Yazdır

Fethullah Gülen'in İslâmî Anlayışı ve Düşünce Çizgisi

Yazar: Davut Aydüz, Latif Erdoğan Tarih: . Kategori İki Çarpıtma Örneği

Oy:  / 24
En KötüEn İyi 

Yazarın, ön yargıları ve hazır dogmatik şablonları çerçevesinde sayın Gülen'e yaptığı isnatlara geçmeden önce, sayın Gülen'in İslâmî anlayış ve düşünce çizgisini kısaca irdelemeğe çalışalım: Fethullah Gülen, ülkesine ve milletine hizmeti ve bununla Allah'ın rızasını kazanmayı gaye edinmiş bir insan olduğunu defalarca açıklamıştır. Akademik çalışına, objektif bakış ve temel hukukî prensipler, İnsanlar hakkında hüküm verirken, sözlerine ve yaptığı işlere bakar. Kaldı ki, kişileri değerlendirmenin de en gerçekçi ölçüsü, onun yaptıklarıdır.

Fethullah Gülen, ülkesine ve milletine hizmet yoluyla Allah'ın rızasını kazanma gayesi güttüğünü hem konuşmalarında, hem yazılarında ifade etmektedir. Yaptıklarının sözlerini destekleyip desteklemediği, şu ana kadar ona nispet edilen faaliyet ve çalışmaların ülkemizin ve milletimizin yararına olup olmadığı ile ölçülür. Gerek kamu vicdanı, gerekse uzmanlar, bu konuda somut delillere dayalı olarak herhalde Fethullah Gülen aleyhinde tek bir söz söyleyemeyecekleri gibi, sürekli şahit olduğumuz üzere, en üst düzeydeki idarecilerimizden medya mensuplarına, iş adamlarımızdan, toplumumuzun başka kesimlerindeki kanaat önderlerine ve sokaktaki vatandaşımıza kadar, ön yargılarının kurbanı olmayan veya ön yargılarının kurbanı olanlarca şartlandırılmamış bulunan hemen herkes, Fethullah Gülen'in yaptıklarına candan destek vermektedir.

Sayın Gülen'in düşünce ve aksiyonunun dînî cephesi ve bu cephesi Allah'ın rızasını kazanmanın yolu, i'lâ-yı kelimetullah'tır. Yani, Allah'ın kelimesini, bir başka deyişle, Kur'an-ı Kerim'de 'Allah inkârcıların kelimesini alçalttı; Allah'ın Kelimesi ise yüce olandır' (9.40) ayetinde ifade edilen, Tevhit kelimesi, yani İslâm dahil bütün semavî dinlerin üzerine oturduğu 'Allah'tan başka başka ilah ve kendisine ibadet edilecek mabud yoktur' temel prensibini yüceltmektir. İ'lâ-yı kelimetullah, bir başka açıdan, Allah'tan başka tanrılık taslayanlara karşı mücadele edip, Rasulüllah'ın arkadaşlarından Rabî bin Amir'in Kadisiye Savaşı'nda İran orduları komutanına söylediği gibi, 'İnsanları sahte dinlerin karanlığından İslâm'ın aydınlığına, yerlerin basıklığından göklerin enginliğine, sahte tanrılara kulluktan tek Allah'a kulluğa çıkarma' gayreti içinde bulunmadır. Bu, her müminin vazifesidir. Bu vazife bir İslâm devleti korumak manâsına gelmez ve mutlaka bunu gerektirmez. Kur'an-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin hemen hiç biri bir devlet kurmamış, kurulmuş devlette `halifelik' yapan Hz. Davud ve 'meliklik' yapan Hz. Süleyman dışında hiçbir peygamber devlet başkanlığı da yapmamıştır. İnsanların nasıl bir idare ile idare edileceklerinin tayini Allah'a aittir; O, Kur'an-ı Kerim'de buyrulduğu üzere (2.26), mülkü, hakimiyeti, dilediğine verir, dilediğinden alır.müminin vazifesi Allah'ı, O'na ve diğer iman esaslarına inanmayı anlatmak, insanları inanmaya, Allah'a ibadete ve güzel ahlâklı olmaya çağırmaktır. İman, ibadet ve İsrail Oğulları'nda 10 emir olarak bilinen ve Kur'an-ı Kerim'in İsrâ sûresinde geçen temel emirler veya yasaklar - Allah'ın varlığına ve birliğine inanıp, O'ndan başkasına ibadet etmemek, anne-babaya iyilik etmek, zina yapmamak, hırsızlık yapmamak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, kesin olarak bilmediğimiz bir şeyin üzerinde durmamak ve hakkında hüküm vermemek, yeryüzünde kibirlenerek yürümemek, yetim hakkı yememek; yakınlara, yoksullara ve yolculara infakta bulunmak ve israf etmemek; çocuklara ve haksız yere herhangi bir canı öldürmemek- dinin temelidir. Bediüzzaman'ın dediği gibi, bunlar dinin yüzde 95'ini oluşturur.

İman, ibadet ve bu temel ahlâkî esasları insanlara anlatma işi önlenmemelidir. Çünkü bir, Allah'a kulluğun gereğidir ve dünyada gerçek saadet bunun üzerine oturduğu gibi, ebedî Ahiret mutluluğu da ancak bununla kazanılır. Evet, bazıları Fethullah Gülen'i Said Nursî'nin müridi olmakla nitelendiriyorlar. Buna cevabımız ilerde gelecektir. Fakat, şu kadarını ifade edelim ki, Said Nursî'yi bir defa olsun bile görmemiş olan Fethullah Gülen, pek çokları gibi Said Nursî'yi okumuş olabilir. Fakat, bir insanı okuma, onun her düşüncesini tasvip etme manâsına gelmez. Kaldı ki, Said Nursî'yi okuyan sadece Fethullah Gülen olmadığı gibi, bir insanın bir yazar, fikir adamı veya sanatçıdan istifade etmesi gayet normaldir. Fethullah Gülen, Said Nursî'yi okuduğu gibi, daha başka pek çok yazarı, meselâ Shakespeare'i, meselâ Tolstoy'u da okumuştur: Kaldı ki, Said Nursî olsun, Risale-i Nur düşüncesi olsun ve bu düşünceyi, ülke ve millet hizmetiyle birlikte, Allah'ın rızasını kazanmada vasıta yapanlar olsun, hiçbir zaman siyasetin, farklı devlet talebinin, sistem ve düzen düşmanlığının içinde olmamış ve daima anarşiye, teröre, bölücülüğe, kargaşaya karşı çıkmışlardır. Nitekim, bizzat Said Nursî, dinin temeli olarak açıkça şunu ifade etmektedir.:

'Yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah'a imandır. İnsaniyetin en üstün mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah'a iman içindeki marifetullah, [yani Allah bilgisi, vicdanda Allah'ı duyma]dır. Cin ve insanın en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, Allah bilgisi içindeki Allah sevgisidir. Ve insan ruhu, insan kalbi için en katışıksız sevinç, Allah sevgisinin verdiği manevî lezzettir. Bütün gerçek saadet, katışıksız sevinç, şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette Allah'ı bilmede ve sevmededir. Cenab-ı Hakk'ı tanıyan ve seven, nihayetsiz mutluluğa, nimete, nurlara, sırlara ya potansiyel olarak, ya da bilfiil mazhardır. O'nu tanınması gerektiği gibi tanımayan, sevmeyen sonsuz mutsuzluğa, elemlere ve vehimlere mânen ve maddeten müptelâ olur.' (Mektubat, 20. Mektup)

Güneşin ısı ve ışık vermesi vazgeçemeyeceği ve en tabî bir fonksiyonu olduğu gibi, bu sevgiyi ve mutluluğu tadan da, onu herkese götürmeğe çalışır. Artık bu, onun istese de vazgeçemeyeceği bir vazifesi ve hayâtının manâsı haline gelir. Bunu kavrayamayan, peygamberlerdeki ve ayrıca, Peygamberlik dışında, onların çizgisinde yürümeye çalışan zatlardaki her türlü ezâ ve cefâya rağmen insanları Allah'a götürme kararlılık ve uğraşını ve bu zatların insanlar tarafından neden sevilip sayıldıklarını da kavrayamaz.

İşte, insanları bu şekilde Allah'a götürme, onlara dünyada iman, bilgisi ve sevgisinin lezzetini tattırma, Ahiret'te de Cennet'i, sonsuz saadeti kazandırma cehd ve gayretinin adı cihattır. Cihat, Allah'la insanların arasındaki engellerin kaldırılması için yapılır. Fakat tarihte, meselâ son iki asırda ateizm, materyalizm ve komünizm şeklinde görüldüğü üzere, inkarcılıkla birlikte, bazı güç ve sermaye sahiplerinin insanlara hükmetme ve başkalarının, hattâ büyük çoğunluğun rağmına ve onların sırtından diledikleri gibi yaşama arzusu genellikle ön plana çıkmakta ve Din'in emrettiği bir Allah inancı, yalnız O'na ibadet etme emri ve 'yukarıdaki ahlâkî esaslar, bu güç ve iktidar heveslilerin işine gelmemektedir. Peygamberlerle gönderildikleri kavimler arasındaki mücadele de işte hep bu esaslar üzerinde dönmüştür. Bunlardan sonra insanların herhangi bir idarî sistem talepleri tamamen kendi hür reylerine kalmış bir mesele olduğu içindir ki, bir peygamberin peygamberliğini veya İslâmiyet'in hakkaniyetini kabûl edip etmemek insanların reylerine veya parmak hesaplarına bırakılmamışken, tercih edecekleri idarî sistem tamamen reylerine bırakılır.

Kur'an-ı Kerim'den bir peygamberin temel fonksiyonları şöyle anlatılır: İnsanlara, Allah'ın kâinattaki, tabiattaki, hayat ve hadiselerdeki, ayrıca İlâhî Kitap'taki tecellilerini ve ayetlerini okuyarak, anlatarak, (tefekkür, teemmül, tedebbür, tefakkuh gibi, Türkçe'mizde, hattâ başka dillerde tam karşılığı olmayan zihnî faaliyetlerle) onların zihinlerindeki yanlış kabûlleri ve batıl inanışları gidermek, böylece zihinlerini arıtmak; ayrıca aynı yollarla ve ibadetle kalplerini günahlardan arıtmak, sonra arıtılmış zihinlere ve kalbilere ilmi, Kitab'ı, neden ve niçinin bilgisini yerleştirmek, böylece onları kafa ve kalp bütünlüğüne ulaşmış kâmil insanlar haline getirmek. (Kur'an, 2.151;62.2)

İlginçtir ki, İslâm tarihi boyunca gelmiş bütün büyük alimler, tefsirciler, hadisçiler, fakihler, tasavvuf büyükleri ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Şah Veliyyullah gibi müceddid (dini yenileyici) kabûl edilen büyük zatların hemen hiç biri siyasete, sisteme karışmamış, sadece 'Nasılsanız öyle idare olunursunuz' Peygamberî prensibinden ve 'İdarecilerinize başkaldırmayan ve onlara beddua da etmeyin. Siz iyi olursanız, Allah da onları iyi eder. Siz kötü olursanız, Allah da başınıza kötü idareciler getirir' hadislerinden ve aynı manâdaki ilgili Kur'an ayetlerinden hareketle, insanları iman, ibadet ve ahlâk noktasında kemale ermeğe çağırmış ve erdirmeğe çalışmışlardır. İslâm tarihinde Haricîlerin ve İran Şiîliğinin dışında hiçbir ekol veya kimse siyaset eksenli hareket etmemiş, bilhassa Ehl-i Sünnet, hiçbir zaman dini siyasetin emrine vermediği gibi, dini siyasete de alet yapmamıştır. O kadar ki, Müslüman bir düşünür, daha lâyık oldukları halde, halifeliğin neden Peygamber Ailesi'nde kalmadığı ve devam etmediği sorusuna, 'Onlar, daha büyük bir saltanata, ahiret saltanatına lâyıktılar. Dünya saltanatına ise geçicidir ve aldatıcıdır' şeklinde cevap verir. Fethullah Gülen de, 'Ben, en büyük hedef olan Allah'ın rızasını bırakıp da dünyevî makamlara talip olmayı, bulunduğum mevkiden inme sayarım' demekle aynı şeyi kastetmektedir. İşte, tarih boyunca, aynı çizgide yürüyen sözünü ettiğimiz alimler, insanların nasıl bir siyasî ve idarî sistemle yönetilecekleri meselesini 'Allah'ın işi, Allah'a ait bir iş' olarak görmüş ve buna karışmayı Allah karşısında edebe aykırı kabûl etmişlerdir. Fethullah Gülen'i Bediüzzaman'ın takipçisi olarak takdim edip, Bediüzzaman'ı da din devleti taraflısı, dolayısıyla sayın Gülen'i de aynı şekilde göstererek, kendilerince suçlamaya çalışanlara hatırlatmak isteriz ki, Bediüzzaman, eserlerinin pek çok yerinde din devleti kurma gibi bir şeyin asla vazifeleri olmayıp, vazifelerinin sadece iman ve Kur'an hizmeti, yani, insanların imanlarının kurtulmasına çalışmak olduğunu tekrarlamakta ve talebelerini böylesi beklentiler karşısında sık sık ikaz ettiği gibi, başka türlü yönelişlerden de sürekli alıkoymaktadır. Bediüzzaman'ın Yeni Said dönemi diyerek, asıl misyonunu ortaya koyduğu 1925-1960 arasında geçen 35 yılda defalarca çıkarıldığı Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri, O'nun aksi bir faaliyet içinde olduğuna hiçbir zaman hükmetmemiş ve her türlü isnat ve iddiaya rağmen, aksi bir delil ortaya konamamış, kitapları ise 2000'e yakın beraat kararı almıştır. Fethullah Gülen de hiçbir zaman İslâm devleti, Şeriat düzeni gibi söylemlerde bulunmamıştır. Bu konuda medya organlarında ortaya atılan iddia ve isnatlar hakkında Fethullah Gülen'in avukatları tarafından açılan ve sayısı 100'ü aşan davalarda, bu iddiaları ortaya atanlar iddialarını ispata davet edilmişler, ancak bu iddiaların hiçbir mesnedi bulunmadığından çeşitli tazminatlara ve cezalara mahkum edilmişlerdir.

İslâm'ın siyasal bir hareket halinde algılanması, son yüzyılda, Orta Doğu'daki baskıcı rejimler karşısında başkaldıran insanların İslâm'ı başkaldırılarında bir gerekçe ve adeta bir ideoloji olarak kullanmalarından ve sunmalarından kaynaklanmıştır. Gülen düşüncesiyle bu hareketler arasındaki teme) fark da buradan kaynaklanmaktadır; siyasete yürüme stratejisi açısından değil, İslâm siyasal bir ideoloji olarak mı, bir 'din' olarak mı algılanmalı tartışmasından kaynaklanmaktadır; yani farklılık temeldedir; yüzeyde ve stratejide değildir. Aynı şekilde, Bağdat'ta yayınlanan ed-Difa' gazetesi, Bediüzzaman'ın sağlığında Risale-i Nur düşüncesiyle Müslüman Kardeşler'i karşılaştıran bir makale yayınlamış ve bu makale Risale-i Nur'un Emirdağ Lâhikası'nda iktibas edilmiştir. Bu karşılaştırmada şöyle denmektedir:

1. Nur talebeleri siyasetle uğraşmaz, siyasetten kaçar. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değildir.

2. Nur talebeleri, üstatlarıyla bir araya gelmiyor ve gelmeğe mecbur değiller. Risale-i Nur kitapları, Üstad yerine onlara ders veriyor. Müslüman Kardeşler ise, umûmî merkezlerde reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretlerine giderler.

3. Nur talebeleri çok yerlerde bulundukları halde, toplanmak, bir araya gelmek için hükümetlerden izin almıyorlar. Çünkü, bir,cemiyet olmadıklarından, bir araya gelme ve dolayısıyla hükümetlerden izin alma mecburiyete yok. Müslüman kardeşler ise, cemiyet oluşturma ve bu cemiyetin şubelerini açmaya muhtaç olduklarından, bulundukları yerlerdeki hükümetlerden izin almaya da mecburlar.

4. Nur talebeleri içinde 7-8 yaşındaki çocuklardan, ihtiyarlara kadar her yaşta, her meslekte insanlar vardır. Bunların hepsinin maksadı, Kur'an'ın hidayeti ve iman hakikatlarıyla nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim, irfan ve iman hakikatlarını yaymaktır. 28 seneden beri dehşetli mahkemeler ve sinsi, kıskanç düşmanlar, onların hizmetinde başka maksat bulamamıştır.

5. İhlaslı Nur talebeleri maddî menfaate önem vermiyorlar ve bir kısmı az bir geçime kanaat ediyor. Büyük bir fedakârlık ve ihlasla çalışıyor ve Allah'ın rızasını kazanmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Müslüman Kardeşler ise, Maksat itibariyle aynı mahiyette olmakla birlikte, bulundukları yer, konum ve mazı sebeplerle dünyayı tam terk edemiyor ve azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.