Yazdır

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Çileli Eğitim Yılları

Yazar: Tarık Burak Tarih: . Kategori Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen Hocaefendi, babasının hocalık yaptığı Alvar köyünde vaaz vermek için ilk defa cami kürsüsüne çıktığında 14 yaşındaydı. 

Erzurum'da tahsiline devam ediyor, Arapça'yı yeni yeni öğreniyordu. Bayramlarda, mübarek gecelerde, cuma günlerinde kürsünün karşısına geçip vaaz eden insanları ve tabii babası Ramiz Efendi'yi büyük bir hayranlık ve can kulağıyla dinliyordu. Camiden çıktığında ne konuşulduğunu unutmuyordu. Annesi sorduğunda dinlediklerini kelimesi kelimesine ona anlatıyordu. 

Yine bir Ramazan akşamıydı. Annesinin hazırladığı iftar yemeğini acele ile yedi ve hemen camiye gitti. Biraz sonra babası gelecek ve Alvarlı'lara hitap edecekti. Hocaefendi, sanki babası sadece kendisine konuşacakmış gibi bütün ruhu ile onu dinlemeye hazırlanıyordu. Alvar Köyü eşrafından Kâzım Efendi de o gün camiye ilk gelenlerden biriydi. Tuhaf bir hâli vardı. Hocaefendi’ye insanı şaşırtan bir şekilde bakıyordu. Biraz sonra cami dolmaya başladı. Kâzım Efendi, birden ayağa kalktı. Elinde bir sarık vardı. Babasının vaaza başlamasını bekleyen Hocaefendi’ye doğru yürüdü. Hocaefendi, hayretle Kazım Efendi'ye bakıyordu. Kâzım Efendi, elindeki sarığı onun başına yerleştirdi ve onu kolundan tutarak kürsüye davet etti. Hocaefendi, donup kaldı. Babasının da içlerinde bulunduğu, doğumunu, bebekliğini, emeklemesini, yürümesini bilen, dini bütün bir cemaate karşı nasıl konuşacaktı? Kâzım Efendi, bu sorularla ve Hocaefendi’nin heyecanıyla ilgilenmiyordu. Onun kolunu tuttu, sürüklercesine götürdü ve onu kavradığı gibi babasının vaaz verdiği kürsüye çıkardı. Öyle ki Hocaefendi’nin ayakları kürsüye yetişmiyordu. Kâzım Efendi’nin bu sürprizi üzerine çıktığı kürsüdeyken babasıyla göz göze geldi Hocaefendi. Bir kere kürsüye çıkarılmıştı ve vaaz vermeden inmesi mümkün değildi. 

Bu öyle bir emr-i vaki idi ki, Hocaefendi itiraz edemediği gibi, bu olay onun bütün vaazlarının başlangıcı ve kader çizgisi oldu. Ramiz Efendi de hayret içindeydi. Heyecanını belli etmemeye çalışarak Hocaefendi’nin konuşmasını bekledi. İlk önce sıkıntı duydu Hocaefendi. Hemen ardından açıldı ve mükemmel bir vaaz verdi. Cemaat 14 yaşındaki bu çocuğun vaazıyla coştu. Bazı kişiler neredeyse kendinden geçecek hâle geldiler.

Hocaefendi, o gün, köyün ileri gelenlerinden Fevzi Efendi’nin camiye geç kalınca, camide oturan insanları yara yara ön saflara geçtiğini gördü. Vaazında bunu, Hazreti Ali ve Hazreti Muaviye arasında geçtiği söylenen bir olayı anarak eleştirdi. Hikâyeye göre, Hazreti Muaviye camiye geç kalınca tıpkı Fevzi Efendi’nin yaptığı gibi ön saflara geçerken; Hazreti Ali hırkasından çekerek onu durdurmuş, hatta Hazreti Muaviye’nin sarığı düşmüştü. Rivayet edildiğine göre, Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye arasındaki ilk soğukluk böyle başlamıştı. Ama Hazreti Ali’nin yaptığı doğruydu, camiye geç gelen bulduğu ilk boş yere oturmalıydı.

Vaazdan sonra Hocaefendi ve babası Ramiz Hoca, Feyzi Efendi’nin evine ziyarete gittiklerinde, Fevzi Efendi kürsüde kendisini eleştiren Hocaefendi’yi güler yüzle karşıladı. Baba Ramiz Gülen’e dönen Fevzi Efendi, “Bu yaştaki çocuklar iki kelimeyi yan yana getiremiyorlar, o bize vaaz verdi” dedi. Kürsüden yaptığı bir eleştiriye karşı gösterilen bu olumlu tavır, bir daha Hocaefendi’nin hafızasından silinmeyecek kadar etkileyiciydi.

Fethullah Gülen Hocaefendi, bundan sonraki günlerde, talebeliği boyunca, her fırsatı değerlendirdi; Alvar'da olsun, köyü Korucuk'ta olsun vaazlar verdi. 

“14-15 yaşlarımdayken, biraz da babamın alışmamı istemesi sebebiyle Ramazan ayı boyunca köyümüzde vaaz ettim. Enver isminde çok akıllı, mâneviyâta da açık olarak tanıdığım bir amcam vardı. Sokakta yürürken amcam arkamdan yürüyor, önüme geçmemeye dikkat ediyor, çok saygılı davranıyordu. Bir gün 'Amca, dedim, bundan çok müteessir oluyorum, böyle yapmasanız!' deyince bana, 'Oğlum!’, dedi, 'Ziyareti hürmetli eden sahibidir. Ben bu saygıyı duymazsam halk seni kabullenmez ki!'

Amcamın, yaşımın küçüklüğüne ve onun yeğeni olmama rağmen va'z u nasihat etmem hürmetine bana öyle saygılı davranması hiç hatırımdan çıkmadı. Ben de insanlara faydalı olacağına inandığım arkadaşlarım için aynı hususa dikkat etmeye çalıştım.”

Alvar'daki ilk vaazından sonra Hocaefendi’nin hayatı yeni bir yöne doğru gitmeye başladı. Ertesi sene Ramazan ayında babasının ısrarı ile Erzurum dışına çıkmaya karar verdi. Ramazan boyunca Amasya, Tokat ve Sivas taraflarını dolaştı. Vaazlar etti. Bazı müftüler Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ilgi gösterip vaaz etmesine imkan tanırken bazıları da yaşının çok küçük olduğunu ileri sürerek bu sevdadan vazgeçmesini tavsiye etti. Hocaefendi kararlıydı. O bildiği yolda yürüyecekti. Sivas'tan sonra Erzincan'a da uğrayarak Erzurum'a döndü. Taşraya bu ilk çıkışı ondaki belli istidatların gelişmesine vesile oldu. Verdiği vaazlardan sonra o çevrelerin okumuş, aydın insanlarıyla özel sohbetler yaptı. Bu sohbetler ona, Korucuk, Alvar ve Erzurum gibi daima tanıdık muhitlerde, birbiriyle hemen hemen aynı bilgilere sahip, aynı ruh halini taşıyan insanların dışında, farklı bilgi ve düşünüşlere sahip insanlar olduğunu öğretiyordu. Bir sohbet esnasında sözü dinlenir birisi, Mehmet Akif Ersoy'un Safahat'ını okumasını tavsiye etti. Hocaefendi, Erzurum'a dönüşte Safahat'ın yarısını ezberledi. 

Yine O Günlerden Tatlı Bir Hatıra

Hocaefendi, vaaz verdiği günlerle ilgili bir hatırasını da şöyle anlatıyor: 

“İkinci veya üçüncü defa kürsüye çıkıyordum. Bir Kurban Bayramı münasebetiyle vaaz veriyorum. As b. Vail ile alakalı hadiseyi anlatıyorum. Hani, Efendimiz Kâbe'ye giderken yolda onunla karşılaşmış. Biraz konuştuktan sonra da ayrılmış. As b. Vail'e "Kiminle konuştun?" diye sormuşlar; o da (Haşa) "Ebter'le" cevabını vermiş... Şimdi tam ben bu hadiseyi anlatacağım sırada gözüm kitaba ilişti. Bu hadiseyi Ebu Hureyre (R.A) dan rivayet eden tabiin imamlarından Ebu Salih gözüme takıldı. O andaki heyecanla Ebu'sunu da görmemişim. Ben Efendimiz'e bu uygunsuz ifadeyi söyleyenin o olduğunu zannediyorum. Ve "Salih"e yüklenmeye başladım. Kürsüde ben Salih'le yaka-paça oluyorum.

"Edepsiz Salih; küstah Salih hiç peygambere öyle konuşulur mu be sersem adam.." Ağzıma ne geldiyse söyledim.

Namazdan sonra eve geldim. Baktım babam gülmekten yerlere yıkılmış. Meğer ben bunları konuşurken, köyde sadece bayramdan bayrama namaza gelen Salih adında bir adam varmış ve tam da benim karşımda oturuyormuş. Ben kürsüden "Salih"e atıp tuttukça adam renkten renge giriyormuş. Şimdi ne zaman arkadaşlarla ders okurken o hadise denk gelsek, bu Salih meselesini hatırlamadan edemem.."

1953 yılına gelindiğinde Hocaefendi yeni bir kardeşe kavuştu. Erkek olan bu kardeşine ailesi Muhammed Fakrullah ismini verdi. 

Bu sıralarda Bediüzzaman, 1953 yılı baharında İstanbul’a gitti. Mayıs ayının başından temmuz ayının sonuna kadar İstanbul’da üç ay kaldı. Bediüzzaman, yanında bulunan talebesi Ziya Arun ile Fener’deki Patrik Athenagoras’a da gitti, onunla görüştü. Bu görüşme sırasında, Bediüzzaman, Patrik’e: “Hıristiyanlığın hakiki kısmını kabul etmek, Hazreti Muhammed’i (aleyhissalâtü vesselam) Peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm’i de Kitabullah kabul etmek şartıyla, ehl-i necat olacaksınız.” dedi.

Hocaefendi’nin Büyükanne ve Dedesinin Vefat Etmesi (1954)

Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum’da medreseye devam ettiği sıralarda kendisini iyice sarsan bir hadise meydana geldi. 10 Ocak 1954'te babaannesi Munise Hanım ve dedesi Şamil Ağa birer saat arayla vefat etti.

Mûnise Hanım, uzun süredir hasta yatıyordu. Vefatından beş-on dakika önce gelini Refia Hanım'ın yardımıyla abdest almış, ikindi namazını eda etmişti. Sonra da eşi Şamil Ağa’yı kastederek: 'İkimiz de dünyadan nasibimizi tam almamışız. Bu gece cenazelerimiz evde kalacak' demişti. Ve dudaklarından kopan son feryat 'Allah' kelimesi olmuş, ruhunu Rahman’a teslim etmişti. Bu arada, Şâmil Ağa diğer odadaydı ve herhangi bir şikayeti de yoktu. Evdekiler Mûnise Hanım'ın cenazesiyle meşgul olurken, diğer odadan bir feryât daha koptu. Torunlarından biri 'Dedem öldü!' diye ağlamaktaydı.

Şamil Ağa ve Mûnise Hanım’ın birbirlerine çok kuvvetli bir bağlılıkları vardı. Hocaefendi, annesinden dinlediğine göre, Mûnise Hanım’ın muhtelif zamanlarda “Allahım beni bu adamdan bir saat geri bırakma.” diye dua ettiğini anlatır. İşte, Allah, bu mübarek kadının duasını kabul etmiş ve bir saat arayla ikisini de almıştı. Şamil Ağa, hayat arkadaşı Mûnise Hanım’ı ahiret yolculuğunda da yalnız bırakmamıştı. 

Mûnise Hanım’ın dediği gibi her iki cenaze de o akşam evde kaldı. Ancak ertesi gün defnedildiler. Kabirleri Korucuk Köyündeki mezarlıkta bulunmaktadır.

Hocaefendi,  babaannesi ve dedesinin ölüm hadisesini şöyle anlatıyor: 

'Beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Merah okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti. Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabii ki cenazelerine yetişememiştim.. Günlerce ağladım. Gece gündüz "Ya Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım" diye dua ettim. Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir kor tutuşur ve burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.

Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşırı tutkun olmasından kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum, ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.

Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Ben senelerce onun kabrinin başında gözyaşı döktüm. O küçücük ellerimi kaldırıp, "Allahım ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim" diye nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum..

Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!. 

Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm..” 

Erzurum’daki çetin şartlar, çok sevdiği ninesi ve dedesinin ölümü, hayatın bin bir türlü meşakkatleri onun öğrenme aşkını dindiremeyecekti. Erzurum’da dönerek kaldığı yerden eğitimine devam etti.  

Kendisine Tek Kuruş Kalmadı

Hocaefendi, Erzurum'da okurken aynı zamanda, Alvar Köyü'ne de gidip geliyordu. Hatta bir defasında Alvar İmamı'nı ziyarete gitmişti. Yanında eşraf ve zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Alvar İmamı onlara; 

-Ben şimdi talebeme sorular soracağım. Eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz, dedi. Sonra Molla Cami'den sorular sormaya başladı. Hocaefendi, hayret içinde kalmıştı. Çünkü bütün sorular bildiği yerlerden geliyordu. Sorular bitince orada bulunan eşraf kendisine onar lira verdi. O dönem bir Reşat altını 20 liraydı. Hocaefendi, büyük para kazanmıştı. Alvar İmamı ona kaç parası olduğunu sorunca miktarını söyledi. Alvar İmamı gülümseyerek;

-O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medrese'ye yiyecek alsın, dedi. Hocaefendi, bütün parayı Alvar İmamı'na verdi. Cebinde tek kuruş bile kalmadı... 

Hocaefendi’nin Erzurum'daki Çileli Talebelik Günleri

O yıllarda medrese öğrenciliği demek aynı zamanda çileli bir hayat demekti. Kışın ısınma şartlarının çok zor olduğu Erzurum’da buz gibi soğuk suyla banyo yapan Hocaefendi, soğuk taşın üzerine koyduğu ayaklarının donmaması için bir ayağı taştayken, diğerini kaldırmak suretiyle banyo yapıyordu. Çünkü Erzurum’un Kırkçeşme Hamamları’na gidip yıkanacak imkânları yoktu. Fakir öğrenciler ancak zengin insanların verdiği fişlerle hamama gidebiliyordu. Fiş olmadığı zaman, Erzurum soğuğunda buz gibi suyla yıkanmaktan başka çare yoktu. Ayrıca Hocaefendi, elinde hortum medresenin tuvaletlerini temizliyordu.

Parası olmadığı için ekmek alamayıp aç kaldığı günler oldu Hocaefendi’nin. Yemeklerini yattıkları küçük odada gaz ocağında yapıp yiyorlardı. Bazen ders gördüğü kitapları dahi alamıyordu: “Yeterli param olmadığı için çok defa ders kitabı alamazdım. Çoğu zaman ders halkasının ortasına oturmaya çalışır, sıra bana gelinceye kadar yanımdaki arkadaşın kitabından kendi yerimi ezberlemeye çalışırdım.”

Hocaefendi, burada iki yıl boyunca öğrendiklerini kendilerinden sonra gelenlere öğretti. Bu ders mütaalaları çok faydalı oldu. Bitirdiği kitabı okutacak hale geliyordu ve bunu tekrar tekrar okutuyordu. Farkına varmadan 'geri besleme' yapıyordu. Aynı zamanda, Alvar İmamı'nın hayatta olduğu dönemlerden alışık olduğu şekilde tasavvufla da meşgul oluyordu. Hem ilim, hem tasavvuf tahsiline devam etmesi, farkında olmasa da onun, zahir (görünen) ve batın (görünenin ardındaki) arasındaki bütünlüğü kurmasında temel teşkil etmeye başladı.

“Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim. Alvar İmamı hayatta iken hep onun yanına gidip geldim. Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer tekkedir. Bende tekke ve medresenin izleri hep aynı ritmi dokuyarak devam etmiştir. Alvar İmamı'nda gördüğüm açık kerametler, çocukluk ihsaslarımla beni böyle bir bütünlüğe götüren ilk basamaklar olmuştur.” 

Fethullah Gülen Hocaefendi, sıkıntı çekmesine rağmen çok kısa zamanda birçok dersi başarıyla tamamladı. Fakat buna rağmen, Kurşunlu Camii Medresesinden bir müddet sonra ayrılmak zorunda bırakıldı. 

“Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında gördüğünden de memnun olurmuş..

Zaten aile olarak Alvar İmamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi. Alvar İmamı babama "Evladım" bana da "Talebem" derdi. Tabii ki, Alvar İmamı’ndan gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat, Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu. Neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı. "

Peki sebep neydi? 

Çünkü, 16. yüzyıldan sonra giderek kendi kabuğuna çekilen klasik, katı ve anlamsız eğitim zihniyeti, genç yaşlardaki Hocaefendi’yi tatmin etmez olmuştu. 1950'lerde dahi hâlâ talebenin hocasının verdiği işten başka bir şeyle meşgul olması katiyyen hoş karşılanmıyordu. Buna Kur’an okumak da dahildi. Verilen dersler Hocaefendi’nin istidat, kabiliyet ve seviyesine göre çok cılız derslerdi. Kör topal yürüyüş onu rahatsız etti. Çünkü bu durumda derslerin on yılda bitmesi bile mümkün değildi. Görüyordu ki, senelerce ders halkasına oturup hâlâ iptidâi dersler okuyan kelli felli insanlar vardı. Buna tahammülü yoktu. Vaktinin geri kalan kısmını başka kitaplar okuyarak geçirmeyi adet edindi. Onun bu tavırları başta yadırgandı. Daha sonra antipatiye dönüştü. Yaptığı şey beş yüz senelik medrese disiplinine karşı bir tepki olarak algılandı. Hocaefendi sadece Erzurum'da değil, bulunduğu her yerde adı duyulmamış kitapları, romanları ve fikir kitaplarını gizli gizli okuyordu. Bu okuyuşlar daha sonra çok daha geniş bir yelpazeye ulaşacaktı.

Geri Kalmış Eğitim Metodu

“Talebeliğimin hepsini toplasanız iki sene ancak yapar. O devrede talebeye i'lal idgam ezberleterek vakit israf ediliyordu. Ve ciddi rehberlik yapan da yoktu.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, ateşli bir mizaca, keskin bir zekaya ve yenilikçi bir ruha sahipti. Ortaçağ'dan kalmış dini eğitim sisteminin eskimiş usûlünü, ders okutma tekniğini, okutulan derslerin kifayetsizliğini çabucak sezdi. Bu durumu fiilen ispat etmek için uğraşmaya başladı. Diğer yandan yerleşmiş birçok kuralı içine sindiremiyor, kalıplara tahammül edemiyordu. Hocaefendi, farketmişti ki, Arapça öğrenmek bir gaye haline getirilmiş... Bunun da ötesinde, Arapça öğrenmeye vesile olan kitaplar bile vesile olmaktan çıkartılıp bir amaç haline getirilmişti. Yani eğitimdeki katmerli sapma, okuyan insanların bomboş yetişmesine sebep oluyordu. Hocaefendi, bir 'hu' zamirinin raci olduğu yeri bulabilmek için uzun süre tartışılmasını hayretler içinde izledi. Halbuki o, ilmin ve ilim öğrenmeye yarayan araç ve metotların putlaştırılmasına şiddetle karşıydı. Hele, durum apaçık gözler önündeyken kişilerin ve kurumların yenilenmeye direnç göstermesine tahammül edemiyordu. İleriki yıllarda iyice netleşerek gelişecek olan bu tür düşünceler, Hocaefendi’de daha o günlerde birer tomurcuk gibi açmaya başlamıştı. Gençliğinde dimağında bir tohum, bir tomurcuk gibi duran bu düşünceleri Hocaefendi, yıllar sonra yazdığı yazılarında dile getirecekti: 

'Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır. Sırası geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür. Yenileme durunca da, canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, heba olup dağılmaya terkedilmiş olur.'

'Elverir ki, günümüz talim ve terbiye vazifelisi, fetih ve keşfedici bir ruha sahip bulunsun. Mukaddes kanaat ve düşüncelerin hakkını vererek, büyük terkipçilere yakışır vecibeyi hakkıyla yerine getirsin; Nizamü'l-Mülk'le Alpaslan'ı yan yana görsün. Fatih'le Akşemseddin'i, Zenbilli ile Yavuz'u birbirinden ayırmasın. Gazali'nin aydın semasında, Pascal'ı unutmasın. Mevlana'nın sehhar ifadesiyle 'semaya kalkarken, laboratuvara uğrayıp Pastör'ü selamlamayı da ihmal etmesin. Sözün özü, kafa ve kalp bütünlüğünü kendisine şiar edinsin...'

İşte Hocaefendi’nin çağın çok gerisinde kalmış kurumlarda barınamamasının sebeplerinden birisi, belki de, yıllar sonra apaçık ortaya koyacağı düşüncelerini, o günün sert şartlarında, davranışlarına yansıtması ve bu düşünceleri hayata geçirebileceğini sanmasıydı. O bir taraftan Gazali ile haşir neşir olurken bir yandan da Pascal'ın semasında kanat çırpmak istiyordu. Mevlana'nın sözleri onu kendinden geçiriyordu, evet, ama aynı zamanda Pastör'ü de merak ediyordu. 

İnsan bir kere kanatlanmaya başladı mı, gökyüzünün uçsuz bucaksız ufuklarında dolaşmadan edemez. Hatta, Hocaefendi talebelik yıllarında, romanlar, makaleler, felsefi eserler okumaktan kendini alamadı. Darwin ile ilgili kitapları da okudu. Ancak bu tür kitapları kimselere göstermeden okudu. Çünkü asla hoş karşılanmayacağını çok iyi biliyordu. Bu okumalar onu Sünni İslam düşüncesinden uzaklaştırmadı. Tam tersine hem Sünni İslam düşüncesine sadık kaldı, hem de bütün dünyadaki ve İslam âlemindeki fikir hareketlerini takip etti.