Yazdır

Cemaat ve Şahs-ı Ma'nevî Kavramı

Yazar: M. Enes Ergene Tarih: . Kategori Fethullah Gülen Hareketinin Analizi

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

Burada cemaat, manevî bir birlik ve şahsiyet olarak düşünülür ve tüm bireylerin; iradelerinin, düşünce, inanç, davranış ve eylemlerinin bütünleşmiş bir formunu ifade eder. Cemaatsel ilkeler yek vücud olmuş bu farklı irade ve gayretlerin somutlaşmış bir biçimidir. Her birey bir buz parçasının okyanusa katılması gibi kendini, enaniyet ve egosunu cemaatin manevî şahsiyeti içerisinde eriterek onunla bütünleşir. Dolayısıyla şahs-ı manevîye katılmak demek, kişinin kendi çıkar, menfaat ve hazlarını, özel yaşama zevk ve uğraşlarını terk etmesi demektir. Ya da en azından cemaatin şahs-ı manevîsinin müntesiplerden beklediği alanlarda hiç olmazsa böyle davranması beklenir.

Şahs-ı manevînin teşekkülü, i'lâ-yı kelimetullah etrafında şekillenir. Bütün cemaatsal faaliyetler, ritüel ve sembolik değerler, ilke ve hedefler bu gayeye yönelir. Allah'ın adının tüm insanlığa duyurulması ideali, hem teker teker fertleri, hem de cemaatin manevî varlığını bütünüyle kuşatır. Evet tüm beraberlik çeşitlerinde, hatta ideolojik ve siyasî örgütlenmelerde de hizbin metafizik ve mistik bir varlığı olduğu hususu yer alır. Müntesiplerden buna saygılı davranması, kişisel çıkarlarını göz ardı etmesi talep edilir. Ancak bu tür varlıklar somut çıkarlar, beklentiler ve dünyevî idealler üzerinde şekillenir. Mesela yalnız ve yalnız Allah'ın rızâ ve hoşnudluğu, âhiret ve ebediyet düş.cesi gibi bir ideal taşımazlar. Hepsi nihayet, ya toplumda bir güç ve mevki sahibi olma veya toplumsal dengelere yönelik siyasî/sosyal baskı oluşturabilecek kitlesel ve maddi bir hüviyete kavuşma temelinde varlık bulur. Dolayısıyla cemaatin manevî şahsiyetini bu tür dünyevî, maddî ve güç dengeleri etrafında biçimlenen oluşumlarla karıştırmamak gerekir.

Diğer taraftan manevî şahsiyet denilen şey, Allah'ın (cc) i'tâ, ihsan ve lütfî tecellilerine mazhar olan bir varlıktır. Sûfi gelenekte, sûfiler nasıl manevi tecrübeler ve deneyimler neticesinde birtakım hususî ve ilâhî lütuflara ve tecellilere mazhar oluyorlarsa, burada bu tecellilere daha yoğun ve külliyetli olarak cemaatin şahs-ı manevîsi mazhar olur. Ayrıca cemaatlere ve şahs-ı manevîlere olan tecelliler, her zaman bireylere ve bireysel tecrübelere nisbetle daha külliyetli olur. Bir hadis-i şerifte Allah'ın rızâ ve hoşnutluğunun; lütuf, ihsân ve tecelliler olarak her zaman cemaatle beraber olduğu vurgulanır.[1] Hatta subjektif bir bilgi alanına işaret etse de, şahs-ı manevi kavramının anlaşılmasına katkı sağlayacağını düşünerek sûfî gelenekte mevcut olan bir telakkiye burada kısaca yer vermek istiyorum. Zira kavramın oluşmasında bu tür sûfî temeller de katkıda bulunmuştur. Bilindiği gibi tasavvuf literatüründe kutup, kutbu'l-aktab, Gavs vb. önemli manevî şahsiyetler, ilâhî tecellilerin, ihsan, i'tâ, feyz ve lütufların sâliklere dağıtılmasında bir nevi merkez trafo hükmünde olan şahsiyetler olarak tasavvur edilirler. İlâhî tecelli ve lütuflar öncelikle bu şahsiyetlere yönelir ve onlar da gelen vâridâtı şahıslara, Allah'la yakınlıklarına göre ulaştırır ve dağıtırlar. İşte tasavvuftaki bu kavramların ifade ettiği anlam, burada, cemaatin şahs-ı manevîsi tarafından temsil edilmektedir. Yani kutbiyet, Gavsiyet vs. Şeklinde bilinen tarihsel manevî şahsiyetler, bu dönemde cemaat biçimindeki şahs-ı manevîlerde varlık bulur. Dolayısıyla cemaatin birliği, manevî varlığı ve şahsiyeti, bu açıdan da manevî ve metafizik bir anlam taşımaktadır:

"... Şahs-ı manevîye bağlılık, ferdin kendini cemaatte eritip onunla bütünleşmesi demektir. Cemaat ise, aynı düşünce, ideal ve mefkûrede birleşen fertlerden meydana gelen topluluktur. (...) Cemaat olma, kolektif şuura ulaşmakla elde edilir. Kolektif şuur, ferdi kendi yapısı içinde eritir ve onu çok buudlarından bir buudu haline getirir ve artık ortada mutlak ferd yoktur, cemaat vardır. Ferd cemaatleşmiş, cemaat da âdetâ tek bir ferd olmuştur. (...) Böyle bir atmosferde yapılan ibadetler bütünüyle aynı havuza akmaktadır. Böyle olmasa da cemaatin şahs-ı manevîsi hızla manevî mertebelere ve zirvelere yükselir. (...) Cemaat özünü, keyfiyet planında koruduğu sürece de hep yükselir. Öyle ki bazen bir cemaat, gavsiyet ve kutbiyeti bile temsil eder. (...) Bir cemaat, kutbiyet ve gaysiyeti temsil makamına yükselince, şefaat dairesi de o seviyede genişler ve bazen bütün cemaat fertlerini içine alır..."[2]

Görüldüğü gibi M. F. Gülen cemaatin şahs-ı mânevisini önemsemekte, cemaatsal faaliyetlerin bereketlenmesinde, mânen yükselmesinde ve kıymet kazanmasında onu önemli bir unsur olarak görmektedir. Ayrıca şahs-ı manevî kanalıyla meydana gelen manevî yükselme, miraciye ve seyr u sülûk'un, diğer usullere nisbetle daha güvenilir, risksiz ve kibirden uzak olduğunu vurgular. Bu, tasavvuftaki "Velâyet" kavramıyla ifade edilen durumdur. Ama burada şahs-ı manevî'nin velâyeti söz konusudur:

"Velayetin 'şahs-ı manevî' ile temsil edilmesi, hem en kestirme hem de en garantili bir yoldur. Zira ortada, ferdi kendini beğenmeye sevk edecek bir durum yoktur. Elde edilen makam şahs-ı manevîye aittir. Dolayısıyla da ferd, nefsini gurura sürükleyici her türlü engel ve engebelerden korunmuş demektir. (...) Diğer taraftan günümüzde hiçbir ferdin tek başına böyle makamları kazanması mümkün değildir. Evet, bizler ancak şahs-ı manevî'ye intisabla zirveleri yakalayabiliriz..."[3]

Hatta M. F. Gülen, bir cemaatin kurbiyet, kutbiyet ve gavsiyeti temsil edebilmesi için asgarî üç şartından bile bahseder:

"1- Cemaat fertleri birbirleriyle çok sıkı irtibat içinde olmalı,
2- Herkes aynı duyguları dolu dolu paylaşmalı,
3- İbâdet, evrâd u ezkâr ve kulluğun her çeşidi üzerinde kemâli hassasiyet ile durulmalıdır.
"[4] diyor.

Duygu birliği, manevî kardeşlik ve ibadet u tâat içinde yaşama, ilâhî emir ve yasakları hassasiyet ile yerine getirme, cemaatin şahs-ı manevîsini oluşturan ve takviye eden unsurlar olarak takdim edilmektedir. Duygu, düşünce, ideal ve ülkü birliği cemaatin en temel esasıdır. Bu, hemen her tür cemaat yapılarının da temelidir. Herkes tarafından paylaşılan, objektif ve genel-geçer ilkeler, cemaatlerin maddi varlığını oluşturan esaslardır. Ama cemaatlerin şahs-ı manevîlerinin teşekkülü ve yükselmesi için manevî bir tutkala daha ihtiyaç duyulur; samimi inanmışlık içinde hassas ve derin bir manevî yaşama biçiminin de o cemaate mensup fertlerce gerçekleştirilmiş olması gerekir. Aksi halde cemaatin şahs-ı manevîsi her an dağılmaya, zayıflamaya ve kırılmaya maruz kalabilir. Her ferd, cemaata mensup olmanın, aynı zamanda manevî bir şirketin üyesi olmayla da aynı anlama geldiğinin bilincinde olması gerekir: "İslamî cemaatlerden herhangi birine dahil olan her ferd, manevî bir şirketin üyesi de sayılır. Dolayısıyla onun her ameli Hakk nezdinde, böyle bir şirkete üye olmanın bütün avantajlarını hâizdir.. Yani ferd, bu konumu ile, cemaate ait bütün sevaplara iştirak etmiş olur..."[5]

Görüldüğü gibi "şahs-ı manevî" kavramı burada tamamen sûfî derinliğe haiz bir kavram olarak belirmektedir. Tasavvuf geleneğinde bu kavram üzerinde duranlar olduysa da pek yaygın bir durum değildir. Cemaatlerin ortaya çıktığı son modern dönemde yaygınlık ve derinlik kazanmıştır. Modern paradigmalar açısından kavramla zihinsel bir yakınlık kurabilmek için aslında elimizde yeterli maddi ve sosyal materyal de mevcuttur. Tüzel kişilik, kurumsal kimlik vb. kavramların az çok ifade ettiği anlam çerçevesi bize yardımcı olacaktır. Hukukî çerçeve içinde maddi ya da sosyal bir hükme ve kanuna bağladığımız kurumsal varlık ve kişilikler zihnimizde neyi temsil ediyorsa, "şahs-ı manevî" kavramı da yaklaşık olarak mânen aynı şeyi temsil etmektedir. Ayrıca modern hukukta, "manevî şahsiyet" kavramı kişisel haklar bünyesinde yer almaktadır.

Cemaat ve cemaatleşmeyle birlikte daha bir vüzûh kesbeden "şahs-ı manevî" kavramı, hadd-i zâtında modern dönemin sûfî tezâhürünün en merkezî kavramlarından birisi sayılabilir. Çünkü tasavvufun ana amaçlarından birisi de nefsi terbiye ve tezkiye ederek fertlere velâyet (manevi yükselme) yaşatmaktır. Bu en geniş anlamda, cemaatlerin şahs-ı manevîlerinde vücut bulur. Cemaatin şahs-ı manevîsinin velâyeti, tek tek fertlere ve müntesiplere olduğu kadar, cemaatin bütüncül varlığına da yönelik bir seyir takip eder. Müntesipler burada, geleneksel sûfizmin özünde ifadesini bulan bireysel derûnî yaşamda elde ettikleri manevî vâridâtı, cemaatin şahs-ı manevîsinde daha külliyetli ve süratli olarak elde ederler. Bu yüzden "şahs-ı manevî" ve "velâyet" kavramları, modern cemaatleşme olgusunda neredeyse geleneksel sûfî terminolojinin bütününü kuşatan bir genişliğe ve derinliğe sahiptir.

Diğer taraftan bu kavramın varlığı, modern cemaatleri doğrudan sahabe cemaatinin varlığına bağlamakta ve onun yaşama biçimine adapte etmektedir. Sûfizm, İslamî gelenek içinde oldukça özel bir durumdur. Hicrî 2, 3, 4 ve 5. asırların öznel siyasî, toplumsal ve kültürel şartlarında var olmuş yine oldukça özel bir tecrübedir. Sahabenin sosyo-kültürel ve dini yaşama biçiminden bâriz bir şekilde ayrışmaktadır. Cemaat ve cemaatleşme olgusu ise, sahabenin yaşama ve tebliğ merkezli varoluş biçimini, modern dönemde ve çağdaş şartlarda yeniden üretmek ve inşâ etmek istemektedir. Bunun için de hicrî 3, 4 ve 5. asırların öznel şartlarında vücut bulan bu özel tecrübe yerine, doğrudan sahabe yaşamının dinî ve sosyal pratiklerine yönelmektedir. Zira sûfizm toplumun genelinden oldukça izole edilmiş bir zühd ve yaşama biçimini ortaya çıkarmıştı. Bu yaşama biçimi ise bu koyu bireyselliği ile sahabe hayatında görülmez. Bunun anlamı, kesinlikle sahabenin, sonraki sûfilerin sahip olduğu manevî derinliğe ve hassasiyete sahip olmadığı değildir. Tarihen bilmekteyiz ki sahabenin dinî yaşama ve algılama biçimi oldukça derin ve manevî coşkuya sahipti.[6] Ama bu coşku ve derinlik sosyal bir üslup olarak belirmemişti. İşte cemaatleşmenin var olma biçimi ile sûfizmin var olma biçimi arasındaki farkın temeli de budur.

Cemaat her türlü bereketin kaynağıdır. Hem fertlerin söz, amel ve hizmet duygularını bereketlendirir, hem de onların manevî sülûklarının ve velayetlerinin taşıyıcısıdır. Bu yüzden cemaat, manevî bir şirket gibi fonksiyoneldir. Ortaklık, katılım ve bağlılık duygularını geliştirdiği gibi, onları birbirine kenetleyen manevî bir harç vazifesi de görür.

Şahs-ı manevî kavramı, gerçekte olmayan ve yalnızca cemaatin kurumsal yapısını ifade etmek için kullanılan zihnî bir kavram değildir. Arzın, semânın, yıldızların, dağların vs. İslamî sûfî terminolojide hepsinin birer şahs-ı manevîsi olduğu ifade edilir. Ve yine İslamî kozmoloji öğretisinin en temel yorumlarından birisi olan ve Kur'ân'da da sık sık ifade edilen "yerde ve gökte canlıcansız her ne var ise hepsinin, Allah'ı kendi lisân-ı halleriyle tesbih ettiği"[7] hakikatı, da bu kavramın dayanaklarından birisidir.[8] Bazı hadisler kırk bin ya da yüz bin baş ve ağızlı olan meleklerden ve onların bu dilleriyle Allah'ı tesbih ettiğinden bahseder. Ve yukarıda geçen yıldız, ay, dağ vb. ecrâm ve ecsâmın zikr ve tesbihlerinin bu nevi melekler vasıtasıyla Allah'a ulaştırıldığına işaret edilir. Bir dağın, bir ağacın bir şahs-ı manevîsi var ve müekkel bir melek tarafından murakabe edilir. Yüz bin ağaçlı bir dağın şahs-ı

manevîsi oluyorsa, elbette yüz bin müntesibi bulunan bir cemaatin de böyle bir şahs-ı manevîsi vardır. Yani bu mesele yalnızca epistemolojik ve yorumsal bir mesele değil, doğrudan İslam'ın insan, varlık, evren ve kozmoloji anlayışıyla da bağlantılıdır.

Yukarıda da bahsi geçen hadiste "Allah'ın kudret elinin, gücünün, lütuf ve ihsanının cemaat üzerinde" olduğu ifade edilir. Yeryüzünde matmah-ı nazar-ı ilâhî, insan-ı kâmildir. Allah'ın lütuf ve ihsanının en küllî ve câmiiyyetli tecellisi insan-ı kâmil üzerine yönelir. İnsân-ı kâmil, bütün İslam tasavvufunun ve tarihinin, zühd ve sülûkunun ideal örneğini ve özetini ifade eder. Bütün manevî ve rûhî mücadelenin esası insanı, maddî-manevî cihâzâtıyla "kâmil insan" kılmaya yöneliktir. Ama kemale ermiş en mükemmel bir insan bile, Allah'ın lütuf ve ihsanlarına mazhariyet cihetiyle, bir cemaatin şahs-ı manevîsine yetişemez. Maddî olarak nasıl ki en dâhî insan bile, bir bilim heyetinin ortaya koyduğu performansa ve ulaştığı neticeye ulaşamamaktadır. Aynen bunun gibi, manevî olarak da durum aynıdır. Allah'ın rahmetinin, lütuf ve feyzinin en kesretli ve külliyetli tecellisi cemaatın şahs-ı manevîsine teveccüh eder. Bu yüzden cemaat ve şahsı manevî formu, modern dönemde İslamî geleneğin ve tebliğ faaliyetinin en temel görün-lerinden birisini oluşturmuştur.[9]

Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları

[1] Tirmizi, Fiten, 7
[2] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 171-172.
[3] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 172.
[4] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 173.
[5] M. F. Gülen, Fasıldan Fasıla-I, s. 174.
[6] herkul.org, Kırık Testi "Velayet" 16.Mayıs.2004.
[7] Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler için bkz: İsra sûresi 17/44; Cuma sûresi 62/1; Teğâbun sûresi 64/1; Hadid sûresi 57/1; Haşr sûresi 59/1, 24; Saf sûresi 61/1.
[8] "Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri miktarınca tesbihatlar yaptığı için, elbette o haşmetli ve şuursuz ubudiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdârâne temsil edip dergâh-ı ilâhiyeye takdim etmek için, kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve herbir dil ile kırk bin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-ı hakikat olarak Muhbir-i Sadık haber vermiş." Bkz.: Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, On Birinci Şua, On birinci Mesele.
[9] Ayrıca bkz.: M. F. Gülen, Prizma, 4/76; İnancın Gölgesinde, 2/174; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 35; Prizma, 1/128, 3/12-13; Kırık Testi, s. 121-126; Gurbet Ufukları, s. 18, 89.