Yazdır

M. Fethullah Gülen ve Misyonuna Genel Bir Bakış

Yazar: M. Enes Ergene Tarih: . Kategori Fethullah Gülen Hareketinin Analizi

Oy:  / 18
En KötüEn İyi 

Tarihsel ve Toplumsal İzdüşüm

Çağdaş modern devletler, modern kentsel toplumlar üzerine inşa edildiğinden beri, insana, topluma ve demokratik değerlere ilişkin problemler giderek karmaşıklaşmaya ve farklılaşmaya başladı.

Modern toplum rasyonel bir üründür. Her öğesine fayda ve menfaat güdüsü hâkimdir. 'Karşılık ve Ödül' çağdaş insanın iliklerine kadar sinmiş bir illettir. Siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel bütün eylemleri ondan pay almak istiyor. Karşılık beklemeden bir eylemde bulunmayı, almadan vermeyi, çağdaş modern insanın aklı almıyor. Eskilerin halk insanı, toplum ve hizmet insanı diye niteledikleri, modern paradigmaların da 'kamusal insan' dediği modelin giderek neslinin tükenmekte olduğu bir çağın eşiğinde bulunmaktayız. Bu, bütünüyle mekanik bir dünyaya, dijital bir dünyaya, gerçek anlamda insanın bütün melekeleriyle yok olmaya yüz tuttuğu bir dünyaya gidiştir. Bu, insanlık adına bir irtifa kaybedişidir. Bu süreç insanın, evrenin amacı iken, basit bir araca, bir metaa dönüşmesi sürecidir. Modern devletin en temel problemi işte bu insandır. Bu yüzden bütün dünyada ruhi, manevi ve kültürel dinamikler onu kurtarmak için yükselişe geçmektedir. Evet her yerde insanlık, maneviyata, insana gerçek değerini bahşedecek olan ilahi amaca yönelmektedir. Bu yöneliş kesinlikle bir politik ve siyasal toplum inşa etme amacı taşımamaktadır.

Batılı bazı siyasal paradigmalar başlangıçta, çok kültürlü, katılımcı ve çoğulcu bir demokratik sistemin oturaklaşmasıyla birlikle tüm toplumsal sorunların ortadan kalkacağını düşünüyorlardı. Çünkü onlara göre toplumsal zeminde ortaya çıkan bütün sorunların asıl kaynağı buydu; yani temel sorun demokrasi ve hukuk düzenindeki eksikliklerdi. Bu eksiklikler üzerine çıkan çatışmalar; etnik, kültürel, cemaatsal, siyasal ve ideolojik vb. talepler biçiminde kendini göstermekteydi. Dolayısıyla demokratik haklar ve kurumlar bir kere yerleşir ve bütün yurttaşların kullanımına sunulursa insanlar artık, etnik veya cemaatsal, kültürel ya da sosyal herhangi bir bağlılık temelinde harekete geçmeyeceklerdir.

Diğer taraftan bazıları da ortaya çıkan sorunları marjinal bir olgu olarak tanımlıyor, modernleşme ve ekonomik refah sürecinin ödediği bir bedel olarak görüyordu. Buna göre de gerçekte sorun, bazı insanların kendilerini modernleşme sürecinde geri kalmış hissetmeleriydi. Belli bir ekonomik gelişme ve zenginlik düzeyine eriştiklerinde artık sorun olmaktan çıkarak genel toplumsal gidişata entegre olacaklardı.

Tam iki asırdır toplumsal sorunlar üzerine eğilen siyasi ve sosyolojik paradigmalar böyle bir beklenti içindeydi. İnsanlar, demokratik alışkanlıklardan olan 'hoşgörü ve karşılıklı saygı'yı bir kere benimseyip içselleştirdiklerinde, kişisel ve kitlesel ilişkilerinde bu ilkeleri hâkim kıldıklarında fazla sorun çıkmayacaktı, en azından öyle umuyorlardı. Ama bütün bu süreçler tamamlandığında bile görüldü ki, dini, etnik ve kültürel farklılıklar güçlü birer çatışma kaynağı olmaya devam ediyordu. Bugün Batılı demokrasiler bu anlamda çoğulcu, katılımcı ve ekonomik bakımdan zengin bir toplum örneği sundular. Fakat toplumsal zeminde çatışma hiçbir zaman eksik olmadı. Çoğulcu demokrasileri bugün hala azınlık ve göçmen hakları, cemaatsal talepler, sivil toplum örgütleri ve oldukça farklı toplumsal talebi dile getiren baskı grupları... gibi çok kültürlü bir hücumla karşı karşıyadır. Demek ki mücerret bir demokrasi anlayışı dahi, pusuya yatmış çatışmaların üstesinden gelemiyordu. Demokratik devlet anlayışı, çoğulcu ve farklılaşmış kültürler ve kimlikler temelinde yeniden tanımlanmaya çalışılmaktadır.

Bugün dünya üzerinde 180 küsur devlet, 600'den fazla dil grubu ve 5 binden fazla etnik grup yaşamaktadır. Belki çok az ülkede yurttaşlar aynı dili konuşmakta ve aynı etnik-ulusal gruba ait bulunmaktadır. Bu siyasi, sosyal, kültürel, askeri ve dini çeşitlilik potansiyel olarak uluslararası düzeyde, ayrılıkçı ve çatışmacı bir dizi sorunu barındırmaktadır. Bu potansiyel çatışma mitleri, pek çok ülkede siyasal yaşama yön veren demokratik varsayımları kuşkulu ve tartışılır hale getirmektedir. Özellikle soğuk savaşın sona ermesiyle, etnik ve kültürel çatışmalar siyasal şiddetin en yaygın kaynağı haline geldi.

Tüm bu sorunlar yeryüzü toplumlarının geleceğini tehdit etmektedir. Dolayısıyla her yerde eski demokratik teamüllerden daha geniş ve kapsamlı bir 'hoşgörü ve diyalog' kültürünün temellerinin yeniden ve aciliyetle inşa edilmesi bir gereklilik olarak ortaya çıktı. Elbette tüm bu sorunların üstesinden gelebilecek basit bir metot, ya da sihirli tek bir formül yoktur. Hiç kimse böyle bir kanıya kapılmasın. Pek çok öneri, öznel şartlarda işe yarayabilir. Ama evrensel düzeyde tutarlı olamamaktadır. Ancak, insanların farklı tecrübelerini dikkate alarak önyargılardan kurtulabilirsek, pek çok yerel hareketin, evrensel birtakım sorunlarımıza çözüm önerileri getirebilecek dinamikler içerdiğini/içerebileceğini görürüz.

Çok sayıda düşünür; demokrasi, insan hakları, din, ahlâk vb. evrensel konularda yapılacak yeni vurgulamaların 'kültür ve farklılık' temeline dayalı çatışmaları çözeceği umudunu taşımaktadır. Bu kanaati bugün dini kesimlerden de pek çok düşünür paylaşmaktadır.

Dini yaşamı ve algılayış biçimlerini bugün bütün yeryüzü toplumlarının gündemlerine dâhil eden tarihsel, toplumsal ve konjönktürel gelişmeler yaşandı. İnsana tam ve bütün bir 'dünya görüşü' vaat eden batılı demokrasiler, bir insanın ömrünü kapsamayacak kadar kısa bir sürede kendi fikri, felsefi ve siyasi temellerini sorgulayacak hale geldi. Modernleşmenin ve ilerleme ideolojisinin ömrü kısa oldu. Kısa olmak zorundaydı; çünkü, inşa ettiği 'insan ve toplum' modeli aşırı derecede 'politik ve materyalist' bir dünya görüşüne sahipti. 18. yüzyıldan beri siyasi düşünür ve filozoflar 'politik bir toplum'un inşa edilmesi için neredeyse beyinlerini masaya koydular. Bu toplum genetik biçimde rasyonel değerlere kilitlenmiş, kutsala ait tüm değerleri toplumsal alanın dışına itmişti. Ekonomik ilişkilerinde rasyoneldi; menfaat ve çıkar güdüsüyle hareket ediyordu. Siyasi ilişkilerinde rasyoneldi; güç ve tahakküm güdüsüyle yönetiyordu. Sosyal ve kültürel bakımdan da rasyoneldi; çünkü tüm ilişkileri maddeci ve materyalist bir zemine oturuyordu.

Modernleşme, öncelikle 'geleneksel insan' modelini ortadan kaldırmayı amaçladı. Ve bunu yapmak için, siyasi, sosyal ve kültürel araçlar icat etti. Geleneksel insan, kamusal bir modeldi. Yani yalnızca kendisi için yaşamıyordu. Toplum, millet, din ve insanlık adına fedakârdı. Çıkar ve menfaat güdüsüyle hareket etmiyordu. Yardımlaşmayı, dayanışmayı ve paylaşmayı dinî bir vecd içinde ifa ediyordu. Fakiri, komşuyu, muhtacı ve hatta dünyanın öbür ucundaki ahlâki ve insani bir problemi görüyor, tel'in ediyordu. Ama modernleşmenin ideolojisi, böylesine geniş yürekli insan modelini kaldıracak değerlere sahip değildi. O, maddeci ve materyalistti. Onun insan modeli her şeyden önce 'insan' değil, bir 'birey'di. O kendi kuytusunda, çıkar ve menfaat dünyasında tek başına yaşıyordu. Onun ideolojisi habire ilerlemekti. Kazanmak, daha çok kazanmak, zenginliğin ve refahın tüm sınırlarını tüketmekti. Dünyanın oldukça dar bir kesiminde gerçekten de bu model tuttu. Ancak insanlar zenginlik ve refahın tüm mekânsal sınırlarına ulaştıklarında dahi, siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel sorunların bitmediğini görmekte gecikmedi. Maddi zenginlikleri arttıkça ruhsal fakirlikleri de arttı. Sonuçta ulaştıkları nokta, hem maddi hem de manevi tatminsizlik üreten bir zemine gelip dayandı. Ve insanlar; kitleler, topluluklar, baskı grupları ve geniş örgütler halinde, içinde yaşadıkları sistemi sorgulamaya yöneldiler.

Evet, 18. ve 19. yy.'da sosyal hareketler, yapısal gerginliğe, ekonomik kriz ve modernleşmeye bir tepki olarak örgütlenmişlerdi. Bunları açıklamaya çalışan sosyal bilimciler ilk teorilerini, işte bu tepkisel hareketler pratiğinde ürettiler. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu pratikler, modernleşmeye yönelik marjinal hareketlerdi. Modernleşmenin nimetleri ve hayat düzeni uç sınırlara ulaştığında bu tür tepkisel hareketler de yok olacaktı. Modernleşmenin eritici kazanı (Melting Pot) 'kent kültürü' ve 'politik toplum' modeliydi. Ancak 20. yy.'ın son çeyreğinde hızla ortaya çıkan sosyal hareketler, 19. yy.'da ortaya çıkan klasik hareketlerden oldukça farklı biçimler ve talepler taşıyordu. Üstelik bu hareketlerin çoğu modernleşme sürecinin sonuna gelmiş ve belli bir ekonomik/refah düzeyini tamamlamış toplumlarda ortaya çıkmaktaydı. Bu olgu, klasik sosyal bilim analizlerinin insan ve toplumsal ilişkiler üzerine ürettiği paradigmaların iflası anlamına geliyordu. Şüphesiz yeni sosyal hareketler; araçları, amaçları ve hedefleri bakımından farklılaşmış hareketlerdir.

İşte bu tarihsel, maddi ve sosyo-kültürel konjonktürde hemen hemen bütün yeryüzü toplumlarında yükselmekte olan yeni, dini yaşama biçimi ve pratiklerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Yeni toplumsal ve siyasal krizlerin temelinde insan unsuru öne çıkmaktadır. İnsanın yeryüzündeki varoluşu ve kendini gerçekleştirme biçimi yeniden sorgulanmaktadır. Bu sorun ilk basit tabiatçı filozoflardan bu yana felsefî düşüncenin üstesinden gelmeye çalıştığı bir sorundur. Ancak insanın yeryüzündeki varoluş amacına yönelik en kapsamlı ve tatmin edici cevabı semavi dinler vermiştir. Ve insanın modernleşme süreciyle içine düştüğü macera, sosyal, ekonomik ve politik ödediği bunca bedelden sonra yeniden kutsala; insanı evrenin amacı kılan ilahi ve semavi değerlere dönüşle son buldu. Semâvî dinlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu 'erdemli insan', bugün artık sosyal paradigmaların da peşine düştüğü ideal insandır.

Elbette insanın yükselmesi için yeni bir çaba gerekiyordu. Bu çaba, bütün derinlikleriyle kamusal insanın, fedakâr, vefakâr ve manen donanımlı insanın, yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Eskilerin deyimiyle 'Hakk için halka hizmete' adanmış bir neslin inşa edilmesi. Bu adanmışlık ruhu çağdaş mentalitenin algılayamadığı, zihnini ve bilincini uzun zamandır ondan boşalttığı bir yaşama biçimidir. Oysa bütün geçmiş medeniyetler, bütün imparatorluklar ve devletler uygarlığa ait bütün değerler, bu ruha sahip insanlar tarafından kurulmuş ve inşa edilmiştir. Şimdi sosyologlar ve toplum mühendisleri böyle bir insanın yeniden üretimi için büyük bir çaba sarf ediyor. Yeni modeller, metotlar ve projeler geliştirmeye çalışıyorlar. Bunu başaramazlarsa çağdaş medeniyetin maruz kalacağı yıkımdan dehşetle ürperiyorlar. Evet modern uygarlık, bir taraftan fedakâr ve topluma adanmış ruhlara, diğer taraftan da dünyanın farklı kültür ve medeniyetine mensup milletlerin ürettiği bu çoğulcu değerler arasında ciddi bir diyalog ve uzlaşı hareketine, şiddetle ve aciliyetle muhtaçtır.

İşte M. F. Gülen Hoca Efendi ve hareketinin misyonu böyle bir zeminde oldukça ehemmiyet arz ediyor. Bu zemini kitap içinde farklı açılarıyla daha detaylı ele alacağımız için şimdilik bu mahrutî bakışla yetiniyoruz. Gülen'in misyonunun dikkat çekmesi, bu tarihsel ve toplumsal izdüşümle olduğu kadar, onun karizmatik şahsiyetiyle de yakından ilgilidir. Bu yüzden her ne kadar bu çalışmada bir şahsiyet analizi yapmayacak isek de, M. F. Gülen'in hayat hikayesine kısaca değinmekte zaruret vardır.

M. Fethullah Gülen Kimdir?

Gülen, 1938 yılında, Erzurum ilinin Pasinler ilçesine bağlı Korucuk köyünde doğdu. Beşi erkek ikisi kız olmak üzere 7 çocuklu muhafazakâr bir aile. Babası Ramiz Efendi çeşitli beldelerde cami imamlığı yapan bir devlet memuruydu.

Erzurum, Türkiye'nin kuzey-doğusunda yer alan ve sosyo-kültürel bakımdan oldukça muhafazakâr değerlere sahip bir bölge. Uzun asırlar temel dinî ve millî değerleri toplumsal ve coğrafî açıdan belirgin bir biçimde tezahür ettirebilmiş bir vilayettir.

Fethullah Gülen'in çocukluğu/bütünüyle bu muhafazakâr değerlerin paylaşıldığı ve yeniden üretildiği klasik tekke ve medrese muhitinde geçti. Fakat onda doymak ve tatmin olmak bilmez bir merak duygusu ve ilim aşkı vardı. Bu dar muhitin onun bütün arzularını ve aktivitesini doyurması mümkün değildi. Bu yüzden daha o yaşlarda aklını ve ilgilerini dış dünyadaki kültürel, siyasi ve toplumsal aktiviteye yöneltmişti. Kendi ifadesiyle ilk medrese yıllarında dahi zaman zaman toplumsal sorunlar üzerine yoğunlaşırdı. Küçük dimağ yavaş yavaş büyüdükçe yakın muhitindeki sanat, edebiyat, sinema, tiyatro ve fikri hareketlilik dünyasıyla tanışacaktır. Medrese eğitimini kısa sürede tamamladı, ancak nedense resmi mekteplerde eğitim görme fırsatını bir türlü elde edemedi. O yıllar, Türkiye Cumhuriyeti banisinin vefat ettiği ve yeni Cumhuriyetin henüz bütün kurum ve kuruluşlarıyla oturaklaşmadığı yıllardı. Ülke Tanzimat'tan bu yana bir kısmı eskimiş, bir kısmı da henüz kuluçka döneminde olan bir sürü siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel probleme tanıklık etmekteydi. Entelijansiya, Batı uygarlığı karşısında yenik düşmüş ve geri kalmış İslam medeniyetinin bütün ezikliğini duymaktaydı. Tanzimattan bu yana üzerinde tartışıla tartışıla paspas haline getirilmiş ve pek çoğu da çözümsüzlüğe terk edilmiş yığınlarca fikri konu vardı. O kadar ki, bazı meselelerde entelijansiya bile tartışmaktan yorulmuş, pek çok meseleyi bir tortu ve yığın halinde rafa kaldırmıştı. Dine, İslam'a ve dini sosyal yaşama ait birçok problemin üzeri ise, toprakla örtülmüş gibiydi. Türkiye demokrasisi, tek partili ve çok partili sistem arasında gidip gelen, oldukça kırılgan bir karakter sergiliyordu. Siyasal ve hizipsel kavgalar, iç çekişmeler, ardı ardına vuran ekonomik krizler, yoksulluk ve daha nice içtimai gel-gitler, o hassas dimağı daha ilk yıllarında yakaladı. O yaşlarda, iki asırlık inhitatımızın nedenleri ve bu süreci geri döndürecek tedavi/çözüm yolları üzerine yoğun düşünmeye başladı. M. F. Gülen, bütün bu eskimiş kültürel hamûleyi, çağdaş kültürel değerler perspektifinde yeniden ele aldı. İki asırdır neredeyse uykuya yatmış düşünsel hareketi yeni bir heyacan dalgası ile tahrik ederek, Müslümanların gündemine sokmayı denedi. Oldukça karmaşık detaylarda yitip gitmiş meseleleri, imbikten geçirerek hayati olanları, aktif bir biçimde yeniden düzenleyerek, yeni heyecan ve iştiyak alanları açmak kaçınılmaz görünüyordu, ona göre.

Ancak ortada şöyle bir zorluk söz konusudur; hem entelektüel ve hem de dini muhitlerde inhitatın sebepleri, çözüm yolları ve çağdaş medeniyet dünyasına katılımla ilgili iki asırdır üretilen fikri ve siyasi malzeme, genel hatlarıyla ikili bir çizgi izlemiştir. Biri alabildiğine muhafazakâr bir tutum izlerken, diğeri tarihe, geleneğe ve toplumsal pratiğe yönelik neredeyse bir redd-i miras tavrıyla hareket ederek batı uygarlık dünyasına sorgusuz ve kimliksiz bir biçimde katılmayı yeğliyordu. İlki, ilerlemenin dinamiğini tamamıyla gelenek içinde, tarihsel ve toplumsal kabullerle şekillenen muhafazakâr çizgide tanımlarken, ikincisi, batı uygarlığının ve yaşama biçiminin ürettiği maddi ve kültürel değerlerle tanımlıyordu. Elbette üçüncü ve dördüncü yolu önerenler olduğu gibi, iki biçimin sentezini pratize edenler de vardı. M. F. Gülen Hocaefendi kimlik olarak muhafazakâr bir muhitte neş'et etti. Doğal olarak bu muhitlerde üretilmiş belli kalıplardan ve geleneksel çizgilerden yürümek durumundaydı. Ortaya atılacak yeni yorumlar bir anlamda yakın muhitte 'kural dışı' addedilecekti. Nitekim ilk girişimleri bu tür tepkilerle karşılandı. M. F. Gülen geleneksel değerlere sıkı sıkıya bağlı bir insandır. Fakat o, edindiği geleneksel kültürel değerleri, çağdaş batı medeniyeti ile yüzleştirmekten çekinmemiştir. Bu açıdan girişimi, hem fikri/teorik hem de ameli/pratik olarak yeni, çağdaş ve geleneğe yeni açılımlar getiren yorumlar ihtiva etmektedir. Gerek ilk dönem dini ve sosyal faaliyetleri, gerekse daha sonraki eğitim faaliyetleri ile o sanki bir anlamda, dinî ve geleneksel kültürel değerler ile bilimsel gerçeklerin çatışmadığını, aksine birbirini desteklediğini ve hatta bunların ciddi bir uyum içinde insanlığın hizmetine sunulabileceğini göstermek istemiştir. Gülen hiçbir zaman dini kimliğini gizlememiş, ciddi bir kendine güven içinde varoluş amacını büyük ve derin bir dini tecrübe içinde gerçekleştirmiş bir insandır. O, dini kimliğin, tecrübesinin ve var oluşunun, insanın sosyal var oluşundan ayrı düşünülmesini tasvip etmez. Bu açıdan tam ve bütün bir dünya görüşüne sahiptir. Gerçek anlamda samimi ve dindar kişiliğin, devleti ve toplumu daha da yükselteceği görüşünü sürekli vurgular. Çağdaş düşünürler genellikle devlet, şehir, kent ve ekonomi üzerinde yoğunlaşmışlardır. Oysa Gülen bütün bunların temelinde var olan 'insan' unsuruna yönelmiştir. Ona göre çağdaş medeniyetin en önemli problemi insanın eğitimi problemidir. Bu insan bireyi erdemli olursa, devlet de, şehir de ekonomi de erdemli olacaktır. Ayrıca Gülen, insan meselesini yalnızca entelektüel bir tartışma olarak ele almamıştır. Bizzat problemi, toplumsal pratikte ciddî bir projeye de dönüştürmüştür.

Diğer taraftan muhafazakâr tavır genellikle yeni meseleler karşısında; oluşmuş ve süregelen geleneği izlemenin her zaman daha güven verici olduğunu düşünür. Yeni yorumlar, geleneksel değerler ve kabuller ışığında, tarih içinde oluşmuş resmi söylem ve kalıplarla uyuştuğu ölçüde dikkate değerdi. Ona kişisel yorumlar ve deneyimler katılmasından çekinilirdi. Halbuki M. F. Gülen Hocaefendi işte bu noktada yeni bir çizgi üretmeyi denedi. Bir taraftan geleneğin verdiği güven duygusuna, diğer taraftan da yeni toplumsal değerlere tutunuyordu. Bu, büyük ölçüde sentezci bir tavırdı.

Gülen, yetiştiği ortamda kendisini iki uygarlık geleneğinin ortasında buldu: Medrese ve İslam kültürü ile çağdaş batı kültürü ve Avrupa uygarlığı. Kendinden önce en az üç kuşak, bu iki kültür ve uygarlık arasında bir kimlik arayışı içinde yaşadı. Bu ikili çizgi yalnızca Türkiye pratiğine has bir mücadele ve kimlik arayışı değildi. Batı uygarlık sahası dışında kalan tüm ülkeler ve kültürler bu tartışmalı kimlik sürecini yaşadı. Gülen, çağın değişen kültürel bakışını yakından izleyebiliyordu. Onun muhafazakârlığı, gelişmeleri ve toplumsal değişimleri yalnızca izlemek ve zamana bırakmakla yetinen, hemen bütün davranışlarını katı bir teyakkuzun biçimlendirdiği bir muhafazakârlık değildir. Toplumsal ve kurumsal dönüşümler karşısında duygusal ve ahlâki bir sıkıntıya/kaygıya düşmekten ziyade, bireysel ve geleneksel tecrübe, birikim ve deneyimleri bu dönüşümlerle yüzleştirmekten çekinmeyen aktif bir ilişkiyi örgütlüyordu. Uzun bir geçmişte ve tarihsel pratikte oluşmuş geleneksel değerlerin kredisini, zamana ve güncel toplumsal değişimlere şuurlu/bilinçli bir katılımla müdahil kılmayı yeğliyordu. Kişisel, ahlâki ve kültürel ideallerini, yeni bilgi dağarcıkları ile besleyen bir perspektif geliştirmişti.

M. F. Gülen daha 15 yaşında bu tür düşüncelerin yoğun iklimine girmişti. 15 yaşına geldiğinde, artık erken olgunlaşmış bir delikanlıydı. Daha doğrusu ne çocukluğunu ne de delikanlılığını yaşayabildi. Hem içinde yetiştiği aile muhiti, hem de medrese ve muhafazakâr muhit onu erken yaşlarda olgunlaştırdı. İçinde derin bir ruhî ve manevî tecrübe, dimağında da müthiş bir heyecan ve aktivite vardı.

Sözlü Hitap Geleneği

M. F. Gülen Hocaefendinin hareket ve misyonunun anlaşılabilmesi, İslam dünyasındaki sohbet geleneğinin anlaşılmasına da bağlıdır. Şifahi kültür, İslam'ın doğuşundan beri en önemli kültürlenme ve geleneksel değerleri aktarma biçimlerinden biridir. Dini düşüncenin sistematiği medreseler vasıtasıyla kurulurken, bunun kitlelere yansıtılması hitabet ve sohbet kanallarıyla gerçekleşmekteydi. Cami kürsüleri bu kanalların doğal merkezleriydi. Buralar bir nevi İslamî popüler kültürün üretildiği mekanizmalardı. İslamî sohbet ve hitabet sanatı kendi orijinal çizgileriyle bu mekânlarda ortaya çıktı. Camiler ayrıca İslam medeniyetinin ve şehir kültürünün en merkezi unsuruydu. Şehrin, çarşı-pazarın ve insan kalabalıklarının aktığı bir kavşak noktasıydı adeta buralar. Dolayısıyla geniş halk kitlelerinin İslamî kültürünü yoğurma ve şekillendirmede temel bir fonksiyon görüyordu.

İşte M. F. Gülen Hocaefendinin içinde neş'et ettiği kültürel ortam, geleneksel olarak bu kavşaklardan gelmekteydi. O, öncelikle bir medreseliydi. Cami ve geniş halk kitleleriyle iç içe bir yaşam sürüyordu. Dinî düşüncenin yaşama ve inanma biçiminin sosyal tezahürü bu yörüngede dönüyordu. İlk medrese yıllarında ilk vaaza çıktığında, kendi ifadesiyle boyu kürsüye yetişmemişti. Medrese yaşamı ile cami ve sosyal hayat bu kadar iç içe idi. Küçüklüğünden beri hassas ve heyecan dolu bir yaşamı vardı. Bu hassasiyeti ve derin heyecanı vaaz kürsülerinde kendine has bir hitabet geleneği oluşturdu. İlk vaazlar için kürsüye çıktığında, hitabetin o uzun asırlar kitleler üzerindeki olumlu tesirini bir kere daha keşfetti. Bundan sonra kendini, bütün himmet ve yaşama biçimini şekillendirecek olan bu sanatı, bu tebliğ ve irşad vasıtasını tamamen toplumun, dinin, devlet ve milletin himmetini tahrik ve teşvik adına kullanmaya adayacaktır. 'Mü'min kitleleri teşvik et!' [1]ayetini âdetâ kendine bir 'misyon ve simge' olarak almıştı. Evet tarihsel anlamda 'söz'ün gücü bir kere daha onun yüksek ve manevi hitabet kudretinde kendini gösterecektir.

Hitabeti, belki onun en çok dışa yansıyan tarafı. Pek çok insan onu, yalnız heyecan dolu hitabetiyle tanır. İlmi, irfanı ve o geniş karihası neredeyse uzun yıllar hitabet kudretinin gölgesinde kalır. Oysaki temel İslamî ilimlerde ve çağdaş batı bilimlerinde oldukça geniş bir vukûfiyete de sahiptir. Ama bu vukûfiyet ilk yıllarda hep onun gizli aktivitesi olarak kalmıştır. Çeşitli dergilerde makaleleri ve hatta şiirleri yayımlanıyordu. Dini ilimlerin yanı sıra, tarih, felsefe, sosyoloji, edebiyat, sanat gibi çağdaş disiplinlerle de uzun yıllar iştigal etmiştir. Fakat bütün bunlar, kitleleri yoğurmada ve onları birer 'mübelliğ'(tebliğ edici) kılmada yardımcı olduğu ölçüde tezahür ediyor, aktiviteye dönüştüğü/dönüşebildiği oranda da kendini hissettiriyordu.

M. F. Gülen'in hitabeti üzerine söylenecek çok şey var. Kısaca söylemek gerekirse, uzun zamandır ölmüş ve uykuya yatmış olan 'sözün gücü' bir kere daha onun heyecanlı ve samimi üslubunda ihya olur.

İlk resmi görevi 1959 yılında T.C. Diyanet İşleri Başkanlığınca açılan bir devlet sınavını kazanmasıyla başladı ve bu süreç Türkiye'nin değişik vilayetlerinde imamlık, vaizlik, Kur'ân kursu hocalığı ve idarecilikle 30 yıla yakın devam etti. Edirne, Kırklareli, İzmir, Edremit, Manisa, Çanakkale vb. yerlerde vaizlik görevinde bulundu. Bütün birikimi, tecrübesi ve kitlelerle olan yakın diyalogu, bu resmi vaizlik dönemlerinde oluşmuştur. Gerçekten de neredeyse 1,5 asırdır ölmüş ve sönüp gitmiş olan hitabet sanatını o, yüksek heyecan, derin ruhi ve manevi tecrübe birikimi, engin karihası ve geniş kültürel donanımıyla yeniden ihya etmişti. Kitlelerin dini, milli ve hamiyetperver duygularını, bu sanatın bütün inceliklerini büyük bir ihlâs ve samimiyetle kullanarak harekete geçirmiştir. Onların çoktan sönüp gitmiş heyecan ve umutları, bu vaazlarla yeniden tomurcuklanma şansı elde etmiş, binlerce, on binlerce insan bu dinî/millî hitaplarda kendini bulmuş, kendine ve kendi medeniyet değerlerine karşı ciddi bir güven duygusunu elde etmiştir.

M. F. Gülen Hocaefendi'nin ilk aktivitesi, işte böyle şehir şehir dolaşan bir gezgin vaiz karakteri sergiledi. Bu yüzden hatipliği ve kitlelerle yüzleşmesi hemen her zaman onun dışa yansıyan en önemli yönü olmuştur. Yemesi, içmesi, giyinmesi... hep muhatap aldığı kitlenin sosyo-psikolojik tutumuna bağımlı kalır. Her hareketi, her sözü kılı kırk yararcasına hassas imbiklerden süzülerek meydana çıkar. Sürekli gözetim altında olan bir insanın dikkat ve teyakkuzu içinde yaşardı. Bu, yalnızca inançlı kitlenin hüsn-ü zanlarına layık olma kaygısının bir tezahürü değildi. Bilakis, her sözün ve eylemin ilahi gözetim altında bulunduğu hissi ve hassasiyeti ile yaşayan dervişlik geleneğine sımsıkı ba,ı kalmasındandı. Kelimenin tam manasıyla o çağdaş bir abid, zahid ve derviş idi. Söz, eylem ve mizacındaki hassasiyetin ve derin teyakkuzun asıl nedeni buydu. Bütün hareketlerinin en ince detaylarına ve belki de kalbi/derunî hassasiyetlerine kadar sinen vakar ve ağırbaşlılığın, durgunluğun ve sükûnetin temelinde bu derin ve şuurlu kulluk anlayışı vardır. Onda yerli yerine oturmamış hiçbir eylem, hiçbir tavır ve davranış yok, her şey yerli yerindedir. Beşeriyete ait tüm taşkınlık halleri, yıllarca süren sıkı, disiplinli ve çileli riyazat yaşamından sonra durulmuş, saflaşmış ve dinginleşmiştir. Bütün duygular bu disiplinin terbiyesinden geçmiş olarak tezahür etmektedir. Kürsülerde, heyecanın doruk noktalarına tırmandığı demlerde dahi, hareket ve iç heyecanlarına hâkim olan bir vakar ve şuur biçimi vardır. Oysaki pek çok hatibin, taşkınlık hallerinde, suların ve dalgaların yükselmesi gibi, söz ve eylemleri çok defa kontrolden çıkmakta ve bu hatipler kitlelerin heyecan seline kapılıp gitmektedir. Dalgalar durulduğu ve sular çekildiğinde ise, istenmeden söylenmiş bir yığın söz ve kontrolden çıkmış bir dizi davranışla ortada kalakalır. Halbuki M. F. Gülen Hocaefendi, kürsüye çıktığında vakar ve ciddiyeti bütün mekâna hâkim olur, ne kendisinden, ne de dinleyici kitleden kontrolsüz herhangi bir eylemin çıkmasına müsaade etmezdi. Konuşmayla öyle bütünleşir ki, hem konuşma öncesi hem de konuşma sonrası yaşamı, her şeyi, o sahneye göre kurulurdu. Kitlelerin karşısına çıkma, onda doğum sancısına dönüşürdü. Doğum vakti gelmemiş hiçbir sözü, düşünceyi ve nefesi dışa vurmamaya dikkat ederdi. Bu yüzden onun hitabet kudreti ve bu çizgi etrafında örgülenen hassas yaşamı anlaşılmadan, hitabet ve sohbet geleneğinin, cemaatin temel dinamikleri üzerindeki etkisini de anlamak mümkün olmaz. M. F. Gülen hareketi hem dini anlamda, hem de sosyo-kültürel anlamda kendi kültürel geleneklerini tamamıyla kendisi oluşturmuş ve üretmiş bir harekettir. Cemaatin oluşturduğu kültürel kodlar, geleneksel değerler sistemine tutunmakla birlikte bütünüyle kendi orijinlidir.

M. F. Gülen, kitlelerle hemdem oldukça, onların dini, sosyal ve kültürel tüm problemlerine de yakinen tanık olmuştur. Bu yakın temas onu ister istemez toplumun en temel problemleriyle yüzleştirmiş ve onu çözüm arayışlarına sevk etmiştir.

Bu arada ülkenin bütün fikri, siyasi akımlarını, bunların projelerini, toplumsal zemindeki tutarlılık derecelerini de teker teker gözden geçirmiş hepsi üzerinde derin mütalaalarda bulunmuş ve kafa yormuştur.

Buradan İslam dünyasının sorunlarına yönelerek, karihasını daha geniş perspektiflerle besleme imkânı elde etmiştir. Ve bütün bu fikri, felsefi, düşünsel ve entelektüel seyahati neticesinde görmüş ve anlamıştır ki ülkenin, belki İslam dünyasının, hatta tüm uygarlığın en temel problemi insan ve insanın eğitimi meselesidir. Bunu daha 70'lerin başlarında sezinlemiş ve ilk idareciliğini üstlendiği genç talebeler üzerinde, daha sonraki yıllarda tüm dünyaya yayılacak olan kendine özgü eğitim metodunu deneyerek pratize etme girişiminde bulunmuştur.

Bir yandan vaizlik mesleğini sürdürürken diğer taraftan öğrencilere yönelik kurslar ve yaz kampları düzenlemeye başladı. Vaazlarında, okul yaptırmanın bu dönem için cami yaptırmaktan daha faziletli ve lüzumlu olduğunu sık sık vurgulayarak halkın himmetlerini bu yöne tahrik ve tevcih etti. Bu aktivitesi, muhafazakâr muhitlerce eleştirilmekte gecikmedi. Çünkü bu muhitler topluma yönelik daha kısa vadeli projelerle ilgilenmekteydi. Eğitim ve okul ise uzun soluklu projelerdi. Ayrıca bunlar muhafazakâr muhitin doğrudan ilgilenmediği alanlardı. Dolayısıyla eğitim ve okul projesinin uzun vadedeki soysal etkilerini önceden kestiremezlerdi. Bu yüzden buna açıkça tepki göstermediyseler de, doğrusu pek ciddiye de almamışlardı.

Gülen, yıllarca gerek doğrudan vaaz kürsülerinden, gerekse dolaylı yollarla, bir taraftan muhafazakâr çevreleri bu yeni projeler doğrultusunda aydınlatmaya ve örnek olmaya çalışırken, diğer taraftan da resmi devlet mekanizmasına, bu sivil inisiyatiflerin amacının tamamen kitlesel, toplumsal ve milli ruhun bir aktivitesi olduğunu, siyasi ve ideolojik herhangi bir gaye ve hedef gütmediğini anlatmaya çalıştı. Gerçekleştirdikleri kurumsallaşma biçimi gerçekte de tamamen sivil inisiyatiflerin bir ürünüydü. Ortada herhangi bir örgütsel ya da siyasi muhalefet biçimi yoktu. Hele mevcut devletle ve devletin resmi değerleriyle çatışacak hiçbir gayeye yönelmiyor, bütün himmetler gençlerin ve kitlelerin eğitilmesi amacını güdüyordu.

F. Gülen 70'li ve 80'li yıllar boyunca İslam tarihinde, belki de hitabet ve vaazları böylesine geniş, farklı ve kültürlü insanlar tarafından takip edilen nadir insanlardan biriydi.

İlk eğitim kurumları (ilkokul ve liseler) 90'lı yıllara geldiğinde hem Türkiye'de hem de dünyada bilim alanında düzenlenen olimpiyat yarışmalarında açıktan açığa kendisini göstermeye, bilimsel başarılar elde etmeye başladı. Bu, açıkça bu kurumların oturaklaştığı ve bilimsel gerçekler doğrultusunda kurumsallaştığı anlamına geliyordu. Bir diğer ifade ile M. F. Gülen Hocaefendi'nin eğitim seferberliği ile ilgili projesinin hayatiyetinin ve tutarlılığının bir göstergesi haline gelmişti.

Diğer taraftan M. F. Gülen Hoca Efendi ülkenin aktivitesi ve gündemi haline gelmişti. Devlet bürokrasisinden, bağımsız siyasetçi, politika adamlarına, akademisyenlerden sanat dünyasına, medyadan entelektüel çevrelere kadar hemen her kesimin ilgi odağı oldu. 90'lı yıllar bir taraftan yurt dışına açılma diğer taraftan farklı kesimlerden ilgi odağı olmuş insanlarla geniş bir diyalog sürecinin ateşlendiği yıllar olacaktır. Bu çaba yakın tarihimiz adına benzeri görülmemiş bir diyalog süreci başlatmış oldu. Türkiye 1980 öncesinde fikri, siyasi ve ideolojik hareket ve akımların savaş ve mücadele meydanına dönmüştü. Bu gençlik hareketlerinde ve çatışmalarında on binlerce genç insan kaybedildi. 70'li yllarda tüm dünyayı kasıp kavuran ideolojik kavgalar Türkiye'yi de derinden etkiledi. Bu kavgalarda F. Gülen Hocaefendi, kendi sevenlerini ve hitap ettiği geniş kitleyi büyük bir özen, sabır ve teenni ile bu kavgalardan uzak tutmayı başarabildi. 1980 askeri darbesi ülkeye büyük bir sessizlik ortamı getirdi. Ülke 60'lı ve 70'li yıllar boyunca tam 3 kuşak kaybetti. İnsanlar yorulmuş ve bezmiş görünüyorlardı. 80'li yıllar fikri ve ideolojik hareketlerin kendi eylemlerini sorguladığı yıllardı. Ama çatışma yalnızca meydanlarda son bulmuştu. Kafalar, beyinler ve zihinler ideolojik duvarlarla örülüydü. İşte M. F. Gülen Hocaefendi böyle bir sosyal konjonktürde diyalog ve uzlaşı kültürünün temellerini inşa etmeye başladı. İnandırıcı idi, zira dünya çapında kendini göstermiş bir projenin mimarıydı. Dolayısıyla bir anda gündeme oturacaktı.

Diyalog ve Uzlaşı Yolunda İlk Deneyimler

M. F. Gülen daha sonraları dinler ve medeniyetler arası diyaloga dönüşecek olan geniş projesinin ilk provalarını, Türkiye pratiğinde farklı fikir ve yaşama biçimlerini temsil eden insanları bir araya getirdiği toplantı mahfillerinde yaptı. 60'lı ve 70'li yıllar boyunca fiilî, 80'li yıllar boyunca da fikri ve sosyal açıdan çatışan farklı siyasi ve ideolojik kamplara mensup insanlar bu toplantılar ve nazik davetler çerçevesinde ilk defa bir araya gelme imkânı elde ettiler. Çokları belki de ilk defa bu kadar yakın temas içinde yüzleşiyordu. Yakın geçmişte birbirine belki silah çekmiş ya da en azından farklı gençlik kollarını yönlendirmiş olan bu insanlar, aynı masada yiyor ve karşılıklı hal hatır soruyorlardı. İlk bir araya gelmeler nezaket karşılaşmalarından öteye geçmiyordu. Ama içlerinde bu beraberliğin fikri, felsefi ve sosyal temellerini atmaya yönelik bir heyecan ve kıpırdama da mutlaka duyuyorlardı. Kısa zamanda bu heyecan dalgası bilimsel, akademik ve düşünsel bir eylem çerçevesinde tarihi 'Abant Toplantılar'ı 'Abant Diyalog Platformu' girişimlerini netice verdi. Bu toplantılar artık birer nezaket toplantıları değildi. Burada ülkenin değişik üniversitelerinden gelmiş, farklı uzmanlık alanlarından ve farklı fikri ve entelektüel çabalardan oluşmuş bilimsel bir kadro kuruldu. Mücadele, artık tamamen bilimsel ve düşünsel bir eylem planı üzerinde sürmeye başladı. Farklı kültürel, ideolojik ve siyasi temayüllerden beslenmiş olan bu insanlar büyük bir entelektüel çabayla Türkiye'de ortak bir yaşama ve paylaşma alanı oluşturmak için bir aradaydılar. Bu, gerçekten büyük ve benzersiz bir projedir. Ve bu platformda temel inisiyatif, önceleri bütünüyle M. F. Gülen ve ekibinde iken, sonraları geniş katılımla bilim, düşünce, hukuk, ve siyaset adamlarınca paylaşılan bir platforma ve programa dönüşmüştür. M. F. Gülen Hocaefendi bu platformu ve toplantıları düzenleyen, finanse eden 'Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın yalnızca onursal başkanıdır. Yani buradaki diyalog ve uzlaşı arayışları da akademisyenlerin inisiyatifinde kurumsallaşmış ve ciddi bir kimliğe kavuşmuştur.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'ndan Dinler ve Medeniyetler Arası Diyaloga

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı 1994 yılında kuruldu. Bu vakfın açılış toplantısı medyada geniş yankı buldu. Başlangıçta yalnızca iyi niyet ve uzlaşı beklentisi üzerine kuruldu. Vakfın ilk sermayesi buydu. İlk yemekli toplantılar, Abant Platformu ve vakfın bünyesinde diyalogun fikri temellerinin atıldığı iki dergi ve yayınevi gibi entelektüel çabaları doğurdu.

Bunun yanında ilk yemekli kokteyle katılan farklı kesimler yeni kişisel dostluklar da kuruyordu. Farklılığın belki de ilk defa bu denli bir cazibesi ve büyüsü vardı. Taraflar farklılıkta bir çeşni ve zenginlik sezmede gecikmediler. Özellikle farklı dinlere mensup temsilciler burada tam bir armoni oluşturuyorlardı. İlk sıcak diyalog bunlar arasında yaşandı. Zira uzun yıllar belki asırlar boyunca böylesi bir diyalog zemini görmemişlerdi. Diyaloga büyük bir içtenlikle destek verdiler. Belki de ilk davetlerinde böylesi sıcak bir karşılaşma beklemiyorlardı. Hele hele bu yemekli toplantıların kısa zamanda dinler ve medeniyetler arası diyalog arayışlarına dönüşebileceğini ummuyorlardı.

Modernizm insanlığın yaşamına büyük kolaylıklar getirdi. Ama önlerine bir o kadar da problem yığdı. Bunların belki en önemlisi medeniyetler arası çatışmayı tahrik edebilecek siyasal ve emperyal tutkuları kamçılamasıdır. Uluslararası ilişkiler bu tür tutkular yüzünden giderek kırılganlaştı. Küresel barış- ki çok söz edilmesine rağmen hiçbir vakit gerçekleştirilememiştir- sürekli tehdit altındadır. Bu yüzden dinler ve medeniyetler arası diyalog, insanlığın yegâne umudu gibi gözükmektedir.

İşte M. F. Gülen'in sade halk kitlelerine yönelik verdiği heyecanlı vaazların samimi halk kitlelerindeki izdüşümü kısaca böyle gelişti. Şüphesiz onun engin ufku, geniş hoşgörü ve öngörüsü ile uzlaşmacı tavrı olmasaydı, böyle bir heyecan ve umut dalgası oluşamazdı. Burada elbette samimi dindarlığın ve dini kültürel çekirdeğin toplumsal kitleler üzerindeki güçlü manevi etkisini göz ardı edemeyiz. Gerek medyada gerekse siyasi ve entelektüel çevrelerde M. F. Gülen'in dindar kimliği zaman zaman tartışma konusu yapıldı. Bir bakıma böylesi bir muhafazakâr kimliğin, böyle bir toplumsal açılıma ve aktiviteye önderlik edebileceği akıllarına bile gelmemişti. Kim bilir belki bu dindar kimliği henüz daha kabullenememişlerdi. Ama onların temel yanılgısı, M. F. Gülen'i klasik bir cami hocası kimliği içine hapsetmiş olmalarıydı. Çünkü onun İslamî temel ilimler yanında, çağdaş batı felsefesine ve yeni sosyal bilimlere olan ilgi, alaka ve vukûfiyetini bilmiyorlardı. Bir de bu vukûfiyetle beraber, bütün farklı kültürleri, çağdaş toplumsal problemlerin çözümü istikametinde yoğurabilme kudretini belki de hesaba katmamışlardı. Onun bu yönünü de tanımış oldular. Hasılı M. F. Gülen geniş karihası ve dünya çapındaki İslamî ve sosyal aktivitesiyle yavaş yavaş sosyal bilimcilerin analizlerine ve akademik çalışmalarına girmeye başlamıştır.

Gülen Hareketi ve İslam

Öncelikle M. F. Gülen hareketinin ideolojik bir yapılanma biçimi olmadığını açıklıkla vurgulayalım. Zira başta M. F. Gülen Hocaefendinin kendisi hiçbir şekilde dini ya da siyasi bir ideoloji gütmemiştir. Özellikle dinin siyasal bir ideoloji haline getirilmesi ve yorumlanmasına karşıdır. Bu yüzden M. F. Gülen hareketini, klasik İslamcı ideoloji ile hareket eden bir dini hareket olarak algılamak yanlıştır. Bilindiği gibi klasik İslamcılığı uluslararası düzleme taşıyan en temel saik, sömürge hareketleriydi. Yine bilindiği gibi uluslararası sömürge yalnızca İslam dünyasında değil, tüm üçüncü dünya ülkelerine yönelik 'Oryantalizm' diye nitelenen siyasi ve ideolojik bir düşünce hareketini örgütledi. Bu hareket kısaca batı kültür ve medeniyet havzası dışında kalan bütün kültür ve uygarlıkları, geri kalmış, barbar, egzotik ve üçüncü dünya olarak tanımladı. Bu siyasi kültür olarak en az iki asırdır aşina olduğumuz basit bir 'ötekileştirme' ameliyesiydi ve Oryantalizm tam iki asır ulus ve kıtalar arası ilişkilerinde bu ideolojiye yaslandı. Oryantalizm, 19. yüzyılda Batı'nın siyasal, askerî ve ekonomik yayılmacılığını kolaylaştıracak kültürel değişimi sağlamak için üretilen bir ideolojiydi ve iki asırdan fazla bu vazifeyi gördü. Oryantalizm, genlerinde böyle uluslararası sömürgeciliğin izlerini taşıyordu. İşte İslam dünyasındaki klasik İslamcı ideoloji bu sömürgeye yönelik muhalif bir siyasal kimlik olarak doğdu. Bugün elbette uluslararası konjonktür, klasik Oryantalizmin ve İslamcılığın ortaya çıktığı siyasal konjonktürden büyük ölçüde farklılaşmıştır. Bugün artık uluslararası konjonktür ve eylem, klasik Oryantalizmin tutunduğu ideolojik temellerden kopmuş, giderek daha insanî, ahlâkî ve evrensel değerlere yönelmiştir. Bu konjonktürel gelişme İslam dünyasındaki hareketleri de belli ölçüde değişime ve dönüşüme uğratmıştır. Muhakkak İslam dünyasında hâlâ klasik İslamcılığın siyasal ve ideolojik kaygılarıyla hareket eden marjinal gruplar vardır. Ancak bunlar hem dayandığı maddi ve kitlesel güç hem de ideolojik örgütlenme bakımından, oldukça zayıf ve dar ufuklu hareketlerdir. Dolayısıyla İslam dünyasındaki tüm oluşumları, klasik İslamcılığın siyasal kaygılarıyla hareket eden ve doğrudan uluslararası ilişkilere yönelen bir tehdit olarak algılamak yanlıştır. Özellikle de Gülen hareketini. Çünkü hareketin en temel dinamiği siyasi ve ideolojik yapılanmadan alabildiğine bağımsız bir dinî, sosyal ve kültürel kimliğe sahip oluşudur. M. F. Gülen Hocaefendi hayatı boyunca aktif siyasetten ve siyasal amaçlar uğrunda çalışmaktan uzak durmuştur. İslam'ın siyasal bir ideoloji olarak sunumunu ise hiçbir zaman benimsememiş, benimsemediği gibi bunun İslam'ı tebliğe yönelik ciddi bir tehdit olduğunu da sık sık vurgulamıştır. Bunu gerek kitlelere hitaplarında, gerekse yazdığı eserlerde açıkça dile getirmiştir. [2]

M. F. Gülen ve hareketi genellikle yanlış olarak algılandığı gibi, yalnızca dinî bir hareket değildir. Sosyal ve kültürel bir kimliğe ve misyona da sahiptir. Batılı analizler dinî hareketleri modernite karşıtı tepkisel hareketler olarak okumaya alışmıştır. Kriz teorileri bağlamında bir yerlere oturtulmaya çalışılmaktadır bu hareketler. Bu okuma biçimini daha sonra geniş olarak irdeleyeceğiz. Gülen hareketini doğru okuyabilmek için hareketler sosyolojisinin yeni kavramlarıyla dahi yetinemeyiz. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, Gülen hareketi bir tepkisel hareket değildir. Varoş kültürüyle, tepkiselliğiyle, kırsallıkla ilgisi yoktur. Hareketin ana dinamiklerini üstlenmiş fertler eğitimli, toplumun en gözde kesimlerinden gelmektedir. Şehirli, yurt içinde ve dışında iyi eğitim görmüş, modern ve çağdaş değerleri özümsemiş, fedakâr bir kadrodur. İdeolojik bir devlet peşinde olmadıkları gibi, resmî devlet ideolojilerine karşı hiçbir yerde herhangi bir tepkisel tavır, dışlama ya da muhalefet geliştirme gibi bir faaliyet içinde de bulunmamışlardır. Radikal ve tepkisel hareketlerdeki gibi mahrumiyet hisleriyle hareket etmiyorlar. Tam aksine bütün ilişkileri uzlaşmacı, diyalog ve hoşgörü temellidir. Toplumdaki mevcut bireysel ve sosyal ilişkilere yönelik tavırları daima müspeti esas almakta; bu ilişkileri güç ve zor kullanarak yıkma/ devirme yerine, düzeni bozmadan alternatif geliştirme ve ona daha sağlıklı ve verimli bir açılım getirme şeklinde gerçekleşmektedir. Bütün ilişkilerin temelinde birey, toplum ve insanlığa hizmet getirme gibi genel bir ideal ve amaç vardır.

Gülen Hareketi Bir Tarikat Hareketi midir?

Gülen hareketinin temel dinamikleriyle klasik İslam tarikat geleneğinin dinamikleri benzeşmekle birlikte gerek sivil insiyatif oluşturma biçimi, gerekse kültürleşme biçimi ile tarikat örgütlenmesinden ayrışmaktadır. Max Weber'in Protestanlık ve Asya dinleri üzerine yaptığı analizlerinde geliştirdiği 'dünyevi asketizm' kavramıyla da kısmen analiz edilebilmekle birlikte Gülen hareketi, sivil dinamiklerle organize olmuş bir harekettir. Klasik tasavvuf kültüründeki tevazu, fedakârlık, diğergamlık ve adanmışlık ruhu, halk içinde Hakk'la beraber olma, başkalarının iyiliği için yaşama, karşılıksız hizmet etme, hiçbir niyet ve eyleminden ödül beklentisi içine girmeden ruhi, manevi ve kalbi derinlik... gibi pek çok kavram, hareketin fikri ve ameli dinamikleri arasında yer almaktadır. Ama bu, tarikatlarda olduğu gibi yalnızca insanın kendi içine yönelmez. Aksine içe yöneldiği kadar dışa ve toplumsal olana da yöneliktir. Bu açıdan dini derinlik ve kulluk şuuru daha bütüncül/kuşatıcı ve sosyal amaçlar taşır. Weber kendi kavramsallaştırmasıyla buna 'dini ve sosyal ilişkilerin rasyonelleşmesi' olarak bakar. Aslında bu bile Gülen hareketinin rasyonel ve toplumsal dinamiğini bütünüyle kuşatmaz.

Tarikat, daha özel ve mahrem olana yöneliktir. Kişiyi (saliki) dünyadan soğutur, sosyal hayatın içinden kopararak bireysel ve ruhi tecrübe ve çilelere yöneltir. Bütünüyle sosyal hayattan kopmasa da tarikat, daha katı, açılıma müsait olmayan disiplinlerle sürmelidir. Gülen hareketi tarikattan ziyade Mevlana, Yunus, Yesevi çizgisinde daha geniş sosyal bir içerik taşır. Adeta onların çağdaş bir izdüşümüdür. Burada 'dini duygu' ile 'sosyal eylem' büyük bir uyum içerisinde hareket eder. Çileci unsurlar kişiyi bireysel olarak olgunlaştırdığı gibi, toplumsal olarak da onu ortak hedeflere katılımcı kılmaktadır. Gülen'in hizmet anlayışı ciddi bir adanmışlık ruhunu gerektirmektedir. Bu Weber'in çileci (asketik) tanımına uymakla birlikte ondan daha kapsamlı ve devamlılık arz eden bir dinamiktir.

Normal bir dindarlık, böylesi bir fedakârlığı kaldırmaz. Zira böyle bir dindarlığın sınırları bellidir. Namaz, oruç, zekât, hac vs. bunların her birisinin bir sınırı, miktarı ve ölçüsü vardır. Ama Gülen'in 'Hizmet' tanımlaması daha geniş ve süreklilik arz eden bir durumdur. Yalnızca dini temele değil, milli, insani, ahlâki ve evrensel değerlere de tutunur. Devletin ve milletin temel değerlerine ve toplumsal ilişkilere yönelik rasyonel bir tutum izler. Hizmet insanı' denince, işte böylesi geniş bir perspektifi, fedakârlığı ve adanmışlığı kucaklayabilecek geniş yürekli insan kastedilmektedir. Bu da dine, millete ve insanlığa aşkın bir biçimde muhabbeti gerektirmektedir. Gülen'in hareketinde yer alan insanlar işte bu yüzden birer muhabbet fedaisidir. [3]

Gülen Hareketi, Diyalog ve Hoşgörü

Hoşgörü ve diyalog Gülen hareketinin en temel ve en kapsamlı iki dinamiğidir. Küçük ölçekte geliştirilen bu iki kavram, giderek dünya çapında bir uzlaşı kültürünün arayışına dönüşmüştür. Bir arada yaşama düşüncesi, bugün modern devletlerin de örgütlemeye ve felsefi temellerini oluşturmaya çalıştıkları bir sorundur. Diyalog, hoşgörü ve uzlaşma, tarihin hiçbir döneminde bu kadar zaruri ve lüzumlu bir kültür haline gelmemiştir. Zira geçmiş imparatorluklar, uluslararası, siyasal ve hukuki ilişkilerinde uzlaşma esasına değil, çatışma ve savaş esaslarına dayanıyordu. Farklı uygarlıklar, siyasi, ideolojik ve dini muhteva ve kimliklerle de pekiştirilerek kalın duvarlarla birbirinden ayrılmaktaydn Bu da kaçınılmaz olarak onları çatışmaya ve savaşa zorluyordu. Geniş ve uzun ortaçağ boyunca uluslararası hukuka hakim olan konsept 'savaş hukuku'ydu. Bu yalnızca uluslararası hukuki literatür açısından değil, devlet ve imparatorlukların iç hukuk nizamları açısından da böyleydi. Dini, ırki ya da kültürel herhangi bir farklılaşmaya hayat hakkı tanınmıyordu. Bu yüzden de ortaçağ boyunca insanlığın medeniyet mücadelesi, kavgacı, çatışmacı ve mücadeleci tutkular üzerinde şekillendi. Osmanlı bunun belki tek istisnasıydı. Bugün Küreselleşmenin de getirdiği yeni konseptler ile medeniyetler ve kültürler arası ilişkilerde diyalog arayışları sürmektedir.

İşte M. F. Gülen hareketi bu arayışların en bariz ve uluslararası düzeye yükselmiş bir örneğidir. Gülen bu arayışlarını dini, fıkhî ve felsefî temellerle güçlendirir. Küresel ölçekte başlattığı eğitim faaliyetlerinin temel amaçlarından birisi de bu dinler ve medeniyetler arası diyaloğa köprü oluşturmaktır.

Ona göre bugün Müslümanlar, kendi kültürel, sosyal ve varoluş kimliklerini çatışma ve kavga gibi yıkıcı değerler üzerinde biçimlendiremezler. Bu, haddi zatında İslam'ın insani ve evrensel değerleri ile bağdaşmaz. Geçmiş dönemlerdeki uzun soluklu savaşlar, o günün uluslararası ilişkilerine hâkim olan güç sorunu ile ilgiliydi. Bu, geçmiş bütün siyasi imparatorluklar ve dini oluşumlar için geçerli olabilirdi. Ama bugün insanlık böyle bir çatışmayı küresel düzeyde kaldıracak güçte değildir. Zaten İslam dininin evrensel değer sistemi, 'sulh, karşılıklı diyalog ve hoşgörü' esasına dayanmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk Medine sitesinde bu esası uygulamıştır. Medine'nin yerli ahalisi farklı din ve farklı kültürlere mensup topluluklardan oluşmakta idi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz belki de ilk defa tarihte bugünkü evrensel insan hakları beyannamesinde yer alan ilkeleri dahi aşkın bir değerler sistemi ile hareket ediyordu. Bu tarihsel vesikaların bize gösterdiğine göre, farklı dini ve kültürel kimliklerin karşılıklı hak ve yükümlülükleri açıkça tanımlanmış ve bir konsensüse gidilmişti. Buna göre Müslüman olmayanlar kendi din ve düşüncelerinde, yaşam biçimi ve ibadetlerinde özgür olacak, kimse onlara müdahale etmeyecek ve Müslümanlarla dini, hukuki ve kültürel özerklik temelinde çoğulcu bir organizasyonun ortakları konumunda yaşayacaklardı. Hz. Ali (r.a.), Mısır valisi Malik b. Eşter'e gönderdiği mektubunda bunu sistemli bir hukuki ifadeye döktü. Hz. Ali'ye (r.a.) göre Müslümanların hâkim olduğu bölgelerde yaşayan insanlar iki ana gruba ayrılıyorlardı; biri, 'Dinde kardeşlerimiz olan Müslümanlar', diğeri de 'Yaratılışta eşitlerimiz olan gayri Müslimler' Her ikisinin de korunma hakları vardır. Tarihte hiçbir kültür, kendinden başkasını böylesine ontolojik insanî bir temele oturtup yüceltebilmiş değildir. Haddi zatında Hz. Ali'nin (r.a.) bu tanımlaması, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizin 'Bütün insanlar Adem'in çocuklarıdır, Adem de topraktandır' hadisine dolaylı olarak vurgu yapmaktaydı.

İlk Müslümanların çevre millet ve kültürlerle ilişkileri tamamıyla insanî ve ahlâkî esaslara göre yürüyordu. Aradan neredeyse altı asır geçmişti. Ve biz bu İslamî hassasiyeti şu hâdisede yine müşahade etmekteyiz: 13. yüzyılda Şam bölgesinde üstünlük kuran Moğollar, Müslümanları ve onların korumasında, emanlarında yaşayan bazı Hıristiyan ve Yahudileri de esir almışlardı. Esirlerin serbest bırakılmasını talep etmek için Moğol Komutanı Kutlu Şah'la görüşmek üzere meşhur ilim adamı Takiyyüddin İbn Teymiyye gitti. Moğollar, Müslümanların dışındaki Hıristiyan ve Yahudi esirleri serbest bırakmaya yanaşmadılar. Bunu gören ilim adamı, komutana sert bir üslupla şunları söyledi: 'Bütün esirler bırakılmadıkça savaş bitmez. Hıristiyan ve Yahudiler bizim korumamız altındadırlar, onlardan tek bir kişinin dahi esir bırakılmasını kabul edemeyiz.' Müslümanların bu kararlı tutumunu gören Kutlu Şah, bütün esirleri serbest bırakmayı kabul etti. [4]

İşte İslamın, insanlar arasındaki ilişkilere yönelik tavrı buydu ve Müslümanlar, bu hoşgörü ve diyalog esaslarına bağlı kaldığı dönemlerde gerçekten de beraber yaşadıkları diğer dini ve kültürel halkların tüm yaşam biçimlerini ve özgürlüklerini teminat altına alan, geniş ve özgürlükçü bir perspektif geliştirdiler. Bu geniş perspektif, uzun asırlar boyunca İslam toplumlarında sosyo-kültürel temele dayalı bir çoğulculuğun gelişmesine yardım etti. Osmanlı bunun en tipik tezahürlerinden birisiydi.

Gülen hareketi bugün bu hoşgörü esasına bağlı sosyal çoğulculuğun küresel ölçekte yaygınlaşması için çaba sarf ediyor. Şüphesiz geçmişteki çoğulculuk yine de dini esaslarla sınırlıydı. Ancak bugün daha geniş kültürel ve siyasi temellere de ihtiyaç vardır. Böylesi bir uzlaşı kültürünü üretebilmek için farklı medeniyet mensubu insanların da bu çabalara müspet katkıda bulunmaları gerekli. Her milletin geçmişinde ve kültürel mirasında farklı kültürel ya¡ma biçimlerine karşı hoşgörü ve müsamahayı salıklayan insani ve evrensel değerler vardır. Bunların, yeryüzünde ortak ve yaşanabilir bir çoğulculuğun kurulabilmesi için çıkarılıp, müntesiplerince örgütlenmesi gerekmektedir ki Gülen hareketinin çabaları küresel düzeyde karşılık bulsun.

Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları

[1] Nisâ sûresi 4/84.
[2] Bkz.: M. F. Gülen, Yeşeren Düşünceler, s. 96; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 107, 128, 139; İşığın Göründüğü Ufuk, s. 11, 82, 86; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 179; Kendi Dünyamıza Doğru, s. 38; Kırık Testi, s. 110; Sohbet-i Canan, s. 108, 120-126; Fasıldan Fasıla, 1/137-138, 2/232, 4/159; İsmail Ünal, M. F. Gülen'le Amerika'da Bir Ay, s. 96; Mehmet Gündem, M. F. Gülen'le 11 Gün, s. 235.
[3] Bkz.: M. F. Gülen, Ölçü veya Yoldaki İşıklar, s. 107-108; 192; Yeşeren Düşünceler, s. 110, 142; İşığın Göründüğü Ufuk, s. 35; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 117; Fasıldan Fasıla, 2/127; Sohbet-i Canan, s. 125.
[4] Bkz.: Karadâvî Yusuf, Gayrü'l-Müslimîn fî'l Müctemai'l-İslamî, s. 10.