mutlak, umumi ve herkese açık olduğu görülecektir. Dolayısıyla Allah’a inanan ve sâlih amel işleyen herkesin Allah’ın velisi olacağını ve böyle bir dostluk dairesi içine gireceğini söyleyebiliriz. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak da, Kendi yolunda yürüyen ve Kendisine dost olan kullarına yardım edecek ve onları doğru yola sevk edecektir. Biraz daha açacak olursak: Kim yürüdüğü yolda Allah’ın murad-ı Sübhânîsini esas alır, sadece O’nun rızasını hedefler ve aynı zamanda onun rızasını kazanma adına en büyük vesile olan i’lâ-i kelimetullah adına cehd ve gayret gösterirse, Allah da onların velisi olacak ve -âyet-i kerimelerde de ifade edildiği üzere- onları dünyada ve ahirette yalnız bırakmayacaktır.

Kur’ân’da ifadesini bulan ve herkese açık olan böyle bir veliliğe objektif velilik diyebilirsiniz. Fakat bir de bunun yanında ıstılahî mânâda velilik vardır. Nitekim sofiler, “veli” kelimesini tasavvufî anlamıyla ve daha özel mânâda ele almışlardır. Bir şahsın ıstılahî manadaki böyle bir vilâyeti elde edebilmesi için, önünde farklı yollar vardır. O, öncelikle bu yollardan birisine sülûk etmeli ve arkasından da intisap etmiş olduğu yolun âdâb ve erkânı neyi gerektiriyorsa, buna uygun olarak seyrini tamamlamalıdır. Kişi bu yollardan hangisine girerse girsin ve ne tür bir usûl takip ederse etsin, netice itibarıyla cismanî arzularını terk ile kalb ve ruhun hayat çizgisinde yürüyerek Allah’a vasıl olmaya çalışacaktır. Herkese açık olmadığı ve nefisle çok ciddi bir mücadele ve mücâhede gerektirdiği için böyle bir vilâyete de sübjektif vilâyet denilebilir.

Kanaatimce yukarıdaki âyet ve hadislerde umumi manadaki objektif velilikten bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu, herkes için müyesserdir. Yani iman edip sâlih amel işleyen mü’minler, istikametlerini de korudukları takdirde yukarıda zikredilen müjdelere nail olabilirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih ameller işleyen mü’minleri ne tür mükâfatların beklediğini beyan eden birçok âyet-i kerime bulunmaktadır.

Evliyâullah’ın Düşmanları ve Allah’ın Mukabelesi

Yukarıdaki hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا buyurmak suretiyle, veli olan zatları doğrudan doğruya Kendisine izafe etmektedir. Bunu bir yönüyle, “Her kim, benim velâyetim altında bulunan birine düşmanlık yaparsa” şeklinde de anlayabilirsiniz. Dolayısıyla “veli” olarak isimlendirilen kişilere karşı ortaya konan düşmanlık, onların şahıslarıyla sınırlı kalmaz, sadece onların şahıslarını bağlamaz. Allah’la irtibatlarından dolayı onlara duyulan düşmanlık ve onlara yapılan saldırı, Allah’a, Allah’ın hukukuna yapılan bir saldırı yerine geçer. Bu açıdan Allah’ın dostlarına, O’nun himayesi altında bulunanlara yapılan düşmanlığın altından, Allah düşmanlığı, din düşmanlığı, peygamber düşmanlığı, kitap düşmanlığı çıkar.

Bu sebepledir ki Allah, zahirde evliyâullahın düşmanı gibi görünse de hakikatte din ve diyanet düşmanı olan bu tür insanlara karşı اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ buyurmak suretiyle harp ilan edeceğini açıklamıştır. Bunun anlamı ise, “Bugün olmazsa yarın mutlaka onların işlerini bitiririm.” demektir. Allah’ın (celle celâluhu), veli kullarının düşmanlarına bizzat Kendisinin mukabelede bulunması, o Allah dostlarının ilâhî bir zimmet altında olduğunu göstermektedir. Yani Allah’ın inayet, riayet ve kilâeti onlar üzerindedir. Dolayısıyla Allah’a bağlılıklarından ötürü onlara ilişen insanlar, karşılarında Allah’ı bulurlar.

Fakat Allah’ın cezalandırmasını kendi hevâ u hevesimize göre anlamaya çalışırsak hata ederiz. Buradaki tecziye de yine murad-ı ilâhîye uygun olarak cereyan edecektir. Bu açıdan bizim ne onun zamanını ne de keyfiyetini bilmemiz mümkün değildir. Mesela bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime (zulmünden döner diye) mehil üstüne mehil verir. Fakat bir kere de derdest etti mi artık onun canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) Allah Rasûlü, arkasından da şu âyet-i kerimeyi okumuştur: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “İşte Rabbin, hududunu çiğneyen toplulukları yakaladığı zaman böyle yakalar. O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd Sûresi, 11/102)

Siz, işte bu noktada Kur’ân’da resmedilen eski kavimlerin akıbetlerini zihninizden geçirebilirsiniz. Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Musa, Hz. Şuayb ve Hz. Lût gibi peygamberlerin kavimlerinin nasıl şiddetli bir azapla helâk edildikleri, Kur’ân’da ibretlik birer tablo olarak gözümüzün önünde durmaktadır.

Hiç şüphesiz zalimlerin hemen helâk edilmeyip onlara zaman tanınmasının da bir kısım hikmetleri vardır. Bu, öncelikle onların yapageldikleri zulümlerini terk etmeleri için bir fırsattır. İkinci olarak Cenâb-ı Hak, bununla onların ellerindeki bütün mazeretlerini almaktadır. Yani zalimlere tevbe edecekleri ve yeniden rahmet kapısının tokmağına dokunacakları imkân ve fırsatlar tanındığı için, ahirette onların hiçbir itiraz hakları kalmayacaktır.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın zalimlere mühlet vermesinin altında yatan bu esprinin iyi kavranması ve yaptığı kötülüklerden dolayı hemen onların aleyhine tavır alınıp Allah’a havale edilmemesi gerekir. Evet, birileri sözleriyle sizi rencide edebilir, mizacınıza dokunduracak bir kısım kabalıklarda bulunabilir, gıybet ve iftiralara başvurabilir veya sizi yolunuzdan alıkoyma adına tekerleğinize çomak sokabilir. İşte siz bu tür olumsuzluklar karşısında hemen onların cezalandırılmasını isterseniz, yeryüzünde insan kalmaz.

Nitekim bu konuda Kur’ân-ı Kerim, لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ “O mevzunun sana bakan bir yanı yok. Allah ister onlara tevbe nasip edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/128) gibi ifadelerle yer yer mü’minleri ikaz etmiştir. Esasen burada Efendimiz’e hitap edilmek suretiyle ümmetine ders verilmektedir. Yoksa O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda fevkalâde bir temkin ve teyakkuz insanıdır.

Bu sebeple birileri size dininizi yaşadığınızdan ve onu doğru temsil ettiğinizden ötürü düşmanlık yapıyorsa, hemen el kaldırıp onlara beddua etmemelisiniz. Esasen kendi anlayış ve felsefemiz içerisinde bedduaya “âmin” dememek bizim için bir esastır. Biz, mümkün olduğu kadar bu tür insanlar hakkında, Allah’ın onları ıslah edip hidayet eylemesi için dua ederiz. Fakat ıslahları mümkün değilse o zaman Allah’a havale ederiz. Evet, bu kişiler zulümlerini bırakmıyor ve yaptıkları eza ve cefalarla zayıf Müslümanların yerlerini terk etmesine ve bir daha bellerini doğrultamamalarına sebep oluyorlarsa, işte o zaman, “Allah’ım, onların ellerini kollarını bağla; ağızlarına fermuar vur; güç ve kuvvetlerini dağıt!” diyebiliriz. Esasen bütün bunların manası da, “Allah’ım onları zulüm adına iş yapamaz hâle getir!” demek gibidir. Yani biz, bu gibi dualarla, Allah’tan onların fitne ve fesat çıkarmalarına mâni olmasını dilemiş oluyoruz.

Esasında tevekkül, tefviz ve sika ehli kimseler için bunları söylemek bile Allah’la münasebet açısından doğru olmayabilir. Fakat herkesin de bir tahammül gücü olduğunu unutmamak gerekir. Bir de insanın kendi ufkunun ve hissiyatının yanında, alâkadar olduğu heyetteki insanların genel hissiyatını hesaba katması, onu Allah’tan bu tür taleplerde bulunmaya zorlayabilir. Evet, beraber olduğu insanların hakikaten ciddi sıkıntı içine düşmeleri, canlarının gırtlaklarına gelmesi fakat dualarında denmesi gerekeni de diyememeleri karşısında, onların durumuna muttali olan bazı kişiler Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak onların hissiyatına tercüman olabilirler.

Allah’ın harp ilan etmesine ve zalimleri cezalandırma keyfiyetine gelince, bu da farklı şekillerde olabilir. Zira Kur’ân’da farklı kavimlerin helâk edilmesiyle ilgili âyetlerde de görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk’ın tedip keyfiyeti farklı farklıdır. Bizim ceza kanununda olduğu gibi ille de şu suçtan ötürü şöyle bir ceza gerekir deyip daha baştan bu tür belirlemelere gitmek doğru değildir. Beşerî aklın, bu tür ilahî icraatları tam olarak idrak edemeyeceği muhakkaktır. Dolayısıyla cezalandırmanın da Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve maslahatına uygun olarak cereyan edeceğini bilmemiz gerekir.  

Bu itibarladır ki bazen bu cezalandırma sadece şefkat tokatları şeklinde gelir. Zira bazı insanların ders alması adına bu, yeterli olur. Fakat başkalarının aklını başına alması için daha ciddi kahır tokatlarına ihtiyaç vardır; dolayısıyla da bunlar daha ağır bir cezaya çarptırılır. Bazıları gazap tokadıyla, bazıları tenkil (şiddetli/ibretlik ceza) tokadıyla, bazıları da ibâde (kökten kazıma) tokadıyla cezalandırılır. Evet, ceza bazen hafif, bazen ağır gelir. Kâh olur, Allah zalimlerin ellerindeki bütün imkânları almak suretiyle onların kollarını kanatlarını kırar. Kâh da إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yepyeni bir kavim getirir.” (Fâtır Sûresi, 35/16; İbrahim Sûresi, 14/19) âyetinin de işaret ettiği üzere onları toptan yok eder ve yerlerine yepyeni insanlar getirerek toplumun kaderine onları hâkim kılar. Evet, Allah (celle celâluhu), bu konuda nasıl isterse öyle hükmeder.

Siz Kendinize Bakın!

Esasında bütün bu zikredilen meseleler, doğrudan bizi alâkadar etmez. Zalimlerin cezasını bulması, Allah’a kalmıştır. Bize düşen ise Allah dostu olabilmenin, O’nun zimmetine girebilmenin yollarını aramak, yürüdüğümüz çizginin doğru olup olmadığına bakmaktır. Acaba biz hakikaten taşımış olduğumuz vasıflar itibarıyla âyetlerde zikredilen müjde ve mükâfatlara nail olmaya ehil miyiz? Acaba imanımız sağlam mı? Takva dairesi içinde miyiz? Dinin emirlerini yaşama mevzuunda ne ölçüde hassasiyet sahibiyiz? Tekvinî emirleri doğru okuyabiliyor ve hayatımıza düzgün tatbik edebiliyor muyuz? Kendi davranışlarımıza bakarak maruz kaldığımız felaketlerin gerçek sebebini bulabiliyor muyuz?

Kur’ân’da anlatılan Hz. Yakûb’un (aleyhisselâm), إِنَّمَۤا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللّٰهِ “Allah’ım, ben dağınıklığımı, perişaniyetimi ve tasamı Sana şikâyet ediyorum.” (Yûsuf Sûresi, 12/86) şeklindeki duası bize bunu ders verdiği gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı sıkıntıyla ilgili Tâif dönüşü Allah’a arz ettiği, اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/266-269) şeklindeki yakarışları da bizim öncelikle kendi içimize yönelmemizin ehemmiyetini göstermektedir.

Tâif’te müşrikler Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce dilleriyle eziyet etmişler, sonra da O’nu taşlamış/taşlatmışlardı. Öyle ki mübarek ayakları kanlar içinde kalmıştı. Fakat O, müşriklerin yaptıklarına hiç aldırmadan Allah’a karşı kendi durumunu arz etmişti. Esasında O, hiçbir zaman hor ve hakir bir insan olmadığı gibi, âciz ve zayıf bir insan da değildi. Bir insan Efendimiz’e karşı bu tür sözler söyleyecek olsa, dinden çıkar. Bu açıdan O’nun bu yakarışlarını Allah’la kendi arasındaki münasebet açısından değerlendirmek gerekir. O, kendi ufku açısından Rabbine karşı iniltilerini seslendirebilir. Fakat bizim O’na öyle bakmamız kesinlikle yanlıştır.

O, bunları söyledikten sonra da, إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلَا أُبَالِي “Eğer Sen benden razı isen, bana karşı gazabın yoksa çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.” diyerek, tefviz ve sika ufkunda hâlini Cenâb-ı Hakk’a arz ediyor ve aynı zamanda bu sözleriyle bize de önemli bir ders veriyor.

İşte bu sebepledir ki başımıza herhangi bir yerden bir toslama geldiği, ayağımızın altındaki faylar oynamaya başladığı, birileri tarafından önümüz kesildiği, yürüdüğümüz yollar harap edildiği veya köprüler yıkıldığı zaman ilk yapmamız gerekli olan şey, kendimize bakmak ve bütün bu hususlarda nerede durduğumuzu bir kere daha kontrol etmektir. Biz kalkıp başkalarının hesaplarıyla meşgul olacağımıza, derin derin kendi hesaplarımız üzerinde düşünmeliyiz. Allah’ın velâyetini elde etme adına gerekli donanıma sahip olup olmadığımızı kontrol etmeli ve eğer bu konuda bir kısım eksik ve gediklerimiz varsa öncelikle bunlarla meşgul olmalıyız. Maruz kaldığımız bu tür sıkıntılar karşısında başımızı yere koymalı ve Allah’a karşı tazarru ve niyazda bulunmalıyız. Zira bütün bunlar Allah’a karşı sadık ve vefalı olmanın, O’na dayanıp güvenmenin bir ifadesidir. el-Kulûbu’d-dâria’da yer alan büyüklerin dualarına bakacak olursanız, onların da hep aynı yolu takip ettiklerini ve sürekli kendi nefisleriyle hesaplaştıklarını görürsünüz.

Esasen hadisin devamında yer alan şu ifadeler de mü’minlere Allah’a yaklaşmanın, vilâyeti elde etmenin ve aynı zamanda kendilerine düşmanlık yapan insanların şerrinden korunmanın yolunu göstermektedir: “Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli olur ve onu hep doğruya yürütürüm. Böylesi bir kul Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.”

Hâsılı, şayet mü’minler bu konularda kendilerine düşeni yapıyor, Allah’a sağlam bir kulluk ortaya koyabiliyor ve O’na dost olmanın gereklerini yerine getirebiliyorlarsa, Cenâb-ı Hak da er veya geç onlara düşmanlık yapanların haklarından gelecektir. Zira tarih, bunun misalleriyle doludur. Hatta kâmil mü’minler, başlarından geçen hâdiseleri dikkatli bir nazarla süzecek olsalar, hiç kimsenin başıboş bırakılmadığını ve onlara kötülük yapan bazı kimselerin nasıl cezalandırıldıklarını ayan beyan müşahede edebilirler.

Allah kâinatı bilinmek için yaratmıştır

Biz Allah’ı yarattığı mahlukatıyla biliyoruz, tanıyoruz. Öte yandan göremediğimiz şeyler gördüklerimizin milyonda birini bile teşkil etmiyor. Evet, siz bu dünyayı çok önemli görmeyin, gözünüzde çok büyütmeyin. "Galaksiler varmış, on trilyon senelik ömürleri varmış.. dev cüsseli güneşler varmış, bunlardan bazıları kendi enerjilerini tüketmişler.. en başta her şeyin mahiyeti bir hidrojenmiş, sonra helyuma dönmüş, hala da bu dönüşüm devam ediyormuş.. sönen, enkazı üzere çöken bir kısım dev cüsseler bazılarının kehanetlerine göre öbür alemin kapıları gibi kara delikler haline gelmiş..." Bütün bunlar doğrudur ve değişme, tebeddül, tegayyür dediğimiz şeylerdir. Ama bunlar, mesela galaksiler değil trilyon, isterse trilyon defa trilyon sene ömürleri olsun, ezel ve ebed karşısında bir sıfır ifade ederler sadece. Demek Cenab-ı Hak sıfır değerli bir zaman içinde bir çeşit kendini göstermek istemiş ve kainatı yaratmış ve onu mütalaa etmesi için de insanı yaratmıştır.

Allah kalbte mi biliniyor?

Potansiyel olarak bu mahiyete sahip insan, bahsi geçen seviyeleri idrak ederse, kâinatı içine alacak vicdan genişliğini yakalayabilirse Allah’ı “kenzen” kalbinde duyabilir. İbrahim Hakkı Hazretleri Mârifetname’sinde bunu şöyle ifade eder:

Sığmam dedi Hak arz u semaya
Kenzen bilindi dil madeninden.

Aslında bu beyit, kutsî bir hadisin farklı bir dille ifadesinden ibarettir: “Küntü kenzen mahfiyyen, fehalaktu’l-halka liya’rifûnî.” (Gizli bir hazine idim, beni bilsinler diye mahlukatı yarattım.) İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri Kenz-i Mahfî adlı eserinde izah getiriyor bu duruma.

Allah Resûlü’ne (s.a.s.) karşı gösterilmesi gereken hürmet ve tazim

Soru: Efendim, bir iki arkadaş, çocuklar için bir kitap yazacaktık. Tanıdıklardan bu hususta yardım talep ettik. Bazı yazılar geldi; baktık ki, farkına varılmadan genel telâkkimize ve peygamber anlayışımıza çok ters şeyler yazılmış. Sonra, Sonsuz Nur’u, bilhassa “İsmet-i Enbiyâ” bölümünü okuduk. Üslûbumuzun bir hayli değiştiğini gördük. Bu konuda ne buyurursunuz?

Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Reca Dengesi

Soru: Konumumuzun hakkını veremediğimiz ve Cenâb-ı Hakk’a karşı iyi bir kul olamadığımız düşüncesiyle inkisar yaşadığımız anlarda "Allah indinde değerinizi bilmek istiyorsanız O’nun sizi ne türlü işlerde istihdam ettiğine bakınız." değerlendirmesi önümüze bir ümit kapısı aralıyor. İçinde bulunduğumuz salih daire, istihdam olunduğumuz vazife ve hizmetler açısından bu mülâhazayı değerlendirir misiniz?

Allah’ı hakkıyla tâzim ve takdir

Fethullah Gülen: Allah’ı hakkıyla tâzim ve takdir

Soru:

وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O’na lâyık tâzimi göstermediler. Hâlbuki bütün bir dünya kıyamet günü O’nun avucunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak elinin içindedir. Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, onların uydurdukları ortaklardan yücedir, münezzehtir.” (Zümer sûresi, 39/67) âyet-i kerimesinin verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap:Âyetin başındaki, وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ ifadesi; “Onlar, celâl ve cemâl sıfatlarıyla Cenâb-ı Hakk’ı lâyıkıyla bilip tanıyamadı, O’nun her şeye gücü yeten mutlak kudretini, kulları üzerine yağdırdığı lütuf ve nimetlerini, sonsuz merhamet ve şefkatini görmedi, şanına yaraşır şekilde O’na tâzim ve hürmette bulunmadı, dolayısıyla takdirsizlik ve nankörlüğe girdiler”mânâsına gelmektedir. حَقَّ قَدْرِهِ ifadesinden, o insanlar içinde belli ölçüde takdir edenler olsa da onların Zât-ı Ecell u Âlâ’yı şânına yaraşır ve yakışır şekilde takdir edemediğini anlıyoruz. Zira “hakkıyla takdir” ile “takdir” birbirinden farklıdır. Mesela Yüce Rabbimiz, bizi yaratan, ahsen-i takvime mazhar eden, peygamberlerle bizi doğru yola çağırıp hidayet buyuran, bize güzel şeyler vaat etmek suretiyle iştiyakımızı kamçılayan, gözlerimizi öbür âleme açan ve bizi hiç yalnız bırakmayandır. İşte bütün bunları bilmek, bu bilgiye göre O’na hürmet ve şükürde bulunmak birer takdirdir. Aksi ise bir körlük, takdirsizlik ve nankörlüktür.

Âyetin devamında Zât-ı Ulûhiyet, kendi azamet ve ululuğunu ifade adına bir örnek vermekte, وَاْلأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kıyamet gününde arz, kabza-ı tasarrufundadır.” buyurmaktadır. Yani sizin gözünüzde hacmi, cesameti ne olursa olsun, dünya, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti açısından küçücük bir nokta, bir zerre gibidir. O’nun arz üzerindeki kudretinin ifade edilmesi, orada yaşayanlara, “O’nun kudret-i kâhire ve irade-i bâhiresi karşısında siz de iki büklüm olun, emir ve itaat dairesi içinde hareket edin!” mesajını vermektedir.

Âyetteki, وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِGökler âlemi de bükülmüş olarak kudret elinin içindedir.”ifadesiyle semâvâtı bir kitap gibi düreceği, onu âdeta rulo hâline getireceği bildirilmektedir.

Âyetin fezlekesini teşkil eden, سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ise “O’nu (celle celâluhu) sebeplerden tenzih ve takdis ederiz. Zira Allah (celle celâluhu), başkalarının şirk koşageldikleri şeylerden münezzeh ve müberradır.” demektir.

Haşyetin mârifet ve vicdan boyutu

Kâinattaki kudret ve azametin, başımızdan aşağı boşalan nimet ve lütufların ya sathî olarak veya derinden derine duyulup hissedilmesine göre Cenâb-ı Hakk’ı takdirin farklı dereceleri vardır.

Burada hemen akla, “Bu takdir, sade bir mârifet midir, yoksa bütün organları, insandaki latîfeleri de içine alır mı?” sorusu gelebilir. Nasıl ki muhabbet, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; sevgi, bilmeye bağlıdır. Aynen öyle de şayet kalbte Allah’a karşı haşyet yani saygı eksenli bir korku duygusu oluşmuşsa böyle bir saygı duygusunun arkasında öncelikle bilme vardır. Sonra bilginin mârifet ve vicdan kültürü hâline dönüşmesi ve neticede tabiata mâl olup insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi söz konusudur. Mü’minin bu mertebeden sonra yapacağı ubûdiyetler, onda bir yönüyle iç sâiklerle meydana gelen hâdiseler hâline gelecektir. Yani onun, سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللهِ الْعَظِيمِ، اَللهُ أَكْـبَـرُ كَبِيرًا وَالْحَمْدُ لِلَهِ كَثِيرًا وَسُبْحَانَ اللهِ بُـكْرَةً وَأَصِيلًا“Sübhân’dır Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir. Yüce şanına yaraşır şekilde hamd olsun O’na. Azamet tahtının O yegâne Sultanı, en güzel şekilde tesbihe lâyıktır. Büyük Allah’tır. Bütün hamd ü senalar O’na mahsus ve O’nun hakkıdır. Sabah-akşam tesbihlerle anılmaya lâyık yegâne Zât O’dur.” demesi sadece emredildiği ve tavsiye buyrulduğu için olmayacaktır; bilâkis eşya ve hâdiseleri süzerken, Kudret-i Kâhire’yi, İrade-i Bâhire’yi mütalâa ederken bu takdir ifadeleri, emre itaat duygusunu aşkın bir buudda gönlünün coşmasıyla onun içinden hemen kopup gelecektir.

Bu açıdan denilebilir ki, bir mü’min, nazarî planda Kudret-i Kâhire’yi, İrade-i Bâhire’yi, Meşiet-i Sübhâniye’yi takdir hisleriyle ifade edebilir. Fakat asıl mesele, onun, bu takdiri bir iç meselesine dönüştürmesi, onu benliğine mâl etmesidir. Aksi takdirde o, sadece emredildiği için veya kendisine bir hatırlatma yapıldığı yer ve zamanlarda tazim ve takdir hislerini ifade edecektir. Tefekkürle vicdanında mârifet peteği oluşturmuş inanan gönüllerdir ki, hayatlarının her safhasında, hatta onların bazıları hayatlarının hemen her ân-ı seyyalesinde tâzim ve takdir hisleriyle dolar dolar boşalırlar. Mesela ilâhî kudret ve azametin tecellîsini müşahede ettiği bir hâdiseyle karşı karşıya geldiği zaman, o hâdise, ona hemen, سُبْحَانَ اللهِ“Allah’ı (celle celâluhu) her türlü eksiklik ve noksanlıklardan tesbîh u takdis ediyorum.” dedirtir. Yerinde âdeta tepeden tırnağa nimetlerle serfiraz olduğunu görür gibi olur; olur da o zaman hemen, اَلْحَمْدُ لِلهِ حَمْدًا كَثِيرًا“Hadsiz hamd u senalar Allah içindir.” hamd u senasıyla gürler. Yerinde de Allah’ın (celle celâluhu) azamet ve ululuğuna delâlet eden o icraât-ı azîme-i cesîme, nazarında tüllendiği zaman, اَللهُ أَكْـبَـرُ“Yegâne büyük Allah’tır.”zikriyle soluklanır.

Nitekim Recâizâde Mahmut Ekrem’in dediği gibi, “Bir kitabullâh-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” Yani mü’minin hangi harf karşısına çıkar ve ona Allah’ı nasıl ifade ederse, o da ona göre bir ifade tarzında bulunur. İşte asıl mesele, asıl takdir de budur. Burada önemli olan husus, Allah’a karşı hissedilen takdiri, bir vicdan meselesi hâline getirmektir.

Haşyetin kişiye ve çevresine tesiri

Bu konuya ışık tutacak bir hadiste, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), namaz kılarken sakalı ile oynayan birisini görünce, لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُŞayet bu adamın kalbi huşu duysaydı, organları da huşu duyardı.” (Abdurrezzak, el-Musannef 2/266; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/172) buyurur. Eğer insanın kalbinde Allah’a karşı haşyet duygusu ve derinlemesine bir saygı varsa, bu onun jest ve mimiklerini dahi kapsayacak şekilde tavır ve davranışlarına sirayet eder.

Böyle kalb ehli yüce kâmetlerin jest ve mimiklerine, tavır ve davranışlarına bakıldığında, onlarda haşyetin akis ve alâmetleri görülür ve hissedilir; bu sayede onların huzurunda ciddî bir insibağ banyosu yaşanır, mânevî bir huzura erilir. Nitekim çocukluğumda Alvarlı Efe Hazretleri’nin huzurunda bulunduğum zamanlar, insanın içine inşirah salan o duyguları yaşardım. Bu zâtlar, “Allah (celle celâluhu), Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ)” derken veya değişik konularda hassasiyet izhar ederken sizin içinize kitaplarla ifade edilemeyecek iman ve iz’an ifâzasında bulunurlar. Alvar İmamı’nın bir hâli bu hususa misal teşkil edecek mahiyettedir. Bir gün, Alvar İmamı’nın huzuruna gelen birisi, “Efe Hazretleri! Hacca gitmiştim, Medine-i Münevvere’deki köpekler, bakımsızlıktan mıdır nedendir, uyuz olmuşlar.” der. Bu sözü duyan Hazret, birdenbire gür bir sesle, “Sus! Ben, Medine’nin uyuz köpeklerine de kurban olayım!” der. Bu sözleri o Hazrete söylettiren, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duyduğu derin sevgi ve saygının kalbinde otağ kurmasıdır. Ânında o Hazret bu hassasiyetini ortaya koyar. İşte asıl mesele, insanın mukaddes değerler karşısında, derin bir hassasiyetle kendisini hemen bir huşu ve haşyet çağlayanına salması, o çağlayan, onu nereye götürürse oraya gitmesidir.

Yitirdiğimiz önemli bir değer

Maalesef bizim yitirdiğimiz en önemli değerlerden birisi, bu hususların vicdanlara mâl edilişidir. Şeklî Müslümanlığın kurbanları olan bizler kalbimizi yitirdik, iç derinliklerimizi unuttuk. Kısmen dine ait bazı meseleler öğretilmiş olsa da -onları öğretenlerden de Allah ebeden razı olsun- kalbî hayata ait hususları öğrenemeden, dolayısıyla yaşayamadan sadece nazarî ve taklidî bilgilerle, nakilcilikle baş başa kaldık. Oysaki “Mal ve evlât fayda vermez, o gün ancak kalb-i selim fayda verir.” (Şuarâ sûresi, 26/89), “İşte bunlar, mükâfatları, içinde devamlı kalacakları altından ırmaklar akan ‘Adn Cennetleri’dir. (Dahası) Allah onlardan, onlar da Allah’tan hoşnutturlar ve bu rıza makamı da, sadece Rabbi’ne karşı saygılı ve haşyet içinde bulunanlara mahsustur.” (Beyyine sûresi, 98/8) âyetlerinde de ifade edildiği gibi ötede insanı kurtaracak olan “kalb-i selim” sahibi olması, Rabbisi’ne karşı saygılı ve haşyet içinde bulunmasıdır.

Esef duyulası hâlimizin bir ifadesi de minberi titreten âyetin bizim kalbimizi titretmemesidir. Mevzumuza esas teşkil eden sorudaki âyeti bir defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) minberde okumuştu da üzerinde bulunduğu minber neredeyse O’nu düşürecek kadar titremişti. (Bkz.: Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 25; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/72) Kalbimizi yitirmeseydik şayet, minberi titreten o âyet-i celîle, bizim de kalbimizi titretecek, bizi haşyete sevk edecekti!..

Rabbimiz’den niyaz edelim, bizi şekilden sıyrılıp öze, kalıptan kurtulup mânâya kavuşmaya muvaffak kılsın! Hayatımızın her ânında, her türlü tavır ve davranışımızda hükmünü icra edecek şekilde kalblerimizi haşyet duygusuyla doldursun!..

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Telif Hakkı © 2021 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.