Oruç Giriş

Giriş

Tarihin ne kadar derinliklerine gidilirse gidilsin, bütün cemaat ve cemiyetlerde dinî bir düşüncenin varlığı müşahede edilir. Hatta en ilkel topluluklarda bile buna rastlamak mümkündür.

Arapça bir kelime olan din; yol, itaat, ceza veya mükâfat verme mânâlarına gelir. Kelimenin aslında olan her üç mânâ da dinin tarifi içinde vardır. O, bir yoldur, şehrahtır, ana caddedir. Onda Cenâb-ı Hakk’a itaat söz konusudur. Ve yine onda, itaat edene mükâfat, etmeyene de ceza vermek gibi bir müeyyide vardır.

Istılahta ise din, “akıl sahiplerini, kendi iradeleriyle hayırlara sevk eden ilâhî kanunlar bütünü” şeklinde tarif edilmektedir.[1] Din, akıl sahiplerine hitap eder. İnsanlar itaatlerini kendi iradeleriyle yaparlar. Din, akla kapı aralar, iradenin hakkını verir, onu devre dışı bırakmaz. Dinin insanları sevk ettiği nokta da mutlak hayırdır.

Din, bu yönlendirmeyi evvela itikat cihetinden yapar. İnsan, sırf aklıyla dahi kendisini ve bütün kâinatı yaratan birinin olduğunu kavrayabilir. Fakat o, bir nebinin gürül gürül sesinden, vicdanındaki kabulü destekleyen bir sada ile Rabbinin anıldığını duyduğunda, esas inanması gerektiği şekilde bir iman ve yakîne sahip olur. O nebi, Cenâb-ı Hak’tan vazifeli olduğunu gösteren delillerle gelmiştir. Gösterdiği yüzlerce mucizenin yanında bir de mucizeliği kıyamete kadar sürecek kitap getirmişse, artık kuşkuya meydan kalmamış demektir. Mü’min, o kitap sayesinde, ahirete ve kadere nasıl inanılması gerektiğini ve daha nelere inanılmasının şart olduğunu öğrenecek ve orada izah isteyen hususları, bizzat o nebi talim edecek, izahta bulunacaktır.

Böyle bir imanın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ibadetlere bağlıdır. İman, ibadetler sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. İbadetsiz insanda, bir müddet sonra iman aşk u şevki adına sadece yerin altındaki büyükleriyle övünme kalır.

Bu itibarla, namaz kılan, hacca giden, zekât veren, oruç tutan, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münkerde bulunan herkes, yaptığı ibadetlerin cinsine göre ondan beklenen itici ve takviye edici mânevi güç ve dinamikleri iyi değerlendirmelidir ki imanını perçinleyebilsin. Zira ibadet, Allah’ın mabud, insanın da kul olduğunu en kusursuz şekilde ifade etmenin adıdır. İbadet, gerçek bir kulun, hakiki bir mabuda karşı, Yaratıcı-yaratılan münasebeti içinde tavırlarının tanziminden ibarettir.

Dinin bir diğer yönü de muamelata bakar. İnanan insanın çarşı ve pazarı Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun şekilde düzenlenmelidir. Ticaret ahlâkı ve prensipleri O’nun ölçülerine uygun hâle getirilmelidir. Çünkü insan bu sayede nefsinin arzu ve isteklerini terk ederek Cenâb-ı Hakk’ın emir ve isteklerine boyun eğmeyi öğrenir.

Kısacası din bir bütündür, bölünme ve parçalanma kabul etmez. Bölünme parçalanma kabul eden şeye de din denmez. O bir ağaç gibidir; itikada ait meseleler kökü, ibadete müteallik hususlar dalı budağı, muamelat onun çiçekleri, ukubat koruyucusu, evrad ü ezkar gibi hususlar da o ağacı alttan ve üstten besleyen unsurlardır. İşte böyle bir bütünlük arz eden din, bütünüyle Allah tarafından vaz’ edilmiş ve peygamber tarafından tebliğ ve talim edilmiştir.

Dinin bir usûlü (inanç esasları) bir de fürûu (amelle ilgili, insan davranışlarını düzenleyen hükümler) vardır. Usûlde asla değişiklik söz konusu değildir. Hazreti Âdem zamanındaki iman esaslarıyla bizimkiler arasında usûl bakımından herhangi bir farklılık yoktur. Bu esaslar bütün semavî dinlerde aynıdır. Hatta bu aynilik bir yönüyle ibadette de vardır. Zira ibadetsiz hiçbir hak din yoktur. Ne var ki ibadetin şekil yönü devre göre değişiklik arz eder. Cenâb-ı Hak her devrin insanına, kapasite ve şuuruna göre bir ibadet yüklemiştir. Şekil değişebilir ancak usûl olarak ibadet mânâsı değişmez.

Fürûa ait meselelerde peygamberlerin, bir evvelki şeriatı veya onun bazı hükümlerini neshedip kaldırdıkları vâkidir. Bu gibi meselelerde hep değişiklik olagelmiştir. Bu da beşerin olgunlaşıp kemale doğru yürüme vetiresiyle alâkalıdır.

İşte bu ibadetlerden biri olan oruç da her devirde olagelmiş ancak değişiklik onun teferruata ait bazı meselelerinde olmuştur.

Kur’ân’da geçen; يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَـنُوا كُـتِبَ عَلَيْـكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُـتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَـبْلِـكُمْ لَعَلَّـكُمْ تَـتَّـقُونَۙ “Ey inananlar! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi (günahlardan) korunmanız için size de oruç farz kılındı.”[2] ifadesi ve Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadisinde Hazreti Davud’un (aleyhisselâm) orucundan bahsetmesi[3] önceki peygamberlerin getirdikleri ilâhî dinlerde de oruç ibadetinin bulunduğunun en açık delillerindendir.

Rivayet edildiğine göre ilk oruç Hazreti Âdem ile başlamıştır. Hazreti Âdem, her ayın 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutmaktaydı. Süleyman Aleyhisselam’ın her ayın başında, ortasında ve sonunda oruçlu olduğu; Hazreti İbrahim’in de her aydan üç gün oruç tuttuğu rivayet edilir.  Yine eski milletlerden Keltler, Meksikalılar, Perulular, Babilliler ve Asurlular’ın da oruca önem verdikleri bilinmektedir.

Yahudilikte oruç, günahtan dolayı duyulan pişmanlığın bir göstergesidir; oruç tutmak suretiyle tevbe edilir. Tutulan orucun, işlenen günahlara kefaret olması ve bu sayede günahlardan temizlenilmesi umulur. Bazen de toplumun başına gelen birtakım felâketlerin insanların günahlarından kaynaklandığı düşüncesiyle oruç tutulur. Oruç aynı zamanda bir matem nişanıdır. Yahudi tarihinin en felâketli günleri oruç tutularak yâd edilir.

 Hıristiyanlık’ta da -İslâmiyet’teki gibi olmasa da- oruç ibadetine rastlamaktayız. Yeni Ahit’te Hazreti İsa ve havarilerin oruç tuttuklarına dair bilgiler vardır.  Hıristiyanlar, hem günahlarına kefaret olsun hem de nefsanî arzularını köreltsin diye oruç tutarlar. Hastalar, çocuklar, askerler ve ağır işlerde çalışan işçiler dışında her Hıristiyan oruç tutmakla mükelleftir. Hazreti İsa (aleyhisselâm), havarilerine oruçla alâkalı şu tavsiyeleri yapar:

“Oruç tuttuğunuz zaman riyakârlar gibi mahzun çehreli olmayınız. Çünkü onlar, oruç tuttuklarını insanlara göstermek için yüzlerini asarlar. Doğrusu size derim ki onlar karşılıklarını aldılar. Fakat sen oruç tuttuğun zaman, başına yağ sür ve yüzünü yıka. Ta ki (oruç tuttuğunu) insanlara değil ancak gizlide olana göstermelisin ve gizlide gören sana aşikâr olarak mükâfat verecektir.”

Hint yarımadasında ortaya çıkan Hindu, Budist, Jain ve Sih dinlerinde de oruç ibadeti vardır. Fakat bu dinlerdeki oruç sadece din adamları sınıfını ilgilendiren bir ibadettir.

Cahiliye dönemi Arapları arasında da oruç mefhumu vardı. Hatta Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunlardan Aşûre gününde tutulan orucu hem tutmuş hem de tutulmasını emretmişti. İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ) şöyle rivayet etmektedir:

“Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sorduğunda kendisine şöyle cevap verildi: ‘Bugün iyi bir gündür. Allah Teâlâ bugün Musa (aleyhisselâm) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (aleyhisselâm) bugün oruç tutmuştur.’ Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Ben Musa’ya sizden daha yakınım.’ buyurdu ve Aşure günü oruç tutulmasını emretti.”[4]

Diğer bir rivayet ise şöyledir:

“Cahiliye devrinde Kureyş, Aşûre gününde oruç tutardı. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar kendisi oruç tuttuğu gibi sahabeye de bu orucu tutmalarını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca Aşûre orucu için, ‘İsteyen tutsun, isteyen tutmasın.’ buyurdu.”[5]


[1] el-Münâvî, et-Teârîf 1/344; et-Tehânevî, Kitabu Keşşâfi ıstılahati’l-fünûn 1/503. 

[2] Bakara sûresi, 2/183. 

[3] Buhârî, teheccüd 7; savm 59; Müslim, sıyâm 182. 

[4] Buhârî, savm 69, menâkıbu’l-ensar 52, tefsiru sûre (10) 2, (20) 1; Müslim, sıyâm 127, 128. 

[5] Buhârî, savm 1; Müslim, sıyâm 113, 116. 

Pin It

Oruç

  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2021 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.