Yazdır

İslamî Kadrolarda Dünyevî Asketizm: Fethullah Gülen'in İlham Veren Riyazet ve Aktivizmi

Yazar: Elisabeth Özdalga Tarih: . Kategori İnceleme

Oy:  / 15
En KötüEn İyi 

Elisabeth Özdalga, PhD derecesini 1979'da Gothenburg'da sosyolojiden aldı. 1987'de Gothenburg Üniversitesi'nde doçent oldu. ODTÜ'de sosyoloji profesörü olarak çalışan Özdalga 1999'dan beri de İstanbul İsveç Araştırma Enstitüsü'nün müdürlüğünü yapmakta.


Demokrasiye giden yol uzun ve çetrefillidir. Bu süreçte krizler her ne kadar kaçınılmaz olsa da, toplumlar, siyasî çıkmazlarla baş etme ve bunlardan çıkış yolu bulmadaki yetenekleri ve siyasî ikilemlerinin derinliği bakımından farklılaşmaktadırlar. Modern demokrasi, modern kentsel toplumlar üzerine inşa edildiğinden beri, demokrasiye ilişkin sorunlar genellikle gittikçe karmaşıklaşan ve farklılaşan bir topluma entegre olmakla sıkı irtibat halindedir. Demokratik sürecin aslî kısmını kamusal alandaki büyüme oluşturur. Uzun bir demokratik idare geleneğine sahip, Müslüman bir ülke olan Türkiye'de son zamanlarda bilhassa 'kamusal alanı kimin idare edeceği' sorusunu esas alan bir problem ortaya çıktı. Türkiye 50 yıllık uzun parlamenter demokrasi deneyimi süresince, üç askerî müdahaleyi de içeren, birçok derin ve halen devam eden krizle yüz yüze gelmiştir. Avrupa Birliği'ne (AB) üyeliğinin ciddi olarak müzakere edildiği bir dönemde, sosyal ve siyasal kargaşa karşısında açık bir askerî müdahale artık uygulanabilir bir seçenek değildir. Bunun sonucu olarak toplum üzerindeki kontrolü arttırarak sürdürmek, kamusal alanı kontrol etmek anlamına gelmektedir. Bu şekilde toplumu, kamusal alanı izleme yoluyla kontrol altında tutma arzusu, ordunun -ve de devletin- sivil toplum ilişkilerine hiç olmadığı kadar fazla katılması sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Silah kullanımından kaçınmak ve yakınlarda hayatını kaybetmiş olan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya'nın 'Silahsız Kuvvetler' şeklinde adlandırdığı duruma uygun hareket etmek, demokratik ilerlemenin ifadesi değildir. Bilakis, bu şekilde dolaylı bir müdahale, manipülasyona açık karakteri nedeniyle, doğrudan müdahaleye nazaran sivil toplum yapısında daha zararlı etkilere sahip olabilmektedir.

Türkiye gündeminin temel meselelerinin başında İslamcıların rolü ve Kürt sorununun geldiği açıktır. Dinî ve etnik sorunların sosyal bünyeyi derinden yaraladığı olgusu, öngörülebilir gelecekte elle tutulur herhangi bir çözüme ilişkin ümidin olmaması nedeniyle, askerî ve siyasî erkânın bu toplumsal ve siyasî hareketlerden doğduğu iddia edilen tehdide ilişkin ihtiyatını arttırmaktadır. Kamusal alanın tümüne yönelik ilgilerinin bir parçası olarak Askerî Komuta, gözlerini, farklı İslamî cemaatlere, özellikle de bunların eğitim alanındaki faaliyetlerine dikmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıcından beri askerî ve bürokratik kuruluşlar eğitime özel ilgi göstermektedirler. Bununla beraber, devlet müdahalesi bilhassa 1980 askerî darbesini takiben ve en çok da MGK'nın Aralık 1995 seçimlerinden 6 ay sonra Haziran 1996'da iktidara gelen Refah Partisine karşı, 28 Şubat 1997'de yönelttiği 'deklarasyon'dan sonra arttı. Eğitim kurumlarındaki İslamcı eğilimlere karşı yürütülen propaganda savaşının temel hedeflerini başörtüsü, dinî eğitim (İmam Hatip Okulları) ve Fethullah Gülen ve taraftarlarınca kurulan özel okullar oluşturmaktaydı. Bu makalenin esasını Gülen ve okulları oluşturacaktır.

Fethullah Gülen, İslamî reformcu Said Nursi'nin (1873-1960) en çok göze çarpan takipçilerinden biridir. Türkiye'nin kuzeydoğusunda bulunan Erzurum'da doğan Gülen, imamlık mesleğine Edirne'de başladı. 1960'ların ikinci yarısında, Türkiye'nin batısında yer alan İzmir ilinin içinde ve çevresinde bulunan farklı camilerde vaiz olarak hizmet eden ve öncelikle üniversite öğrencilerine yönelik kurslar ve yaz kampları organize eden bir İslamî aktivist olarak bilinmeye başlandı. Bu çalışmalarının bir sonucu olarak 1971 askerî darbesinden sonra 7 ay boyunca tutuklu kaldı. Gülen'in 1960'lı yıllar boyunca, ancak özellikle 1971 askerî darbesi sonrasında laiklik yanlısı otoritelerle heves kırıcı karşılaşması, onun dikkat çekmeyen bir siyaset geliştirmesine öncülük etti. Çalışmalarını, kamuoyunun dikkatini fazla çekmeyecek şekilde, bir okul yaptırmanın bir cami yaptırmaktan ve normal (laik) bir okul yaptırmanın İmam Hatip okulu yaptırmaktan daha faziletli olduğunu tavsiye ederek, sembolik olarak daha az anlam yüklü projelere kanalize etti. Kendisini takip edenler bu tavsiyelerine uyarak, 2000 yılı sonu itibariyle dünya üzerinde 300 okul ve 7 üniversite inşa ettiler. Millet olarak yakın benzerliğe ilişkin güçlü vurgunun, hamiyetperver dinî bağlılıkla birleşmesinin sonucunda, 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasını takiben Orta Asya'da zuhur eden Türkî Cumhuriyetler, Gülen'in takipçilerince öncelikli hedefler olmuşlardır. Bunun sonucunda, söz konusu okullardan yaklaşık 100 tanesi bu bölgede yer almaktadır. Bununla beraber, Türkiye'de Gülen ve takipçileri, sosyal ve eğitsel başarılarıyla bağdaşmayan, hatta vatana ihanet suçlamasını dahi içeren düşmanca bir propagandaya maruz kaldılar. Bu tartışma, Gülen'in, hedeflerinin ve takipçilerinin hedeflerinin bilimsel yaklaşımla anlaşılması ihtiyacına dikkat çekmektedir.

1970'lerin sonlarından bu yana, muğlak bir ifade olan 'köktendincilik' ile, genellikle eşanlamlı olarak kullanılan siyasal İslam, sosyal bilimcilerin ve Orta Doğu üzerine çalışan gazetecilerin ajandalarının en başında yer alan konulardan birini teşkil etmektedir. Bununla birlikte, İslamın siyasî yönleri hakkındaki karşı konulmaz saplantının etkisiyle, yeni dinî ifadeyle neler olduğu konusunda gereken önemin verilmesi ihmal edilmiştir. Bundan başka, birçok hareketin açık amacı, kendini siyasetten uzak tutmak olduğu halde, siyasal amaçlar onlara gizli hedefler veya vazifeler adı altında atfedilmektedir. Bununla beraber dinî hareketlere ilişkin çalışmalara daha tarafsız yaklaşım, bunların üye ve sözcülerinin açıkça beyan ettikleri değerlere ve ifadelerine daha fazla itimat etmek anlamına gelmektedir. Gizli hedefler hakkında bir sonuca varmanın, açıktan açığa savunulan değerler kümesi hakkında bir karar vermekten daha zor olmadığı muhakkaktır. Yine, sözde gizli bir bakış açısının, üzerinde çalışılmakta olan yapıyı ve hareketi anlamakta daha değerli olmadığı da muhakkaktır. Gülen'in vizyonuna ilişkin analizim bu temel olgusal anlayış içerisinde olacaktır.

Bu doğrultuda konu hakkında bilgi sahibi bir kimsenin bakış açısıyla, Gülen'in görüşlerinin siyasî güç elde etmekle ve hatta geleneksel İslam ile pek az, fakat Max Weber'in 'dünyevî asketizm'e ilişkin fikirleri ile daha fazla ortak noktaya sahip olduğunu ortaya koyacağım. Gülen tarafından öğretilen bakış açısı, pietizm ile harekete geçirilen ve kontrol edilen bir aktivizm esasına dayanmaktadır. Bu 'aktif pietizm'in (veya Weber'in deyişiyle 'dünyevî asketizm'in), Türk dinî hayatında yeni bir özelliği tanımladığı görüşünü ileri sürmekteyim. Weber'in dünyevî asketizmle ilgili analizlerine uygun olarak, Gülen'in benzer nitelikli 'aktif pietizm' anlayışının genel sonuçları, sosyal ilişkilerin rasyonelleştirilmesi doğrultusundadır. Bunun sonucu olarak, aşağıdaki analizler bu rasyonelleşen etkinin üç farklı yönünde yoğunlaşacaktır. Birincisi, eğitim yapılanması konusundadır. İkincisi, Weber tarafından 'siyasî organizasyondan kurtulma' diye tanımlanan ve devlet etkinliğine mani teşkil eden dinî sivil toplum örgütlerinin gelişmesinin üstü kapalı ifadesi olan durumla ilgilidir. Üçüncüsü ise, Gülen'in 1970'lerin aşırı millîyetçi, para-militer gruplarının momentumunu kırarak, bunların ürettikleri düşünceleri riyazet ve şiddet karşıtlığını esas alan bir ideolojiye dönüştüren hareketi yoluyla gözlemlenebilen bir süreç olan, Türk toplumunun demokratikleşmesidir.

Aktif Pietizm

Bir kimsenin Gülen'in mesajının özünü anlaması için Türkçe bilmesi gerekmez. Vaazlarındaki duygusal ifadelerin ve istemsiz, ani hareketlerinin izlenmesi, onun sadece günlük yaşamın gereklilikleri veya işleri ile ilgili olmayan, aynı zamanda insanın iç dünyasının derin katmanlarına yapılan bir araştırmanın ürünü olan müteessir bir kaygı ve iç heyecanı tarafından hakimiyet altına alınmış birisi olduğunu göstermektedir. Gülen sakin ve cilalı konuşmalar yapan birisinin tam zıddıdır. Koltuğuna öylece oturup durmaz; bir yandan ileri geri giderek kıyafetlerini düzeltir, bir yandan da gergin, heyecanlı bir şekilde konuşur ve duyguları onu çoğu zaman ağlatır. Eğer bir kimse heyecan dolu yüz ifadelerine aldırmıyor ve sadece söylenen mesajı yakalamaya çalışıyorsa; ki bu Gülen'in eski, hemen hemen terk edilmiş bir dil kullanması nedeniyle çoğu zaman kolay olmaz, geç kalmamak için acele etme dürtüsüyle karşı karşıya olduğu gibi içinde bir rahatsızlık ve zamanın akıp gideceği hissi vardır.

Şu halde bu gerginlik ve acelecilik niye? Gülen'e göre herhangi bir kimsenin Allah'ın hizmetinde bir şey başarabilmesi için sadece tek bir hayatı, tek bir fırsatı vardır. Bir kimse bu mesajı ciddiye alarak kendini Allah'ın yolunda feda ettiğinde yaşayacak, aksi taktirde kaybolup gidecektir. Gülen'in heyecanının nedeni insanların bu fırsatı yakalayıp kavrayarak ebedî hayatlarını kazanmayı seçmelerini sağlama arzusudur.

Allah'a hizmetin sınırı yoktur. İslamın, zekat için belirli ve kesin şartların bulunduğu Sünnî yorumu ile karşılaştırıldığında Gülen'in hizmet anlayışı nihayetsizdir. Bir kimse kendinden bekleneni yaptığı veya yaptıklarının yeterli, tatmin edici olduğu düşüncesiyle asla oturup durmamalı, işini bitirir bitirmez derhal bir sonraki projeye geçmelidir. 'Daha yok mu Allah'ım?' sorusu, başkalarına karşı asla sona ermeyen bir çalışma ve hizmet anlayışını özetlemektedir.

Gülen bu ideali 'aksiyon insanı' olarak adlandırır. Aksiyon'un Fransızcadan geldiğini, hamle veya hareket anlamında olduğunu ileri sürmektedir. Bu ideali benimsemiş bir insan, asla mevcut olanla yetinmeyen bir insandır. Böyle bir insan, bu dünyayı cennete çevirene kadar elinden gelenin en iyisini yapmayı âdet edinen ve aynı zamanda daha iyi bir dünya için verdiği mücadeleyi bizzat ölümden başka hiçbir şeyin durduramayacağı insandır.

Gülen 'İnsan ölür gider, geriye eseri kalır. İnanan insanlar arkadan gelenlere birkaç eser bırakabilmek için durmadan çalışmalıdır' demektedir. Gülen'e göre 'Bu hayat, dolu dolu yaşanmalıdır' ideali bu şekilde çalışmakla başarılabilir.

Gülen, bu manâ ve ruhu hayatta tutabilmek için, aşağıda belirtilen beş hususa bağlı kalmayı önermektedir:

1. Fikirler üzerinde mutlaka düşünülmeli ve tetkik edilmelidir. Herhangi bir beyanat veya argüman asla teslimiyetle kabul edilmemelidir. Öz eleştirimiz ve murakabemiz çok önemlidir.

2. Bir gün öleceğimizi asla unutmamalıyız. Ölüm tasvirini fizikî ve müşahhas vasıtalarla canlı tutmalıyız. Daima ölümün farkında olmak, bir kimseyi arkasında kalıcı bir miras bırakmak için çok çalışmaya yöneltir.

3. Asla bu hizmetleri birlikte yürüttüğün arkadaşlarını yanından ayırma, zira onlar Allah'ın cemaatini oluştururlar.

4. Sizi münevver kılacak kitapları okumayı asla bırakmayın.

5. Güzel ameller işlemeyi gaye edindiğin insanlarla bağlarını sıkı tutmalısın. Bu insanlarla o zamana kadar yaptıklarını mütalâa ve gelecekte ne yapabileceğini müzakere etmenle, hizmetlerinin değeri artacaktır. Allah güzel iş yapmak için bir araya gelenleri mesut kılacaktır.

Birbirine bağlı bu işleri yerine getirmek için gereken düşünce yapısı, tevazudur. Bir görev yerine getirilirken, asla işin kişisel becerilerden hasıl olduğu düşünülmemelidir. Kudretin kaynağı Allah'tır. İnsanoğlu acizdir ve bir mümin her zaman mütevazı olmalı ve asla kendi rahatını düşünmemelidir. Her zaman yetersiz olduğunun ve yapacak daha çok şeyi olduğunun bilincinde olmalıdır. Her bir başarıdan sonra, yeni bir güçle daha fazlasını yapabilmek için Allah'a şükretmeli ve ibadet etmelidir. Her hayır ve güzellik Allah'ın inayetidir, ancak tüm kötülüklerin sorumluluğu ise insanlara aittir.

Gülen, modern toplumda dinî hayatın sadece camilerle sınırlı olmadığına inanmaktadır. Dindarlık, toplumun geniş kesimlerine, özellikle günümüz dünyasında özel bir öneme sahip kurumlara yayılmalıdır. Bu bağlamda eğitim ve ticaret bilhassa önem taşımaktadır. Akademik hayata önem verilmelidir. Zira önemli görüşler akademik forumlarda teati edilmekte olup burada din de dikkate alınmalıdır. Bunun sonucu olarak da, önemli eğitim kurumları, ne medreseler ne de camiler değil, devlet okulları ve üniversitelerdir. Bu da müminlerin bu kurumları hareket alanı haline getirmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

Gülen üniversite eğitimi almış insanlardan hoşnut olmaktadır. Bu şekilde özellikle seküler etkilere açık olan eğitimli, aydın insanlara ulaşma eğilimi, bilim ve din arasındaki ilişkiye dair yapılan tartışmalara verilen önemin bir yansımasıdır. Gülen taraftarı medyada (Zaman Gazetesi ve Samanyolu Televizyonu) yer alan tartışmaların büyük bölümünde bilim ve dinî inançlar arasında çelişki olmadığı argümanı vurgulanmaktadır. Sızıntı dergisinde yer alan yazılarda devamlı surette bilimin dindarlık önünde bir engel olmadığı ileri sürülmekte ve Enlightenment filozoflarını hatırlatan bir surette bilimsel bulgular Allah'ın büyüklüğünü metheder bir şekilde kullanılmaktadır. Böylece, bilim ilerledikçe insanoğlu Allah'ın kudretine kıyasla kendi sınırlarını daha iyi anlayacaktır.

Gülen'in ortaya koyduğu bu bakış açısı, aktivizm ve pietizm'i esas almaktadır. Giriş bölümünde belirtildiği üzere, onun 'aktif pietizm' anlayışı, Türk dinî hayatında yeni bir anlayışı tanımlamaktadır. Bu, Gülen'in öğretilerinin kendisine müspet birer referans noktası teşkil etmeleri nedeniyle tâbi olduğu üç İslamî eğilimle karşılaştırılması suretiyle ortaya konabilir. Birinci ve ana kaynak, geleneksel (Ortodoks) Sünnî İslam; ikincisi Nakşibendi tarikat düzeninin geleneği ve üçüncüsü ise Said Nursi'nin başlattığı Nurculuk hareketidir. Bu üç gelenek ve bunlardan neş'et eden ahlak sistemi, Gülen'in temel ilham kaynaklarıdır. Bununla beraber her ne kadar Gülen tarafından ilke olarak benimsenmeseler de, bu gelenekler yeni bir dinî öğreti ve tatbikatın başlangıç noktası olarak hizmet etmişlerdir.

Gülen'in öğretileri ısrarla, başkalarına hizmeti vurgulamaktadır. Onun ibadet anlayışı, her dindar mümin için temel bir inanç olan hizmet kavramından sâdır olmaktadır. Zekât şeklinde müesseseleşen yardımseverlik, İslamın beş şartından birisidir. Gülen'in hizmeti vurgulaması, geleneksel İslam'a uygun olmanın yanı sıra, asla sona ermeyen güzel işler işleme konusuna verdiği önem bakımından da yenidir.

Geleneksel İslam'da, zekât yükümlülüğünün yerine getirilmiş olmasına ilişkin kesin ve açık bazı kurallar vardır. Böylece müminlerin rahatlık içinde dinlenmesine izin verilmektedir. Gülen ve takipçilerine göre hizmet nihayetsiz olduğundan ve bir müminin rahatlık içinde dinlenmesi söz konusu olmadığından, onlar her zaman 'başka ne yapabilirim?' diye sormaya hazırdırlar.

Gülen aynı zamanda, Nurcu hareketinden de etkilenmiştir. 1960 ve 1970'li yıllar arasında liseli ve üniversiteli gençlere yönelik olarak düzenlenen çalışma gruplarında ve yaz kamplarında Said Nursi'nin eseri olan Risale-i Nur yoğunlukla okunmuştur. Said Nursi, Kürtlerin yoğunlukla bulunduğu Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan Bitlis civarındaki bir Nakşibendi aşiretinden gelmektedir. Bununla birlikte, şeyhle müridi arasındaki yakın ve sıkı kişisel bağı esas alan bir sistem olan tarikat geleneğinden kendini daha fazla organize etmek suretiyle ayrılarak, kitaplarının ve yazılarının etrafında kümelenen bir hareketin lideri olmuştur. Gülen, eğitimini Nakşibendi düzeninden çıkıp gelişen ve dönüşen bu Nurcu geleneğinden almıştır. Böylece ölüm fikri Nakşibendiler (ve diğer tarikatlar) ile birlikte Gülen'in zihnini de işgal etmektedir. Bundan başka Nakşibendilerin şeriata sıkı bağlılıklarıyla bilinmesine karşın, Gülen ve takipçileri Nakşibendilerin hayata yönelik ciddiyetlerini paylaşırlar.

Bununla birlikte, manevi eğitim bağlamında Gülen ile Nakşibendiler arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Nakşibendi düzeninin bir üyesi için, Allah'ın birliğine ulaşmada takip edilmesi gereken yol, her şeyiyle belirgindir. Bir Nakşibendi müridine, manevî gelişimini nasıl ilerletebileceği konusunda aşama aşama talimatlar içeren, şeyh tarafından verilen müşahhas rehberliği ve şeyhin açık olmayan, zor konularda müşavirlik etmesi imkânını da içeren açık bir program sunulur. Şeyh, talimatların mürit tarafından doğru bir şekilde yerine getirilmesini gözetir. Kurtuluşa giden yolun daha belirsiz olduğu Gülen ve takipçileri için olay bu şekilde değildir. Alternatiflerin açık uçlu olmasının sonucu olarak, kurtuluş reçetesi daha müphemdir. Gülen'in takipçileri kurtuluşu, önerilen talimat ve ibadetlerin yerine getirilmesinden ziyade güzel amellerin veya hizmetin sonucu olarak görmektedirler. İçsel kurtuluşa giden yolun daha belirsiz olması ve bundan doğan tereddüdün ortaya koyulan güzel amellerle güçlendirilmesi eğilimi, bu iki yolun birbirini takviye eder nitelikte olduğunu göstermektedir.

İzah edildiği üzere, Gülen'e en yakın geleneğin menşei Nursi'nin öğretileridir. Ancak Gülen, Nurculuktan farklı bir yönde de gelişim göstermiştir. Şerif Mardin'e göre, Nursi, 'toplumun bireysel görünümünü' tasvir etmektedir. Bu, inancın tarihte itici güç olarak görüldüğü anlamına gelmektedir. Mardin, Nursi'nin iki temel konu çevresinde merkezlenen bir 'muhakeme' ifade ettiğini ileri sürmektedir. Bunlardan birincisi; Nursi'nin kendisini İslam kültürünün batı ve materyalizm karşısındaki bekçisi olarak görmesidir. İkincisi ise; topluma mekânik bir şekilde bakmaya karşı çıkarak, bunun yerine her bir kişiyi birey olarak tanıması ve kabul etmesidir. Toplumun bireysellikten mahrum bırakılmasına karşılık o, toplumun yeniden bireyselleştirilmesi için çalışmıştır. Geleneksel olarak İslamın önemli bir parçasını teşkil eden kişisel yükümlülükler ve sorumluluklara vurgu yapmıştır. Nursi bu yolla, geniş çevrelerde yankı bulan yeni bir davette bulunmuştur. Bu şekildeki bir temsilin, batının değer verdiği anlamda bir bireyselleşmenin ifadesi olmadığı şüphesizdir. Nursi'nin savunduğu yeniden bireyselleşme, bireyler arası ilişkilerin gemeinschaftlich yönlerini esas almaktadır. Mardin'e göre bu esnek muhakeme, Nursi'nin orta ve düşük sınıfta yer alan takipçilerine manevî gelişim, kişisel olgunlaşma, devletin dışında özerk bir sosyal yapı oluşturma ve toplumsal hareketin haritasını sağlamıştır.

Bu değerlerle hareket eden Gülen, Said Nursi'nin öğretilerinde önemli bir yorum kaynağı ve vasıta olmuştur. Bununla birlikte Gülen'in çizdiği görüntü, Nursi'ninkinden belirgin bir şekilde ayrılmaktadır. Gülen, aksiyon adına çağrıda bulunan ilk ve önde gelen bir liderdir. Halbuki Nursi mümini, Allah'ın iradesinin tecelli ettiği bir vasıta olarak kabul etmekte, Gülen için ise mümin, güzel ameller işlemede bir vasıta olarak hizmet etmektedir. Bunun sonucunda, Gülen'in hareketi sadece kendi içsel hayatında dindar bir kimse olma ile alâkalı kalmayıp, aynı zamanda vasıta olarak dış dünyaya yönelen bir tür sorumluluğun daveti olan dinamizmi esas almaktadır. Gülen'in takipçisi olan biri, topluma katılır ve toplumsal yaşamın gereklerini en geniş manada anlamaya çalışır. Bundan başka Gülen, Nursi'den vizyonunun cemaat esaslı olması bakımından da farklılaşır. Gülen, kolektif olarak ortaya konan güzel amellere, Allah'ın cemaati olarak, özel bir hizmeti icra etmek ve böyle bir icraata ilişkin olarak geleceğe ait planları ve geçmiş tecrübeleri müzakere etmek için bir araya gelenlere veya önemli bir vazifede işbirliği yapanlara özel bir önem vermektedir.

Gülen'in ahlak anlayışının farklı unsurlarının birleştirilmesi, Weber'in 'dünyevî asketizm' olarak adlandırdığı ideal sosyolojik tipin tesis edilmesini sağlamaktadır. Gülen'in vizyonu, devamlı çalışmaya temayül eden bir ahlak sistemini esas almaktadır ki bununla bireysel çalışmalar, kurtuluşa giden diğer yolların belirsiz ve müphem olması nedeniyle, özellikle zorlaşmaktadır. Bundan başka bu ahlak sistemi, tembellik yerine çalışmaya değer veren, hayata yönelik ciddi bir yaklaşımı esas almaktadır. Söz konusu sistem aynı zamanda cemaatsel kardeşliğe de yönelmektedir.

Weber'in konseptine uygun olarak, Gülen'in 'aktif pietizm'i mistisizmin karakteristiğini oluşturan 'dünyayı terk etme' değil 'dünyayı reddetme' esasına dayanmaktadır. Durgunluk demek olan 'istiğrak'ı değil, dinamizmi esas almaktadır. Kurtuluş belgesini bu dünyada ifa edilen amellerde bulan bir ahlak sistemidir. Böylece riyazeti esas alan dinamizm, daha rasyonel bir şekilde organize olmuş bir topluma öncülük eden tedbirleri savunmaktadır. Bu aktiviteler, cami yerine okul yaptırmayı, dinî talimat yerine seküler eğitime yatırım yapmayı, ticarî ve eğitsel kurumların birbirlerini desteklemelerini, bireysel ve kolektif öz eleştiriyi teşvik etmeyi ve eleştirel düşünceyle planlanmış geleceğe dönük projeleri desteklemeyi ihtiva etmektedir.

Weber'in çok iyi bilinen bir eserinde 'Protestan Ahlakı' olarak adlandırdığı ahlak, özünde Protestan değildir. Aslında Weber'in ilgisini çeken olgu, 21. yüzyılın başlarındaki bakış açısına göre ancak Protestan mezhebindekiler arasında görülebilecek bir özellik olan bir ahlak; 'dünyevî asketizm'dir. Bu ahlâk anlayışı tüm Protestan mezhebindekiler için karakteristik olmadığı gibi, olanlar için de sadece belirli zaman dilimlerinde, özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda söz konusu olmuştur. Böylece, her ne kadar 'dünyevî asketizm' kapitalizmin Avrupa'nın bazı bölgelerinde gelişmesinde belirgin etkisi olmuş olsa da, bu genele şâmil değildir. Gülen hareketinde de görüldüğü üzere, benzer bir ahlâk bazı güncel Müslüman toplumlarda da gözlemlenebilir. Gülen hareketinin deneyimlerinden yola çıkıldığında, acaba böyle bir ahlak anlayışının toplum genelinde etkileri neler olabilir?

Sosyal İlişkilerin Rasyonelleştirilmesi

Gülen'in 'aktif pietizm'inin genel etkisi sosyal ilişkilerin rasyonelleştirilmesi yönündedir. Bu rasyonelleşen etki üç farklı yönü ile aydınlatılabilir. Birinci yönü, eğitim yapılanması konusundadır. İkincisi, Weber'in 'siyasî organizasyondan kurtulma, özgürleşme' olarak adlandırdığı dinî cemaatlere ilişkindir. Üçüncü yön ise, Gülen'in 1970'lerin aşırı millîyetçi, para-militer gruplarının momentumunu kırarak, bunların ürettikleri düşünceleri, riyazet ve şiddet karşıtlığını esas alan bir ideolojiye dönüştüren hareketi yoluyla gözlemlenebilen bir süreç olan, Türk toplumunun demokratikleşmesidir. Bu üç yön, yukarıda detaylı olarak incelenmiştir.

Gülen hareketinin eğitim üzerindeki etkisi önemlidir: 15 yıllık sürede kurulmuş olan 300 kolej. Bu okullardan Türkiye, Türkmenistan ve Özbekistan'da bulunan bir çoğunu ziyaret ettim. Sâlim bir eğitim veriyorlar. Okullara ister içeriden, ister dışarıdan bakılsın, olağan dışılık yoktur. Takip edilen müfredat, ilgili ülkelerin Eğitim Bakanlıkları tarafından hazırlanır. Bu okullarla ilgili şu söylenebilir: Onları devlet okullarının karşısına koymayı gerektirecek hiçbir şey yoktur. Bununla beraber bu okullardaki öğretimin uzun vadeli sosyal etkileri de olacaktır.

İlk ve benzersiz yön; yarışmacı ruhun teşvik edilmesidir. Gülen'in okullarındaki öğrencilerin performansıyla diğer okullardaki öğrencilerin performanslarını karşılaştırmak için hazırlanan yıllık raporlarda, öncekilerin üniversite giriş sınavında oldukça iyi sonuçlar elde ettikleri görülmektedir. Bu göz dolduran performans Orta Asya'da, Türkiye'dekinden daha belirgindir. Yarışmacı ruh aynı zamanda, öğrencilerin dünya çapında 'olimpiyat' yarışmalarına çalıştırılması ve gönderilmesi ile teşvik edilmektedir ve öğrenciler genellikle madalyalarla geri dönmektedirler.

Gülen'in okullarının hedefi yüksek standartta kaliteli eğitim sunmaktır. Sınıflar küçüktür (sınıf başına yaklaşık 20 öğrenci düşer), öğretmenler iyi eğitilmiş ve İngilizce bilmektedirler. Öğrenciler ise çalışma disiplinlerini arttırmak amacıyla hafta içi yurtlarda kalmaya teşvik edilmektedirler. Okullar aynı zamanda fen ve yabancı dil laboratuarları için ekipman sağlamaktadır ve güncelleşmiş bilgisayar teknolojisine sahiptir. Temel hedef öğrencilere hiç bir ideolojiyi telkin etmeden, iyi bir eğitim vermektir. Gülen'in takipçileri için asıl düşünce, ahlakî değerlerin, telkin ve dersler yoluyla değil, ancak günlük ilişkilerde güzel örnekler oluşturularak geçirilebileceğidir.

Okullar, sağlam bir malî temel üzerine kurulmuştur. Gülen için okulların inşası ile ticarî işletmeler el ele gitmektedir. Örneğin ekonomik altyapının zayıf olduğu Orta Asya ülkelerinde önce okullar inşa edilmekte, sonra da bu okullar çevresinde oluşan topluluğun yardımıyla, ticarî işletmelerin kurulması teşvik edilmektedir. Bu yolla küçük yatırımcı kendi kıt kaynaklarıyla yatırım yapabilmek için güven kazanmaktadır. İşletmeler bir kez kurulduktan sonra artık müteşebbisler, okulları malî ve moral açıdan desteklemektedir ve bu yolla ekonomik işletmeler ve okullar birbirine dayanmakta, birbirlerini tamamlamaktadır.

Bu okullar aynı zamanda küresel bütünleşme adına yerel çabalara da öncülük etmektedirler. Çünkü eğitim dili İngilizcedir ve bilgisayar eğitimi verilmektedir. Bu da öğrencilerin eğitimlerini yurt dışında sürdürmelerine imkân sağlamaktadır. Örneğin Orta Asya'da bu okullardan mezun olanlar kolayca iş bulabildikleri gibi, İngilizce ve bilgisayar bilgileri, okullarını bitirmeden önce yaz tatilinde iş bulabilmelerine yardımcı olmaktadır. Bunun sonucunda Gülen'in okullarına girebilmek için büyük bir mücadele verilmektedir. 1999 yılının Nisan ayında Özbekistan'ın Buhara kentinde ziyaret ettiğim bir okulda başvuran her 80 öğrenciden sadece biri kabul edilmekteydi. Buna ek olarak, okulun önceki öğrencilerinden birkaçı A.B.D.'deki üniversitelerden burs kazanmışlardı ve hâlâ buralarda okuyorlardı.

Bu okullar aynı zamanda yeni mezun olmuş ve farklı deneyimler arayan öğretmenlere de iş imkânı sağlamaktadır. Bu özellikle yurt dışına gitme kararında olanlar için geçerlidir. Bunların idealizm ve merakları, yeni eğitim kurumlarının kurulmasına kanalize edilmektedir. Bu çerçevede kendi inisiyatifleri ile hareket etmelerine izin verilmekte ve kendi ülkelerinde bulunan merkezî denetime tabi devlet okullarında yüklenebileceklerinden çok daha fazla sorumluluk gerektiren görevler îfa etmektedirler. Bu pozisyonları, doğal olarak daha fazla meslekî tatmin sağlamaktadır. Bu öğretmenler, örneğin Türkiye'ye geri döndüklerinde yıllar süren bir iş deneyimi kazanmış ve daha iyi bir pozisyon için pazarlık güçlerini artırmış olurlar.

Gülen hareketinin bu şekilde büyümesi, Türkiye'nin siyasî mücadelesinden etkilenmesine neden olmuştur. Eski Refah Partisi içinde yer alan bazı Gülen muhalifleri, Gülen'in güncel hedefleri hakkında dürüst davranmadığını, siyasî bir amacı olmadığına dair halkı kandırdığını, aslında bu alanda topyekün bir güç elde etme hazırlığı içinde olduğunu iddia etmek suretiyle Gülen hareketi hakkında oldukça eleştirel bir yaklaşım içinde olmuşlardır. 1993 yılında hayatını kaybeden eski cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın da içinde bulunduğu diğer bir kısım siyasetçi, Gülen'in eğitsel girişimlerinin sıkı destekçisi olmuşlardır. Hatta Özal, Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan'ın siyasî liderleri üzerinde, Gülen'in bu bölgelerdeki çabalarını desteklemeleri konusunda kişisel etkisini kullanmıştır. 1980 ve 1990'ın başları arasında süren Özal döneminde medya, Gülen'in eğitsel girişimleri konusunda genellikle lehte bir eğilim içerisindeydi ve övgü içeren yazı ve röportajlar yayınlanmaktaydı. Bu yayınlarda, büyük bir mahrumiyet ve zorluk içerisinde, Sibirya ve Moğolistan'ı da içeren uzak bölgelerde yeni okullar kurulmasının ne kadar cesurca olduğu vurgulanmaktaydı. Yine bu röportajlar, Gülen hareketinin rejime yönelik muhtemel, gizli projeleri olduğu şeklinde bir şüphe uyandırmıyordu. Bu olumlu hava, ordunun (Millî Güvenlik Kurulu yoluyla) Necmettin Erbakan başkanlığındaki Refah Partisi başta olmak üzere, dinî gruplar üzerinde baskı kurmaya başlaması sonucunda 1997 Şubat'ından itibaren şiddetle değişmiştir. Bunun sonucunda Gülen hareketi özel bir gözetim altına alınmıştır. Çünkü ordunun hedefi tüm İslamî hareketlerin önünü kesmekti ve Gülen de bu baskılardan ayrı tutulmuyordu. Baskıların ilk halkasının odağında İmam Hatip okulları yer alıyordu, ancak 1999'un ilkbaharında bizzat Gülen'in şahsına karşı bir kampanya başlatıldı. Gülen Atatürk'ü eleştirmek ve ona hakaret etmek, Afganistan'daki İslamî rejim ile işbirliği yapmak (Gülen'in bu ülkede okullar kurmuş olması olgusundan hareketle), genç öğrencileri aldatmak ve beyin yıkamak, nihayet devlet aleyhine ayaklanmak iddiaları ile suçlanıyordu. Devletin o zamana dek gizli tutulduğunu söylediği Gülen'e ait vaazları içeren video kasetleri, ATV gibi büyük televizyon kanallarında defalarca gösterildi. Millîyet, Hürriyet, Sabah ve Cumhuriyet gibi yazılı basın, kayıtsız şartsız destekler biçimde hep birlikte bu iftira kampanyasını bir koro gibi seslendirdi. Gülen mevcut hukukî yollarla incelenme şansı verilmeden medya tarafından kurulup, ordu tarafından desteklenen bir halk mahkemesinde vatana ihanet suçundan hüküm giydi.

Medyada Gülen aleyhine yürütülen kampanya gerçekte politik bir hedefinin olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi. Kendi ifadelerine göre böyle bir şey yoktu. Takipçilerine göre de meslekî başarılar, politik başarılardan daha önemli idi. Gülen vaiz olarak mesleğe başladığından beri, siyasetle çekingen bir ilişki sürdürmüştür.

Önceden de açıklandığı gibi, girişimlerine fazla dikkat çekmemek için taraftarlarını, cami yerine okul yaptırmak veya dinî eğitim yerine seküler/laik eğitim veren okulların desteklenmesi gibi daha az ihtilaflı projeleri gerçekleştirmeye sevk etmiştir. Bunun sonucu olarak Gülen ve takipçilerinin geçmişi, onların politik güç elde etme gayretinde olmalarından ziyade, iyi ameller ve ahlakî ilişkiler ile ebedi kurtuluşu arayan sosyal eylemciler olduklarına delil teşkil etmektedir. Bu nokta sadece gözlemlenebilir olgularla mutabık olmakla kalmayıp, aynı zamanda Weber'in cemaatsel kardeşliklerde sağlanan 'vazife insanı' davranış biçimine ilişkin sosyolojik bulgularına da uygundur.

Gülen'in takipçilerinin siyasî teşkilatlanma veya partileşme değil, dinî bir hareket yürüttüğü şüphesizdir. Bu hareket ferdî mensubiyete dayanan bir hareket olarak gözükmektedir. Bu, Gülen hareketinin devlet gücü ile ilişkilenen belli aile birliklerine veya aşiretlerine dayanan bir dinî teşkilatlanma değil, ortak bir dinî unsur veya misyon etrafında toplanan insanlardan oluşan birliktelik üzerine tesis edildiği anlamına gelmektedir. Bu bağlamda Gülen'in hareketi gerçek manada cemaatseldir. Weber'e göre cemaat inancı 'aşiret üyesi yerine ortak inancı koyar' ve bununladır ki 'siyasî organizasyondan kurtuluşa' etkin bir şekilde katkıda bulunur. Bunun sonucu olarak cemaatsel ilkelere dayanan bir hareket, aile veya aşiret ilişkilerinden ve aynı zamanda da siyasî organizasyonlardan ayrılır.

Patron-müşteri ilişkisinin sosyal ve siyasî yaşamda önemli bir rol oynadığı Türkiye'de cemaat inancı, bu gidişten bir sapma anlamına gelmektedir. Bu, devlet kişiliği dışında şekillenen organizasyonlara bir örnektir ve bu suretle sivil toplumun güçlenmesine katkıda bulunabilir. Bu nokta bizi Gülen'in riyazetçi ahlakının Türkiye'deki aşırı millîyetçi hareketle nasıl ilişkilendirilebileceği sorununa götürmektedir. 1960'ların ortalarında Erzurum'da geçirdiği yıllarda Gülen, Komünizmle Mücadele Derneği ile sıkı bağlar geliştirdi. Kendi ifadesi ile, İzmir'de kurulan ilk dernekten sonra ikinci olan Erzurum Şubesi kendi gayretleri ile açılmıştır. Aslında bu anti-komünist derneğin kökleri, ilki 1950-1953 yılları arasında Zonguldak'ta ve 1956-60 arasında İstanbul'da faaliyet gösteren bir başka yapılanmaya kadar gitmektedir. Dernek, 1963 yılında İzmir'de tekrar canlandı ve iki yıl içinde Türkiye çapında 110 şubeye ulaştı. Gülen böylece, Millîyetçi teşkilatın sağ kanadının hızlı gelişiminin bir parçası olmuştur. Kendi otobiyografik mülakatında, organize hareketlerde daha fazla deneyimi olan bir yakınının kendisini bu teşkilatlara katılmama konusunda uyardığını; 'Bu düşünce de nereden çıktı? Bunun yerine sen, Nurları (Said Nursi'nin eserleri) oku, bundan daha iyi bir mücadele olmaz' dediğini naklediyor.

Anti-komünist dernek, pantürkist değerlere yaptığı aşırı vurgu nedeniyle, resmî ideolojiden ayrılan geniş kapsamlı bir millîyetçi hareketin parçasıydı. Pantürkizm, Türk Ocağı örgütleri ile teşkilatlandı. İlk Türk Ocağı 1911 yılında kurulmuş, ancak 1920 yılında İstanbul'un işgali ile İngilizler tarafından kapatılmıştır. 1924'de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından bir yıl sonra tekrar faaliyete geçti ve 1930 yılı itibariyle, 250 şubeye ulaştı. Atatürk, 1931 yılında bunları kapattı ve ancak 1949 yılında tekrar açılabildiler. 1971'de yapılan askerî müdahale, yeni bir kapanma sürecine öncülük etti ve kurum merkezlerine Kültür Bakanlığı tarafından el konuldu. 1986 yılında tekrar açılmalarına izin verilene kadar, Ülkü Ocakları adı altında faaliyet gösterdiler. 1970'li yıllarda Ülkü Ocakları örgütleri, Alparslan Türkeş başkanlığındaki Millîyetçi Hareket Partisi'nin askerleri olarak hizmet eden para-militarist gücü (Bozkurtları) desteklemişlerdir.

Gülen'in 1960'lı yıllarda içinde yer aldığı anti-komünist derneklerin, Türk Ocaklarının ideolojilerine güçlü temayülleri vardı. Bu Ocaklarda teşekkül eden Pantürkizm, beş farklı ideali esas almaktadır: Turancılık, Raşizm, Militarizm, Anti-komünizm ve itaat ve devlet uğruna özveriyi esas alan hiyerarşik bir toplum. Gülen'in 1960'larda yaz kamplarında bir araya topladığı liseli ve üniversiteli öğrenciler, bu muhafazakar ve aşırı millîyetçi değerleri paylaşmaktaydılar. Gülen de geniş ölçüde 1970'lerden 1980 askerî müdahalesine kadar, solcu ve Alevî gruplara karşı, birçok şiddet eylemleri gerçekleştiren yarı faşist bir hareket içinde yer alan ve zamanla para-militaristliğe dönüşen bir gençliği ve Millîyetçi Hareket Partisini hedef almaktaydı. Bununla beraber, halen Gülen ve takipçileri ile Türkeş ve Bozkurtları arasındaki ilişkiye yönelik detaylı bir bilimsel çalışma mevcut değildir. Bundan başka Gülen 1960'lı yıllarda meşhur sağcı aydın Necip Fazıl Kısakürek'in büyük bir hayranı olmuştur ve kendi aktif olduğu yerlerde, konuşma yapması için onu şahsen davet etmiştir. Kısakürek 1970'lerin başlarında, Millî Selamet Partisinin yayın organı olan Millî Gazete'de yazıyordu. Ancak daha sonra, aşırı pragmatik olması nedeniyle eleştiride bulunduğu bu partiden uzaklaşarak, kendi siyasî dinamizmini daha iyi bir şekilde yansıtan MHP'ye yakınlaşmıştır.

Gülen anti-komünizm, millîyetçilik ve dinamizm kavramlarına farklı bir içerik vermiştir. Kendisi idealler, değerler ve kişisel eğilimler anlamında, radikal sağcı olan gruplarla yakın birliktelikler geliştirse de, bu hareketi farklı bir istikamete yönlendirmiştir. Onun öncülüğünde hareket ve dinamizm kavramları, şiddetin her türlüsünü dışlayan bir riyazet çerçevesinde bir araya getirilmiştir. Kendisi ve taraftarları, kendilerini sadece politik şiddetten ayrı tutmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm siyasetçilere arkalarını dönmüşler ve siyasî alan dışındaki projelere yoğunlaşmışlardır. Onun hareket programı, bu devrimci gücün sonucu olarak okulların yapımında ve ticarî teşebbüslerin kurulmasında kullanılmıştır. Buna mukabil aynı potansiyele sahip öteki gençlik, sokakları savaş alanına çevirmek için, şiddet eğilimli gruplara katılmışlardır.

Gülen'in hedef aldığı gençlik, Türkiye'de mevcut sistem tarafından tamamen dışlanmaktadır. Bu gençliğin menşeini alt-orta sınıf oluşturmaktadır ve genellikle hızla genişleyen kentsel alana yeni gelenler arasında yer alırlar. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi şehirler, her ne kadar tüm sosyal ve siyasal aktivitelerin ana merkezleri olsalar da, Gülen'in ilgisini çekenler, küçük şehirlerden gelenlerdir. İlk desteğini Edirne ve Erzurum gibi şehirlerden toplamış olması bu yüzden önemlidir. Gençliğin amacı, üniversite eğitimi boyunca sosyal hareketliliktir fakat aynı zamanda daha iyi bir toplum inşa etmeyi de hedef alırlar. Bu hedeflerine ulaşabilmek için de kavgacı bir yaklaşıma çabuk uyum sağlayabilirler. Bu genç insanlar aynı zamanda kolektif hareketin güç sağladığının farkındaydılar. Bir yandan kendilerini Atatürk'ün cesur takipçileri olarak görürken, öte yandan onun dinî gereksiz yere baskı altına almasını eleştirmektedirler.

Şiddet taleplerine cevap vermek yerine, bu mücadeleci hissiyatın yapıcı sosyal ve ekonomik projelere dönüştürülmesi kolay bir iş değildir. Gülen, en baştan itibaren bunu kendine açık bir vazife yapmamıştı. Ancak bu, onun misyonunun bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Kendisine yöneltilen suçlamalara karşı savunma sadedinde yaptığı konuşmalarında, hamasî mücadele talebi ile yapıcı sosyal projeler meydana getirme arzusu arasında denge kurmanın zorluğuna dikkat çekmiştir. Hedef tuttuğu ve önemli değer ve duyguları paylaştığı gençlik, mücadeleci bir eylem istiyordu. Ancak onun dinî kanaatleri daha çok yapıcı işlerden yanaydı. Eğer hamasî söylemden vazgeçerse kitlelerin desteğini kaybedecekti ki, Allah namına iyi ameller işleme şeklindeki gerçek mesajının muhatabı da kitlelerdi. Bunun sonucu olarak Gülen ile bütünleşen dünyevî asketizm veya aktif pietizm, bu dünyanın savaşılarak reddi ile barışçı ve yapıcı yollarla yeni bir sosyal düzen kurulması arasındaki hassas dengeye dayanmaktadır. Bu tür dünyevî asketizmin gücü, sosyal ve ekonomik şartların geliştirilmesine öncelik vermek için mücadele etmek ve kendini feda etmekte yatmaktadır. Vazife bilincinin üzerine inşa edildiği derin dinî hassasiyetler olmasaydı, elde edilen başarılar daha az yapıcı ve rasyonel olurdu. Bu, aynı zamanda söz konusu hareketin tüm dünyaya ulaşmasını sağlayan ahlak anlayışının sonucudur.

Gülen'in misyonunun doğru bir şekilde anlaşılabilmesinde siyasî ihtiras ile dinsel dinamizm arasındaki ayırım çok önemlidir. Birincisinin hedefi, devletin kontrolünü ele geçirmek iken, ikincisi kamusal alanda köklü bir açılımı gerektiren girişim yoluyla toplumun yeniden yapılanmasıdır. Bununla beraber bu amaca ulaşılması tek bir topluluğa bırakılamaz, tüm sivil toplum örgütleri bakımından söz konusu olan, ahenkli ve düzenli bir mücadeleyi gerektirir.