Tebliğ Devamlılık İster

'Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' vazifesi, devamlılık ve sebat ister. Bir âyette bu durum şöyle anlatılmaktadır:

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ 'Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz' (Âl-i İmrân sûresi, 3/110).

Bu âyette geçen ifadelere biraz dikkat edilecek olsa, yukarıdaki tesbitlerin Kur'âniliği daha iyi anlaşılacaktır.

'Küntüm' ifadesi, 'oldunuz' mânâsına gelir. Âyet-i kerimede, 'öyle idiniz' değil de; 'oldunuz' mânâsına gelen bir kelimenin seçilişi manidardır. Demek ki, ortada bir 'keynûnet' (sonradan olma) söz konusu. Yani ezelde böyle değildiniz, sonradan oldunuz. Zaten ezelde olunan bir keyfiyet, zâil olmaz. Ancak sonradan elde edilen durumlardır ki zâil olur giderler. Öyleyse o durumun devamlılığı, o hâli kazandıran şartların mevcudiyetine bağlıdır.

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ'Siz ümmetlerin en hayırlısı oldunuz.' Bu oluş, sonradan kazanılan ârizî bir durumdur. Dolayısıyla elden gitmesi de her zaman mümkündür. Çünkü hayırlılık, bizim zatımızdan değildir ve olamaz da. Bizim ile Moskova'da veya dünyanın herhangi bir yerinde doğan insanın zatında hiçbir farklılık yoktur. Hepimiz, bir damla sudan yaratılmış varlıklarız. Ancak, bizim manevî yapımızı ve mahiyetimizi hayırlı kılan bir faktör ve arızî bir tesir vardır ki, bizleri diğer insanlardan daha farklı kılmaktadır. Burada 'biz'den maksat da bütün ümmettir. Bu ümmet, ezelde hayırlı kılınmadı. Hayırlı oluş, onun zatına yerleştirilmiş ve ondan ayrılması mümkün olmayan bir keyfiyet de değildir. Bazı şartlar vardır ki, bu ümmet o şartları yerine getirmiş ve hayırlı olmuştur.. olmuştur ama bir defa hayırlı olması devamlı öyle kalacağını garanti etmez. Eğer bu ümmet, kendisini hayırlı yapan şartları terkederse mazhar olduğu o hâl ve durumunu da kaybeder.

Cenâb-ı Hakk'ın, bizleri hayırlı kılan birinci şartı, تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنكَرِ ifadesiyle 'siz emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker yaparsanız hayırlısınız' demektir. Şimdi, bu birinci şart mahfûz, onun içinde bir de âyete, mefhum-u muhalifini nazara alarak mânâ vermeye çalışalım ki, o da şudur: 'Eğer siz emr-i bi'l-maruf yapmazsanız insanların en şerlisi olursunuz' Zaten Efendimiz (s.a.s)'den rivayet edilen birçok hadîs-i şerif ve sahabeyle alâkalı hâdiseler de bu mânâyı teyit etmektedir. Mesela; bir zamanlar milletlere, atının üzengisini öpmek şerefini bir bahşiş olarak veren bu millet, emr-i bi'l-maruf yaptığı sürece hep aziz olarak kalmıştır. Ne zaman ki bu vazifeyi terketmiş, işte o zaman üzengi öper hâle gelmiştir. Zannediyorum değişik içtimaî platformlarda zerre kadar itibarı olmayan İslâm âleminin dûçâr olduğu mezelletin asıl sebebi de bu hayâtî vazifedeki kusuru olsa gerek.

Evet, bu vazife yapılmadığı için vahyin bereketi kesilir.. düşünceler tutarsız, muhakemeler yetersiz hâle gelir.. söylenen her söz kuru ve yavan olur.. bütün cazibesi, müphemliğine bağlı bir sürü laf edilir; ancak bunların içinde pratiğe dökülebilecek bir hakikat reşhası dahi bulunamaz... İşte bunlar, vahyin bereketinin kesilmesinin birer alâmetidir. Zaten düşünce ve tefekkürde ilham kalmayınca, her türlü kültür ve teknik planında da bir gerileme, bir baş aşağı gidiş başlar. Aslında bugün her sahada başkalarına muhtaç ve hep başkalarının eline bakan bir asalak olmak, vahyin bereketinden mahrum Müslümanların değişmeyen kaderi olmuştur. Zaten düşüşün başlamasıyla bizim iç deformasyonumuz aynı zamana rastlar.

Biz meselenin bu yönünü ileride daha geniş bir şekilde ele alacak ve çeşitli misalleriyle açıklamaya çalışacağız. Şimdi, âyetteki kayıtlara birer birer temas etmek için sadede dönüyoruz:

'Siz insanlar için ortaya çıkarılmış, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan hayırlı bir ümmetsiniz' âyeti, 'emr-i bi'l ma'ruf, nehy-i ani'l münker' vazifesinin devamlılık istediğine işaret ettiğini vurgulamıştık. Bu hususu teyit eden bir hadîste de aynen şöyle denilmektedir: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإيمَانِ 'Sizden kim bir münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. İmanın en zayıfı da budur.'[1]

Münker; İslâm'ın çirkin gördüğü her şeydir. Onun için bir Müslüman, dinin çirkin gördüğü bir durumla karşılaştığında ilk yapacağı iş, o münkeri değiştirmektir. Değiştirme keyfiyeti, münkerin durumuna göre farklı olabilir. Ne var ki bu konuda esas olan onun değiştirilmesi adına gayret gösterilmesidir. Zira o, devamlılık isteyen bir mevzudur. Bir mü'mine düşen şey de, öncelikle yapabildiği ölçüde o münkeri eliyle değiştirmesi; eliyle değiştirmeye gücü yetmiyorsa, -ister sözlü isterse yazılı- diliyle; buna da imkânı yoksa münkere kalbiyle buğz etmesidir ki, îmanın en zayıfı da bu son davranıştır. Bunun gerisinde îmandan bahsetmek mümkün değildir. Çünkü görülen bir münkere rıza göstermek, îmandan tam nasip alamama emâresi sayılmıştır.

Kalbiyle buğz etme meselesini şu şekilde anlamamız da mümkündür: İnsan, kalben kızıp öfkelendiği bir insanla aynı mecliste bulunmamak için elinden gelen gayreti gösterir. Onunla hiçbir düşünce ve fikri paylaşmak istemez. Zira sevgi ve nefret bir kalbte aynı anda bulunmaz. Çünkü insan, nefret ettiği bir insana kalbî temayül gösteremez. Durum böyle olunca, münkere karşı buğz eden bir mü'min, kendi metafizik gerilimini korumuş olur. Ama işin sadece bu kadarıyla iktifa etmek, mü'minden istenen aksiyonun tamamı değildir. Kalben yapılan bu buğzu, dil ile veya el ile yapılacak bir eylem, bir fiil takip etmelidir. Ama kalbte bu kadarcık bir nefretin varlığı dahi, münkerin münker olduğuna inanmanın bir alâmet ve işaretidir.

İslâm dininin tasvip etmediği bir münkeri, hiçbir mü'min sevip tasvip edemez. Mü'min, bu münkeri işleyenlerle vatandaşlık münasebeti içinde olsa bile, bu kusuru görmezlikten gelemez. Aksi hâlde, o da onlara iltihak etmiş sayılır. Onun içindir ki mü'min, daima metafizik bir gerilim içinde olmalıdır. Zaten hem âyet ve hem de söz konusu ettiğimiz hadîs de bize bunu ders vermektedir.

Evet, zaman olur insan bu vazifeyi, kendi hanımına ve çocuklarına karşı eliyle ve diliyle yapar. Orada hem el, hem de dil konuşur. Fakat bazen elin konuşamayacağı yerlerde, bu vazifenin dil ile yapılması icap eder. Yakın akrabaya karşı ekseriyetle uygulanacak olan metot budur. Bunu da yapamıyorsa, onlarla arasındaki kalbî irtibatı yeniden gözden geçirir. Buna bir mânâda boykot da denebilir. Çünkü münker işleyen, Rabbiyle irtibatını kesmiş demektir. Mü'min, Rabbiyle irtibatını kesen birisine karşı, ona bir alâka ve bir kadirşinaslık ifadesi olarak bir içtinap tavrı takınacaktır. Çünkü o, insanlarla olan münasebetini, o kişilerin Cenâb-ı Hakk ile olan irtibatlarına göre ayarlamak zorundadır. Rabbinden ve Allah Resûlü (s.a.s)'nden irtibatını koparmış bir insanla, irtibat çizgisinin gözden geçirilmesi lazımdır.

Evet, sahabe işte şöyle yapıyordu. Mesela Hz. Ömer (r.a) Bedir esirleri hakkında görüş beyan edilirken söyledikleri bunun en çarpıcı ifadesidir. Gerçi söylenilen bu şeyler Allah Resûlü (s.a.s) tarafından uygulanmasına müsaade edilmeyecek ve istişare heyeti bu görüşleri kabul etmeyecektir ama sahabenin münkere karşı tavrını göstermesi açısından önemlidir. Şöyle demektedir Hz. Ömer: "Ya Rasulallah, herkese akrabasını teslim et ve herkes kendi eliyle akrabasının işini bitirsin. Hz. Hamza'ya kardeşini ver, onu o öldürsün. Ali, kardeşi Âkil'in hakkından gelsin. Bana da, benim kendi yakınlarımı ver, onları da ben öldüreyim. Çünkü bugün elimizde esir olanlar, İslâm'a en büyük düşmanlığı yapanlardır. Onların hayatta kalması doğru değildir..'[2] demişti.

Evet, yukarıda da belirttiğimiz gibi gerçi istişarede bu görüşler kabul edilmeyecektir ama, bir mü'minin münkere karşı tavrını ifade etmesi açısından uyulmasa da üzerinde durulmaya değer bir üsluptur.

Ezcümle; mü'min alâka ve irtibatını, karşısındaki insanın Rabbiyle olan münasebetlerini ölçü birimi yaparak ayarlar. Rabbinden kopuk insanlarla şahıslarından ötürü o da irtibat kuramaz ve hakikî mânâda onlarla dost olamaz. Bunun en asgarî seviyedeki alâmeti, münkere kalben buğzetmektir. Ve aynı zamanda bu kalbî infial de, süreklilik istemektedir.

Öyle ise biz de, sahabe gibi davranmak zorundayız. Bir yerde, terazinin bir kefesinde Allah ve Resûlûllah (s.a.s)'a ait muhabbet, diğer kefesinde de bize yakın fakat Allah'tan uzak insanlara muhabbet varsa; hiç tereddüde düşmeden, Allah ve Resûlullah (s.a.s)'a ait muhabbetin bütün ağırlığıyla kalbimizde kendisini hissettirmesi gerekir. Mesele sadece muhabbet meselesi de değildir. 'Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yoluyla, hak ve hakikat her şeyin üstünde tutulacak, elin yettiği yerde el, dilin yettiği yerde de dil kullanılacaktır. Bütün bunların olmadığı yerde ise, kalbî alâka kesilecek ve karşı tarafla bütün dostluk bağları yeniden gözden geçirilecektir. Ve bilinecektir ki, şahsına ait olmak üzere birine karşı duyulan alâka, Allah (c.c) ve Resûlü (s.a.s)'ne karşı duyulan alâkaya zıtsa, hep kendi aleyhine işleyecek ve onu yiyip bitirecektir.

İşin diğer bir yanı da bu vazifenin şümûlüdür.. yani bu 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' vazifesi aynı zamanda devamlılık içinde devletin de sorumlulukları arasındadır.

Devlet, münkerâtı eliyle düzeltme konumunda olan bir kuruluştur. Devlet fuhşu, içkiyi, kumarı, ihtikârı ve çeşitli münker faaliyetleri eliyle düzeltmeye kâdirdir. Ferdin elinin uzanmadığı, uzanamayacağı öyle yerler vardır ki, oraya ancak devlet elini uzatabilir. Herhangi bir fert zina eden, içki içen veya kumar oynayan başka bir ferde ceza veremez. Onu eliyle bu münkerden menedemez. Ferdin müdahale edebileceği çerçeveye, yukarıda temas etmiştik. Burada biz, tamamen dış dünyanın insanlarından bahsediyoruz. Böyle bir durumda bu yüce vazife, devlet tarafından yerine getirilmelidir. Zaten bu vazife, devletin vazifeleri cümlesindendir. Devlet, devlet olarak kaldığı müddetçe bu vazifeyi yerine getirmek zorundadır. Devlet, meselede gevşeklik gösterirse halk onu uyarır ve seçimlerde ona vazifesini hatırlatır. Bu da, bir bakıma 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker'in bir cephesini teşkil etmektedir. Asr-ı Saadet'te yaşanan bir tabloyu burada kayda değer buluyorum: Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a), cennetle müjdelenen on sahabeden birisidir.[3] Hz. Ömer (r.a) zamanında İran'ı fetheden ordunun da başında bir başkomutandır. Daha sonra fethettiği bu ülkede eyalet valisi olmuştu. Kapısına diktiği bir kapıcı yüzünden halk onu Hz. Ömer (r.a)'e şikayet eder ve vâlinin halkla aracısız görüşmesi gerektiğini ileri sürerler. Hz. Ömer (r.a), başka bir şikayetleri olup olmadığını sorunca da, Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a)'ın namazı tadil-i erkan ile kılmadığını ifade ederler.[4]

Tabiî ki bu, onların düşüncesidir. Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a) gibi bir sahabinin, namazını tadil-i erkan ile kılmadığını kabul etmemiz mümkün değildir. Ancak burada bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, halkın devleti nasıl denetlediğini göstermektir. Halk, devleti devamlı ve kesintisiz olarak denetler, devlet de aynı şekilde halkı kontrol altında tutar. Böylece denge ve adalet korunmuş; halkla beraber devlet de münkerâta girmekten kurtulmuş olur.

Bugün, İslâm âlemini bu kriterler çerçevesinde değerlendirdiğimizde, ne halkın, ne de devletin kendine düşen vazifeyi yaptığını söylemek mümkün değildir. Öyle ki, insanlar, ahlâksızlığın hemen her çeşidini irtikap ederken, devletler buna kayıtsız kalmakta; hatta değişik ad ve ünvanlar altında onları korumaya yönelik kanunlar vaz'etmektedirler. Bugün, değişik ülkelerde devletler eliyle işletilen münkerât, bunun apaçık örneğidir. Kaldı ki ahlâksızlıkları önlemek devletin asıl görevidir. Hatta bu sorumluluğunu yerine getirmek için, cezaî müeyyideler de kullanmalıdır. Fert, hırsızı cezalandıramaz, zina edene hadd tatbik edemez.. evet o, cezaî müeyyidelerden hiçbirini kendi adına kullanamaz. Aksi hâlde anarşi olur; sokağa dökülen herkes, önüne gelene ceza tatbik etmeye kalkarsa, nizam adına kargaşa hâkim olur.

Buradan şu neticeye varmak mümkündür: 'Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker'in bir devlete ait sınırı vardır; ve o sınırda ancak devlet icraatta bulunabilir. Fert o sınıra giremez. Bir de fertlere ait bir sınır vardır ki, o da fertlerin bu vazifeyi kalbleri ve dilleriyle yerine getirmeleridir. Mesela; zinanın, hırsızlığın, ihtikârın, tefeciliğin kötü olduğunu anlatıp, bu gibi hastalıkların cemiyet içinde yayılmasına mani olmaya çalışmak; herkese düşen bir vazife ve içtimaî sorumluluktur.

O hâlde el ile müdahale, daha ziyade devlet ricalini alâkadar ederken; dil ile müdahale bütün mü'minleri alâkadar edebilmektedir. Ama bu görev, memleketin ulema sınıfını diğerlerinden daha çok alâkadar etmekte ve daha çok onlara düşmektedir. Üçüncü durumda kalanlar ise, yani kalben buğz ile yetinenler, aciz ve zavallılardır. Eğer bütün bir millet, dünyada işlenen münkerâta karşı sadece buğz etmekle yetiniyorsa, o millet de aciz ve zavallı demektir.

Bu vazifeyi böyle taksim ettiğimiz gibi, fert üzerinde de bu üç taksimi yapmamız mümkündür. Yerinde öyle bir durum olur ki, orada fert vazifesini eliyle yapar. Diyelim ki, bir kumarhane işletiliyor ve buranın devletten ruhsatı yoktur. O şahsa gidip, bu durumu terketmezse devlete şikayet edeceğini söylemek, bir bakıma münkeri el ile izale etmek demektir. İşletilen kumarhane devlet tarafından ruhsatlı bir yer ve ferdin bundan vazgeçirmeye gücü yetmiyorsa, o zaman da bu şahsa yaptığı işin kötülüğü dil ile anlatılmalıdır. Bu da mümkün olmazsa, onunla münasebetlerini yeniden gözden geçirip kalben alâkayı kesmekle beraber başkalarının onunla alâkalarını gözden geçirmelerini sağlamak bir sorumluluktur ve dördüncü bir şıkka ise aslâ cevaz yoktur.

Bütün bu açıklamalarda görüldüğü gibi, tevcihlerden hangisiyle meseleyi ele alacak olursak olalım âyetin, 'siz oldunuz' dediği devamlılık, her halükârda mevcuttur.

Kuvvetin işlemediği, devletin bu mânâda vazife yapmadığı, milletin topyekün bu kudsî vazifeyi ihmal ettiği bir zamanda, dil ve kalble bu vazifeyi yapmak hepimiz için bir vecibedir. Ama şunu da unutmayalım ki; 'medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.' 


[1] Müslim, İman, 78; Tirmizi, Fiten, 11
[2] Müslim, Cihad, 58; Müsned, 1/30-32
[3] İbn-i Esir, Üsdü'l-Ğabe, 2/366
[4] Buhari, Ezan, 95; Müslim, Salat, 158; Müsned, 1/176,179,180