Yazdır

Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı: Önsöz

Yazar: Enes Ergene, Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları Tarih: . Kategori Fethullah Gülen Hareketinin Analizi

Oy:  / 12
En KötüEn İyi 

Bu çalışma, bütün İslam dünyasındaki İslamî bakış açılarını ve bunların siyasî, sosyal ve kültürel yansımalarını ele alan genel bir çalışma değildir. Spesifik olarak dünya çapında küresel bir etki alanına sahip bir hareketi anlama çabasından ibarettir. Tam anlamıyla mükemmellik iddiası yoktur. Hem kapsam bakımından, hem de bilgi temeli bakımından oldukça sınırlıdır. Bu kitabın tezleri kapsamlı bir teori üretecek kadar ileri gitmiyor. Cemaat kavramının toplumsal kökleri ve toplumsal sonuçlarını açımlayarak, Müslüman toplumlardaki ilişki düzenine getirdiği sistematiği ortaya koymak için şüphesiz daha uzun soluklu bir çalışmaya ihtiyaç vardır.

Evet! Cemaat kavramının hem Batı düşüncesinde, hem de İslamî toplumlardaki anlamı üzerinde bir nebze durdum. Sınırlı da kalsa bu hususta metodolojik bir yaklaşım getirmeye çalışarak cemaat olgusunu daha geniş bakış açılarına açmayı denedim. Cemaatleşmenin toplumsal nedenlerine ve sonuçlarına yönelik bir tahlil yapmaya gayret ettiysem de, ele aldığım hareket hakkında zengin bir bilgi temeli sunamadım. Çalışmanın yöntem açısından bir katkı sağlayacağını umuyorum. Bunu başarıyla ve açıklıkla ortaya koyabildiğimi söyleyemem. Kitapta seçilen başlıklar gerçekten de her biri birer kitap çalışması içinde işlenebilecek konulardır. Buna rağmen bu başlıkları çok da iyi seçtiğimi iddia edemem. Bu yüzden başlıkları atarken, isabetli olup olmadığı ve altlarının doldurulup doldurulamayacağı kaygısını sürekli taşıdım. Bunun için de sık sık "... bunun yeri burası değil" .. gibi bildik ve tandık mazeretlere sığındım Hakkım olmadığı halde, okuyucuların bunu anlayışla karşılayacağını ümit ediyorum.

Modern İslamî cemaatleşme ve hareket olgusunun doğru bir analizinin yapılabilmesi için ne tek başına dinî söylemin , ne de sosyal bilim söyleminin yeterli olacağı kanaatimdeyim. Buna, çalışmamda yer yer değindim. Bunun temel nedenlerinden birisi, sosyal bilim söyleminin tamamıyla Batılı maddî ve toplumsal şartlarda üretilmiş olmasıdır . Aslında bu, İslam'ın hem bir din olarak, hem de bir kültür ve medeniyet olarak Batı'da algılanış biçimi açısından daha genel bir sorunla da ilgilidir. Kesinlikle gerek İslam'ın, gerekse başka herhangi bir dinin Batı'da algılanış biçimiyle, Müslümanların algılayışları arasında hem akîde ve teoloji, hem de uygulama bakımından ciddî farklılıklar vardır. Yani olay yalnızca bir analiz ve metodoloji sorunu değildir. Bu yüzden çalışmamda dinî söylem ile sosyal bilim söylemini birlikte kullanarak karmaşık bir yöntem takip ettim. Bu hususta oluşmuş bir söylem geleneği olmadığı için, analizlerimi doğrudan yaslayabileceğim güvenli bir metodoloji de bulamadım. Dikkatli her okuyucunun da fark edebileceği gibi analizlerin çoğu yarım kalmış bir film izlenimi veriyor. Çalışmama yönelik ümit kırıcı bir görüntü verse de amacım, tartışma konularını ve cemaat olgusu üzerine yazılabilecek her şeyi açık uçlu bırakmak, yeni ve daha kapsamlı, dikkatli, vukûfiyetli kalemlere bir katkı sağlamaktır. Bundan başka, farklı söylem biçimlerinin birbirinden bağımsız olarak, tek başlarına yeterli bir analiz yöntemi ortaya koyamayacaklarını vurgulamaktır. Bu çalışma, daha derin, geniş ya da daha popüler çalışmalara bilgi veya yöntem olarak bir temel ve katkı sağlayacaksa amacına ulaşmış olacaktır. Bununla birlikte tecrübe ve deneyim bakımından oldukça yoksul kavramlarla yola çıktığı için her açıdan eleştirilere açık olduğu da muhakkaktır.

Çalışmada, kendime ait olmayan bir bölgede kaçak dolaştığım, sanıyorum alanın uzmanlarının gözünden kaçmayacaktır. Amatörce yaptığım yorumlarda herhangi bir yorum geleneğine, kuramsal ve kavramsal metodolojiye, belli bir bakış açısına ve ekole özellikle bir gönderme ya da atıfta bulunmadım. Ancak İslamî cemaatlerin dinî ve sosyal varlıklarına yönelik geliştirilen analizlerde maalesef yaygın bir ilkesizlik ve iki yüzlülük bulunduğunu ifade etmeden geçemeyeceğim . Belli bir objektiflik ve çoğulculuk temelinde işe başlasa da, konu İslam dünyasına ve İslamî cemaatlerin analizine geldiğinde, anlaşılmaz bir biçimde yorumlar objektivitesini yitirmekte ve çoğulculuğa olan saygı kırılmaya maruz kalmaktadır. Her türlü bilimsellik iddialarına rağmen, sosyal bilim analizlerinin hâlâ ciddi etik sorunları vardır. Dolayısıyla çalışmanın âkibetine yönelik ne tür bir gerçeklikle yüzleşeceği hususunda herhangi bir kehanette bulunamam.

Türkiye'de ve dünyada İslamî cemaatlerle ilgili uzmanca yapılmış yorumlar da olmuyor değil; ama kitaplar her şeyi söylemiyor. Bu kitaplardan ve yorumlardan yola çıkarak bu tür hareketlere hazır elbise biçmeye kalkışmak da doğru değil. Bunlar nihâyet gözleme dayanarak ve belli bir bakış açısından yola çıkarak yapılan yorumlardan ibarettir. Hiçbir surette cemaat ya da hareketlerin sosyal ve realiter varlığını bütünüyle kuşatmaz. Dolayısıyla asıl olan yine cemaat ve hareketlerin kendi dinî, sosyal ve kültürel varoluşlarıdır. Onun için ilk başta bu "bir anlama çabasıdır" dedim. Eksiklik, kusur ve –umarım buna maruz kalmaz ama– yanlışlık, cemaat ya da harekete değil, yorumun ve bakış açısının kendisine aittir. Ayrıca hiçbir çalışma, cemaatin sosyal realiteler dünyasında gösterdiği performansı, varlığı, geliştirdiği sosyo-kültürel ve dinî diyalog ilişkilerini, dünyaya ve insanlığa verdiği açık mesajı o ölçüde ortaya koyamaz. Yine aynı nedenden dolayı cemaat ve hareket hakkında yapılan yorumlar, cemaatin sosyal varlığını bağlayıcı olamaz, öyle de değerlendirilmemelidir.

Fakat pek çok analiz ortaya öyle bir harita koyuyor ki, cemaatin geleceğini siyasî ve sosyo-kültürel açıdan ipotek altına sokabilecek iddia ve yorumlarda bulunabiliyor. Bazen öyle sorumsuzca yorum yapılıyor ki, hareketin kendi iç dinamikleri, kendini ifade ediş biçimi, söylemi ve sosyal idealleri neredeyse tamamıyla görmezden gelinebiliyor. Yani ortaya konan şey tamamıyla kurgu olabiliyor. İndiriyor, kaldırıyor, giydiriyor, tekrar çıkarıyor. Sanki karşısında her türlü şekli verebileceği heykeltıraş hamuru var! Bu yüzden kitaplar her şeyi söylemez, diyorum. Önemli ve aslolan cemaat ya da hareketin kendi sosyal varlığıdır.

Buradaki ifadelerle az-çok bu çalışmanın bir biyografi denemesi olmadığı da vurgulanmış olmaktadır. Esasında analiz, biyografik bir çerçeve içine de yerleştirilebilebilirdi. Ama doğrusu, M. F. Gülen gibi çok yönlü bir şahsiyeti bütün yönleriyle kuşatan bir biyografi girişimi bu satırların sahibinin zihnî ve düşünsel sınırlarını aşardı. Biyografik çalışmalar, ele alınan şahsiyetle ilgili malzemeleri üst-üste yığarak, -bir anlamda tıkıştırarak mümkün olduğunca hiçbir bilginin dışarıda bırakılmaması usûlünden hareket eden daha kolay bir gayret gibi algılanmaktadır. Ama bana öyle geliyor ki, şahsiyet analizleri yapmak, hareket analizlerinden çok daha zordur. Hele M. F. Gülen gibi, uzun asırlar İslamî kültürel mirasın taşıyıcılığını üstlenen ulemâ geleneğinden gelmiş ve modern çağın bütün köklü dönüşümlerine tanık olmuş, derin manevî ve sosyal kimliğe sahip bir şahsiyeti analiz etmek daha da zordur. Bunu biraz ileride bir başlık altında açacağım; ancak Gülen mutlaka uluslararası hareket analizi uzmanları tarafından ele alınmalıdır. Çünkü o modern çağın İslam'la ve Müslüman kültürle yüzleşmesinde, medeniyetler arası ilişkilerin krize sokulmaya çalışıldığı bir dönemde "uzlaşma ve hoşgörü" ye vurgu yapan geniş küresel bir hareketi ortaya çıkarmış bir kimse olarak ideal bir örnek ve şahsiyettir. Özellikle 11 Eylül sonrasında Batı'da gelişmekte olan yeni İslamî perspektiflerin oluştuğu böyle bir dönemde...

Batı'da 11 Eylül sonrasında İslam'ın aleyhinde giderek yükselen çok sesli bir propaganda dalgası üretilmesine rağmen, İslam'a, Müslümanlara ve İslamî hareketlere ilgi de artmaktadır. İslam'ın Batı ile yüzleşmesi maalesef bir kere daha şiddet ve terör bağlamında, yani tam bir kriz çerçevesinde gerçekleşti. Dolayısıyla İslam dünyasındaki karizmatik, öncü, lider ve kanaat önderi benzeri şahsiyetler ve bunların siyasî, sosyal, kültürel ve dinî aktiviteleri de analizlere konu olarak yeniden gündeme oturdu. İslam'a ve Müslümanlara yönelik bu haksız propaganda dalgaları, onlarla Batılı ülkeler arasındaki siyasî ve kültürel ilişkilere de menfi olarak yansıdı. Bugün dünya medyasında İslam, yalnızca çatışmacı bir eylem olarak takdim edilmekte ve neredeyse şiddet ve terörle eşdeğerde sunulmaktadır. İslam'ı böylesine tektipleştiren, demokrasinin, çoğulculuğun, insanî ve toplumsal olan her şeyin karşısına yerleştiren müthiş bir psikolojik kampanya mevcut. Böyle uluslararası bir kıskacın ucunda tek tek her Müslüman, inancını savunma savaşına itilmektedir. Bunun kısa vadede sosyo-psişik neticelere sebebiyet vereceği herkesi kaygılandırmaktadır. Ayrıca terörün uluslararası düzeyde bu kadar gürültü koparmasından, onun çok geniş siyasî ve ideolojik bir zeminde üretilip geliştirildiği anlaşılıyor. Referansı, dinî, siyasî ya da etnik ne olursa olsun kesinlikle uluslararası istihbarat örgütlerinin içinde olduğu bir olaydır. Yeryüzünde hiçbir din, böylesi bir vahşeti tecviz edecek kadar yozlaşmış olamaz. Bu, dinlerin varoluş temelleriyle açıkça çelişen en yoz bir insan eylemidir. Dolayısıyla İslam'ın maruz kaldığı bu uluslararası töhmet, bugüne kadar tarih boyunca ona yönelmiş en büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Diğer din mensupları da bu savunuyu yapmak zorundadır. Unutulmamalıdır ki, son din olarak İslam'ın varlığı, tüm dünya toplumlarındaki inanç sistemlerinin meşruiyetini pekiştiren en önemli bir olgu olmuştur.

11 Eylül olayları yeni körfez kriziyle birden rafa kaldırıldı. Olaylar öylesine seri gelişiyor, öylesine kolayca çizgi ve yatak değiştiriyor ki –sanki uluslararası düzeyde bir el– geniş kitlelerin uzun düşünme ve akletmelerini önlemek için özenle ve hızla rayların makaslarıyla oynayarak trenin yönünü değiştirmektedir. Tren öylesine seri ve hızlı akıyor, yatak değiştiriyor ki, uluslararası boyutları ve bağlantıları özenle gözden saklanabiliyor. Belki biraz dramatik ama bana o eski kovboy filmlerindeki haydutların meşhur tren soygunlarında başvurdukları raylara yatak atlatma taktiği gibi geliyor. Uluslararası siyaset hızlı bir tren gibi akıyor. Her istasyonda dünya yeni bir haberle uyanıyor, yeni bir kumpasla sarsılıyor.

Bütün bunları "yeni dünya düzeni" konsepti içinde bir yerlere oturtmak mümkündür. Failleri hiçbir zaman bulunmayacak olaylar dizisidir bunlar. Olayların akış mantığına dışarıdan kasıtla eklenen küçük küçük detaylar, resmin bütünlüğünü altüst etmektedir. Uluslararası düzeydeki çatışma sahneleri bu tür çarpıtma detaylarıyla dolu. Böyle olunca geniş kitleler fotoğrafın bütünü hakkında hiçbir zaman tam ve doğru bir bilgiye sahip olamayacaklardır. Fakat İslam'ın aleyhinde yürütülen sistematik propaganda dalgasına baktığımızda, soğuk savaşın bitmediğini, yalnızca hedef değiştirdiğini görüyoruz. Burada uluslararası yeni konseptler hakkında spekülasyon yapma niyetinde değilim. Ancak dünyada birtakım güçler, medeniyetler arası çatışma temelinde yeni bir konsept üretmeye çalışmaktadır. Daha açıkçası bu çatışmanın tarafları İslam ile Batı'dır. Uluslararası yorumcuların kâhir ekseriyeti, bu olayları ABD'nin yeni dünya düzeni konsepti içinde mütalaa etti. Öyle mi, değil mi bunu hep birlikte göreceğiz. Kuşkusuz ABD, uluslararası ilişkiler düzeyinde daha da etkin olmaya ve hatta bazı alanlarda tek söz sahibi olmaya istekli görünüyor. Kuşkular, komplo teorileri ve siyasî kriz analizleri giderek çoğalıyor. İslam bir kez daha dünya gündeminin merkezine oturdu. Tüm bu açılardan İslamî hareketlerin analizlerinin önemi de giderek artıyor. Ben çalışmamı öncelikle giderek artan ve yoğunlaşan uluslararası ilişkiler bağlamında bir üslup ve ifade içinde ele aldım. Bu yüzden bazı ifade ve yorumlar küresel ölçekte bakılmazsa, âfâkî olarak nitelendirilebilir, hatta yersiz ve gereksiz uzatmalar gibi algılanabilir.

Burada bir hususa daha değinmekte yarar var. Bu, hem çağdaş İslamî cemaat ve hareketlere yönelik sosyal analizlerin karşılaştığı zorluklardan birisi, hem de hareketlerin konjönktürel söylemi ile temel ve dâhilî dinamikleri ve ilkeleri arasında zaman zaman meydana gelen açıklığa ve boşluğa bakarak takiyye yapmakla suçlanmalarına neden olan bir husustur. Bunu doğru okumadığımız takdirde yapacağımız her analiz değişik açılardan manipülasyonlara sebep olacaktır. Genel olarak İslam ülkelerinin ortak sorunu olmasına rağmen, bakışımızı Türkiye'ye odaklayacağız; Türkiye, farklı kültürel, dinî ve etnik kesimleriyle ilişkiler düzeyinde sorunlu bir ülke. Uzun ve geniş bir tarihî tecrübeden gelmesine rağmen, çoğulculuğu barışık bir şekilde bir arada yaşatabilecek sosyal bir düzeni henüz kuramadı. Gelişmiş demokrasilere sahip ülkeler de aslında çoğulculuk sınavında pek başarılı sayılmazlar. Özellikle ifade ve inanç özgürlüğü alanına gelince, demokrasilerinde bariz bir kırılma meydana geliyor. İslamî cemaatlerle ilgili bir çalışmanın temel zorluklarından birisi de bu kırılgan zeminde varlık buluyor. İfade ve inanç özgürlüğü açısından sancılı ve kırılgan demokrasilerde cemaatlerin söylemleri genellikle belli bir meşruiyet kaygısı içinde teşekkül ediyor. Esasında belli bir meşruiyet kaygısından ve temelinden yola çıkan her hareket mutlaka aynı yolu izler. Elbette bunda garipsenecek bir durum yoktur. Ama sorun şurada; Resmî ideolojiler "siyasî bir itikad" gibi takdim edildikçe ve herkesten dil ile ikrar, kalp ile tasdik talep edildikçe böylesi bir siyasal ideoloji taşıyan demokrasilerde kişiler elbette yalnızca ifade ve söylemleriyle değil, niyet ve kalpleriyle dahi sadâkat testlerinden geçirileceklerdir! Bunun anlamı, sistem bazı çevrelere ya da inanç ve düşünce ekollerine kendini kapattıysa, onlar hangi meşru söyleme tutunurlarsa tutunsunlar, sistem tarafından "takiyye" yapmakla suçlanacaklardır.

Bu sorun yalnızca Türkiye'nin sorunu değil. Bütün İslam dünyasının İslamî kesimle sorunu böylesi kırılgan bir zemin inşâ etmektedir. Bu kırılma, paranoyak bir demokrasi anlayışı geliştirecek kadar ileri gidebilmektedir. Sosyal bir analiz, sosyal hareketlere bu tür paranoyalarla yaklaşamaz, yaklaşmamalı. Elbette hareketin sosyal söylemi ile, temel ilke ve dinamikleri arasında bir boşluk ve kırılma gözlemliyorsa, bunu analiz edecektir. Ama bunu "takiyye" gibi, alabildiğine subjektif ve elastiki bir kavram üzerinde temellendiremez, temellendirmemelidir. Bu kavram öylesine "elastiki" ve "kaypak" bir kavram ki, her hareketle şöyle ya da böyle uyuşabilir, ama dinî bir hareket tarzıyla asla uyuşamaz. Halbuki politik ve siyasal yaşam, pek çok yerde siyasal takiyyeler üzerine kuruludur. Öyleyse sosyal bir analiz, cemaatlerin meşruiyet söylemlerine olduğu kadar, onların düşünce, inanç ve kültürel referanslarına, takip ettikleri gelenek ve dâhilî dinamiklere de yönelmek zorundadır. Maalesef pek çok analiz böyle bir kaygı taşımadığı gibi Demokles'in kılıcı altında Sokrat'ı mahkûm etmeye yönelik verilmiş ifadelere yer vermektedir. İslamî cemaatlerin zihin ve hareket dünyasını yönlendiren temel referans İslam'dır. Önemli olan onların bu İslamî referansları algılayış, yorumlayış ve sosyal hayata intikal ettiriş biçimleridir. Ya da temel İslamî referansları nasıl yorumladıklarının yanında, çağdaş ve sosyal değerlerle nasıl ilişkiye soktukları, modern medeniyetle, uluslararası kültürel süreçlerle ve farklı dünya görüşlerine sahip kesimlerle nasıl yüzleştirdikleri hususudur. Bu çalışma Gülen hareketi özelinde bu açıdan bir perspektif sunuyor.

Çalışmayla ilgili diğer bir konu da, M. F. Gülen hareketinin salt dinî bir hareket olduğu tarzındaki nitelemelere karşı, yaptığım üçlü tasniftir. Sosyolojik, kültürel ve dinî açı şeklindeki tasnifle esasında, hareketin bilinen dinî kimliğinin yanında, sosyo-kültürel kimliğini ve söylemini ortaya çıkarmaya çalıştım. Şüphesiz hareketin dinî bir kimliği vardır. Ama dünya coğrafyasında küresel çapta edindiği yapısal niteliklere baktığımızda oldukça geniş bir sosyo-kültürel kimliğe ve vizyona da sahip olduğunu görürüz. Öncelikle dinî kimliğine yaptığımız vurgularda, onun Türklerin İslam'la buluşmasından bu yana, bu topraklarda ürettiği yumuşak sûfî ve insanî dokuyu öne çıkardık. Zira diyalog ve hoşgörü projesinin tarihsel referansı, Anadolu'daki ilk Müslüman- Türk sûfî hareketinin "insan ve yaradılana saygı" temelinde geliştirdiği hoşgörülü İslamî sentezdir. Şüphesiz sûfî hareket, İslam'ın ilk asırlarına kadar uzanan ve farklı zamanlarda, farklı siyasî ve toplumsal şartlarda, farklı kurumsal biçimler üreten oldukça geniş ve kadîm bir harekettir. Ama Gülen'in yorumu daha ziyade ve öncelikle bu topraklarda bin yıldır üretilen sosyal doku ile daha uyumludur.

Gülen hareketinin dâhilî ve manevî dinamiklerini analiz ederken, yer yer ‘kadîm sûfî bir geleneğin, çağdaş toplum şartlarıyla uyumlu bir yeniden üretimidir' şeklinde tanımlamalar yaptık. İslam'da manevî hayata değinirken tasavvufun özünü, zühd, takva ve ihsan ilkelerinin oluşturduğunu, bunların da İslam'ın temel manevî esasları olduğunu vurguladık. Burada özellikle zühd, takva ve tasavvufla doğrudan bir ilişki kurduk. Ama bunu yaparken bu kavramların uzun İslam tarihi boyunca geçirdiği semantik değişime elbette değinmedik. Amacımız bu değişimi görmezden gelmek olmadığı gibi, semantik bir tahlil yapmak da değildi. Biz, kavramların genel anlamları üzerinde yürüyerek İslamî literatürdeki yerini işaretlemiş olduk yalnızca.

Zühd, takva, ihsan , ... gibi kavramlar İslam'ın temel referansı olan Kur'ân ve Sünnette yer almaktadır. Ama buna karşılık tasavvuf , kavram olarak çok daha sonraki asırlarda ortaya çıkıp, hayat buldu. Ancak neticede tasavvuf da, –çerçevesi belli ve örgütlü bir yorumu ifade etse de– İslam'ın manevî ve rûhî hayatını ifade etmektedir. Bazıları hassasiyetle zühd/takvâ ve tasavvufu birbirinden ayırmak gerektiğini vurgulamaktadır. Şahsen bu ayrımı çok da önemli görmüyorum. Zühd hareketinin İslam'ın ilk dönemlerinde fetihle ve yabancı kültürlere açılımla İslamî toplumsal hayatta meydana gelen değişime karşı pasif bir mistik tepki hareketi olarak ortaya çıkmaya başladığı doğrudur. Bu hareket, İslamî toplumdaki siyasî ve sosyal değişimlere pasif bir tepki olarak gelişti. Ve kısa zamanda "Çileci bir İslamî hayat" ,- İslâmi bir asketizm- meydana getirdi. Bu nesil açık olarak, bu açılımla gelen sosyal değişime ve hissedilir dünyevîleşmeye tepki gösterdi. Yani yeni sosyal düzene karşı çıkarak, bunu protestoya dönüştürdüler. Kendilerini koyu bir dinî yaşama adayarak bu tepkilerini ortaya koydular. Bu kuşak elbette sûfizmin örgütlü bir yapıya kavuştuğu tasavvuf dönemindeki gibi İslam'ın rûhî hayatına ilişkin tecrübe ve müşahadelerini kavramlaştırmadı. Daha ziyade sosyal düzendeki değişime olan tepkinin mistik bir tezâhürü olarak kaldı. Tasavvuf ise örgütlü bir fikir ve yaşama örneği (hareketi) olarak daha sonraki, dördüncü, beşinci ve altıncı asırlarda teşekkül edip olgunlaştı. Gülen'in sûfî geleneğe yönelik yorumunu alırken, kısmen bu farklılaşmaya değinmekle birlikte onun hareketinin bir "tarikat" olmadığını da ısrarla ve açık olarak vurguladık.

Burada M. F. Gülen'in hitabet kudreti ve tarzının hareketin şekillenmesinde önemli bir katkı sağladığını da ifade etmek lazım. Zira Gülen ilk defa bu yönüyle kitlelerin dikkatini çekmişti. Konuşmaları, bilgi mekanizmalarını harekete geçirdiği kadar, duygu mekanizmalarını da tahrik etmekteydi. Yani o aklını konuşturduğu kadar, gönlünü de konuşturan bir hatipti. Bu yüzden Gülen, yazı, makale ve sosyal aktiviteleri açısından tahlil edildiği gibi şifahî kültür temelinde de incelenmelidir. Şifahî kültür ve aktarım , İslamî toplumun en önemli sosyo-kültürel tezahürlerinden birisiydi. İslam'ın uzun asırlar uyumlu bir ictimaî yapı tesis etmesinin temelinde bu kültür dokusu vardır. "Vaaz ve hitabet" İslam tarihinde bir edebî sanat olarak geliştiği kadar, İslamî kültürel mirasın nesilden nesile aktarılmasının en önemli üslup ve yollarından biri olarak da tecelli etti. M. F. Gülen'in ilk dinî ve sosyal aktivitesi bu şifahî kültür temelinde varlık buldu. Bundan dolayı çalışmanın başlarında "sözlü hitap geleneği" diye müstakil bir başlık altında bu kültürün İslam toplumunun şekillenmesindeki rolünü analiz etmeyi denedim. Modern dönem İslamî cemaatlerin sosyo-kültürel varlığında da bu şifahî kültür geleneğinin derin izleri mevcuttur. Bu kültürün kitleler üzerindeki sosyal etkilerini kavradığımızda, meselâ Gülen gibi kanaat önderlerinin sözlerinin ve tavsiyelerinin, geniş kitleler üzerinde nasıl bu kadar tesir îkâ ettiğini de anlamış olacağız. Gülen hiç şüphesiz organik olarak bir örgütün ya da kuruluşun hiyerarşik yapısında aktif bir üye değil. Ama buna rağmen söz, fikir ve tavsiyelerinin bu derece tutulmasının ve sosyal projelere konulmasının ardında da yine bu uzun şifahî kültürün izlerini ve tesirlerini aramak lazımdır. Bu anlaşılmayınca Gülen de sık sık kamuoyuna yönelik, kendisinin organik anlamda cemaat ve müesseseleriyle herhangi bir bağının olmadığını anlatmaya mecbur kalmaktadır. Şifahî kültürün bu kitlesel ve sosyal etkisi, başka hiçbir kültürde bu derece bir etki alanına sahip değildir. Bundan başka her din, toplumda cemaat dayanışması olarak yapılanır; bireylerdeki "ortak hayır" duygusunu harekete geçirmeye ve organize etmeye çalışır. Taha Akyol'un da dediği gibi bu yüzden dinlerin misyonerleri her yerde "resmî memur" lardan daha yüksek bir motivasyona sahiptirler. İnsanlardaki "hayır" duygusu, İslamî toplumsal ideallerle birleşince kitlesel bir etkiye dönüşür. Şifahî kültürün en temel fonksiyonu da bu noktada ortaya çıkar. İslam sınırsız kavrayış imkânlarına açık bir dindir. Öyle olduğu için evrenseldir. M. F. Gülen işte Müslüman-Türk insanının bu engin hayır ve hoşgörü duygularına seslenmiş, onu harekete geçirmiştir. Türk insanının yaptığı bu destansı fedakârlık, İslam'ın sınırsız bir kavranışının da açık bir tezahürü olmuştur. Gülen'in buradaki misyonu da bu yüzden önem kazanmaktadır. Toplum, bazen büyümekte olan bir çocuk gibi bir taraftan her şeyi içine almaya, diğer taraftan da aldıklarını tedbirsizce çar-çur etmeye çalışır. Türk insanı alabildiğine cömert ve hayırhahtır. M. F. Gülen ondaki bu hayırhahlık duygularının derinliğini sezmiştir. Ama bu hayırhahlık duygularının çar-çur edilmemesi için de onları yüksek toplumsal idealler etrafında tahşid etmiştir. Teşvikleri daima bu çerçevede olmuştur. Böylece hem yeni bir insan modeli, hem de yeni bir toplumsal fedakârlık sistemi üretmiştir .

M. F. Gülen, aklı konuşturduğu kadar, kalbi ve gönlü de konuşturmaktadır. Böylece onun şahsiyetinin iki yönünü keşfediyoruz. İlki "âlim" yönü, diğeri de "ârif" yönü. Dinî ilimlere, Batı kültür ve felsefesine, çağdaş dünyanın sosyal ve kültürel problemlerine vukûfiyeti vardır ki, bir âlim ve mütefekkir olarak onu tüm bu alanlarda rasyonel bir düşünür kimliğiyle görürüz. Sahip olduğu bilgi birikimi, tecrübe ve yorum gücüyle, tabir yerinde ise tam bir rasyonel dünya görüşü sunar. İkinci yönüne gelince –ki bu onun irfânî ve sûfî bilgi ve derinliğini oluşturur– bu da onun varlık ve eşya hakkındaki metafizik bilgisini ve tecrübesini içerir. Şüphesiz yalnızca maddî duyularımızın sunduğu maddî algı ve sınırlar içinde kaldıkça, onun bu yönünü anlamakta güçlük çekeriz. Gülen'in manevî birikimini algılayabilmek ya da tanımlayabilmek, normal bilinç ve zihin dünyamızın sınırlarını aşmayı gerektirir. Maddî dünyanın zihnimizde oluşturduğu bilinç sınırları düzeyinde kaldığımız müddetçe bizim bu aşkın manevî tecrübeyi ve birikimini anlamamıza imkân yoktur. İslamî- sûfî tecrübe, yüksek ve farklı bir bilinç ve duygu düzeyini gerektirir. Bu hususta söylenebilecek her şey, dilin ve ifade kudretinin sınırları içinde kalacaktır. Bence Gülen'in bu derin irfânî yönü müstakil bir kitap çalışmasında ortaya konabilecek bir şeydir. Sûfî terminolojinin yetkin bir analizi bile bu tür tecrübeleri hakkıyla ifade ve söyleme dökemez. Bunu anlamak, bir derece bu derin ruhî ve manevî tecrübeyi yaşamayı gerektirir. Şahsen bir ilâhiyatçı olarak onun İslamî ilimlerdeki vukûfiyet düzeyi, yorum, ictihad ve terkib kudreti hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Nihayet bunun ifade biçimi ve imkânı dil ve kültür içinde mevcuttur. Ancak onun manevî yönü ve derinliğinin düzeyi hakkında ne manevî tecrübe açısından, ne de ifade ve kültür sistematiği açısından fazla bir şeyler söyleyebileceğimi sanmıyorum.

Gerçekten bireysel açıdan o, sade bir Müslüman olarak manevî ve metafizik gerilimi yüksek bir yaşama örneğine sahiptir. Etrafında ve yakın çevresindeki herkesin bildiği ve gözlemlediği gibi kalben, ruhen, zihnen ve duygular olarak belli bir gerilim içinde olmadıkça, onun duygu ve his derinliğine katılmak ve onunla uzun süre beraber olmak mümkün değildir. Bu yakın çevreye dönük hitap ve söylemi genellikle yoğun bir manevî tempo içerir. Kılı kırk yaran hassas yaşayışı, etrafındaki eşya ve varlıklarla ilişkisi, hatta oturduğu mekânın estetik yüzeyiyle olan derin mistik münasebeti hep onun bu irfânî yönünün ve derinliğinin bir resmini sunar insana.. Fazla ileri gitmemek kaydıyla bu irfânî resmi biraz daha tasvire çalışalım.