Yazdır

Fethullah Gülen Hocaefendi Hakkında

Yazar: Prof. Dr. Suat Yıldırım Tarih: . Kategori İnceleme

Oy:  / 15
En KötüEn İyi 

İleride Türkiye'nin tarihini yazacak olan tarihçiler, Fethullah Gülen'e önemli bir yer verecekler ve onun fikir ve gayretlerinin toplumda meydana getirdiği değişiklikten mutlaka bahsedeceklerdir. Bu, benim subjektif bir kanaatim olmayıp, lehinde olsun veya olmasın, hemen herkesin katılacağı bir tespittir. Ülkemizin takriben son yirmi beş yılına kendi ölçüsünde damgasını vuran, basın yayın organlarının devamlı gündeminde yer alan bir şahsiyetin, daha doğrusu onun manevi şahsiyeti etrafında hâlelenen toplumsal bir oluşumun, tarihe geçmesinden daha tabii bir şey olamaz. Bilakis, böyle olmaması hayret edilecek bir şey olurdu.

Cami imamlığı ile başlayan, vâizlik, Kestane pazarı yurt müdürlüğü, kahvehane sohbetleri, kendisinin teşviki sayesinde açılan yurtlar, üniversiteye hazırlama dershaneleri, özel okullar, derken diğer kültürel faaliyetler, dergi, gazete, radyo ve TV'ler, Türkiye dışında elli kadar ülkeye ulaşan özel okullar, toplumun değişik kesimleri, farklı din ve kültür mensupları arasında diyalog kurmak suretiyle toplumsal ve küresel barışa katkılar, son dönem başbakanları (merhum Turgut Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit) ve cumhurbaşkanları (merhum Turgut Özal ve Süleyman Demirel) ve başka devlet adamlarıyla yaptığı görüşmeler, toplumda ağırlığı olan başka bir çok şahsiyet ile kurduğu münasebetlerle devam eden ve bunların yanı sıra 45 kadar kitaba imzasını atan bir ilim ve fikir adamı. İşte bu özelliklerinden ötürü, çeşitli ülkelerin üniversitelerinde bir çok akademik çalışma bu oluşumu incelerken, 26-27 Nisan 2001 tarihinde ABD'nin Washington şehrinde Georgetown Üniversitesi 'Müslüman-Hıristiyan Karşılıklı Anlayış Merkezi' de onun fikirlerini ve çalışmalarını incelemek üzere, dünyaca tanınan bazı ilim adamlarının da katıldığı bir sempozyum düzenledi. Bu sempozyumun organizasyon heyeti başkanı Prof. Dr. John Esposito, toplantılarının gerekçesini açıklarken şöyle söylemişti: 'Objektif konuşacak olursak, Gülen'le ilgili mühim olan şey, sadece fikirleri üzerine konuşmak değil, fakat işte size müesseseleşmiş fikirler deme meselesidir. Yani insanlar onun fikirlerinin ne denli etkili olduğunu tartışmak zorunda değil; tek yapmaları gereken, tüm dünyada kurulmuş okullara, üniversitelere ve bunların nasıl kayda değer başarılara imza attığına bakmak. Ve Gülen'in İslam ile modernliğin bağdaşabileceği ve nasıl dönüşüm sağlanabileceği hususundaki düşüncelerinin Türkiye'de, Orta Asya'da ve şimdi de Avrupa ve Amerika'da ne tür etkilere yol açtığını görmek. Hem İslam dünyasındaki hem de Batı'daki insanların Gülen'i, fikirlerini ve bunların yansımalarını bilmeleri önem arz ediyor.' (Zaman Gazetesi, 30 Nisan 2001).

Bu arada, onun fikirlerini, ahlak ve davranışlarını tenkit edecek malzeme bulamayan çok az sayıdaki bazı kişiler, şimdiye kadarki çalışmalarında olmasa bile, istikbalde yasal çerçeve dışına çıkabilir, devlet idaresini ele geçirmeye çalışabilir gibi makul ve hukuki olmayan bir bahane ile emniyet ve adliye teşkilatını tahrik ederek, fikir planında karşı çıkamadıkları bir oluşumu, aleyhinde propagandalarla durdurmaya çalıştılar. Halbuki, konuyu biraz bilenler pek iyi bilirler ki muhterem Fethullah Gülen, bu binlerce kuruluşun sahibi olmadığı gibi yönetimlerinde de değildir. Ama sırf aleyhinde bir hava uyandırmak için onun muazzam bir kuvvet ve servet sahibi olduğunu vehmettiler, sonra kendilerinde böyle bir güç olmadığı için kıskanıp onun şahsını yıpratmaya çalıştılar. Kıskançlığın ve iftiranın derecesini şuradan da anlayabiliriz ki, imkan ve fırsat bulamadığı için hiç evlenmemiş olan bu zatın, dört eşinin olduğunu yazan, üstelik büyük ve ciddi basın organı sloganlarıyla çıkan gazeteler bile oldu.

Gerçi şahsına ait mütevazı bir eve bile sahip olmayan bu zatın, şahsiyeti etrafında hâlelenen muazzam toplumsal, ilmi ve fikri bir oluşum vardır. Fakat onun muarızları bu hadisenin rasyonel ve sosyal sebeplerini incelemeye yönelmediler. Zira konuya bilimsel açıdan yaklaşma bir seviye meselesidir. Gerçekten, meydanda nesnel bir olgu bulunmaktadır. O da şudur: Çağdaş Türk toplumunda olduğu gibi, Türkiye dışında çok sayıda ülke toplumlarında da karşılığı olan, oralarda ma'kes bulan bu tezahürün teorik alt yapısını incelemek önem kazanmaktadır. Bu kadar geniş yankı uyandıran bir çağrının, büyük bir birikim, hatta onun da ötesinde güçlü bir kaynağa dayanması gerekir.

Fethullah Gülen'in fikriyatının kaynaklarını araştırdığımızda görürüz ki o, Kur'ân-ı Kerîm'den hareket edip, onun açıklayıcısı durumunda olan hadis-i şeriflerden istifade ederek kariyerine başlar. Kur'ân ve Peygamber eğitiminin canlı, dinamik tezahürü olan sahabe neslinde emsalsiz bir örnek bulur. Öyle ki elli yıldan beridir onları anlatma işini henüz bitirmiş değildir. Kendisini kitap ve konuşmaları ile tanıyanlar, yüzlerce makbul ilmi kaynağa dayanarak Asr-ı Saadet ve Sadr-ı İslam dönemine olan vukufunun, ender rastlanacak derecede olduğunu anlarlar. Otuz yılı aşan üniversite hocalığımda yüzlerce yüksek lisans, doktora tezlerine, doçentlik ve profesörlük jürilerine rapor hazırlamış, ne söylediğini bilen bir insan olarak bunu ifade ettiğimi vurguluyorum. Onun bu vukufuna delil olarak sadece şu eserine işaret edeyim: 1990 yılında Üsküdar Yeni Cami'de verdiği vaazlar 'Sonsuz Nur' adı ile iki cilt olarak kitaplaştırılmıştır. Bu kitap, Hz. Peygamber'in (sav) sıfatlarına, tebliğ ettiği hidayete, onun bazı konulardaki tutumlarına ve onlardan çıkarılması gereken derslere dair olup Fıkhu's-sire ilmindeki en güzel örneklerden biri olduğuna, çok sayıda ilim adamı şahitlik etmişlerdir. Dolayısıyla bunu bilmeyenler eksiği kendilerinde aramalı, bilenleri meşrep hüsnü zannıyla konuşmakla itham etmeye girişmemelidirler.

Ayrıca B. Said Nursi'nin Risale-i Nur külliyatı, Safahat külliyatının tamamını ezberden bildiği M. Akif'den geriye doğru İmam Rabbani, Gazali, Mevlana, İmam-ı Azam ve diğer müçtehitlerle temsil edilen İslam medeniyetinin klasik ve çağdaş fikri mahsullerine büyük ölçüde vukuf kesbetmeye çalışmıştır. Bunun yanında edebiyat, fikir ve felsefe alanında Batı klasiklerine vukufu, örgün öğretim kurumlarından diplomalı olmamakla beraber biyoloji, astronomi gibi fen bilimlerinde ortalama bir üniversite mezununun birikimine sahip olduğu, mesela tıp alanında uzmanları hayran bırakacak seviyede -merhum Peyami Safa misali - bir otodidakt olduğu kendisini az çok tanıyanlar tarafından bilinmektedir. Onun bu birikimi, zaten kitap ve makalelerinden, kendisiyle yapılmış röportajlardan da anlaşılmaktadır.

Fethullah Gülen, vaazlarını ders haline getiren nadir vaizlerden olup 1975 yıllarından itibaren vaazlarını imkan nispetinde ders şeklinde gerçekleştirmiştir. Tevhid, nübüvvet, vahiy, Kur'ân, ahiret hayatı, kader gibi iman esasları; namaz, zekat, oruç, hac gibi ibadetler, İslam ahlakı, aile hayatı, çocuk terbiyesi, İslam'ın iktisadi öğretileri gibi temel konuları bir program dahilinde dört-beş sene boyunca işlemiştir. Bunları dinleyenlerin çoğu teyplerle kaydedip çoğaltmışlardır. Ayrıca camilerdeki soru cevap meclislerinde binlerce soruya irticalen, yani cevap esnasında kitaba bakmaksızın verdiği cevaplar tatmin edici görüldüğünden dinleyenler tarafından çoğaltılmıştır. Bundan sonra 1980 öncesinde ünü bütün Türkiye'ye yayılmış bir vaiz haline gelmiştir. Şartlar müsait olmadığından, 1980'den sonra resmi görevinden ayrılmasından sonra vaaz hizmetlerini muntazam bir şekilde devam ettirme zeminini maalesef bulamamış, ancak bazı özel durumlarda arada bir yapmış olduğu Süleymaniye, Fatih vb. camilerinde yaptığı vaazlarla sınırlı kalmıştır. Onun bu derslerinde, mesela tevhid konusunu ele aldığında, Allah Teala'nın varlığını, birliğini, ilim, kudret ve iradesini çok sayıda delillerle anlattığını, klasik Kelam ve tefsir ilminin kaynaklarının yanında son dönem alimleri Elmalılı Muhammed Hamdi, Mustafa Sabri, Ahmet Hamdi Aksekili, Babanzade Ahmed Naim, İsmail Hakkı İzmirli, İsmail Fenni (Ertuğrul), M. Şemsettin (Günaltay), M. Ali Ayni gibi bir çok zatın fikri mahsulatından yararlanmasından ayrı olarak müspet bilimlerin verilerinden de geniş ölçüde istifade ettiğini görüyoruz. İman hakikatlerini kuvvetli bir şekilde anlatan Risale-i Nur külliyatı onun başlıca kaynaklarından olmuştur. Bu doyurucu durum, üniversitenin çeşitli branşlarındaki talebelerin onun dersleri etrafında halkalanmasının başlıca amili olmuştur. Konuları sunarken sadece dini bir teslimiyet hissine değil, akla, kalbe, ruha, ve duygulara birlikte olarak hitap etmesine ihlası da hayat verince, bu eğitimin bereketli tesirleri muhataplar üzerinde iyice görünür olmuştur. Başka bir misal vereyim: Kur'ân konusunda cami cemaatine verdiği dersler, hiç değişiklik yapılmaksızın, İlahiyat Fakültesi öğrencilerine Tefsir usulü ve Kur'ân tarihi ders programı için ders notları olarak dinletilebilecek seviyededir. Diğer konular da benzer bir durum arz eder.

Bunlardan anlaşılacağı üzere, Fethullah Gülen dünden bugüne ortaya çıkıp toplumun marjinal bir kesiminin geçici heves ve heyecanla büyüttüğü bir olay değildir. Teorik altyapısı ve uzun bir geçmişi vardır. Fakat kendisini asıl etkili kılan özelliği, söyledikleri ile amil olması, değerli talebeler yetiştirerek bereketli ilim ve ihlas vasıflarını haiz bir yaşayış sürdürmesi olmuştur. Onun kazandığı itibarın toplum şuurunda karşılığı bulunmaktadır. Hoca Efendi'nin lise veya üniversite öğrencisi olarak bulduğu insanlar büyümüş, ilerleyen zaman içinde bu sefer onların çocukları ders halkasına girmiş, üniversitenin çeşitli fakültelerinden mezun olmuş, iş adamı, öğretmen veya bürokrat olarak hayata atılmışlardır. Böylece onun etrafında kendi akranları, öğrencileri, bir de öğrencilerinin çocukları olarak üç nesilden beraber çalıştığı arkadaş ve dostları vardır. Bu üç nesil onun fikirlerini, davranışlarını, ahlaki gidişatını gözlemleyip onlardan yararlandıktan sonra ilmine, samimiyetine ve düşüncelerinde isabetli olduğuna kanaat getirmiş bulunmaktadır.

Böylece, Hakka yönelen safi gönlüyle Hoca Efendi cami kürsülerinden yaptığı hitapları dinleyen dikkatli insanlarla geliştirdiği temaslar, kazandığı güven duygusu ile, İslam'ın içtimai tarafını anlayıp uygulamaya çalışan bilinçli bir neslin yetişmesine vesile oldu. Gördüğümüz üzere burada ilmi, fikri, manevi bir toplumsal olgu söz konusudur. Onun fikir ve tavsiyelerinden esinlenen, Ülkemizin ve halkımızın hayrına olan, yetişen yeni nesilleri iyi eğitim alan, güzel ahlak sahibi, fedakar, vatan sever bir ideal ile yetiştirmeyi amaçlayan bir hizmet grubu söz konusudur. Yoksa gizli veya açık bir cemiyet ve örgüt yok. Sadece Allah'ın kaderinin fetva verip yolunu açması ve teyidi ile onu istihdam etmesi söz konusudur. Yani Cenab-ı Allah, milletimize olan rahmeti sebebiyle, dininin güzelliklerinden insanlığı yararlandırmak için, başka mürşit alimleri de çalıştırdığı gibi, halis bir gönül ile Kendisine yönelen bu zatı da çalıştırıyor.

Halkımızın bir kesimi, Fethullah Gülen'in teşviklerine kulak veren insanlar tarafından yasal çerçevede açılan ciddi, kaliteli hizmet veren yurtlar ve dershaneler bulunca çocuklarını bu kurumlara yerleştirdiler. Böylece çocuklarının üniversiteye daha iyi hazırlanmasını ve üniversiteye girdikten sonra orada okurken iyi ortamlarda kalmalarını sağlamak istediler. Bu çalışmaların faydaları görüldükçe, meşgul olanlar daha fazla gayrete gelip hizmet alanlarını genişlettiler. Özel okullar açmak suretiyle, ülkemizin eğitimine katkıda bulundular. Yeni nesillere azami hizmet düşüncesiyle onları bilim ve kültür yönünden yetiştirecek dergiler, kitaplar, günlük gazete, TV ve radyoları da, zaman içinde yayın hayatına yerleştirdiler. Bütün bu müesseselerin gerek kurulmaları, gerek işleyişleri hep yasal yollar ve prosedürlerle olduğu gibi, bunlar ticari yönden de serbest piyasa kurallarına göre çalışan, arz ve talebe göre şekillenen kurumlar olmuşlardır. Bundan ötürü, hepsi faaliyetlerine devam etmektedir. Haziran 1999'dan bu yana üç yıl kadar bir zamandan beri bazı tahrik ve tezvirler sonucunda, Fethullah Gülen ile irtibatlandırılan bütün kurumlar büyüteç altına alınıp devamlı teftişe maruz kaldıkları halde kapatılan hiçbir kurum olmadığı gibi, verimli ve dolu kapasiteli olarak çalışmalarına devam etmektedirler. Çocuklarını bu kurumlara veren veliler buralarda yasal çerçeve, başarı, ciddiyet, kalite, dürüstlük, güzel ahlak, öğrenci ve velilerle iyi ilişkiler bulmuş olduklarından, çok çeşitli şekillerde ortaya çıkan tahrik ve vesveselere rağmen, büyük bir maddi külfet altına girerek evlatlarını bu kurumlarda okutmaya devam ediyorlar.

1990'dan itibaren, özellikle, Sovyet bloğunun çözülmesinden sonra, Hoca Efendinin çevresinde oluşan o potansiyel, öncelikle Orta Asya ve Balkanlardaki Türk ve akraba topluluklarının çoğunlukta bulundukları ülkelerde eğitim hizmetlerine yöneldiler. Böylece Türkiye'dekilere ilaveten, zaman içinde elli kadar ülkeye yayılan sayıları üç yüze yaklaşan okul açıldı. Bu kurumların açılması, bazılarının sandığı gibi kolay olmamıştır. Yönetimler istikrara kavuşmadığı için, standardizasyonun eksik, keyfi ve şahsi tutumların fazla olduğu o ortamlarda, hele yabancı teşebbüs olarak bir de devletinizin desteğinden mahrum iseniz, resmi prosedürleri tamamlamak müşkilden müşkil bir çiledir. Tip proje uygulamaya müsait bir durum olmadığından, her ülkenin kendisine mahsus şartlarına uygun davranmak mecburiyeti vardır. Bin bir güçlükle açtıktan sonra orada başarınızı ispatlamak ayrı bir meseledir. Zira o ülkelerin ekserisinde okullaşma oranı bizdekinden daha yüksek olup, eğitim ve öğretim kalitesi çoğu zaman Türkiye standartlarının üzerindedir. O ülkelerdeki okullar arasında temayüz etmek, ciddi bir kalite ve tecrübe gerektirir. Diğer taraftan bir Türk müteşebbis olmanın bazı dezavantajları vardır: Türkçülük, Turancılık, İslam fundemantalizmi, yerel şirketlere rakip olarak kendi halklarının ekmeğine mani olmak, Türkiye'nin nüfuz alanını genişletmek, kendi ülkelerinin nesillerinin beyinlerini yıkamak gibi türlü türlü şüpheler her an, senelerin emeğini bir anda yok edebilir. İşte onun içindir ki o ülkelerde memnuniyet uyandırmak, takdirler ve ödüller almak, sanıldığından çok zordur. Hele onların bakanlarından, başbakanlarından ve devlet başkanlarından takdir almak son derece önemlidir. Azıcık yurt dışı temasları olan herkes bilir ki, devlet veya hükümet başkanlarından görüşme randevusu bile alırken, onlar incelemeden, istihbaratlarının görüşlerini almadan randevu vermezler. Hele Devlet başkanı, yüzde yüz emin olmadan, takdir ettiğine dair bir kelime bile söylemez.

Uzaktan duymak, görmek gibi olmaz. O ülkelere gidip, okulları, öğrencilerin başarılarını, davranışlarını, velilerin ve öğrencilerin memnuniyetlerini yerinde gören yetkili diplomat, bürokrat, iş ve siyaset adamlarımız hayranlıklarını belirtmekten kendilerini alamamaktadırlar. Ben bizzat şahit olduğum yüzlerce örnekten bazılarını kısaca arz edeyim: Özbekistan'da bazı yerleri gezdikten sonra Taşkent'te Turgut Özal Erkek Lisesi'nde şu anda da görevde olan bir vali bey gezi grubundakilere hitaben şöyle demişti: 'Ben, bu hizmet grubunun yurt içindeki bazı kurumlarını, oğlumun da o okullardan birinde okuması vesilesi ile yakından biliyor ve takdir ediyordum. Bunlara yapılan rehberliğin deha çapında olduğunu düşünüyordum. Ama buralara gelip görünce anladım ki bu işler öyle deha ile olacak şeyler değildir. Kadir-i Mutlak olan Allah'ın hususi inayeti olmadıkça, bu işi izah etmek mümkün değildir.' Öğrenciliğinde talebe teşkilatları başkanlığı, daha sonra il belediye başkanlığı ve iki kere bakanlık yapmış deneyimli bir zat ise, oradan dönüş esnasında gezi grubunda bulunan hayli kalabalık arkadaş grubuna uçakta mikrofondan şöyle seslenmişti: 'Biz gençliğimizden beri, yeni nesle hitap eder, onlara örnek gösterirken sahabeden, Alparslan'dan, Osmanlı kuruluş ve yükseliş döneminden örnekler verir, ondan bu tarafa örnek bulmakta zorluk çekerdik. Halbuki insanlara, kendi çağlarından ideal örnekler vermedikçe, dile getirilen fikirlere inanmalarını sağlamak mümkün değildir. Ben burada bunca imkansızlıklar içinde çalışan bu genç öğretmenlerin gerçekleştirdikleri bu muazzam başarıyı görünce, asırlardan beri beklediğimiz örnekleri bulmanın sevincini yaşıyorum. Bunu takdir etmekle kalmamalıyız. Döner dönmez, bu hizmetlerde fiilen yer alarak, maddeten ve manen her türlü gayreti göstermeliyiz'.

1995 yılında, aramızda bir rektör, iki dekan, bir vali ve birkaç iş adamı olarak, Orta Asya ülkelerinden birini gezerken ziyaret ettiğimiz Türk büyük elçilerinden biri şöyle demişti: 'Bu okulların başarısı çok yüksek. 1500 kontenjan için 22000 kadar öğrenci, buralarda okuma imkanına kavuşmak için imtihana girdi. Millet vekilleri, bakanlar gibi seçkin şahsiyetler, çocuklarını bu okullara yerleştirmek için, bizden tavassut rica ediyorlar. Onlar, giriş imtihanını ülkemizdeki ÖSYM gibi, objektif bir sistemle gerçekleştirip optik okuyucu ile sonucu elde ederek çabucak ilan ediyorlar. Bu okullar gösterdikleri başarı ile, halkın gönlünü o derece kazanmışlar ki, zannıma göre, faraza buradaki yönetim bir sebep ileri sürerek bu okulların faaliyetlerini durduracak olursa, ahali öylesine bir gayret gösterir ki yönetim, okulları devam ettirmeye mecbur kalır.' Nitekim böyle bir durum 2001 yılında Rusya Federasyonu'nun Astrahan şehrinde yaşandı. Bir okulun çalışma izni durdurulup öğretmenleri ülkeden ayrılmak zorunda bırakılınca, aralarında Rusların da bulunduğu çeşitli etnik gruplara mensup ahali hava alanına dökülmüş, daha sonra ülke idarecileri nezdinde yaptıkları girişimlerle, bir süre sonra, ayrılan öğretmenlerin döndürülmelerini sağlamışlardır. O sıralarda İstanbul'da karşılaştığım o okulun müdürü, o sıralarda Avrupa kupasında yarışan Galatasaray futbol takımının başarısı için, bir taraftar haline gelmiş, albay rütbesinde bir Rus öğrenci velisinin şu sözlerini nakletmişti: 'Çok şey hayal edebilirdim. Ama, günün birinde bir Türk takımını tutabileceğimi asla hayal edemezdim.'

Usandırmayacak olursam, bir tanıklığı daha nakletmekten kendimi alamayacağım: Türk Eğitim Derneği ve TÜSİAD yönetiminde yıllarca bulunmuş, çağdaş iş ve fikir hayatımızın mümtaz siması Aydın Bolak beyefendi şöyle yazıyor: 'Hocaefendi Hazretleri mefkuresizlikten bunalan Türk gençliğine mefkure vermiştir (...). Bir eski büyükelçi Arıkan da bana şunu anlattı: Ulanbatur'a sefir olarak tayin edilen genç hariciyeci, tecrübeli üstadına gelmiş ve 'Hiçbir bilgi yok, gideyim mi?' diye sormuş. Büyükelçi: 'Git, biraz incele, şartlar müsait değilse dönersin.' cevabını vermiş. Tayyareden indiği zaman lacivert elbiseli bir beyefendi genç, sefiri 'Hoş geldiniz beyefendi!' diyerek karşılamış. Şaşırmış sefir ve 'Siz kimsiniz?' sorusuna: 'Ben buradaki iki okulun koordinatörüyüm. Teşrifinizi duyduk, hoş geldiniz demek için geldim. İkametiniz için yer hazırladım. Sefaret için bina hazırladık. Buyurunuz hizmete başlayınız. Biz de bekliyoruz, Moğollar da bekliyor' cevabını alıyor Arkasından 29 Ekim Cumhuriyet bayramı gelince Sefir yine düşünüyor: tahsisatı yok, imkanı yok ve yabancı bir yer, kimseyi bilmiyor. Yine yardımına lacivert elbiseli o genç adam yetişiyor. Mekteplerin bir tanesinin salonunu açıyor ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını Moğollarla birlikte yapıyorlar. Genç sefir hayretler içinde Türkiye'ye dönüşünde, 'üstadım' dediği eski sefire ağlayarak anlatıyor ve soruyor: 'Bu ne ruh halidir? Kimdir bunları yetiştiren?' (...) Sefirin bunların kim olduğunu öğrendiği zaman söylediği tek şey şu: 'İmkanını bulsam da gidip ellerini öpsem.' Bir güzelliği anlamak ve bir güzelliği idrak etmek, güzelliği bilmekle mümkündür. Bizler, hepiniz, hepimiz, güzelliği ve sevgiyi bilecek çağdayız. Sevgilerinizi yaydığınız zaman bütün mekanlar kudretli olur. Kimsenin yıkması, devirmesi, topla tüfekle mağlup etmesi mümkün değildir artık' (M. Armağan-A. Ünal, Medya Aynasında Fethullah Gülen, İstanbul, 1999, s. 375-376 ). Yaşanan bu gerçekleri ayrıca yorumlamaya hiç ihtiyaç yok.

Bu neticeler, kendi gücüyle olacak işler olmadığı için, Hoca Efendi bunlardan asla kendisine pay çıkarmıyor. Burada şu anlamdaki hadis-i kudsinin manası tecelli ediyor. Allah Teala şöyle buyurur: 'Ey dünya! Sana hizmet edeni, sen de kendine hizmetçi et. Bana hizmet edene de sen hizmet et!' (Müsnedu'l-Firdevs, 5, 239; Müsnedu'ş-Şihab, 2, 325). Bu ihlaslı çağrıları o bazen manzum olarak yapmıştır:

Ses ver yiğidim! Yoksa beni duymuyor musun?
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atın üstünde bir sabah erken,
Gözlerim kapalı, ruhumda seni süzerken,
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi, diril, gel!

Bunlar, yankısız çağrılar halinde boşlukta kaybolmadı. Yankılı çağrılar oldu: Kazakistan, Kırgızistan, Nahcivan, Moğolistan, Yakutistan, Tayland, Arnavutluk, Moldavya ve daha nice diyarların ufuklarından, dünyanın her köşesinden sesine ses veren yiğitler çıktı.

Değerli Ali Ünal da o yankılardan biri. O kendi gördüklerini, bildiklerini yazdı. Hatta eminim ki, bildiklerinin az kısmını yazdı. O, Hoca'sının çevresinde olanlar arasında, daha çok kalemiyle çalışanlardan. Okuyan, araştıran, fikri hazırlığı, kültür birikimi, sentez kabiliyeti olan ve bu zatın yakınında yaşamasıyla kanıksama yerine, gördükleriyle ona olan hüsn-ü zannı daha da artan biri oldu. Yazdığını bana da okutmak lütfunda bulundu. Muhterem Ali Ünal güzel anlatmış. Fethullah Gülen hoca efendiyi anlatırken bizzat onun kitaplarına, sonra kendi gözlemlerine dayanıyor ve değerlendirmelerde bulunuyor. Samimiyetimle söylüyorum: Anlattıklarının fazlası yok, ama eksiği var. Bu yazılanları asıl anlamlı kılan, onlara hayat ve ruh veren sır, onların, sözde kalmayıp yaşanan gerçekler olmasıdır. Yoksa güzel düşünceleri söylemek ve yazmak pek zor bir şey değildir. Bunların sadece sözünü edenlerin sayısı da az değildir. Benim bu okumadan elde ettiğim fayda, bazen okuduklarımı yeniden okuma, bazen okumadıklarımı veya görmediklerimi öğrenme oldu. Bu zevki bana yaşatan Ali beye sonsuz teşekkürler!

Az önce belirttiğim gibi 'Onun yazdıkları gerçektir. Dikilen elbise, tam bedene oturmuştur.' diye tanıklık etmem, ne mi ifade ediyor? Bence çok şey! Zira ben bu tanıklığı, Fethullah Gülen ile otuz sekiz yıllık beraberliğin verdiği bir hak ile yapıyorum. İşte bu noktada, zaman tüneline girip geriye, otuz sekiz yıl öncesine gidiyorum.

1964 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun olup Müftü yardımcısı olarak Diyarbakır'a tayin edilmiştim. Oradan Edirne il müftülüğüne atandım. Kamu oyumuzun yakından tanıdığı İçişleri eski bakanlarından Sayın Abdülkadir Aksu'nun babası rahmetli Muzaffer ağabey, merhum babamın dostu olduğu gibi benim de sık görüştüğüm bir zat idi. Fethullah Gülen ile 1960 öncesi Edirne PTT İdaresinde görev yaparken tanışmış. O sıralarda Diyarbakır'da matbaacılık yapan ve Hoca Efendinin küçük kardeşi olan Mesih bey ile de beni tanıştırmıştı. Böylece ben de kardeşi vasıtasıyla kendisini gıyaben tanımıştım. Edirne'ye tayinim çıkınca böylece bir iki kanaldan Hoca Efendi de benim oraya gideceğimi öğrenmiş. Kendisi bir oda ile müştemilattan ibaret bir evde kalıyordu. Beni misafir etmek istedi. Orası müsait olmadığından davetini kabul etmem mümkün olmadı.İlk fırsatta daha geniş bir ev kiralayıp beraber kalmayı temenni ettik. Kısa zamanda iki odası, bir holü olan ahşap, eski bir eve yerleşip, her birimiz bir odasında kalmaya başladık. Hassasiyetime dokunmayacak, rahatsız etmeyecek bir samimiyet ve şefkatle bana bir ağabey gibi davranıyordu. Bununla beraber, Müftü olmam itibariyle, kendisinden beş yaş küçük olmama rağmen, ayrıca bir saygı göstermekten asla geri kalmıyordu. Hemen bütün hizmetlerde bana fırsat bırakmayacak tarzda önce kendisi davranırdı: Sobayı yakmak, yemek hazırlamak, bulaşık yıkamak, evi temizlemekte hep önce davranırdı. O zaman fazla bir sağlık arızası yoktu. Yalnız alerjik bir durumu olduğundan çok fazla kaşınır, kanama sebebiyle sık çamaşır değiştirmek zorunda kalırdı. Başkaları için geçerli olduğunu düşünmese de, kendi nefsi için geçerli olmak üzere şöyle dediğini hatırlıyorum: 'Nefsime güvenemediğimden, ilk gençliğimden beri Rabbime dua ettim: 'Çevremdekileri rahatsız etmeksizin beni rahat bırakmayacak bir sıkıntıyı benden eksik etme' diye. Bu alerjik sıkıntımı, bu kabilden kabul ediyorum'.

Değişik bir şahsiyeti olduğu her halinden belli idi. Dini takva dairesinde, yiyecek içeceğine son derece dikkatli, çok temiz ve tertipli, evine olduğu gibi giyimine de dikkat eden bir kişi idi. Sadece, altı ay kadar aynı evde kaldığımız halde bir kere bile pijamalı görmediğimi söylersem, onun kişiliği ve güzel alışkanlıkları hakkında yeterli bir fikir vereceğimi sanırım.

Dini ilimlerdeki seviyesi, ayrıca genel kültürü, özellikle Hz. Peygamber'in (sav) siyer-i seniyyesine ve onun ashabının hayatına dair geniş vukufu, İslam ve özellikle Osmanlı tarihini iyi bilmesi, düzgün bir İstanbul Türkçesi ile konuşması, akli muhakeme ve tahlil kabiliyeti, Risale-i Nur külliyatından istifade ederek Kur'ânî tefekkürdeki derinliği ile dikkatimi çekmişti. Ben Fakülteden yeni mezun olan tecrübesiz bir genç idim. Fethullah Gülen Hoca Efendiyi idealize etmemekle, onu çok ileri derecede görmemekle beraber, kendisinden istifade edeceğim bir hoca olarak gördüm ve samimi bir surette bazı kitapları bana okutmasını, en azından beraber müzakere etmemizi teklif ettim. Fakat tevazu göstererek bunu asla kabule yanaşmadı. O da kendince benim seviyemi değerlendirmiş. Kendisinden öğrenmeye ihtiyacımın olmadığını söyledi. Aslında bu tevazuu sebebiyle, elde edeceğim büyük faydadan mahrum kaldığım bir gerçektir. Diğer Diyanet görevlileri, her yerde görülen ve pek normal olan bir davranış olarak, maaşlarını almak üzere Müftülüğe geldikleri halde onun bir sefer bile maaş almak üzere geldiğini görmedim. Sonra öğrendim ki, kendisi gelmediğinden memurumuz Mehmet bey, götürüp kendisine verirmiş. Bu zat çok hürmetkar, görevine düşkün, kendi halinde bir kişi idi. Hoca efendi ile, yapılacak yemek davet tekliflerini mazeret ileri sürerek kabul etmeme prensibi üzerinde anlaşmıştık. Hocalar aleyhindeki söylentileri fiilen tekzip etmek, Risale-i Nur' dan öğrendiğimiz istiğna düsturundan kaynaklanıyordu. Buna rağmen bu Mehmet bey'in evine bir kere gittiğimizi hatırlıyorum.

Fethullah Gülen'in resmi görevi Kur'ân Kursu Öğretmenliği idi. Fakat fiilen Kursta fazla çalışamıyordu. Zira orada vazifeli bir başka hoca, bir meşrebe mensup olup inhisarcı davranışla hareket ediyor, o da onunla niza çıkarmak istemiyordu. Kendisinde hayatı boyunca uyguladığı bir prensibi o zamandan beri uyguluyordu: Ona göre; Dine, ilime, hayra hizmet eden insanlar arasında çekişme doğru değildir. Hizmet eden biri varsa ona rakip olmanın manası yoktur. Onun yaptığından daha iyisini yapma imkanına sahip olsa bile, rekabeti terk etmek ve başka bir hizmet alanı bulmak gerekir. Zira birbirleriyle lüzumsuz rekabet edenler müspet hareketi muhafaza edemezler, bunun sonu iyi olmaz ve Allah Teala'nın tevfiki de birbiriyle ihtilaf edenlere gelmez. Tevfik-i ilahiyi celb eden, müminlerin vifakıdır. İşte bu şuurla Kur'ân Kursundaki hizmeti öteki hocaya bırakıp kendisi başka hizmet sahası bulmaya yöneliyordu. Ona mukabil fahri vaizlik yetkisi olduğundan muntazaman vaaz ediyordu. Ayrıca imamlık kadrosu olmayan Darülhadis camiinde günde beş vakit namaz kıldırıyordu. Edirne'nin şiddetli kışında her sabah bahçedeki çeşmede abdest alıp camiye gitmesine imrensem de, zaman zaman cemaate katılamayıp namazı evde kılıyordum. Hoca Efendi Cuma vaazlarını da bu camide yapıyordu. Bu cami hem küçük, hem de şehrin biraz kenarında yer alan bir cami idi. Oysa Edirne'de merkezi yerde Eski cami, Üç şerefeli, Selimiye gibi daha birçok büyük cami vardı. Vaiz olarak da yalnız Muhterem Hüseyin Top Hoca Efendi bulunuyordu. Yani şehrin merkezindeki büyük camilerden birinde vaaz etmesi mümkün iken, o Darulhadis'i tercih ediyordu. Bunun sebebi zannımca şu idi: Vaazın bir ders olarak kabul edilmesi kanaatini taşıyordu. Dinlemeye gelen cemaatin de böyle bilerek gelen şuurlu dinleyiciler olmasını arzu ediyordu. Böylelikle gerekli istifadenin sağlanacağını düşünüyordu. Merkezi camilere dersin başından sonuna kadar peş peşe girenler eksik olmaz, bu da ders havasını olumsuz etkiler. Ayrıca merkezi camilere işi gücü olan, acele ile gelip hemen namaz kılıp ayrılmak isteyen esnaf, işçi, yolcu gibi kimseler gelir. Bu insanların meselelerini de gözetmek, onlara sıkıntı vermemek gerekir. Bu hassasiyeti ta kırk yıl önce gösterdiği gibi, daha sonra da gösterdiğini biliyorum.

Diğer taraftan, aslında küçük bir cami olan, Darülhadis camiinin müezzin mahfili kısmını bir camekan ile ayırıp küçük bir oda çıkarmıştı. Elektrik sobasıyla soğuk havanın bir derece kırıldığı bu ortamda, namaz dışında çokça oturur, Kur'ân öğrenmek isteyen veya dini bilgiler edinmek isteyen ve sayıları o zamanki Edirne'de çok az olan insanlarla meşgul olurdu. Ahmet isimli İ.Ü. Ed. Fak. Tarih bölümü öğrencisi, İlhan adlı bir Öğretmen Lisesi öğrencisi, Mehmet adlı bir Ticaret Lisesi öğrencisi bunlardan olup sayıları on civarında olan öğrenciler ile cami cemaatinden bazıları söz konusu idi. Öğrencilere verdiği önem o zamandan beri gönlünde yerleşmiş bir görev haline gelmişti. O zaman 400 TL olan maaşının yarısını verip muhtaç bir öğrenciye elbise alma kabilinden fedakarlıklar yaptığına vakıf olmuşumdur. Onların her biri ile nasıl sabırla, şefkatle ilgilenip, sadece va'z ve nasihat eden bir hoca olarak değil, kendileriyle, meseleleriyle hemhal olan bir arkadaş olarak onlarla ilgilendiğini görmüşümdür. Bütün gerekli işler yapılmış da bir tek bu kalmış gibi, o mahalleye yerleşmemizden birkaç ay sonra, Vakıflar idaresi, caminin orijinal şekline zarar verdiği iddiasıyla o camekanlı bölmeyi kaldırtmak istedi. Neyse ki ağırdan almamız neticesinde kaldırılmadı. Bu teşebbüsün gizli maksadının, Hoca efendinin orada yaptığı dini hizmeti önlemek olduğunu zannetmiştik.

Bir gün bazı işler için Müftülükten çıkıp geri döndüğümde memurumuz: 'Emniyet Müdürlüğünden bir polis geldi ve Müdür bey'in sizi çağırdığını söyledi' dedi. O zaman Müftülük dairesinde telefon yoktu. Ona hitaben: 'Sayın Müdür Bey, Beni çağırmışsınız. Benim sizinle konuşacak bir meselem yoktu. Sizin bir meseleniz varsa Müftülükteyim. Buyurun, bekliyorum' diye bir pusula gönderdim. Haber gelmedi. Ertesi gün daireden bir ara çıkmış olduğumda Müdür bey'in gelip beni bulamadığını öğrenince bu sefer ben onun makamına gittim. Konuşmanın hemen başında: 'Kusura bakmayın, tanışmamız biraz netameli oldu. Aslında ben de size 'Hoş geldiniz' demeye gelecektim.Fakat imkan bulamadım. Derken Vali bey, sizinle acele görüşmemi istedi' dedi. Görüşme konusu, Selimiye camii minarelerine Ramazan ayında asılacak mahya imiş. Bundan bir süre önce, Vakıflar Bölge Müdürlüğünden, mahya için, ikişer kelimelik on cümle istenmişti. Yazılar Müftülük tarafından hazırlanıyor, işin maddi yönünü ise Vakıflar Bölge Müdürlüğü üstleniyordu. Yazışma usulüne göre, Valilik kanalıyla gönderdiğimiz yazıyı Vali bey görünce, cümlelerden üç tanesini değiştirmemi isteyip bunu da Emniyet Müdürü vasıtasıyla bana iletmiş. Mesele bu imiş. O cümlelerin hangileri olduğunu sorunca, Müdür bey notuna bakıp söyledi: 'İman kuvvettir' 'Dönüş Allah'adır' 'Oruca saygı!'. Ben: 'Bunlarda ne mahzur var acaba?' deyince o: 'Bence de bir mahzur yok, ama Vali bey böyle istedi' dedi. Ben de onunla görüşmem gerektiğini söyleyip ayrıldım.

Az önce belirttiğim gibi, telefonumuz olmadığından, hizmetlimizi, müsait zamanını öğrenmek için Vali beyin sekreterine gönderdim.Dönüp beni hemen beklediğini söyledi. Kapıdan girer girmez Vali F. K. bey hışımla: 'Bu ne saygısızlık! Müstahdemi Valiye göndermek de ne oluyor!' deyince ben: 'Sayın Vali Bey, müsaade edin de bunun doğru olmadığını ben de bileyim. Ancak ben, sadece sekreterinizden randevu almak için onu gönderdim' dedim. Bu aşikardı, fakat anlaşılan Vali bey benim daha işin başında moralimi bozmak istiyordu. Arkasından: 'Zaten sizden istediğim üç şey olmuştu, onları da yapmadınız' dedi. Bir ay kadar önce, göreve başlarken ilk ziyaretimde o, özetle 'sabah namazında hoparlörle ezan okutmayın, Selimiye gibi turistler tarafından çok gezilen birkaç caminin görevlilerine üniforma şeklinde özel bir kıyafet düşünün, bir de Selimiye camii bahçesini düzenletip turistlerin oturmaları için banklar yerleştirin' demişti. Ben, henüz durumu bilmediğimi, konuları inceleyip gereğini yapacağımı söylemiş, peşin bir görüş bildirmemiştim. Kükreyerek hesap isteyince: 'Edirne'nin yalnız bir camiinde hoparlör ile ezan okunduğunu, bunun da bir il için normal olduğunu söyledim. Razı olmayıp mutlaka durdurmamı istedi. Müftü olarak benim müezzine bu emri veremeyeceğimi ifade edip 'Ama üst amir olarak siz bir yazı ile bunu isterseniz ben de bunu ilgili görevlilere iletirim' dedim. 'Amirin şifahi emri de emirdir ve icra edilir' dedi.(Sonra o yazılı emir vermeyince, ben de isteğini icra etmemiştim).

Müteakiben mahzurlu gördüğü cümlelere geçtik. Ben kanuni mevzuatta bunlarda sakınca görmediğimi söyleyince: 'Nasıl yok!, dedi, 'Sen insanların tepelerinin üstüne yerleştirip günlerce okuttuğun o cümle ile demek istiyorsun ki: 'Ey insanlar! Ne yaparsanız yapın, sonunda gideceğiniz ve hesap vereceğiniz bir yer var. Bu laikliğe aykırıdır. 'İman kuvvettir' diyorsun. Mefhum-i muhalifi ile bu 'İmansızlık zaaftır' demektir, bu da laikliğe aykırıdır. 'Oruca saygı!' demek, vicdanlara baskıdır. Bu da aykırıdır' dedi. Bu konulardaki tartışmamız bir buçuk saat sürmüş. Programlı olarak gelen hem de önem verdiği diğer bütün daire müdürlerini birçok defa saatlerce bekletip ancak ondan sonra görüşmeye alan, onlara az zaman ayıran biri olarak Vali bey hiç önem vermediği Müftülüğe bu kadar zaman harcamıştı. Biraz uzayan bu özet bilgileri, akşama eve dönüp Fethullah Hoca Efendiye anlatınca o: 'Geçmiş olsun, yerinde sözler söylemişsiniz, Allah razı olsun!' diyerek memnuniyetini izhar etmişti.

Devletin yetkilerini ele geçirmiş, milletine karşı ecnebi haline gelmiş bazı kişilerce estirilen bu terör sırasında maruz kaldığımız bir olayı da anlatalım: Ramazan bayramı yaklaşmıştı. Bayram tebrik kartı bastırmak istedik. O zaman, iletişim imkanları şimdiki gibi olmadığından, bayram kutlama kartları, haberleşmede önemli bir işleve sahipti. Diğer taraftan, bu kartın sıradan olmayıp hiç değilse azıcık bir mesaj da taşımasını, böylece gönderdiğimiz arkadaşlara bir teselli vermesini de düşünmüştük. Bunu da, başka bir ifade kullanmaksızın, sadece bir hadis-i şerif meali nakletmekle yapacaktık. Kartın bir tarafına bu hadisi, öteki tarafına tebrik cümlesi ile adresi yazıp matbaaya verdik. Matbaanın bildirdiği vakitte kartları almaya giden Fethullah Efendi, basılan kartların Emniyet görevlisi tarafından alındığını hayretle öğrenmiş! Bütün suçu Buhari'nin Sahih'inde Habbab b. Eret (ra) tarafından bildirilen şu hadisi yazmak idi: 'Mekke müşriklerinden çektiğimiz baskılar arttığı, zor tahammül edeceğimiz bir duruma geldiği sırada Ka'be'ye doğru ilerlediğimde,orada Resulullah (sav) efendimizin, Kabe'nin gölgesinde oturduğunu gördüm, yanına vardım: 'Ya Resulallah! Bizim için Allah'a dua etmeyecek misin, O'ndan beklediğimiz yardımı istemeyecek misin?' dedim:. Cevaben şöyle buyurdu: 'Sizden önceki ümmetlerde mümin kişi tutulup meydana getirilir, orada açılan çukura konulup testere ile biçilir veya demir tırmıklarla etleri kemiklerinden sıyrılırdı da yapılan bu kabil işkenceler onları yine de dinlerinden döndürmezdi. Allah'a yemin ederim ki Allah bu dini tamama erdirecektir, fakat siz acele ediyorsunuz' (Buhari, Menakıbu'l-Ensar, 29; Menakıb, 25).

Bayram vaazında çok kapsamlı, cemaate bazı sorumluluklarını güzel bir üslupla anlatan Hoca efendi, bir ara İslam dinini yeni nesillere öğretmenin lüzumundan bahsediyor. Sözü İmam-Hatip liselerinin önemine getiriyor. O zaman Edirne'de bu okul olmadığından, 'İnşaallah yakında böyle bir okul sizin gayretlerinizle tamamlanır, önünde bayrağımızın dalgalandığını görürüz' şeklinde cümleler söylüyor. Maksatlı veya dikkatsiz dinleyen biri sözün başını gafletle dinlemediğinden, sadece 'bayrağın dalgalanmasında' uyanıyor. Hocalar hakkında su-i zan sahibi biri olduğundan, 'olsa olsa onlar şeriat bayrağının dalgalanmasından bahsederler' vehmine kapılarak şikayette bulunuyor. İşbu Valinin ve onun zihniyetindeki bazı yetkililerin hışımları, bir müddet sonra Hoca Efendinin evine baskın yaptırarak aratmaya da müncer oldu. Benim henüz eve dönmediğim bir akşam üstü bu baskın olmuştu. Bazı kitaplarını götürdüler. Az kalsın tutuklayacaklardı. Polisler kendi odasını aradıktan sonra, benim kaldığım odaya girmek isteyince o: 'O oda Müftü Efendiye aittir, lütfen oraya girmeyiniz' demiş, onlar da girmeme nezaketini göstermişler. Ne yaptıklarında, ne söylediklerinde, ne de cami içinde ve dışındaki mütevazı gayretlerinde, ne de evinde yaptırılan aramada kanunlara aykırı bir taraf bulunmadığından, soruşturma sonucunda beraat etmekle beraber, Vali bey onun yakasını bırakmadı. Ben altı ay kadar Edirne'de kalıp, tecil mümkün olmaması sebebiyle askere ayrılmamdan az sonra, onu Kırklareli iline gitmeye mecbur bıraktı.

Askerliğim Tuzla Piyade okuluna çıkmıştı. Hocamızın vefası, beni Edirne'den yolcu etmeye müsaade etmedi. Bana refakat edip, birkaç aktarma yaptıktan sonra, Tuzla'ya gittik. Beraberce kışlaya girdik. Oraya girdiğimizde munis simalı bir genç gördük. O da bize aynı sempatiyi duymuş. Tanışıp kaynaştık. Bu arkadaş M. Ertuğrul Düzdağ olup kendisiyle ondan sonra da münasebetimiz devam etmiştir. Hoca efendi beni yeni muhitime alıştıracak kadar kaldıktan sonra mecburen ayrılıp Edirne'ye döndü. Artık bu hatıraları kısa kesmem gerektiğinin farkındayım. Tuzla'dan sonra Eğirdir Dağ ve Komando Okulunda beş aylık kursa gittim. Onun biteceği gün Hocamız İzmir'den kalkıp beni ziyarete geldi. Bu arada onun da tayini İzmir vaizliğine çıkıp oradaki Kestane Pazarı öğrenci yurt müdürlüğüne de yeni başlamıştı. Mevsim kış olup Şubat ayında idik. Beraberce Isparta ve Denizli'yi gezdikten sonra Ankara'ya gittik. Orada merhum Necip Fazıl'ın Mehmetçik konferansını beraberce izlemiştik. Böylece Ankara'ya kadar gelerek beni Hopa'ya uğurlayıp, oradan İzmir'e döndü. Hoca Efendinin vefakarlığına sınır yoktur. Kırk sene öncesinin çok kıt imkanları ile 1966 yazında İzmir'den Hopa'ya, yani Türkiye'nin batısındaki en uzak yerden, en doğusundaki hudutta beni ziyarete geldi. Ben o zaman Hopa'nın Sarp köyünde, yani tam hudutta, takım komutanı olarak yirmi dört saat boyunca devamlı görevli sayıldığım bir konumda idim. Israrlarıma rağmen, şartlar müsait değil, askerliğin hassasiyeti var düşüncesiyle, hudut karakolundaki odamda misafir olmadı. Günlerce süren yolculuğuna, yorgunluğuna rağmen bir iki saat kalıp ayrıldı.Terhisten sonra Ankara'da Diyanet İşleri Başkanlık Müfettişliği görevi almamda yardımcı olduğu gibi daha sonra, 1968'de Erzurum Atatürk Üniversitesine asistan olarak girmeme de sevindi. Oraya gelip beni ziyaret etti. Erzurum'da hocamızın mükerrem pederleri merhum Ramiz hoca efendi ile ve kardeşleri ile tanıştık. Onlar vasıtasıyla orada da gurbetimi ortadan kaldırdı. 1974'de Paris'e trenle gidecektim. Bir de baktım İzmir'den kalkıp yolcu etmek üzere Sirkeci garına gelmiş. Paris'te iken o zaman, orada fazla müslüman bulunmadığından, İslâmî organizasyonlar pek bulunmuyordu. İslâmî usule göre kesilen et bulmakta zorluk çektiğimden ilk dört ay kadar et yiyemedim. Anlaşılan bundan, kendisine yazdığım mektupta bahsetmişim. Bir müddet sonra Almanya'dan büyük bir koli geldi. İçi sucuk dolu idi. Hoca efendi şefkat göstermiş, Almanya'da ulaştığı bir şahıs tarafından et ihtiyacımı böylece karşılamıştı. Az bir kısmını misal kabilinden yazdığım bu ihtimamları, -Allah ebediyen kendisinden razı olsun- hep devam etmiş ve etmektedir. Son bölümün başında dediğim gibi, otuz sekiz yıl önceki bu zaman tüneline girmemden maksadım, onun hakkında tanıklık iddiamı ispat sadedinde bir şeyler ortaya koyma ihtiyacını duymamdan, bunu birçok okuyucunun hissettiğini tahmin etmemden ileri gelmişti. Bu maksadın artık hasıl olduğunu düşünerek sözü daha fazla uzatmak istemiyorum. Bir arkadaşına bu kadar vefa, sadakat ve fedakarlık gösteren Hoca Efendinin şimdi artık yüzlerce değil, binlerce değil, on binlerce böyle yakınlık duyduğu arkadaşı var. Onlara yönelik manevi, fikri, kavli ve gerektiğinde maddi destekleri var.

Neler sığmadı onun bereketli hayatına neler! Kendisi mahviyet içinde, iddiası yok. Ama bilenler biliyor. Bilenlerin sayısı da az değil. Bilakis, onun hizmetleri dünyanın her tarafına yayıldığı için, bilmeyenler çok az: Allah'ın lütfu ile güzel çalışmalar yaptı, güzel tohumlar ekti, güzel fideler yetiştirdi. Yetiştirdiği gül-i Muhammediler dünyanın her tarafında bulunuyor, güzel kokular saçıyor, güzel manzaralar gösteriyor. Güller yetişti, bağbanı da beğendi. Fetih suresinin 29. ayetinde Ashab-ı Kirâm hakkında bildirilen vasfın cüz'i bir sırrı gerçekleşti: 'Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kafirleri de öfkelendirir'. Onun istediği, bütün İslam dünyasını, hatta bütün dünyayı gül bahçesi haline getirmektir. Himmetini böyle yüksek tutarak, en azından bu ufka gözlerini dikmek, bu yolda olmaktır. Bundan da Şeytan'dan başka hiç kimsenin rahatsız olmaması gerekir. Muvaffakiyet Allah'tandır. Tek gayesi, Allah'ın rızası için çalışmak, milletimizi yükseltmektir. Hoca efendi idealist bir insan. İdealist olanlarda mübalağa, işin geniş boyutlarını görüp, onları gerçekleştirme lüzumunu duyma, canlılık alametidir. Hele hizmetin önemini anlamayanları gördükçe, onları harekete geçirmek, bir yüksek gerilim meydana getirmek elbette bir ihtiyaçtır. Bunun için çırpınırken, muhatabın gönlüne ulaşmak, onu etkilemek için, belagattaki mübalağa bazen gerekli olur. Bunlar, 'Şimdi bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!' (Kehf suresi, 6) kabilinden olup üstün bir fazilettir. Dolayısıyla, onun sık sık kendi nefsini, yakın çevresini eksik bulup eleştirmesi, ümitsizlik sanılmamalıdır.

Yazmak üzere not aldığım daha çok şey vardı. Doğrusu uzatmaktan hoşlanmadığım için artık kendimi durdurmaya çalışıyorum. Sık kullandığı -daha önce merhum Nureddin Topçu'nun vurguladığı- bir tabirle, kendisi için yaşamayı tam manasıyla unutup hep başkalarını yaşatmaya gönül vermiş bu zatı takdir edip mükafatını vermeye fani insanların gücü yetmez. Onu ancak Kerim olan Rabbi verebilir. Ondan sonra O'nun sevdirmesiyle, kendisinin kadrini bilen çok insan da var. Zira cevahir kadrini cevherşinaslar bilirler.

Burada hatırımıza şöyle bir soru geliyor: 'Peki, ya çileleri? Bunca çile çekmesi reva mıydı? Hep hüzünle, baskı ile, anlaşılmamakla geçen bir ömür. Buna ne demeli?' Ne diyebilirim ki? Çileler, zaten Hakka hizmet edenlerin ayrılmayan yoldaşlarıdır. Ta baştan bu yana hep böyle olmamış mıdır? Bununla beraber, Türk milletinin her kesiminden, on binlerce, yüz binlerce insan onu sevip saymakta, takdir etmektedir. Onun hizmeti Allah karşısında, tarih karşısında kendi kendisini ispatlamış, güneşin kendi kendisine delil oluşu gibi, aşikar bir şekilde ortaya çıkmıştır. Onun sesine kulak verilince Türkiye'nin tamamında fark edilebilecek olumlu bir değişiklik görülmüştür. Eğer, Türk milletinin ortak özlemlerine tercüman olan fikirleri benimsenirse, bunun Türkiye'ye, hattâ insanlığa ne katkılar sağlayacağını yarınki tarih gösterecektir. Onun hayatı, hep, 'İki günü birbirine eşit olan ziyandadır' hadis-i şerifi çerçevesinde geçmektedir. O, Allah ömür ve izin verirse, bundan sonra da çok güzel açılımlara vesile olabilir. Allah onun bereketli hayatını bir tohum yapıp ondan muazzam bir çam ağacı halinde büyük bir ağaç meydana getirdiği gibi, daha birçok şeye de elbette kadirdir.

O, ülkemizdeki cehalet, fakirlik ve tefrikayı; ilim, san'at ve birliktelikle yenmeye çalışıyor. Değerli milletimize ümit telkin ediyor. Türkiye'nin her bakımdan refahını ve devletler arası münasebetlerde alan, borçlanan, mahkum bir ülke değil, veren, söz sahibi bir ülke olması için çalışıyor. Bu maksatla Türk iş adamlarına eğitimin yanı sıra, ekonomi alanında da dış dünyaya açılmayı tavsiye ediyor. Türk şirketlerinden ve iş adamlarından dış dünyada itibar kazananlar vardır. Fakat bunlar, gerek nitelik, gerek nicelik yönünden, henüz yeterli duruma ulaşmış sayılmaz. Onun asıl göstermek istediği model: iyi bir eğitim ve öğretim; verimli, itibarlı bir üretim ve ticaret, dengeli bir ibadet, güzel ahlak örnekleri ile dolu, aktif bir hayatiyet ortaya koyarak, insanları hayra çağırmaktır. Merhum Prof. Dr. Ali Fuad Başgil'in temenni ve formüle ettiği üzere, dinin mümine kazandırdığı gönül zenginliğini ve ruh huzurunu yaşayan, dinden uzak olanları da davranışlarındaki olgunlukla dine imrendiren bir tarzda Müslümanlığın güler yüzünü göstermektir. İman, fikir, ahlak ve davranış uyumuna ulaşmış insanların sayısını artırmaktır. O, bu gayret içinde olurken Türk milletinin anlayıp yaşadığı ve tarihi boyunca uyguladığı Türkiye Müslümanlığını esas almaktadır. Öyle zannediyorum ki, sözlerinin büyük tesir uyandırmasının sırrı da buradadır.

Peki, elinizdeki bu kitaptan kimler yararlanabilir? Evvela, kamuoyu, halkımızın içinden çıkan bu manevi rehberi iyi tanımakla büyük bir fayda sağlayacaktır. Ayrıca yöneticilerimiz de böyle vatansever, ilim ve güzel ahlakla birlikte, uygulanabileceği ispatlanmış fikirler sahibi bu zatı yakından tanımakla, başarı nispetlerini yükseltme imkanı elde edebilirler. Basın mensupları, hakkında binlerce haber, yorum, lehinde veya aleyhinde iddialar çıkan bu şahsiyet ve hizmetini derli toplu öğrenme durumundadırlar. Diğer taraftan, Fethullah Gülen Hoca Efendiyi manevi rehber konumunda gören kimseler başta olarak, diğer İslâmî hizmet grupları da bu kitaptan çok yararlanacak, çağdaş dünyada İslâmî prensipleri anlama, yaşama ve bu arada kendi hizmet grubundan olmayanlara karşı uygulanması gereken tutuma dair güzel bir örnek bulacaklardır. Keza bu kitaptan, Hoca Efendi'yi otuz yıl kadar bir zamandan beri tanıyan en yakın arkadaşlarının da elde edecekleri faydalar mevcut. Zira bu kitap, onun fikirlerini bir araştırıcı perspektifinden tahlil edip sonuçlandırmaya çalışmaktadır. Dostları, onun görüşlerinin formüle edilmiş şeklini bu kitapta bulacaklardır. Şu halde uzun zamandan beri onu tanıyanlara da bildiklerini tazeleme, onları yeni bir vizyonla takdim etme imkanı ve hatta kendilerinin fikirlerine de bir açılım verebilir. Ancak şunu da belirtmem gerekir ki, vakti müsait olanların, bu kitabı bu şekliyle ve dikkatle okumalarında fayda vardır. Ama zamanı veya sabrı müsait olmayanlar için, yüz sayfayı geçmeyen kısaltılmış basımının da, yine değerli yazar Ali Ünal bey tarafından hazırlanmasının isabetli olacağını düşünüyorum.

Bu çalışma, muhterem Fethullah Gülen hakkında yazılan kitaplardan sadece biridir. Başkaları da var. Daha kim bilir neler yazılacak! Dünyanın çeşitli ülkelerinde onun fikirleri ve hizmeti hakkında bir çok yayınların olduğunu da bilmekteyiz. Bu bilimsel incelemelerin gittikçe konuyu daha da zenginleştireceğini söylemek, ne kehanet, ne de kuru bir iddiadır. Onları beklerken, pek güzel bir numunenin okuyucuların şu anda ellerinin altında olduğunu ve okunmak üzere beklediğini gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Pek verimli ve bereketli bir yazı hayatı olan Ali Ünal bey, böylece hayatının eserini yazmış bulunmaktadır. Ne mutlu ona! Onu tekrar tebrik ederken, değerli hocamıza Cenab-ı Allah'tan sıhhat, afiyet ve daha nice hayırlı hizmetlere muvaffakiyet niyaz ederim.