Yazdır

Okullarda toplu beddua yalanı

Yazar: İdris Gürsoy Tarih: . Kategori İstihbarat Yalanları ve İftiralar

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Okullarda toplu beddua yalanı

12 Şubat 2014, TMSF’nin gazetesi Akşam yazarı Murat Kelkitlioğlu, Suudi Arabistan’daki Türk okullarında gece yarısı çocuklara Başbakan Tayyip Erdoğan ve arkadaşları için zorla beddua ettirildiğini öne sürdü. Gazete, iftirayı köşesine taşıyan Kelkitlioğlu’nun yazısını manşetine kutu yaptı. Yazıda, beddua olayı “Cemaat’in Suudi Arabistan’daki okullarında yaşanıyor. 15 gün önce planlı şekilde gerçekleştirilmiş” deniliyordu.

Haberin asparagas ve skandal olduğunu ortaya koyan gerçek ise şuydu: Suudi Arabistan’da Hizmet Hareketi’ne ait hiçbir okul yoktu. Gerçek bu kadar ayan beyan ortadayken, ‘bir arkadaşım anlattı’ denilerek karalanan bu satırların gazete manşetinden verilmesi, bir kara mizah örneği olarak Türk basın tarihindeki yerini aldı. Suudi Arabistan’da sadece Türkiye Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından açılan Türk okulları bulunuyordu. Bu okulların müfredatları ve öğretmenleri MEB tarafından belirleniyordu.

Akşam’ın birinci sayfaya taşıdığı dehşet haberle ilgili ibretlik yalan haber şöyleydi: “Olay, Cemaat’in Suudi Arabistan’daki okullarında yaşanıyor. Bu uygulama 15 gün önce bütün okullarda planlı bir şekilde gerçekleştirilmiş. Okulların yurtlarında kalan öğrenciler, gece saat 03.00’te uyandırılarak teheccüd namazı için abdest almaları istenmiş. Öğrencilere, ağabeyleri öncülüğünde teheccüd namazı kıldırılmış. Daha sonra Başbakan Erdoğan ve arkadaşları için Ya Kahhar duası okunmaya başlamış. Duaya şaşıran çocuklar bir an duraksayınca, ibadeti yöneten abilerinin uyarısıyla daha gür bir sesle Ya Kahhar duası yarım saat kadar devam etmiş. Ya Kahhar duası zalimin ıslahını, mümkün olmadığı halde kahrına niyet eden bir dua. Yani Erdoğan ve arkadaşlarına yine beddua ediliyor. Ancak duanın çok özel bir tarafı var. Hakkında beddua edilen kişi bunu hak etmiyorsa kahır için okuyan ona zulüm etmiş olacağından bu beddua kendisine dönüyor.”

Suudi Arabistan’da Hizmet’e ait okulun olmadığı gerçeğinin ortaya çıkmasından sonra aynı yazar 15 Şubat’ta yine bir yazısında, özür dilemek yerine iftirayı sürdürdü. Hiçbir belge ortaya koymadan şu cümleleri kurabildi: “Cemaat okullarındaki öğrencilerin gece yarısı uykudan kaldırılıp beddua ettirildiğini yazınca fırtına koptu. Suudi Arabistan’daki okulda da bu duanın ettirildiğini yazınca bazı çevreler, “Cemaat’in Suudi Arabistan’da okulu yok. Bilip bilmeden nasıl yazıyorsun, çamur atmak istiyorsun?” suçlamalarıyla linç kampanyası başlattı. Arkadaşlar, bedduayla ilgileneceklerine okulla ilgilenmeyi seçtiler. Okul Suudi Arabistan’da, Medine’de. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir okul. Ancak, nasıl ki Türkiye’de Emniyet’te, yargıda, bürokraside, Millî Eğitim’de olduğu gibi ‘paralel yapı’nın personeli ağını kurmuşsa bu okulda da kurmuş. Sadece bu okula değil, diğer birçok Millî Eğitim Bakanlığı’na ait okullara bu yapının adamlarının atanması için baskı yapılıyor. Biraz araştırırsanız bu okuldaki cemaat ağırlığını çok rahat anlarsınız. Bu yapılanlar resmî, legal işler değil ki. Tam anlamıyla illegal, korsan uygulamalar.”

Yalan haberle ilgili Gülen’in avukatı Nurullah Albayrak’ın açıklaması şöyleydi: “Bir kısım yazılı ve görsel medyada uzun zamandır en temel hukuk ve ahlak ilkeleri hiçe sayılarak yayınlar yapılmakta, yalan ve iftira hiç olmadığı kadar fütursuzca kullanılmaktadır. Bu yayınların habercilik gayesiyle değil, psikolojik harekât, kara propaganda ve dezenformasyon amacıyla yapıldığı kamuoyunun malumudur. Yalan ve iftiradan medet uman bu odaklar tarafından, müvekkilimin ‘Başbakan’ın ölmesi için beddua edin emri verdiği’ şeklinde ahlaksızca bir iddia ortaya atılmıştır. Hukuku hiçe sayan bu kişiler ahlak ilkelerini de altüst ederek insanları karalamaktan ne yazık ki çekinmemektedirler. Çirkin, densiz, seviyesiz bir iftiradan ibaret olan bu iddia kesinlikle doğru değildir. Olayları çarpıtma hıyanetini irtikâb eden, kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bu insanlar, iftiralarına yenisini ekleyerek ‘Başbakan’ın ölmesi için beddua emri verildi’ diyebilmiştir. Bu alçakça iddiaya bir de bununla ilgili kayıtlar var denilerek kılıf uydurmaya çalışmak insafsızlık, vicdansızlık ve ahlaksızlıktır. Ayrıca son günlerde ölme, öldürme ve suikast ifadeleri sıkça dillendirilmeye başlanmıştır. Toplumsal ayrışmanın yaşandığı, kin ve nefretin körüklenmeye çalışıldığı içinde bulunduğumuz günlerde bu tarz söylemlerden kaçınılmalı ve ülkemizi kaosa sürükleme niyetinde olan karanlık odaklara fırsat verecek eylemlerden uzak durulmalıdır.”

Beddua yalanı meydanlarda!

Bütün açıklamalara rağmen Başbakan Tayyip Erdoğan her fırsatta ‘bize beddua ettiriliyor’ yalanına sarıldı. Miting meydanlarına yalanı taşıdı.

Hem de yeni iftiralarla…

Şubat ayı içindeki Sivas mitinginde, “Yurtlarda yavruları bedduaya kaldırıyorlar. Hale bakın. Bu ne zillettir.” dedi. Yozgat’ta iddiasını bir adım ileri taşıdı ve “Bugün Yozgat’ta yanıma bir grup genç kız geldi. Dediler ki ‘Başbakan’ım biz evlerde kalıyoruz, bizi gece ibadete kaldırıyorlar ve size beddua ettiriyorlar.” ifadelerini kullandı. 24 Şubat’ta Afyonkarahisar ve Kütahya’da ise, “Dün Sivas’ta bir olay yaşadım. 8 kızımız valilikte yanıma geldiler. Başı açık ve örtülü. Bunlar paralel yapının evlerinde kalıyor. Dediler ki, “Başbakan’ım bizi ciddi baskı altına alıyorlar. Geceleri ablalar bizi kaldırıp size beddualar yaptırıyor. Çok daha ilginci, ‘Sizinle ilgili yalan yanlış dezenformasyonla bize bilgi aktarıyorlar. Ailenizle ilgili aktarıyorlar. Biz inanmıyoruz ama biz de korkuyoruz. Çünkü bizim ailelerimize de yalan haberler göndermek suretiyle bizi karalayacaklarından korkuyoruz.’ diyorlar. Bunun insanî, vicdanî, İslamî bir yanı olabilir mi?” dedi. Ancak bu iftira da çok vakit geçmeden yalanlandı. Kızların AK Parti gençlik kollarında olduğu anlaşıldı.

Erdoğan’ın açıklamalarındaki çelişkiler dikkat çekiciydi. Afyonkarahisar’daki beddua ile ilgili sözlerinde vahim bir nokta daha vardı. Şöyle diyordu: “Çok daha ilginci, ‘Sizinle ilgili yalan yanlış dezenformasyonla bize bilgi aktarıyorlar. Ailenizle ilgili aktarıyorlar. Biz inanmıyoruz ama biz de korkuyoruz. Çünkü bizim ailelerimize de yalan haberler göndermek suretiyle bizi karalayacaklarından korkuyoruz’ diyorlar. Bunun insanî, vicdanî, İslamî bir yanı olabilir mi?” Başbakan, bu sözlerle yurtlarda kalan genç kızlara şantaj yapıldığını ima etmeye çalışıyordu. Başbakan, ‘Madem kızlar size gelmiş ‘bize şantaj yapılıyor’ Neden onlara ‘savcılıklara suç duyurusunda bulunun’ demedi?

28 Şubat’taki Kur’an kursu yemini yalanı

‘Gülen okullarında beddua ettiriliyor’ yalan haberleri 28 Şubat sürecindeki ‘Kur’an kurslarında ettirilen yemin’ manşetlerini hatırlatmıştı. 28 Şubat 1997’nin üzerinden 17 yıl geçmişti ama alışkanlıklar devam ediyordu. Anlaşılan aynı merkez, Kur’an kurslarının yerine Gülen okullarını koyarak benzer bir senaryo yazmıştı. İki haberde de metinlerin uydurma olduğu apaçık ortadaydı. Yemin nerede yapılmış, kim söylemiş, kim yazmış ve ne zaman ettirilmiş hiçbir bilgi yoktu. Peki, 28 Şubat’taki ‘Kur’an kursu yemini’ haberlerinin arkasında ne vardı?

28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu’nun üzerinden üç-dört gün geçmişti. Toplantı öncesi oluşturulan gerginlik sürüyor, Necmettin Erbakan hükûmeti üzerindeki baskılar artırılıyordu. Kur’an kursları ve imam-hatipler psikolojik harekâtın hedefiydi. Bazı medya organları ve gazetecilere servis edilen yalan-yanlış bilgilerle Kur’an kursları ‘hücre evi’ gibi gösteriliyordu. MGK’da neler konuşulduğu, hangi raporların masaya konduğu ‘yararlanılacak’ gazetelere en ince ayrıntılarına kadar sızdırılıyordu. Bu küçük bilgiler manşetlerde, köşelerde, ekranlarda kolayca yer buluyordu. Nitekim Kur’an kursu yemin metinleri gazetelere şu manşetlerle yansımıştı: “Kur’an kursunda ‘cihat’ andı” (Hürriyet), “Ürperten yemin, işte Kur’an kursu andı” (Sabah), “Yemine bak yemine” (Gözcü), “Kur’an kurslarında şeriat yemini” (Radikal)... Habere(!) göre Kur’an kurslarında küçük çocuklara şu yemin yaptırılıyordu:

“Ben Muhammed, Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliğiyle savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allah’ım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim.”

Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Dairesi tarafından MGK görüşmelerine sunulmak üzere Kur’an kursları dosyasında bu ant yer alıyordu. Dosyanın içindeki bir başka raporda ise şu ifadeler dikkat çekiyordu: “Kur’an kursları, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na ve Türk millî eğitiminin temel kanunlarına aykırı bir şekilde ve yaygın olarak yetkisiz ve niteliksiz kimseler tarafından yürütülmektedir. Söz konusu kurslarda, en körpe beyinlere Kur’an öğretilmesi bahanesiyle, laiklik ve Atatürk düşmanlığı aşılanmaktadır. Bu kursların hemen hepsinde, Kur’an kursları andı içilmektedir.”

28 Şubat’ın gerekçelerinden biri olan bu yemin aslında 40 yıl önce basılan bir kitapta da yer alıyordu. Yemin ilk kez 1960’larda gazeteci İlhami Soysal tarafından gündeme getirilmiş, o zaman bir kanıt ortaya konulamamıştı. Yoksa yemin o günkü operasyon planlarından biri miydi?

Yemin gazetelere yansıdıktan hemen sonra dönemin Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Nevzat Ercan harekete geçti. Yeminle ilgili iddiayı ortaya koyan kurumlardan bilgi istedi. Ancak kendisine ne bilgi ne belge verildi. Ercan, araştırma sonucu raporlara yansıyan olayın soyut bir iddia olduğunu öğrendi. Yıllar sonra olayı Aksiyon’a anlatan Ercan, Kur’an kurslarında böyle bir yemin edildiğine dair Diyanet’e veya resmî kurumların hiçbirine ihbar bile gelmediğini belirtiyor.

Peki, binlerce Kur’an kursunu zan altında bırakan bu dehşet verici raporları kim hazırladı? 28 Şubat 1997’de cuntacılar kimlerle işbirliği yaptı? Medya nasıl kullanıldı? Siyaset kurumu süreci neden engelleyemedi? Muhalefet cuntacılara niçin destek verdi? Dönemin bakanlarından DYP’li Nevzat Ercan sorularımızı cevapladı.

-Kur’an kursunda cihat yemini haberlerinden sonra soruşturma açıldı mı?

Hayır. O iddia olarak geldi, gerçek olmadığını söyledik. Kur’an kursuna ilgilileri davet ettik, gelin hangi Kur’an kursuna istiyorsanız gidin, dedik. Çocuklar hafta başında okullarda olduğu gibi İstiklal Marşı ile kursa başlar, hafta sonu İstiklal Marşı ile tatile girer, söylenenin tam aksine okullarda ne yapıldı ise benzer şeyler yapılıyor kurslarda. Basına yansıdığı şekli ile hiçbir Kur’an kursunda ant okunmuş değil.

-Kapatılan kurs oldu mu?

Hayır, kapatmayı gerektirecek, yaşanmış bir şey yok ki kapatılsın.

-Raporu hazırlayanlara ‘Bu nedir?’ diye sordunuz mu?

Sorduk tabii. Hangi Kur’an kursu olduğu bilinmiyor. Bu maksatlı, belli şeylere zemin hazırlamak için ortaya atıldı. Siyasetin alanına müdahale etmek amaçlanmışsa hep irtica tehdidi öne sürülmüştür. Fadimeler, Kalkancılar, Aczimendiler… Ne oldu onlara? İnsanlar sanıyordu ki Türkiye bu, Müslümanlık bu. Bir atmosfer meydana getirip böyle bir tehdit ve tehlike var diye durumdan vazife çıkarmak, Türkçesi bu.

-Bir senaryo planlandı, oyuncular bulundu diyorsunuz…

Aynen öyle. Böyle muhal birtakım tehlikeler aslında yok ama varmış gibi senaryolar hazırlandı, ardından da postmodern darbe gerçekleştirildi.

-Asker, süreçte kimlerle, nasıl işbirliği yaptı?

TSK’yı bir kurum olarak genelleyerek ele alıyor değilim ama onun içinde darbe heveslisi cuntacılar var, bunları yaşadık; ama bunlarla beraber işbirliği içinde belli bir basın, bir sermaye vardı. Belli sivil toplum örgütleri işin içindeydi. Hatta belli bir siyasî kanat da vardı. Bir kısım siyasetçi de kendi geleceği adına çanak tutmasaydı bu darbeler kolay olmazdı. En büyük işçi sendikası, esnaf temsilcisi, konfederasyon, sermayeyi temsil eden TOBB, TÜSİAD hepsi bir araya gelmişti. Türkiye’de demokrasiye karşı bir harekât olursa evvela direnmesi gereken unsurlar o gün maalesef cuntacılarla işbirliği yaptı. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyasî partiler o günkü teşebbüsün ta göbeğindeydi.

- -Basın nasıl kullanıldı?

Demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan basının, darbecilerle nasıl iş birliği içinde olduğunu gördük. Her akşam TV ekranlarında Aczimendiler vardı. O Ali Kalkancı ne oldu? 70 milyonluk ülkede yüce dinimizi, kutsal değerleri kendi ticarî, şehevî ve siyasî amaçlarına kullananlar yok mudur? Vardır; ama bunları siz genelleştirerek sanki Türkiye buraya doğru gidiyor, bütün Müslümanlar böyle diye bir görüntü veremezsiniz. Suç oluşturuyorsa savcısı var, hâkimi var.