Yazdır

Örnek bir aile profili

Yazar: Tarık Burak Tarih: . Kategori Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin annesi Refia Hanım, Erzurum merkeze bağlı Sığırlı Köyü'nde 1913 yılında dünyaya geldi. Annesinin ismi Hatice Hanım, babasının ismi ise Seyyid Ahmed Efendi'dir. Refia Hanım'ın soyu, anne ve baba kanalıyla beşinci kuşakta Kolağası Ali Bey'de birleşir. Kolağası Ali Bey'in iki oğlu vardır. Bunlardan Selim Ağa'nın soyundan babası Seyyid Ahmed Efendi, Molla Ahmet'in soyundan da annesi Hatice Hanım tarafı gelir. Refia Hanım, beş kuşak sonra baba tarafından Kurt İsmail Paşa’nın torunu, anne tarafından da Çanakkale ve Balkan savaşlarında büyük kahramanlıklar göstermiş olan Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın torunuydu.  

Hocaefendi’nin dedesi, Seyyid Ahmed Efendi, temiz ve iyi huylu bir insandı. Dini çok içten yaşıyordu. Hatice Hanım'la evlenmeden önceki gençlik yıllarında hayatını hep inzivada geçirmeye karar vermişti. Ölünceye kadar uzlette kalmayı arzuluyordu. Bu düşüncelerini hocası Ahmet Taği’ye açınca, o güzel Allah dostu, gelecekte olacakları adeta hissetmiş gibi Seyyid Ahmed Efendi’ye şöyle demişti:

-Evladım, sen evleneceksin. Çünkü senin neslinden salih bir insan gelecek ve çok hayırlı işler yapacak.

Böylece, Seyyid Ahmed ile Hatice Hanım evlendi. Bu evlilikten Hocaefendi'nin annesi ve onun kardeşleri dünyaya geldi. Bunların adları sırasıyla Abdürrezzak (Hocaefendi'nin dayısı), Refika (Hocaefendi'nin teyzesi) ve en küçükleri Refia'dır (Hocaefendi'nin annesi).  

Ailenin son çocuğu olarak dünyaya gelen Rukiye, 1914’te Ruslar’ın Erzurum önlerine kadar gelmesiyle çok büyük sıkıntılar ve meşakkatlerle çıkılan Kayseri yolculuğu sırasında Fırat nehrinin azgın sularını geçerken yuttuğu su nedeniyle 7-8 aylıkken can verdi. 

Altı ay kadar Kayseri’de ikamet eden Seyyid Ahmed Efendi, Ruslar’ın çekildiğini öğrenince tekrar Erzurum Sığırlı’ya dönerek buraya yerleşti. 

Seyyid Ahmed Efendi, birkaç tarikat şeyhine intisap etmekle birlikte Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’ye bağlanmıştı. Yaşadığı müddetçe Kur’ân-ı Kerim’i talime devam etmiş, etrafındaki birçok kişiye de Kur’ân’ı öğretmişti. Dini ilimleri tahsil etmek hayatının gayesi olmuştu adeta. Onun Kur’ân öğretme gayreti ve bu konuda dertlenmesi kızı Refia Hanım’ın üzerinde çok etkili olmuştu. 

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Seyyid Ahmed dedesini şöyle anlatır: “Ahmed dedem zâhiddi, âbiddi. Sünnet neyse onu harfiyyen yaşayan bir insandı. Dedem Osmanlı sarığı sarardı. Bembeyaz sarığıyla Molla gibiydi. Şehirde de, köyde de sarığını çıkarmazdı. Şehirle sıkı alakaları olduğu halde -ki anası özbeöz Kurt İsmail Paşa'nın kızıdır- fazlaca şehire gitmezdi. Sebebi de günaha girmekten korkmasıydı. Annemden eski yıllarda 3 günde veya 7 günde bir Kur'an-ı Kerim'i hatmettiğini duymuştum. Bütün hayatı böyleydi. Bu dedemi iyi tanıma imkanım oldu.”

Hocaefendi’nin anneannesi Hatice Hanım ise, namazı hayatının merkezine koymuş, ibadetine düşkün, mütevâzi bir kadındı. 

Hocaefendi, ninesi Hatice Hanım’la ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor: “Çocukluğumda uzun bir müddet dayımların yanında kaldım. Hatice ninem, annemin annesidir. Her halde verem olduğundan dolayı erken ölmüş. Edirne müdafii Şükrü Paşa sülalesinden gelme. O Sığırlılı’dır. Onunla alakalı annemden dinlediğim enterasan bir hadise var. Hadise şu:

Bir gün Hatice ninem bayılır. Bizim oralarda buna kan tutması denir. Koma gibi bir hal. Bir müddet sonra ayılır ve kendisine gelir. Daha sonra da anneme şunu anlatır: ‘Ben o halde iken iki adam geldi. ‘Bunun dilinin derisini yüzmemiz lazım!’ dediler ve dediklerini yapmaya başladılar. Dilimin derisini yüzdüler.

Annem bu hadiseyi anlatır ve sözüne şöyle devam ederdi: ‘O güne kadar annemin sağa-sola uygunsuz sözler söylediği olurdu. Mesela: Allah canını alsın.. Allah cezanı versin.. gibi laflar ederdi. Bu hâdiseden sonra bir daha ağzından böyle sözler çıkmadı.’

Daha sonra da veremden ölmüş. O zamanlar çaresi bulunamadığı için verem tutunca götürüyor.”

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Babası ve Annesi

Ramiz Hoca 

Ramiz Efendi, 1905 yılında, Osmanlı Devleti’nin dağılmaya yüz tuttuğu son dönemlerinde doğdu. Ülkenin felakete sürüklendiği zor yıllardı. O yüzden hayatı hep sıkıntılarla geçti. 

Birinci Dünya Savaşı sırasında Yozgat taraflarına mecbur kaldıkları göç, savaş sonrasında Korucuk’a geri dönüşte köyün yeniden inşası ve aile düzeninin tekrar kurulması gibi ağır sorumluluklar Ramiz Efendi’nin elini kolunu bağladı. Çok meraklı ve istidatlı olmasına rağmen ilim tahsili için fırsat bulamadı. Şamil Ağa’nın en büyük oğlu olduğundan her işe koşmak zorundaydı.

“Babam Kur'an'ı otuz yaşlarında öğrenmiş. Doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde yetişmiş. Bir de muhâceretler, gitme-gelme derken okuma yazma dönemi geçmiş. Zaten sonra da harf inkilabı oldu ve latin harfleri geldi.” diyerek o zor şartları anlatıyor Hocaefendi. 

Bediüzzaman ve Ramiz Efendi

Bediüzzaman,1925 yılında Van’dan Batı Anadolu’ya sürgüne mecbur edilirken çok şiddetli geçen kış nedeniyle iki gece Erzurum’un Pasinler İlçesi’nin Korucuk Köyü’nde Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin dedesinin hanında askerlerle birlikte konaklar. 

Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi ile Üstad’ın buluşması da bu mekânda gerçekleşir. O döneme kadar dinî ilimlerle meşgul olamayan Ramiz Efendi’nin, “Âlem-i İslâm bu halinden nasıl kurtulur?” sorusuna karşılık Üstad, “Herkes kendi çocuğunu okutursa sorun kalmaz.” cevabını verir. Bediüzzaman daha o günlerden şia tehlikesine dikkat çeker. Buna karşı koymanın en etkili yolunun sahabe hayatını öğrenmek ve öğretmek olduğunu anlatır. Ramiz Efendi’ye nasihatlerde bulunur. Bu diyalogdan sonra Ramiz Efendi kendisini ilme adar. 30 yaşından sonra Kur’an-ı Kerim, fıkıh, siyer, hadis gibi İslâmî ilimlerde derinleşir. Ramiz Efendi’deki coşkun sahabe aşkının Bediüzzaman’la karşılaştığı o günlerden geldiği söylenir. 

Hocafendi, babasındaki bu sahabe muhabbetini şöyle anlatıyor: “(Babam) Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi Efendilerimize cinnet derecesinde bir merbutiyeti vardı. Onun sahabiden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır. Kimbilir her birini kaç defa okumuştur.”

Daha sonraki yıllarda, Bediüzzaman’ın Korucuk Köyünde kaldığı bu yer alındı ve hizmet amaçlı bir misafirhaneye dönüştürüldü. M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 24 Mayıs 1996’da yaptığı bir sohbette bu hususa şöyle değinmektedir; “Üstad 1925'de bizim köyden geçmiş. Orada da dedemlerin hanında kalmış. Şimdi Hacı Münir Bey bunu hep anlatırdı da, ben o hanın bu hale geleceğini de bilmezdim. Han dedemin, ama bize değil de amca torunlarına kalmış. Geldik, o amca torunlarıyla da senelerden beri görüşmüyoruz, Gültekin Bey’le burada görüştük. Yeniden tanışmış gibi olduk. Bu defa dediler ki, “köydeki o yeri biz verelim.” Benim de içimde “Üstad gelmiş, orada kalmış, orayı ihya edelim” gibi bir duygu var. Allah ihsan etti, bir senede arkadaşlarımız Erzurum’da orayı konak haline getirdiler. Büyükçe bir misafirhane oldu, yüz kişi kalır. İşte bu sene gittiğimizde Kırkıncı hoca vardı, ben ‘burası dedemlerin hanı’ deyince, ‘şu işe bak yahu! Üstad gelecek, burada senin dedenin hanında kalacak, sonra arkadan siz geleceksiniz, burası böyle yapılacak, anlamak mümkün değil bunu’ dedi.”

Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ın Evlenmeleri

Refia Hanım’ın babası Ahmet Ağa, Sığırlı köyünde oturmaktaydı. Korucuk köyünden gelen Şamil Ağa, oğlu Ramiz'e, Ahmet Ağa'nın kızını istedi. Refia Hanım’ın eş adayıyla ilgili en önemli ölçüsü namazdı. Bu hususiyetleri taşıyan Ramiz Efendi ile Refia Hanım, Alvarlı Efe Hazretleri’nin de isteğiyle nişanlandılar. 

Ramiz Efendi, askerlik vazifesini tamamlayıp Korucuk’a dönünce 1934 yılında Refia Hanım’la evlendiler. Bu evliliklerinden Nurhayat (1936), Fazilet (1937,vefat etti), M. Fethullah (1938), Sıbgatullah (Seyfullah, 1941-2014), Mesih (1943), Nidai (1944, vefat etti), Hasbi (1945-2012), Salih (1948), Fazilet (1951), Muhammed Fakrullah (1953-1955) ve Kutbettin (1955) dünyaya geldi. Hayatta olanların en büyüğü kız olup sekiz kardeşten Fethullah Gülen Hocaefendi erkek kardeşlerin en büyüğüdür. 

Hocaefendi’nin babasıyla Üstad Bediüzzaman’ın babası arasında çok benzerlikler vardı. Hatta, isimlerinin harfleri bile aynıydı. Biri Mirza diğeri Ramiz’di. Hocaefendi’nin babası Ramiz Efendi de Üstad’ın babası Sofi Mirza Efendi gibi haram tatmamış ve çocuklarına tattırmamış takva sahibi örnek bir mümindi. Hatta, hayvanlarını meradan getirirken başkalarının ekinlerini yememeleri için ağızlarını bağlayacak kadar ikisi de aynı derecede hassastı.

Ramiz Efendi, çok şey olmaya müsait bir tohum gibiydi. Fakat kuvve-i imbatiyesi sağlam bir zemin bulamamış; o da bulunduğu yerde yeşermeye boy atıp meyve vermeye çalışmıştı.. Çok dikkatli yaşamıştı Ramiz Efendi. Namazlarına çok özen gösterirdi. Gözü yaşlıydı. Hiç zayi etmezdi vaktini. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çarığıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça bir beyti tekrar ederdi. 

Hocaefendi, Kaside-i Bürde'yi önüne alarak değil de onu babasının okuyuşlarından kaparak ezberlediğini, ifade eder. Diğer Farsça beyitleri de hep babasının vaazlarda okuduklarından ezberlemiştir. Ramiz Efendi, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.

Hocaefendi, babasını idrak ettiği dönemlerde Ramiz Efendi, otuz beş yaşlarındaydı. Onu başındaki sarığıyla tanımıştı ve onu hiçbir zaman sarıksız görmemişti. 

Gayretliydi Ramiz Hoca. Okuma-yazmayı kendi şahsi gayretleriyle öğrenmişti. Askerde de başkalarına okuma yazma öğretmek üzere çavuş yapılmıştı. O dönemler, hususiyle bazı yerlerde Türk toplumunun askıya alındığı, boşluğa salındığı dönemlerdi. O dönemde hemen hemen mükemmel yetişen hiç kimse yok gibidir. Ancak Ramiz Efendi’nin bir yönü vardı ki, şayan-ı takdirdi. O da ulema ve meşâyıhı çok sevmesiydi. İsterdi ki, her gün ev dolsun, evde mutlaka bir misafir bulunsun. Zaten evinde, hemen her gün misafir eksik olmazdı.

Meşâyıh ve ulema ailede apayrı bir alaka görürdü. Evin onlarla da ciddi bir münasebeti vardı. Hatta imam evleri Şamil Ağa’ya ait arsalar üzerine yapılmıştı. 

Ramiz Efendi, çok terbiyeli bir insandı. Mehmed Kırkıncı Hoca, onun bu yönünü kasdederek şöyle demişti: "Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede, nasıl ve ne ölçüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.."

Hocaefendi, babasının kendi üzerinde bıraktığı tesiri şu şekilde anlatıyor: 

“Hafızlık yaptığım sıralarda, beni teşvik için oturur benimle beraber o günkü dersi ezberlerdi. Ben onun bu davranışından ayrı bir enerji alır ve ezberimi ondan evvel yapmaya çalışırdım. Sohbetlerini mutlaka, ya birinden duyduğu ya da kendi bulduğu bir nükteyle süslerdi Ramiz Hoca. Bu da onun ince bir zekaya sahip olduğunu ispat ediyordu.

Onun bana tesir eden yönlerinden biri da asla bizlerle perdeyi yırtmaması; ister sevgisinde isterse öfkesinde hep bu perdeyi korumuş olmasıdır. Mesela beni çok severdi. Fakat bu sevgisini başkasının yanında izhar etmezdi. Eğer oturduğumuz odada bir başkası yoksa ben oturacağım zaman altıma minder atar, eğer bir başkası varsa bunu göstermeden yapardı.

Babam, hiç olmazsa Erzurum'da neş'et etseydi daha farklı bir ufku olurdu, diye hep düşünmüşümdür. Ciddi bir okuma imkanı olsaydı, büyük ve derin bir tahlil insanı olurdu. Müsbet tenkid ruhu olan kritiğe açık bir insandı.”

Hocaefendi, anne ve babasının kurduğu bu evin bir cennet yuvası olduğunu ifade eder. Ramiz Hoca ve Refia Hanım arasında huzurlu bir mutabakat vardı. Biri ne derse öbürü de onu derdi. Ailede duygu-düşünce, kültür ve anlayış birliği hepsinin ötesindeydi. 

Üstad Bediuzzaman’ın, eşlere verdiği şu güzel nasihat sanki birbirlerinin yansıması olan Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ı resmediyordu: “Bahtiyardır o adam ki, ebedi eşini kaybetmemek için saliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki: Kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; dünyevi saadeti içinde uhrevi saadetini kazanır.” (Risale-i Nur Külliyatı, Yirmi Dördüncü)

Refia Hanım

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin annesi Rafia Hanım çok dindardı. Ağırbaşlı, ciddi, karşısındaki insana mutlaka saygı telkin eden tavırlara sahipti. Zaten seneler önce verilen (Ahmet Taği’nin babasına haber verdiği) müjde onun sinesinde yeşerip gelişecekti... Rafia Hanım, bu liyakatini bir ömür boyunca ispat etti. Yaşadığı hayat, kadınlık âlemi için iftihar vesilesi olacak kadar temiz, saf, sade ve iman ile çerçevelenmiş bir hayattı. Varlığının her zerresinde iman kuvvetinden kaynaklanan vecd ve istiğrakın ışıltıları parıldıyordu.

Refia Hanım, 1940'lı yılların zor şartları altında dahi köyün çocuklarına Kur'an öğreten, eşine ve çocuklarına gösterdiği titizlikle tanınan bir hanımefendiydi. Çocuklarını erken yaşta namaza alıştıran, takvası ile tanınan gerçek bir Anadolu annesi. 

Refia Hanım, çocuğun karakterinin daha anne karnında iken şekilleneceğini “Çocuk terbiyesi anne karnında başlar.” sözleriyle ifade ediyordu. Bu yüzden haram ve helale çok dikkat ederek çocuklarını mutlaka abdestli emzirmişti.  

Bediüzzaman’ın annesi Nuriye Hanım da bu konuda çok hassastı. Nuriye Hanım’a;  

“Senin bütün çocuklarının bu kadar zeki olmasında, senin onları terbiye sistemindeki metodun nedir?” diye sorulduğunda; O da Refia Hanım gibi cevap vermişti:

“Hayatımda hiçbir teheccüd namazımı kaçırmadım ve çocuklarımı abdestsiz emzirmedim.”

Üstad Bediüzzaman Said Nursi de, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de yetiştikleri mübarek yuvalarda şefkat, merhamet derslerini annelerinden; hikmet, nizam ve intizam derslerini de babalarından aldıklarını ifade ederler. 

Refia Hanım’ın örnek yaşayışı, Kur'an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatını hep ızdıraplı geçirmesi Hocaefendi’ye tesir eden en mühim hususlardandı. 

Muhterem Hocaefendi, annesi Refia Hanım için şunları ifade eder:

“Benim ilk Kur'an hocam Validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşımda Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana "Senin düğünün oluyor" dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bu hatıra var..”

O devirde Kur'an okutmak yasak olduğu için Refia Hanım evladını gece yarısı uykudan kaldırır ve ona Kur'an öğretirdi. Zaten bütün köyün kadın ve kızına Kur'an'ı Refia Hanım öğretmişti. Babasından gelen bir terbiye ve Kur'an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi onun Kur'an öğretmesine mani olamamıştı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur'an öğretmeye vakit bulabilmesi, insanı hayrette bırakan bir husustu. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ev işleriyle de sınırlı değildi. Davarların sağımını yaptığı gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı. İşte bir taraftan ceberut bir idarenin baskısı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler; buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına geceleri de evladına Kur'an öğretmek, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğiydi..

Hocaefendi, annesinin hep çileli bir hayat geçirdiğini ifade ile merhum Refia Gülen Hanım’ı şöyle anlatıyor: “Bir kere, onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiç bir devreyi ben hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil birçok ağır hastalık geçirmiştir. Ve yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamını Hz.Eyyüb gibi yara-bere sarmıştı. Bütün bunların yanında bakım ve görümünü yapması gereken, hayatta kalmış sekiz çocuğun anasıydı. Bütün bunlar da elbette onu fiziki olarak yıpratıp sarsmıştı.

Benim babama, anneme ne kadar büyük saygım olduğunu herkes bilir. Mevizeler hariç babamın yanında konuştuğum cümleler sayılıdır. Doğru veya yanlış; ama yetiştiğim muhitteki babaya saygının gereği olarak yaptım ben bunu. Babamın da annemin de gölgelerine ayağımı basmamışımdır. Fakat dert edindiğim meselelere (hizmete) ait bir tıkanıklık karşısında, annemin babamın şahsi dertleri ve üzüntüleri bana çok küçük gelir.” 

Ailesinin Cömert Olması

Fethullah Gülen Hocaefendi, cömertlik hususunda da anne ve babasının kendi üzerinde çok büyük tesirler bıraktıklarını anlatır. Yetiştiği ortamda âdeta hiç cimri görmediğini ifade eden Hocaefendi bu yüce ahlakı şöyle aktarır:

“Babam ve annem birer infak kahramanıydı. Babam imam olduğu için, maddi imkanlarımız çok geniş değildi. Ancak infak meselesine gelince, annem babamdan babam da annemden gizli infakta bulunurlardı. Annem babamdan gizli verirdi ambardan. Babam da ambardan gizli verirdi. Ne kadar verebilirlerse. Zannediyorum her ikisi de birbirlerine karşı ‘belki bunu götüremez, o yükün altına giremez’ diye düşünüyorlardı.”

Alvar İmamı

Ailenin dışında, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin üzerinde Alvar İmamı'nın da büyük etkisi vardı. Hocaefendi’nin Alvarlı Efe Hazretleri’ne hüsn-ü teveccühte bulunması için lazım gelen bütün şartlar hazırdı zaten. Dayısı Abdürrezzak Efendi adeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzesi Refika Hanım, o iklimin delisiydi. Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ın ciddi bir bağlılığı vardı. Hocaefendi’nin o zatla bütünleşmesi için bütün sebepler ortadaydı.

Alvar İmamı'nın ağzından çıkan her kelime kendisine, başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken, Hocaefendi ve ailesi, o zamana kadar yere inmemiş bir kısım semavi şeyler duyuyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorlardı. 

“Alvar İmamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, O'nun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. O'nu idrak ettim diyemem; çünkü O, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, on altıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyade, O'nu yine O'nun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

O'nun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım "Talebem" sözüyle her başımı okşadıkça, o günkü hislerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hala O'nun ipekten ellerini kulaklarımda hisseder, hala "Kulaklarını biraz yumuşatayım da zekan açılsın" dediğini duyar gibi olurum.

Hususiyle O'nun aydınlık ikliminden ayrılıp Arapça okutan bir başka Hocaefendinin yanına gitmeye karar verdiğim zaman, huzuruna celbedip, kendine mahsus, insanın içine ürperti salan, o lahuti soluklarıyla "Gitseydin vallahi de, billahi de, tallahi de parça parça olurdun" dediğini hala ruhumun derinliklerinde duyar ve irkilirim. O sahabet nedendi? Niçin öyle demişti? Neden o zattan uzak kalmam mevzuunda bu kadar şiddetli tembihlerde bulunmuştu? Bunları bugün dahi vuzuhuyla anlamış değilim.

O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyyen debdebeye düşmedi, Hakk’a kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alayişe yüz vermedi. Adeta bir huma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.

Hazret, aynı zamanda tam bir Peygamber (s.a.v.) aşığıydı. Biri ona gelip, “Orada, sokaklarda çok uyuzlu mahlûklar gördüm.” Dediğinde tepkisi şu olmuştur: “Sus! Medine’nin sokak köpekleri için dahi öyle söyleme! Ben Peygamber hatırına oranın uyuzlusuna bile kurban olurum.” O, bu ve benzeri ifadeleri, yüreğinden kopup gelen bir içtenlikle, bütün benliğiyle söylerdi. Öyle ki, bunu söylerken adeta Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsiyet-i maneviyesinde erir ve fena fi’r-rasûl olurdu… Salih Özcan Abi’den dinlediğim şu hatıra da onun kemâl ve istiğnasını göstermesi adına bana çok önemli geliyor. Salih Abi, 1950’li yılların başında Erzurum’a uğrayarak Hazret’in elini öpmüş ve ona demiş ki, “Efe Hazretleri! Üstad Bediüzzaman diye birisi var. Onun din ve imana dair yazdığı risaleler var. Biz de onun yolundayız. Onun bu risalelerini âleme duyurmaya çalışıyor, bunlarla hususiyle genç nesillerin imdadına koşuyoruz.” Bunun üzerine Hazret şöyle mukabelede bulunmuş: “Ah şu gözlerim görseydi de, ben de size yardımcı olabilseydim.” 

Evet, fazilet odur ki, başka fazilet-meab insanların faziletini de kabul etsin ve onlara karşı saygılı olsun.