Yazdır

Yazar'ın Daha Başka Tutarsız İsnatları

Yazar: Davut Aydüz, Latif Erdoğan Tarih: . Kategori İki Çarpıtma Örneği

Oy:  / 16
En KötüEn İyi 

Bu temel açıklamalardan sonra, Yazar'ın, hepsi aynı kapıya çıkan iddia ve isnatlarına kısaca temas edebiliriz:

1. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Bediüzzaman ve Hasan el-Bennâ'yı sevmek, Şeriat istemek demek değildir. Yazar burada çarpıtmaların en büyüğünü yapıyor. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla adlı eserinde (c.2, s.226-9), farklı zaman, farklı şartlar ve farklı mizaçlardan dolayı bir din içinde farklı meşreplerin, yani faydalanma ve tatmin yollarının olabileceğini belirttikten sonra, Peygamber Efendimiz'in her asırda dini yenileyecek, yani, dindeki yanlış anlamaları giderip, dini o asra ve o asrın, hattâ her ülkenin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yorumlayacak bir müceddidin geleceğini bildirdiğini, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Bediüzzaman ve Hasan el-Bennâ'nın bu misyonun, yani müceddidlik misyonunun temsilcileri olabileceğini ifade etmektedir.

Yazar, misyondan kastın şeriat olduğunu söyleyiveriyor. Maksat, kafasındaki şablona ve peşin yargısına göre hüküm vermek olunca böylesi bir çarpıtma da tabiatıyla ortaya çıkıyor. Yukarda adı anılan şahıslardan hiç biri zerrece siyasetle, idare ile, devletle uğraşmamış, ilgilenmemiştir. Gülen, Fasıldan Fasıla c.l, s.306'da 'Hasan el-Bennâ bir devlet memuruydu. Daireye gidip gelirken trende etrafındakilere daima bir şeyler anlatırdı. Kahve sohbetleri yapardı' diyor.

Yazar bunu, Gülen'in Hasan el- Bennâ'nın örgüt kurma çalışmasını örnek göstermesi olarak yorumluyor. Halbuki Hasan el-Bennâ, tamamen tasavvuf geleneğinden gelme bir insandı. Siyasetle, devletle ve örgütle alâkalı hiçbir çalışması olmamıştı. O, insanlara İslâm'ı anlatırdı. Müslüman Kardeşler, Hasan el-Bennâ döneminde sistemle, siyasetle ilgilenmiyordu. Onların işi, sadece tebliğ ve irşad idi. (Hamid Algar, Muslim Brotherhood, al-Bayan) Tebliğ ve irşad, Yazar'ın iddia ettiği gibi, Şeriat propagandası yapmak demek değildir. İnsanlara İslâm'ı anlatmak ve onları İslâm'ın güzelliğine yöneltmek, yol göstermek demektir. Nitekim, Yazar'ın bu hususta iktibas ettiği yerde sayın Gülen, '(tebliğ ve irşadla) bir kişiyi hakiki müslüman yapamasak da, 10 kişinin küfr-ü mutlakını kırabildi isek, geriden gelenler için uygun bir zemin hazırlamış oluruz' demekle, tebliğ ve irşaddan maksadın, küfr-ü mutlakı, yani ateizmi kırmak ve daha sonra geleceklerin, o insanların daha derinden inanıp, daha iyi müslüman olmaları için çalışabilecekleri bir zemin hazırlamak demek olduğunu belirtmektedir. (s. 105). Fethullah Gülen'in de ifade ettiği gibi, nasıl Türkiye'de dine kökten düşman insanlar varsa, Mısır'da da vardı ve bunlar Hasan el-Bennâ'nın çalışmalarından rahatsız oldular. Neticede Hasan el-Bennâ şehid edildi ve O'nun şehadetinden sonradır ki, Müslüman Kardeşler, bilhassa içlerine sızmış bulunan Nasır gibi bazı sosyalist subaylarca politikaya kasden çekildi. Bugün Fethullah Gülen düşüncesini de yok etmek isteyenler, bu düşünceyi politize etmeğe ve sokağa çekmeğe çabalıyorlar. Çabalıyorlar ki, onu bitirmek için bahaneleri olsun. Bunu Mısır'da başardılar. Fakat, Fethullah Gülen çizgisinde politikanın, siyasetin, devlet ve düzen hesaplarının asla yeri yoktur. Bediüzzaman ve Fethullah Gülen gibi, İmam-ı Gazalî de, İmam-ı Rabbanî de siyasetten ve devlet, düzen hesaplarından uzaktılar.

2. Yazar'ın iddia ettiği gibi, Fatih'i, Yavuz'u, Kanunî'yi, Abdülhamid'i sevip takdir etmek, Osmanlı tipi ve şeriatla yönetilen bir düzen özlemi içinde olmak demek değildir. Bu insanları seven ve takdir eden yabancılar da vardır. Macaristan'da Kanunî heykeli dikiliyor, dünya Muhteşem Süleyman için anmalar düzenliyor. Onlar da mı şeriatçı? Yazar herhalde Marks'ı da, Lenin'i dev sever ve takdir eder. Her Marks'ı ve Lenin'i seven, Marksist-Leninist bir düzen istiyor mu demektir?

3. 'Geleceğin dünyasında tek hakim unsur İslâm olacaktır' fikri, yalnız Gülen'e has bir düşünce veya iddia değildir. Bu, bugün pek çok sosyologun, tarih sosyologu ve siyaset bilimcisinin öngörüsüdür. Bugün pek çok düşünür 21. asrın din asrı olacağını söylemekte, Papa II. John Paul bu konudaki ümitlerini Ümidin Eşiğini Açarken adlı kitabında açıkça ifade etmekte ve Hıristiyanlık dünyasında bir yandan klasik Hristiyan mezheplerine ait kiliseler kapanırken, harıl harıl Evangelist denilen misyoner kiliseleri açılmaktadır. Hristiyanlar, bilhassa Asya ve Afrika'dan dinleri adına çok ümitli olup, bugün Asya ve Afrika ülkelerinde Hristiyan misyonerler hummalı bir faaliyet içindedirler. Buna karşılık, Müslümanlar da gelecek asırda din olarak İslâm'ın söz sahibi olacağı ümidini taşımaktadırlar. Bundan Yazar rahatsız olabilir, fakat bu ülke halkının çok büyük çoğunluğu müslümandır. Bir müslüman olarak sayın Gülen'in gelecek asrın İslâm asrı olacağını söylemesi ve bu ümidi taşımasından daha tabiî bir şey olamaz.

4. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla'da (c.1, s.119), 'Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki, söylenmesi gereken her şeyi söylerse, kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhine ağırlaştırılabilir, dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir' demektir. Yazar, burada da, sanki insanların içinden geçenleri okurmuşçasına, hizmet eri'nden kastın tarikat mensubu militan ya da mürit olduğu, hemen söylenmemesi gerekenin de 'Şeriat istiyoruz' sözü olabileceği sonucuna varmaktadır.

5. Fethullah Gülen'in ifade ettiği 'hizmet'ten kastın ne olduğunu yukarda uzun uzun tartıştık. Burada söylenmemesi gereken ise, bir doğrunun herkese aynı şekilde anlatılamayacağı hususudur. Meselâ, Allah'a inanmayan bir insana 'namaz kıl' denmez. Namazın hakkıyla kılınmadığı, orucun tutulmadığı, inancın zayıf olduğu bir ortamda sünnetler gibi, bunlar derecesinde ağırlıklı olmayan kurallar üzerinde, onları ana mesele yapacak ölçüde durulmaz. Bir farz, bazen diğer farzı farziyetten düşürür. Meselâ, savaşa çıkıldığında, Ramazan da olsa oruç tutulmaz. Seferde namazlar kısaltılır. Bunların yanısıra, bazı gerçekler herkese söylenmez. Meselâ, Fethullah Gülen, Ayasofya'nın bir remiz, bir simge olduğunu yazıyor. Yazar, bunu da konu yapmış. Ayasofya gibi, Mescid-i Aksâ ve Kâbe de birer simgedir.

Fakat, buradaki simgenin manâsını anlamak ve kabûl etmek için, Allah ve Kader inancının İslâm'ın istediği şekilde olması gerekir. Dolayısıyla, bunun niçin simge olduğunu herkes kavrayamayabilir. Tasavvuf'un pek çok meseleleri herkesi ilgilendirmez. Onun içindir ki, Muhiddin-i Arabî, 'Bizden olmayanların bizim eserlerimizi okuması haramdır' der. Yine onun içindir ki, Hz. Ebu Hüreyre, 'Rasûlüllah'tan iki kap dolusu ilim belledim. Birinci açıkladım; diğerini açıklarsam kellem gider' demiştir. Hallac-ı Mansur'un, İşrakîliğin kurucusu Sühreverdî'nin idam edilmesine, bu türden, halkın anlayamayacağı ve onl

Bunlardan ayrı olarak, tarihte de, günümüzde de insanların sırf inançlarından dolayı takibe uğradığı ve öldürüldüğü çok vakîdir. Firavun ailesi Hz. Musa'yı öldürmeğe yeltenince, o aileden olup da, o ana kadar imanını gizlemiş bulunan bir kişi hemen ortaya çıkmış ve 'Allah dediği için, bir insanı öldürecek misiniz?' diyerek, Hz. Musa'yı korumuştur (Kur'an, 40.28). Aynı şeyi, Kureyş'ten bazıları Peygamber Efendimiz'in üzerine çullandığında, Hz. Ebu Bekir yapmıştır. Aynı gerçeği, Kur'an-ı Kerim'de anlatılan 'Ashab-ı Kehf' (Yedi Uyurlar) hadisesinde de görürüz. Allah'a inanmış olan gençler, kavimlerinin kendilerini öldürmelerinden endişe ederek dağda bir mağaraya gizlenmişler, 309 yıl uyuduktan sonra, Allah'ın izniyle uyanıp, içlerinden birini ekmek almak üzere şehre göndermişlerdir. Gönderirken, içlerinden lider pozisyonunda olanın söylediği çok önemlidir: 'Öylesine gizli hareket etsin ki, onu keşfetmekle kimse farkınıza varmasın. Eğer sizi ortaya çıkaracak olurlarsa, ya taşlayarak öldürürler, ya da dinlerine geri döndürürler. O takdirde, artık ebedi- yen kurtuluşa eremezsiniz.' (Kur'ân, 1 8.19-20)

Açıktır ki, burada 'telattuf kelimesiyle ifade edilen gizlenme, dinin, inancın korunması, putperestliğe dönmeme ve yakalanıp, öldürülmeme içindir. İşte, Fethullah Gülen, her şeyi hemen söylememe ikazıyla bu hususlara parmak bastığı gibi, yine Yazar'ın serrişte ettiği 'telattuf u aynı gayeye yönelik olarak dile getirmektedir.

6. Yazar'ın, Fethullah Gülen'in Şeriat düzeni istediğine dair iddialarını güya dayandırdığı sayın Gülen'e ait ifadelerden bir diğeri de, Gülen'in, dinin parçalanma, bölünme kabûl etmez bir bütün olduğunu ve İslâm'ın tatbik edilemeyen ve edilemeyecek hiçbir meselesinin olmayıp, Allah Rasûlü'nün 23 senelik zaman dilimi içinde mikro planda olmuş, olacak her türlü probleme çare bulduğunu ve yapılması gereken şeyin, O'nun ortaya koyduğu çözümlerin yorumlanması gerektiğini söylemesidir (s. 75-76). Bu, sadece bir gerçeğin objektif ifadesinden ibarettir. Dinin bölünme, parçalanma kabûl etmeyeceğini söylemek, dînî bir hakikatın dile getirilmesidir.

İslâm'ın tatbik edilemeyecek hiçbir meselesinin olmadığını ifade ettiği yerde, sayın Gülen, 'İslâm'ın bütün prensiplerine kıyasla, 100'de 20 0ranında, kalan bazı meselelerin içtihada açık olması da, bunlara göre yorumlanabilmesine kolaylık sağlamak ve İslam'ı her devir ve zamanda yaşanabilir dinamik bir hukuk sistemi haline getirmek içindir' demektedir (Fasıldan Fasıla, c.2, s.52).

Yazar, nedense bu cümleleri aktarma gereği duymamıştır. Bediüzzaman, 'İslâm'ın 100'de 95'i iman, ibadet, ahlâk ve muamelâta ait hususları içine alır. İdareye müteallik meseleler ise ancak % 5 kadardır. Onu da idarecilerimiz düşünsün' der. Fethullah Gülen 'ise yukarda naklettiğimiz ifadelerinde % 20'sinin içtihada açık olduğunu söylüyor. Bir defa, bu tür gerçekleri dile getirmek, onların olmasını istemek manâsına alınsa bile, İslâm'ın 100'de 20'sini içtihada açık meseleler olarak gören sayın Gülen'in, Yazar ve benzerlerinin kafasındaki Şeriat'ı istediği manâsı nasıl çıkarılabilir?

7. Yazarın yaptığı en gülünç çarpıtmalardan biri de, Fethullah Gülen'in cihad konusunda yazdıklarına getirdiği yorumdadır. Sayın Gülen şöyle diyor:

'Allah yolunda mücadele eden ve davasını anlatmayı (bu davanın ne olduğunu yukarda uzun uzun izah ettik) kendine yol edinen, kat'iyen diğerleriyle (oturup, bu işi yapmayanlarla) aynı seviyede mütalâa edilemez... Dikkat buyurun! Bir tek gün, memleketi saran tehlikeler karşısında hangi gedikten ve delikten memlekete felâket ve helâket sızacak, işte bunu gözetlemek için orada duran ve kuracağı sistemle o gediği kapamaya çalışan insan, Kâbe'den daha hayırlı bir iş yaptığını söy'lese ve yemin etse, yalancı değildir.' (s. 107)

Sayın Gülen, bu satırların öncesinde şunları yazıyor:

'Rasûl-ü Ekrem buyuruyor ki: 'Bir tek gün, Allah yolunda ve Allah uğrunda, gelen tehlikeleri gözetlemek üzere uymayan göze sahip olmak ve bir gedikten böyle muhtemel bir tehlikeyi gözetleyen, dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlı bir iş yapmış demektir.' (Asrın Getirdiği Tereddütler, c.3, s.191-192)

Bu satırlarda ifade olunan, memlekete gelecek felâketler veya düşman sızmaları karşısında bir gün olsun nöbet tutmanın ve bu hususta gereken tedbirleri almanın fazileti ve Allah katındaki değeri değil midir? Fakat Yazar bu kadar açık ifadeleri, 'mevcut sistemin çöküşü sırasında onun yerine kurulacak İslâmî düzeni getiren kişinin Kâbe'den daha hayırlı iş yapmış olacağının vurgulanması' olarak yorumlayabilmektedir. Çarpıtmanın bu kadarı için söyleyecek söz bulamıyoruz.

8. Yazar, Fethullah Gülen'in bir kadro hareketi içinde olduğunu ve daha önce bu kadro için Nur talebeleri, onların yetiştiği yerler için de Nur medreseleri tabirlerini kullanırken, 28 Şubat 1997'deki MGK toplantısından sonra ağız değiştirip, 'Işık evleri, Işık süvarileri, Altın nesil' tabirlerini kullanmaya başladığını iddia ediyor. (s.113-114) Halbuki Fethullah Gülen, hemen hiçbir yazısında ve konuşmasında Nur medreseleri, Nur şakirdleri, nur müridleri tabirlerini kullanmamıştır. O, eskiden beri Işık evleri, Işık süvarileri, Altın nesil gibi tabirleri kullanmaktadır. Daha 1976 yılında Altın Nesil isimli konferansını Türkiye'nin pek çok şehrinde vermiştir. Bu konferans kitaplaştırılmıştır. Altın Nesil'den kasdın ne olduğunu merak edenler, o kitaba bakabilirler.

9. Fethullah Gülen, Zamanın Altın Dilimi adlı eserinde (s.150-156), İslâm ülkelerinde ve hususiyle Türkiye'de dış mihrakların oyunlarından bahsederek, şöyle der:

'Zirvedekiler, milleti sevk ve idare adına, şahsiyetli ve millî ruh kaynaklı bir politika belirleyecekleri güne kadar da bizim uyur-gezer kalmamız, düşmanlarımızın da sinsi oyunları, gizli işgalleri ve İslâm ülkelerini içten içe fethetmeleri devam edeceğe benzer. Bugün yeryüzünün büyük bir bölümünde söz mütegallibelerde bitiyor.. gücü temsil edenler zayıfa hakk-ı hayat tanımıyor.. her yerde zorbalık ve kabadayılık alkışlanıyor... Süper güç ve devletlerin politikaları, hemen her zaman zayıf ve güçsüzleri istismar etme 'sömürme' istikametinde işliyor...'

ara ters gelen ifadeleri sebep olmuştur. Meselâ, bir gün Muhiddin-i Arabî, çevresindeki insanlara 'Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır' der. Hazretin üzerine yürürler. Fakat, vefatından sonra o anda bulunduğu yer kazılır, altın çıkar.

 

Yazar, herhalde anti-emperyalist olduğu iddiasındadır. Anti-emperyalizm iddiasında samimî olan birinin bu satırları alkışlaması gerekir. Fakat o, aşağıda değineceğimiz üzere, kendisiyle ve vakıalarla çelişmeyi de göze alarak, Fethullah Gülen'i, hem, ana özelliği anti-Amerikancılık olan İslâmcılıkla, hem Şeriatçılıkla, hem de ılımlı Amerikan İslâmcılığıyla niteleyebilmektedir. Ayrıca, bu satırlara hiç temas etmeden, bunlardan sonra gelen ve bir sonraki makalede yer alan aşağıdaki satırları iktibas ederek, Fethullah Gülen'in yeni bir toplumsal/siyasal düzen adına kadro hareketi içinde olduğunu iddia edebilmektedir:

'Bu alabildiğine kör, sağır ve kalbsiz gidişe 'dur!' diyebilmek için, bugünü-yarını aynı anda görecek kadar basiretli; çevresinde olup biten şeyleri sezip anlayabilecek, anlayıp değerlendirebilecek kadar fırasetli; oyun ve entrikalara tenezzül etmeyecek kadar mü'min... insanlara ihtiyaç var. Beş-başı mamur bu engin ruhlar yetiştirilerek, bu fıtrî ihtiyaç giderilmezse, zalim, zulmüyle başını alıp gidecek.. mazlum ve mağdur da yaşama adına zillet çekecek...

'Bizim dünyamız adına 18. asır, özünden uzaklaşanların ve muhakemesiz mukallitlerin; 19. asır, kendini değişik fantezilere kaptırmış, geçmişiyle ve tarihî dinamikleriyle zıtlaşanların; 20. asır, bütünüyle yabancılaşanların, kendini inkâr edenlerin, dolayısıyla da ışık ve rehberini hep dışarda arayanların çağı olmuştur. Dört bir yanda tüllenen emârelerin de te'yidiyle, 21 . asır ise, bir inanç ve inanmışlar asrı ve bizim için bir rönesans çağı olacaktır.'

'Evet, muhakemesizlerin, akılsızların ve fanteziler arkasında yüzer-gezer yığınların içinden, çağını düşünen, muhakeme eden, akıl kadar tecrübeye, tecrübe kadar akla ve ikisi kadar da ilhama ve vicdana inanan, güvenen yepyeni bir insan doğacaktır.. her şeyiyle mükemmelin peşinde, heptenci, dünya ve ukbâ muvazenesiyle kanatlı, kalp ve kafa izdivacına muvaffak olmuş yepyeni bir insan. Elbetteki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı, sarsıntısı, sıkıntısı olacaktır. Ama mevsimi gelince, bu mübarek velâdet mutlaka gerçekleşecek ve bu ayyüzlü nesil Hızır gibi birdenbire aramızda belirecektir.'

Bu düşüncelere katılmayacak kaç insan vardır? Fethullah Gülen, burada yazdıklarını, kendisiyle yapılan röportajlarda da dile getirmiş ve kimse bundan, O'nun yeni bir toplumsal/siyasal düzen için kadro hareketi içinde bulunduğu sonucuna varmamıştır. Aşağıda değineceğimiz üzere, Can Kozanoğlu ve Ahmet İnsel gibi, O'na benzeri isnatlarda bulunanlar da, O'nun bir Şeriat düzeni peşinde değil, gücü ön plana alan bir hareket içinde olduğu iddiasını seslendirmişlerdir. Kaldı ki, Fethullah Gülen, bir düşünür, bir yazardır. Her yazar ve düşünür gibi, o da fikirlerini ifade eder. Bu fikirlere katılır veya katılmaz, katılmadığınız noktada da, bir takım peşin yargılar ve şablonlar çerçevesinde suçlamaya, olmadık isnatlarda bulunmaya gitmek yerine, neden katılmadığınızı objektif kriterler açısından dile getirir ve kendi fikirlerinizi söylersiniz.

10. Ayrıca, sayın Gülen'i takıyye ile suçlayanlar, yukarda geçen 'oyun ve entrikalara tenezzül etmeyecek kadar mü'min' cümlesine dikkat etmelidirler. Burada mü'min daha çok kelime manâsıyla kullanılmıştır. Çünkü mü'min, 'emniyet insanı' demektir. Aldatma onun semtine uğramaz. Peygamberimiz'e kendisine inanmayan Kureyşliler bile Muhammedü'l-Emîn derlerdi. Bütün peygamberler için 'emniyet' en önemli sıfat olup, her biri, tebliğine 'Ben emîn bir elçiyim' diye başlamıştır. Dolayısıyla, takıyye gibi, aldatma demek olan bir sıfat mü'minde bulunmaz. Çünkü, aldatma ve yalan küfür sıfatıdır. Hz. Ebu Bekir doğruluğuyla, en yüce insanî mertebeye çıkmış, Sıddîk (doğruların doğrusu) diye anılmış, buna karşılık Müseylemetü'l-Kezzab, yalancılığıyla en aşağı derekeye inmiş ve 'yalancıların yalancısı' olarak anılmıştır. Yine, Yazar'ın 'muridâna ve militana notlar' nitelemesiyle kitapçığına aldığı ifadelerinde Gülen,'şefkat, merhamet, muhabbet ve müsamahada hep önde bulunulmalıdır. Muhatabımızla tabiî, fıtrî ve riyasız bir münasebet çok önemlidir' demekle (s.138-139), takıyye gibi aldatmalara kapıyı kapamış olmuyor mu? Yine Gülen, bir başka ifadesinde, 'bugün bir ateistle de karşılaşsam, aynı şekilde davranırım. Ve bu, kat'ıyyen mümaşat, müdarat ve takıyye değildir' demektedir. (s.142)

11. Fethullah Gülen, Yazar'ın kendince 'müridâna notlar' veya 'militana notlar' diye niteleyerek, kitapçığına aldığı ifadelerinde, apaçık olarak maksadını ortaya koymaktadır: 'Devrimizde en ehemmiyetli mesele, imanın kurtulmasıdır.'

'Devrimizin şartlarında irşad, tebliğ ve mücadele vasıtası ilimdir. Demek ki, devrimiz ne Fatih ve Yavuz devri, ne kılıç ve top devri, ne de sadece gönülleri aşk ve ilhamla coşturma devridir. Devrimiz, müsbet ilmin yanında ilham, onun yanında da fikir ve kültür devridir.' (s.l 37)

Bu satırların neresinde siyasal hareket, yeni bir düzen kurma hedef ve mücadelesi var?