Yazdır

1999 Haziran fırtınası

Yazar: İdris Gürsoy Tarih: . Kategori İstihbarat Yalanları ve İftiralar

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

1999 Haziran fırtınası

Fethullah Gülen Hocaefendi’ye yolsuzluklara adı karışmış başbakan, ağır hakaretlerde bulunurken, Gülen’in, ‘28 Şubat’ı desteklediği’ iftirasını ortaya attı. Ecevit’le dostluğu dedikodu malzemesi yapıldı. Oysa postmodern darbenin tek bir mağduru kamıştı: Fethullah Gülen. 1999’da benzer bir iftira kampanyası ile linç edilmek istenmişti. 17 Aralık’taki süreç, haziran fırtınasında da yaşanmıştı. O günün başbakanı Bülent Ecevit, istihbarat raporlarını elinin tersi ile itmiş ve ‘Bunlara ben inanmıyorum.’ demişti. Turgut Özal da başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı döneminde Türk okullarını desteklemişti. Çevresindeki bürokratlar için ‘Hizmet’i onlara anlatamıyorum’ yakınmasında bulunmuştu. İşte haziran fırtınasında yaşananlar ve Bülent Ecevit’in dik duruşu.

Biz bu filmi görmüştük!

“Gülen’e İmralı yolu gözüktü” başlıklı yazı 26 Şubat 2014’te Yeni Akit gazetesinde Abdurrahman Dilipak tarafından kaleme alındı. İktidar gazeteleri Star ve Sabah da aynı iddiayı sayfalarına taşıdı. Dilipak’a göre; 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının ardından Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘devleti ele geçirmek istiyor’ suçlaması ile hedef aldığı Fethullah Gülen yargılanacak ve İmralı’ya hapsedilecekti.

Dilipak’ın dile getirdiği bu iddia 15 yıl önce de dillendirilmişti. İlginç olan; o gün Batı Çalışma Grubu ve MİT’in başını çektiği kampanyanın bugün Başbakan ve yine MİT tarafından yürütülüyor olmasıydı. Üstelik hemen hemen aynı kara propaganda haberleri kullanılarak… Gülen o sürecin sonunda hakkında açılan davadan beraat etmişti.

Peki, 1999 Haziran fırtınasında neler yaşanmıştı? Gülen hakkında açılan soruşturma ve dava nasıl sonuçlanmıştı?

1999 yılı, 18 Haziran akşamı Fethullah Gülen Hocaefendi ile ilgili atv ana haber bülteninde yayınlanan haberler Türkiye gündemine bomba gibi düştü. Gülen’in, devleti ele geçirmek istediği ileri sürülüyordu. Farklı zamanlarda yapılan konuşmalar montajlanıp bir araya getirilmişti. Önce bir televizyon kanalına oradan da gazetelere servis edilen yalan haberlerle Gülen adeta linç edildi. Sonra bazı yerlerden raporlar sızdırıldı. Camia’ya ait evlerde kaldığı iddia edilen öğrencilere basın toplantısı yaptırıldı, sözde itiraflarda bulunduruldu. Bazı kanaat önderlerinin Gülen’i hedef alan sözleri ile kampanya köpürtüldü. Said Nursi’den ‘Kürt devleti kurma hayali ile öldü. Gülen şimdi onun hedefini gerçekleştirmek istiyor’ diye bahsedildi. Başbakan Bülent Ecevit bu yayınlara itibar etmedi. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de ‘Yargısız infaz yapmayalım’ diye uyarıda bulunma ihtiyacı hissetti. FP Genel Başkanı Recai Kutan, ‘Gözleri dönmüş’ diye yayınlara tepki gösterdi.

Bu bir ‘Gülen’i bitirme planı’ydı. Önce yalan haberlerle kamuoyu oluşturulacak sonra soruşturma ve dava açılacaktı.

Manşetlerle yargısız infaz ettikleri Gülen’in cezasını çekeceği yeri bile yazmışlardı: İmralı!

Nitekim psikolojik harekât başlatıldı. ‘Hocanın devleti ele geçirme planı’ diye kamuoyuna sunulan iddiaları Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel inceledi. 20 Haziran 1999’da cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak fiilini düzenleyen TCK 313. madde gereğince soruşturma başlattı. 14 ay süren soruşturmada emniyet, MİT, adalet bakanlıklarından bilgi ve belge istedi. Gülen’in kitapları ve kasetlerini araştırdı. Ancak elinde yalan haberlerden ve masabaşı istihbarat raporlarından başka delil yoktu. 21 Şubat 2000’de kamuoyu şaşırtan bir girişimde bulundu. Fasıldan Fasıla isimli kitabın toplatılması için Ankara 1 No’lu DGM yedek hâkimliğine başvurdu ancak bu talep reddedildi. Yüksel, Gülen’in gıyaben tutuklanması talebi de reddedildi. 8 yıl süren hukukî süreç beraatla sonuçlandı. Yargıtay kararı onadı. Çete, örgüt kurma, yönetme iddiaları ile devleti ele geçireceği dâhil bütün iftira ve yalanlar tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı.

“Gülen, devleti ele geçirmeye çalışıyor”

Peki, beraatle sonuçlanan yargısız infaz sürecinde (18 Haziran) bir merkezde üretilip servis edilen medyada yayınlanan suçlamalar, iftiralar, yalanlar ve karalamalar nelerdi?

‘Haziran fırtınasında’ Sabah–ATV grubu üzerinden bir kara propaganda yürütüldü. Sonra diğer medya organları kampanyaya katıldı. 18 Haziran akşamı atv ana haberde Ali Kırca tarafından Gülen’in yıllar önce yaptığı vaazlarından bazı bölümleri montajlanarak yayımlandı. Ertesi gün Sabah gazetesinin manşeti ‘Maske düştü’ şeklindeydi. Posta ‘Dünya imamı Fethullah’, Star ‘Fethullah Hoca raporu: DEPREM’ manşetleri ile çıkmıştı.

19 Haziran 1999’da, ‘Fethullah Hoca’dan itiraflar’ başlıklı Milliyet haberinde atv’de yayınlanan kasetler konu ediliyordu. Gülen’in taraftarlarına ‘devleti ele geçirmek için sabırla çalışın, falso yapmayın’ dediği iddiası öne çıkarılıyordu. 19 Haziran tarihli Hürriyet’te ‘İdamlık soruşturma’ manşeti atılmıştı bile.

20 Haziran 1999’da, Sabah MGK’nın 23 Haziran’daki toplantısında Gülen’in faaliyetlerinin ele alınacağını haber veriyordu. Aynı sayıda, Nuh Mete Yüksel’in Gülen hakkında idam isteyeceği yazılıyordu. Hürriyet’in manşeti ‘Yer yerinden oynadı’ şeklindeydi. Gazete, Star, Show televizyonlarında yayınlanan kasetlerin izleyenleri dehşete düşürdüğü belirtiliyordu. Camia’nın açtığı okul ve dershaneler gündeme getirilerek ‘Nur cemaati okul zengini’ deniyordu.

21 Haziran 1999’da Sabah, kasetlerin arkasındaki odak olan Batı Çalışma Grubu’nun bir raporuna dayanarak ‘Hedefiniz ordu’ manşeti ile yayımlandı. Rapora göre, Gülen’in silahlı kuvvetlere ve polise sızma planı en ince ayrıntılarıyla ortaya kondu. 21 Haziran 1999, Milliyet’in, ‘40 kaset var’ başlıklı haberinde, ‘Fethullah Gülen’in kasetlerinden bir kısmı yayınlanacak bir kısmı DGM cumhuriyet başsavcılığına verilecek’ deniyordu. Kaynak belirtilmeyen haberde, Gülen’in taraftarlarına devletin kurumlarında kadrolaşma emirleri verdiği ileri sürülüyordu.

Haberde, ‘Neden şimdi?’ sorusuna, bir kaynak; ‘MGK’da konunun gündeme geldiği ancak siyasilerin isteksizliği üzerine kamuoyunu harekete geçirmek için bu yolun seçildiği’ şeklinde cevap veriyordu. 21 Haziran 1999’da, Emniyet’ten sızdırıldığı belirtilen bir rapor gazetelerde yer aldı. Milliyet’teki habere göre, Fethullahçı örgütlenme 13 basamaklı bir yapıya sahipti. 7 kişilik bir istişare kurulu vardı. Dünya imamından semtlere kadar sorumlular bulunuyordu. Parasız ve zeki öğrencilere sahip çıkılıyordu. Haberde, ‘Hocanın okulları’ isimli bir kitaptan alıntılarla, taşradan gelen öğrencilere Cemaat’in nasıl sahip çıktığı anlatılıyordu. 21 Haziran tarihli Hürriyet; ‘Gülen ve cemaatinin 25 milyar doları bulan akıl almaz malvarlığına el konulabilir. Ankara DGM Savcısı Yüksel, konuyla ilgili bilgi, belge ve raporları istedi.’ diye yazdı.

22 Haziran 2000’de, Cemaat içeriden çökertildi, başlıklı (Milliyet) başka bir haberde kasetlerin Cemaat içine sızdırılan ajanlar tarafından elde edildiği, kaset akışının sürdüğü dile getiriliyordu. 22 Haziran tarihli Sabah gazetesinin manşeti yine Gülen’di; Fethullah’IN ÖLÜM komandoları. Haberde MGK’ya sunulan raporda Gülen’in nihai amacının İslam devrimi olduğu, bu amaçla 3 bin intihar komandosu yetiştirmeyi planladığı ileri sürülüyordu. ‘Gülen şeriatla yönetilen bağımsız Kürt devleti kurma arzusuyla ölen Şeyh Said Nursi’nin intikamını almak için Türkiye’yi ele geçireceği günü bekliyor’ deniyordu.

26 Haziran 1999’da, Son kaset, Gülen’in devlet adamları ile ilgili bazı değerlendirmeleri Star TV’de yayınlandı. Milliyet’teki haberde, Cemaat evlerinde kalan iki öğrencinin, Atatürk’e hakaret edildiği ile ilgili iddialarına da yer veriliyordu.

28 Haziran 1999, Milliyet’te Salim Alpaslan ‘Bir prizmayı çatlatmak’ başlıklı yazıda Gülen’le ilgili hazırlanan resmî bir raporda geçen ifadeleri sütununa taşıdı. Devletin istihbarat birimlerinin raporlarında geçen ifadelerden bazıları şöyleydi: “Her anı hainlikle dolu Fethullah Gülen bilin bakalım kimin müridi? Fethullah’ın büyük insan olarak tanıtmaya çalıştığı şeyhinin hainliklerle ve düşmanlıklarla hayatına bakıp ibret alalım. Kadına bu gözle bakabilen insan olabilir mi? Hoca’nın cemaatine para toplama tezgâhı herkesi hayrette bırakıyor. Bakın, müritleri nasıl kafalıyor?”

22 Şubat 2000’de, ‘Gülen kasetleri MİT’in elinde’ başlıklı haberde, Deniz Kuvvetleri Komutanı Erkaya, “Fethullah Gülen kendi siyasî iktidarını kurmaya çalışıyor.” diyordu. Milliyet’teki haberde 28 Şubat’ın en hızlı generali Erkaya’nın şu mesajı öne çıkarılıyordu: “Tükiye Cumhuriyeti içn en büü tehlike Fethullah Güen’dir.” Erkaya, CumhurbaşanıSüeyman Demirel’in Güen’in elinden öü almasııda eleşiriyordu.

1997’de askerî cunta, 2014’te sivil hükümet

Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, ‘Fethullah Gülen örgütü’ şeklinde isimlendirdiği örgütün suçunu; ‘Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dinî kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasa dışı örgüt kurup bu amaçlar doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak’ şeklinde tanımlıyordu. Yüksel, Fethullah Gülen hakkında, ‘yasa dışı örgüt kurduğu’ gerekçesiyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesine göre, 5 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezasına çarptırılması istemiyle dava açtı.

79 sayfalık iddianamede Hocaefendi’ye atfedilen suçlamalar, 14 yıl sonra Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından dillendirilen iftiralarla aynıydı:

“Gülen, demokratik usuller ile ılımlı, İslam görüntüsüyle kamufle edilmiş yöntemi, yurtiçi ve yurtdışındaki okulları vasıta olarak kullanması, Papa ile görüşerek sadece Türkiye’de değil, dünyadaki Müslümanları yönetmeyi amaçlayan ruhanî liderliğe olan ilgisi, siyasî parti, kişi ve bazı devlet kadroları tarafından kabul görmesi nedeniyle hedefine ulaşmada devlet rejimini istismar etmesi, dinî ve siyasî yapısını sürekli canlı tutan kaynağı belirsiz finans desteği ile ülkemizdeki en güçlü ve en etkin irticaî yapılanma olarak değerlendirilmiştir. Gülen’in TSK’ya karşı uyguladığı politika, hoş görünme, TSK’ya karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme, böylece denge sağlama, etkinleştiği polis camiasını gerektiğinde TSK’ya karşı kullanma şeklindedir. 1992 yılında başlattığı yurtdışı açılımı sonucu 35 ülkede toplam 279 eğitim kurumunu (6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 yurt) faaliyete geçirmiştir.” İddianameye göre sözde örgütün yayın organları kapatılacak; buralarda çalışan gazeteciler, yazarlar, yöneticiler hapse atılacaktı. Milyonlarca vatandaş da örgüt üyesi ilan edilecekti. Tıpkı Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı gibi.

Gülen, Ankara 2 No’lu DGM’de yargılandı. Mahkeme, 4616 sayılı Dava ve Cezaların Ertelenmesi Yasası uyarınca Gülen davasını hükme bağlamadan erteledi. Hocaefendi, kendi isteğiyle yeniden açılan terör davasında yargılandı ve beraat etti. Savcı Salim Demirci, beraat talebinin reddi yönündeki mütalaasını tekrarladı. Mahkeme Başkanı Mehmet Orhan Karadeniz, 10 Mart 2003’te verilen ‘Davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi’ kararının kaldırılmasına, TMY’de yapılan değişiklik dikkate alınarak Fethullah Gülen’in ‘sübut bulmayan ve unsurları oluşmayan atılı suçtan beraatine’ oybirliğiyle karar verildiğini açıkladı.

Gülen iddialara cevap veriyor

Fethullah Gülen Hocaefendi, 21 Mart 1999’da sağlık sebepleri yüzünden Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Haziran fırtınası ve dava sürecinde yurtdışındaydı. Hakkındaki iddialara avukatları ve zaman zaman gazete, televizyon ve dergilere verdiği röportajlarla cevap verdi. Gülen ‘Aksiyon’ dergisinde yayımlanan ve kapak olan röportajında örgüt kurduğu iddialarına şu açıklamaları yapmıştı:

- Fethullahçılık ve Fethullahçı örgütlenme veya yapılanma konularında ne söyleyebilirsiniz?

İslâm, her türlü -cilik ve -culuk ayırımlarına temelden karşıdır. Nasıl, Hıristiyanlığın adı baştan Hıristiyanlık değildi ve Romalılar, ‘İsa’ya uyanlar’ manâsında bir aşağılama ve suçlama olarak ‘Hristiyan= Hrist (Krist-Hristos)’a uyan’ ifadesini uydurdular; yine nasıl, müsteşrikler, İslâm’ı İlâhî bir din değil de, Efendimiz Hz. Muhammed’in güya kurduğu bir din olduğu imajını vermek için ‘Muhammedanism=Muhammedîlik, Muhammedçilik’ tabirini uydurdular; aynı şekilde, bugün de bazıları, hem ortada bir suç örgütü olduğu imajını vermek, hem de bazılarını suçlayabilmek için ‘Nurcu, tarikatçı’ gibi uydurmalara gidiyorlar. -Kabûl edenin de, diyenin de Allah hakkından gelsin- Fethullahçı tabiri de bu uydurmalardan biridir.

Türkiye’de benim kadar ayırımcılık ifade eden kelimelere, tabirlere ve ayırımcılığa karşı ikinci bir insan göstermek zordur. Bunu, defalarca ifade ettim. Ve böyle bir etiketlemeyi şiddetle, nefretle reddediyorum; hatta müsamaha ufkum ve bazı kelimeleri kullanmaya edebim müsaade etseydi, lânetle reddediyorum derdim.

‘Fethullahçı yapılanma veya örgütlenme’ iddiasına gelince: Bir defa ben, kanun dışı bir insan değilim. Emekli bir memurum. Pek çok kısmı resmî devlet memuru olarak 35 yıla yakın vaaz verdim. Yayınlanmış pek çok kitabım var. Verdiğim vaazların pek çoğunun kasetleri bandrollü olarak piyasada bulunuyor. Ne vaazlarımdan ne de yazdıklarımdan dolayı hiçbir soruşturmaya uğramadım. Bırakın soruşturmayı, bir ihtar bile almadım. Bir insanın söylediklerinde ve yazdıklarında suç olup olmadığına polis memurları değil, savcılar ve hakimler karar verir. Bunlar, isterlerse bilirkişilerin mütalâalarını da alabilirler ve çok zaman da alırlar. Hele, bazı söylediklerinizden ve yazdıklarınızdan, bizzat suçlamayı yapanların ifadeleriyle ‘cımbızla’ bazı ifadeler alınacak; sonra bunlara manalarının bilinmediğini, biliniyorsa çarpıtıldığını ortaya koyacak şekilde anlamlar yüklenecek; hatta siz İslâm demişseniz, yerine şeriat konacak; hizmet eri demişseniz, yerine militan konacak ve sonra da bir örgütlenmeden söz edilecek. Bütün bunları da, böyle bir şey görev sahasına girmeyenler yapacak.

DGM kararları var

İkinci olarak, bir insan hakkında, o insanın yazdıkları ve söyledikleriyle alâkalı karar merkezi olan mercîler, yazılanlarda, söylenenlerde, yapılanlarda hiçbir suç unsurunun bulunmadığına defalarca karar vermişler; bu konudaki suçlamalar her defasında kesin olarak reddedilmiş. Buna rağmen, bazıları ve üzerlerine vazife olmayanlar kalkıp, aynı şeyleri tekrar edecekler. Meselâ, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 1998/1283 hazırlık ve 1998/209 no.lu kararında, Fethullah Gülen ve arkadaşlarının orduyu ve emniyet güçlerini ele geçirmek için örgüt oluşturdukları iddiasını kesin bir dille reddetmiş ve ‘Ortada bir suç unsuru bulunmadığından takibata yer olmadığına, tebligata da gerek bulunmadığına’ karar vermiş. Aynı şekilde, bu defa Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 1997/18 hazırlık no ve 1998/24 no.lu kararında da, Fethullah Gülen ve talebeleriyle bağlantılı şeriat düzeni getirmeyi amaçlayan bir örgütün bulunmadığını, dolayısıyla bu konuda adı geçenler hakkında dava açılmasına gerek olmadığını kesin olarak ifade etmiş.

Hangi istihbarat geçerli?

Şimdi, mahkemelerin bu kararları ortada iken, hem de bunlar 1998 yılı içinde verilmiş kararlar iken, polis memurlarının, bazı kelime ve tabirlere kendilerince verdikleri birtakım manâlara dayanarak, ağır suçlamalara gitmeleri, mahkemeleri ve yasaları hiçe sayma manâsına gelmez mi?

Burada daha önemli bir hususu arz etmek istiyorum: Adları telefon dinleme skandalına karışanlar, bir suçlamada bulunuyorlar. Bunlar, bir şehir emniyetinin istihbarat mensupları. Buna karşılık, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın, yani daha üst ve daha yetkili bir makamın, bir gazetede de yer alan çok açık ifadeleri var. Bu makamın ‘İstihbarat Bülteni’nde ve ‘Terörizm Sorunu ve Türkiye’ başlıklı kitabında, ‘Müslüman bir kişinin terörist olamayacağı, benim bazı yazılarımdan örnekler verilerek açıklanıyor ve İslâm adına takip ettiğim çizginin hiçbir zaman değişmediği ve bunun ılımlı bir din anlayışına dayandığı, dini siyasî hedeflere alet etmekten uzak, hatta böyle bir şeye karşı olduğum’ vurgulanıyor. Bu görüşlerimden dolayı radikal dinî gruplarca eleştirildiğim ifade ediliyor. Şimdi, bizzat yazdıklarıma, söylediklerime ve yaptıklarıma dayanarak verilmiş bir en üst Emniyet İstihbarat raporu mu geçerlidir; yoksa büyük bir skandala adı karışanların can havliyle basına sızdırdığı ve yazıp söylediklerini keyiflerince yorumlayanların, verdikleri manalarla anlamadıklarını ortaya koyanların çelişkilerle dolu iddiaları mı geçerlidir? Kararı kamuoyunun vicdanına ve gerçek hukuk anlayışına, gerçek istihbarat anlayışına havale ediyorum.

Bir diğer önemli husus da, yanlışlıkla fakire atfedilen, fakat temelde her kesimden bu millet evlâdlarının ortaya koyduğu hizmetler, yapılan bir anketle de ispatlandığı gibi, halkımızın büyük çoğunluğunun tasvibine mazhar olmuş hizmetlerdir. Bu çoğunluk ki, içinde siyasî/gayri siyasî, Sünnî/Alevî her kesimden insan var. Hattâ Katolik, Ortodoks, Musevî ve Süryanî cemaatlerinden ve işadamlarından, dahası spor ve san’at camiasından pek çok insan var. Acaba bütün bu insanlar aldanıyor da, sadece adları garip bir skandala karışmış birkaç memur mu gerçeği görüyor?” (Kaynak: Aksiyon, 6 Haziran 1998)