Yazdır

Modernleşme, Sekülerizm ve Din

Yazar: M. Enes Ergene Tarih: . Kategori Fethullah Gülen Hareketinin Analizi

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

Birçok bilim adamı 1700'lerden beri modernleşme eğiliminin artışına paralel olarak, dinî bir düşüş yaşanacağına inanmış idi. Sosyoloji bilimi de başlangıçta dinin artık son anlarını yaşadığına ve can çekişmekte olduğuna kaani idi. Zira sosyoloji, başından beri pozitivizme sâdık kaldı. Pozitivizmde ise din, insanın ilkel geçmişinden modern dünyaya taşınan ve bilim çağında "aydınlanma" ile yok olmaya mahkûm olan bir kalıntıydı. Bir pozitiviste göre din, kurumsallaşmış bir cehalet ve hurafeden başka bir şey değildir. Bu görüş yalnızca sosyolojiye has değildi. Tüm sosyal bilimlerin aydınlanmadan devraldıkları bir mirastı. Sosyoloji, Antropoloji ve Psikolojinin önderleri son derece emin bir şekilde, kendi çocuklarının, onlar olmazsa da torunlarının yeni bir dinsiz dönemin doğuşunu göreceklerini ve Freud'un deyişiyle "çocukluk illizyonları"ndan kurtulacaklarını düşünüyorlardı.

Bu öylesine yaygın bir kanı idi ki, uzun dönem, sosyal araştırmaların metazori ideal modeli oldu. Ondan da öte en basitinden en karmaşığına insan toplumlarının değişim ve dönüşümleri konusunda yapılabilecek tüm açıklamaları yönlendiren genel bir teori haline geldi.[1]

Sosyoloji bilimi henüz ana rahminde iken dahi Avrupa'da aydınlanmacı düşünce ve akıl yaygındı. Doğduğunda aklî ve pozitivist değerler çoktan kutsallaştırılmıştı bile. Dolayısıyla biz modernleşme sürecini daha başından beri daima önyargılı bir şekilde algıladık. Sekülerleşme de bu önyargının tabii bir parçası oldu. Gerek modernleşme teorisi ve gerekse onun sekülerleşme ideolojisine bahşedilen bu statü, sorgulanmalarına ve problemleri üzerine tecrübî araştırmalar yapılmasına izin vermedi. Bu yüzden bu ideoloji bir öngörü ve teoriden çok, tartışmasız bilimsel ve kutsal bir doğru olarak sosyal bilimlerde yerini aldı.

1700'lerden bu yana T. Woolston ve Büyük Frederick'ten Voltaire'e, ondan Comte ve F. Engels'e, M. Müller'den Freud'a, Marx'a ve A. E. Lrawley'e, ondan 1960 ve 1970'lerde P. Berger ve Bryan Vilson'a kadar birçok düşünür, dinin sonunun geldiğine öyle inandırmışlardı ki kendilerini, neredeyse sahip oldukları fikrî, felsefî ve bilimsel temellerin illizyonuna kapılmışlardı.

Sekülerleşme ideolojisinin dinin yok olacağına ilişkin saplantısı; endüstrileşme, şehirleşme ve rasyonelleşmenin —ki bunlar modernleşme sürecinin temel bileşenleridir— artmasıyla dindarlığın da otomatikman azalacağı öngörüsüne dayanıyordu. Bu, haddizatında modernleşme teorilerinin özünü yansıtmaktadır. Modernleşmenin en temel kurucu ilkesi sekülerleşme ideolojisiydi. Kısaca dinin, toplumsal süreçlerden bütünüyle tasfiye edileceği ve tümüyle maddi ve dünyevî bir yaşama biçiminin toplumların kaderine hükmedeceği ideolojisi.

Biraz daha açarsak sekülerleşme; Aydınlanma devrine kadar geri götürülebilecek olan ve modernleşme ile birlikte hem toplumsal hem de ferdî bilinç düzeyinde dinin gerileyeceğini ve zamanla yer küreden tamamen silinip gideceğini öngören bir ideolojidir. Bu tez, sosyal bilimciler arasında ilk zamanlar neredeyse itirazsız bir kabul gördü. Oysaki tez, hiçbir şekilde bilimsel verilerden hareketle ortaya atılmış değildi. Bu kadar yaygın bir kabul görmesinin arkasında elbette yalnızca bu ideolojik tutum yoktu. Pek çok inançlı bilim adamı ve sosyal bilimci, modernleşmenin toplumların dinî, kültürel, tarihsel örgütlenme ve sosyal yaşama biçimlerini kökünden değiştirdiğini bizzat kendi toplumlarında yaşayarak görmekteydi. Bu köklü değişimin, bireylerin dinî düşünce, yaşama ve inanma biçimleri üzerinde de etkili olacağını öngörmekteydiler. Yani mutlak bir sekülerizmle, dinin mutlaka ortadan kalkacağı ya da giderek toplumun dışına itileceği, neredeyse eş anlamlı olarak algılanmaktaydı. Bu algılama, sekülerizmin katı ve dayatmacı doğası ve ideolojisiyle birleşince, inançlı-inançsız pek çok bilim adamını dinin geleceğine yönelik umutsuz kehanetlere sevk etti.

Hızlı ve çarpık modernleşmenin getirdiği düzensiz kentleşme, dinî ve tarihsel köklerinden koparılmış milyonlarca insan ve yeni düzenin dayattığı rasyonel kültür, bilimsel işgüzarlara din hakkında sözde kanıta ihtiyaç bırakmayan kehanetler ve öngörüler sunuyordu. Bilimi ve aklı kutsallaştırarak ona övgüler düzen bu seküler teori, tarihsel ve toplumsal realitelerden bütünüyle yoksun olmasına rağmen, zihinleri uzun müddet esir aldı. Gerçi modernleşme ve sanayi düzeni ile oraya buraya savrulmuş milyonlarca Avrupalı nüfus, sekülerizm teorisyenlerine bazı sosyal kanıtlar da sunmadı değil. Modernleşme ile birlikte Avrupa'nın çoğu yerinde kiliseye katılım oranlarında hızlı bir düşüş yaşandı. İlk teorisyenler mutlaka bu düşüşü gözlemlemiş olmalıdır. Ancak bu olgu, kurumsallaşmış kiliseye karşı bir ilgisizlik olarak belirmekte idi. Yoksa "bireysel dindarlık" anlamında teorilerinin Avrupa için dahi geçerliliği yoktu. Modernleşmenin getirdiği rasyonalite, yalnızca kurumsal kiliseye karşı olan ilgiyi gevşetti. Ama insanların bireysel inançları ve yaşamalarında herhangi bir azalma olmadığını, aksine arttığını sosyal analiz çalışmaları göstermekteydi.

Bu teoriler sosyal bilimciler arasında yaygın olmakla birlikte, bazı bilim adamları daha başından beri bunların tutarlı olmadığı, sosyal gerçeklikte herhangi bir temeli bulunmadığı ve salt ideolojik bir tavır olduğu gerekçesiyle bunlara karşı çıkmıştır. David Martin bunlardan birisidir. Sekülerleşme teorilerini daha başından beri reddeden ilk çağdaş sosyolog odur. Hatta Martin, "sekülerleşme" kavramının sosyal bilimsel söylemden bütünüyle çıkarılmasını dahi önermiştir. Bu önerisine gerekçe olarak da, sekülerleşmenin istikrarlı bir biçimde yayılacağına ilişkin kesin ve muknî herhangi bir delil olmadığını ve sekülerleşme teorisinin kuramsal olmaktan çok ideolojik ve polemiksel işlevler üstlendiğini gösterdi.[2]

2000'li yıllara geldiğimizde Sekülerizm ideolojisi iyiden iyiye s.o.s vermeye başladı. Sosyal değişim ve hareketlilikte durum, öngörülenin ve aydınlanmacı pozitivist beklentilerin aksine çıktı. Modernliğin ve sekülerizmin kalbinde ve merkezinde dindarlık yeni biçimler kazanarak daha belirgin, canlı ve hissedilir biçimde kendini gerçekleştirmişti. Bu olgu birçok sosyal bilimci tarafından "kutsalın geri dönüşü" olarak nitelendi. Oysa diğer bazı sosyal bilimciler olayı, "Kutsal zaten hiçbir yere gitmemişti ki!" şeklinde değerlendiriyordu. Dolayısıyla bu yeni paradigmalarda teorileri çöken, sekülerizmin kendisi oldu. Dindarlığın yeni ve taze biçimleri olarak tezahür etmesinde açıkça görüldü ki, modernitenin din ile uyuşmazlığı tezi doğru değildir. Hatta modernite yalnız dinî alanda değil, birçok durumda sekülerleşme karşıtı akımlar doğurdu. Batı'da yükselen dinî hareketlerle, kimlikler ve yeni sosyal hareketler bunun en bâriz kanıtı ve örneğiydi. Bugün din tüm dünyada; kırsal kesimin ihtiyaçları ve eğitimsiz köylüler arasında can çekişen bir görüntü değil, aksine gençler, eğitimli ve başarılı şehirliler yani modernleşmenin nimetleriyle ve rasyonaliteyle yetişmiş kesimler arasında gelişen bir görüntü sergilemektedir. Bugün Japonya'da yeni otomobiller görkemli Şinto mabedlerinde kutsanmakta, Marx'ın ülkesi Rusya'da geniş halk kitleleri gevşeyen rejimin ardından soluğu kiliselerde almaktadır. Bunun yanında tüm dünyada ateizm oranı bunca sekülerleşmeye ve modernleşmeye rağmen azalmadıysa bile artmamaktadır.

Diğer taraftan sekülerizm teorisinin neredeyse hiç tutmadığı ve toplumsal pratiklerinin açıkça aksine geliştiği bir ülke de vardı ve bu ülke dünyanın en modern ve gelişmiş ülkesidir: ABD. Sekülerleşme teorisinin ve ideolojisinin en yaygın ve popüler olduğu dönemlerde bile bu ülkede gözlemlenen şey; dinin hem kurumsal hem de bireysel dindarlık anlamında giderek daha fazla yükseldiği ve yaygınlaştığı gerçeği idi. Amerikalı meşhur düşünür ve siyaset bilimci A. Tocgueville daha 1840'larda yazdığı eserlerinde buna değiniyordu. O, gerçekler ile teorinin hiçbir şekilde uyuşmadığını ifade ederken, Avrupa'daki inançsızlığın temelinde cehalet ve bilgisizliğin olduğunu söylüyordu. Oysa aynı dönemde Amerika'da insanların dinin zahiri icaplarını şevkle yerine getirdiklerini açık olarak vurguluyordu. Üstelik Tocgueville'nin gözlemlerinden 150 yıl geçmiş olmasına rağmen Amerikan dindarlığı düşüşe geçmek şöyle dursun, kilise üyeliği üç kattan daha fazla arttı. Diğer dine bağlılık biçimlerinde de istikrarlı bir yükseliş gözlemlenmektedir.

Avrupa'nın —Kuzey ve Batı— dindarlığının yavaşlaması meselesi su götürür bir meseledir. Bu bölgede görülen yavaşlama doğrudan sekülerizm ideolojisinden değil, zaten herkesin söylediği gibi savaş ve devrim gibi sosyo-ekonomik açıdan sarsıcı olaylar yaşandığı dönemlerde dindarlık oranlarında bir düşüş gözlemlenmekte olduğundan idi. Ama bu, modernleşmeden önce de geçerli bir olguydu. Ayrıca modernleşme ve aydınlanma ideolojisi geçmişin daha dindar olduğu önyargısından hareket etmişti. Halbuki yeni sosyal araştırmalar gösteriyor ki Avrupa'nın geçmişi bugünden daha dindar değildi. Birçok Ortaçağ dinler tarihçisinin yazdıkları da bunu destekliyor. Bugün Avrupa'da din hakkında yaygın soru; "Niçin artık insanlar inanmıyor?" sorusu değil, "neden insanlar bunca modernleşmeye ve sekülerleşmeye rağmen inanmakta ısrar ediyorlar ve fakat kiliseye katılımda isteksiz görünüyorlar?" Yani mesele özellikle Fransız jakoben aydınlanmacıların dediği ve bilimsel kanıt diye dayattığı biçimde değil, onların tüm modern beklentilerinin aksine bir seyir takib etmiştir.

1960'lı yıllarda Sekülerizm ideolojisinin en ateşli savunucularından birisi "Peter Berger" idi. O bile bugün bu ideolojinin çöktüğünü ifade ve itiraf etmektedir. Şöyle diyor Berger: "Modern sekülerizm insanların ferdî eylemlerini ve dünyadaki adaletsizlikleri teselli etmede herhangi bir işleve sahip değildir. Maddimanevî mahrumiyetlere maruz kalan, fiziksel acılar yaşayan, hatta en basitinden geçimsiz bir evliliğe tahammül etmek zorunda olan bir insana 'ilerleme efsanesi'nin o büyük ideallerinin —tabii bilimlerin o inanılmaz zaferlerinin, ulusal bağımsızlıkların veya devrimci hareketlerinin başarısının— sunabileceği hiçbir şey yoktur. Aydınlanma sekülerizmi bu anlamda sahip olduğu potansiyeli tamamen kaybetmiş ve sonuçta dinin teselli kâbiliyeti, insanların gözünde yeni bir güvenirlik kazanmıştır.."[3]

Ancak Berger'in buna rağmen dini okuma biçimi büyük ölçüde Weberyen bir bakışın izlerini taşımakta, dinin kendisinden çok, sosyal-manevî fonksiyonuna gönderme yapmaktadır. Eğer gerçekten dini böyle algılıyorsa, Weberyen bir kavramsallaştırma içinde dini, adeta bir "teselli" olgusuna indirgiyor. Dinin sosyopsikolojik yönüne gönderme yapma hemen tüm sosyal bilimcilerin yer yer başvurduğu bir yöntemdir. Gerçi bu yöntem sosyal bilimler açısından normal karşılanabilecek bir şeydir. Berger tüm kuşatıcılık iddialarına rağmen modernleşme ideolojisinin insanların pek çok ihtiyacına ve sıkıntısına cevap veremediğinden hareket etmiş ve bu boşluğun din tarafından doldurulduğunu müşahede etmiştir. Dine inanma noktasında Berger herhangi bir iç kıpırdanmaya sahip midir bilemem. Ama onun itirafları, sekülerist çevrenin merkezinden ve ilk elden geldiği için önemlidir. Hemen ifade edelim ki, dinin sosyal ya da psikolojik fonksiyonu, etkisi ya da tezahürü onun yalnızca bir yönünü ifade etmekte, dini bütünüyle ihata etmemektedir. Dini, bütün bütün sosyal tezahürlerine indirgersek, ne onun vahyî temelini, ne de derin manevî ve uhrevî vechesini anlayabiliriz. Hele insanın kulluğuna ilişkin yeryüzünde varoluşsal nedenini ve insan-âlem-Allah arasındaki kozmik ilişkiyi hiç kavrayamayız. Bu tür konular kelamî, felsefî ve tasavvufî yönleriyle elbette sosyal bilimin ilgi ve ihata alanına girmemektedir. Berger'in yaklaşımı bir yönden Weberci, diğer yandan da Aydınlanmacı geleneğin huyunu taşısa da ondan derin kelamî tartışmalara girmesini de bekleyemeyiz. Tabii, dinin mahiyetine ve bireysel sosyal tezahürüne ilişkin sosyal analizler genelde dinin derunî yönüyle ilgilenmezler. Bu yüzden, vardıkları sonuçlar da genelde onu herhangi bir sosyal olguya indirgerler. Berger de aynı ipin üzerinde gezinmiştir. Açık olarak dini modernite karşısı yeni sosyal hareketler gibi "tepkisel" bir çerçeveye oturtmuştur.

Sekülerizm giderek modernite olgusuyla özdeşleştirilerek ele alındı. Modernleşme bir taraftan insanlara somut yararlar ve imkânlar sağlarken diğer taraftan hem kurumsal düzlemde hem de psikolojik anlamda sıkıntı ve hoşnutsuzluklara yol açtn Ekonomik ve politik yapılardaki değişim, sosyal hayattaki değişimlerle birleşince, toplum bilinci aşındı. Yeni düzensiz şehirleşmelerin getirdiği tortular, bireyleri kendi kültürel kimliklerine ve sosyo-psişik evrenlerine yabancılaştırdı. İşte bu yüzden diyor Berger, moderniteye karşı tepkisel hareketler hep var olmuştur. Sekülerite de bir modernite olgusu olduğuna göre tepkisel hareketler ona karşı da direndiler. Üçüncü dünyada yükselen dinî hareketlerin temelinde de bu vardır demeye getiriyor.[4]

Oysaki, üçüncü dünyada da, Avrupa ve Batı dünyasında da dinî hareketler tarih boyunca kâh yerinde sayarak, kâh yükselerek hep vardı ve eski-yeni, antik-modern tüm sosyal hayatla içiçeydi. Ama gerek aydınlanmacılar ve gerekse sekülerist ideoloji bağımlıları bunu hiçbir zaman göremedi ya da görmek istemediler. Sekülerleşme ideolojisine o denli bağlıydılar ki, dinî hareketlerin varlığına karşı âdeta at gözlüğü takmışlardı. Onlar yalnızca ileriye ve ilerleme ideolojisine bakıyorlardı. Toplumu ve sosyal değişimi bu gözlükle okuyorlardı. İşte Berger'in çabası ve itirafı birinci elden bir itiraf olduğu için önemlidir. Yoksa "inanma" olgusuna hâlâ dışarıdan bakmaktadır ve dini anlamadan çok, sosyal realiteler açısından yorumlamaya dönüktür. Tıpkı Weber'in ve meslektaşlarının yaptığı gibi.

Modernitenin, hayatın bütün vechelerini sekülerleştireceği şeklinde algılanması, geçmiş yüzyılda insanlığa pahalıya mal oldu. Bunun tesirleri henüz geçmiş değil. Evet, pek çok yerde dine yöneliş, modernitenin bu aşındırıcı ve yabancılaştırıcı yönüne karşı bir tepki olarak tezahür etti. Dinî gelişmeler, bu yabancılaşma ve dünyevîleşme karşısında toplumlara bir karşı- kültür de vâdetti. Hatta bazı sosyologların, modernite karşıtı hareketlerin hemen hepsinin özünde bir dinîlik olduğu şeklindeki iddialarının nedeni budur. Bu görüş fazlaca abartılmış görülmekle beraber dinin, hem toplumsal ve kitlesel hem de kültürel bir taban edindiği bir gerçektir. Dinî kültürü, bir hurafe ve modern öncesi geri toplumların bir sosyal formu olarak değerlendiren ateist sosyologlar bile, yeni hareketlerdeki dinî saikleri inkâr etmiyorlar. Sekülerizmin açıkça din karşıtı bir sosyal ve politik yapı içinde dayatıldığı Rusya'da bile geçersiz olduğunu ifade etmekten kaçınmıyorlar. Eğer Sekülerizm teorisi, dinî yaşamın aktif olarak engellendiği bir yerde geçersiz olmuşsa, sosyal ve politik ortamın dinin lehinde olduğu yerlerde hiçbir hükmü olmaması gerekir, diyorlar.

Birçok toplumda bazı dinî kurumlar güçlerini ve etkilerini kaybetmişlerdir şüphesiz. Ama hem eski hem de yeni dinî inanç ve ibadet şekilleri, bazen yeni kurumsal şekillere, bazen de aşırı dinî ifadelere dökülerek toplumsal ve politik zeminde, az ve sınırlı da olsa etkili olmuşlardır. Onların moderniteye ve sekülerleşmeye tepkileri, sekülerizmin modern toplumda dinin yeri olmadığını iddia etmesindendir. Zira sekülerleşme ideolojisi her yerde esaslı bir şekilde dine karşı çıkıyordu. O yalnızca dinin modern toplumda tasfiye edileceğini söylemiyor, aynı zamanda bunun iyi olacağını da savunuyordu. Sekülerizm, aydınlanmanın pozitivist değerleriyle de birleşerek büyük bir kuşatıcılık iddiasına büründü. Yalnızca kültürün değil, dinin de yerini aldığını ve alacağını düşünüyordu. Fakat bu rüya uzun sürmedi. Modernite ona gerekli kuşatıcılık araçları ve imkânları sunmada yetersiz kaldı. Ayrıca pek çok dindar, sekülerizmin ve modernleşme ideolojisinin bu kuşatıcılık iddiasından ürkmüştü. Kapsamlı bir modernleşmenin her alanda sekülerleşmeye neden olacağı ve dolayısıyla da bunun dinî duygularda da aşınmaya yol açacağından endişe duymuştu. Bu yüzden de bazı dinî hareketlerde, modernleşme karşıtı tepkisel bir tavır gelişmiştir. Ancak bu olgu, tüm dinî hareketler için geçerli bir olgu değildir. Pek çoğu böyle düşünmemekte, aksine onlar bu süreçlerin (modernleşme-sekülerleşme) dinin ortadan kalkmasına değil, fertlerin dinî duygularını daha çok tahrik ettiğini düşünmekteler. Dolayısıyla modernite ile herhangi bir biçimde mücadele etmeyi lüzumlu görmüyorlar.

Bunun yanında bazı Müslüman devletler, sekülerleşmiş bir din modeli de ürettiler. Resmî eğitim kurumları vasıtasıyla kendilerince problemsiz bir dinî telakki geliştirdiler. Ama hiçbir yerde insanlar, böyle yukarıdan sekülerleştirilmiş bir dinî telakkiye iltifat etmediler. Birçok yerde de bu jakoben ve mühendislik projenin aksine halk, daha koyu ve daha popüler, mehdîci, kurtarıcı, tabiat üstü ritüellere ve dinî telakkilere yöneldiler.

Konunun uzadığının ve biraz da sıkıcı olduğunun farkındayım. Ne var ki böyle bir başlığı ehemmiyeti haiz bulmam, bir yandan dinî yükseliş biçimlerinin yalnızca İslam dünyasına has bir olgu ve keyfiyet olmadığına, diğer taraftan da dinî tepkiselliğin doğrudan modernizme değil, onun dayattığı sekülerist ideolojiye yöneldiğine vurgu yapmaktı. Evet tüm dünyada modernleşme ile birlikte dinlerde ve dini yaşama biçimlerinde bir yükselme gerçekleşti. Sekülerizm, dini tüm bireysel ve toplumsal hayattan tasfiye edeceğini pozitivist ve aydınlanmacı düşünürlerin ağzından açıkça ifade edip dayattıkça, gerek bireysel ve gerekse popüler düzeyde sekülerizme karşı tepkisel dinî biçimler arttı. Dine doğrudan karşı söylem geliştiren düşünce ve akımlar her yerde, aydınlanmacı tortularla hareket ettiler. Onlar din ile modernizm arasında kıyasıya bir çatışma olacağını umuyorlardı. Bu onların sekülerist dayatmalarına da uygun düşüyordu. Ama hakikat böyle olmadı. Din her yerde mutlaka modernizmle çatışma içinde varolmadığını ortaya koydu. Öyleyse yükselen dinî bilinci, cemaatleşmeleri ve farklı dini yaşama biçimlerini analiz ederken tümünü ve hatta dinin kendisini modern yaşamı tehdit eden bir olgu olarak ele alamayız. Dinin artık bunca maceradan sonra gerek bireysel ve gerekse toplumsal hayatımızın ayrılmaz bir parçası ve gereği olduğu hakikati hiçbir şekilde yadsınmamalı. Bununla aslında, dinî bilincin ve yaşama biçimlerinin yükselmesinin mutlaka fundemantalizm ve dinî köktenciliğin bir yansıması olduğu şeklindeki iddiaların gerçekle bağdaşmadığını vurgulamaya çalıştık. Sosyal analizler de bunu göstermektedir. Yine iyi anlaşılmaktadır ki, dinin kendisinin ne bireysel ve toplumsal, ne de siyasal ve medenî yaşamamızla doğrudan ya da dolaylı herhangi bir sorunu yoktur. Dinî anlamda bir sorun görünüyorsa —ki güya dinî şiddet ve terör bunu gösteriyor— bunun siyasî, ideolojik ve köktenci ideallerden kaynaklandığı bir gerçektir. Dinî nassları referans göstererek baş kaldırmış terörist gruplarla mücadele ederken bu gerçeği göz ardı etmeyelim. Ama dine karşı olan genel tutumlara baktığımızda, bunların 18. ve 19. yüzyıl aydınlanmacı ve jakobenizmin tortularından beslendiğini görmekteyiz. Oysa onların sorunu yalnızca dinî nassları refere eden terörist gruplarla değil, bizzat dinin kendisiyledir. Bu ise hâlâ hesabı ve defteri kapanmamış birtakım hırsları ve hınçları işaretlemektedir.

Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları

[1] Bkz.: Sekülerizm Sorgulanıyor, Ali Köse, Ufuk yay, sh.123-125.
[2] Bkz.: Sekülerizm, s. 41-42.
[3] Bkz.: Köse Ali, a.g.e., s. 77.
[4] Bkz.: a.g.e., s. 79.