Yazdır

Cemaat ve Cemaatleşme Kavramı

Yazar: Enes Ergene, Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları Tarih: . Kategori Fethullah Gülen Hareketinin Analizi

Oy:  / 13
En KötüEn İyi 

Cemaat kavramı, sosyolojik bir realite olarak hem modern toplumun, hem de modern sosyolojinin gündemine yeniden dâhil olmuştur. Sosyolojinin en girift kavramlarından birisi olmasına rağmen, üzerinde i'mâl-i fikr etmeyen düşünür yok gibidir. Kavram, ehemmiyet ve karmaşıklığını, Batı'da, geleneksel kimlik yapılarının ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin çözülüşüne neden olan· "modern sanayi toplumu" tipinin ortaya çıkışından almaktadır. Hatta bir bilim olarak sosyolojinin kendisi dahi bu köklü değişimin bağrında var olmuştur.

Hemen ifade edelim ki amacımız, "cemaat" kavramının sosyolojik temellerini araştırmak ve irdelemek değildir. Amacımız bu olmadığına göre bu çalışmada bu anlamda kurulu bir model ortaya konmayacağı da âşikâr olsa gerek.

Ancak, İslam dünyasındaki cemaatleşme olgusunu kavrayabilmek için, kavramın Batı'da ele alınışı ile İslamî muhayyilede ifade ettiği anlam farklılıklarına bir nebze değinmekte fayda vardır. Diğer taraftan burada, İslamî cemaatleri analiz eden Batılı çalışmalarda düşülen temel hatalar ve bu analizleri yönlendiren entelektüel arka temellerin ne olduğu hususu da önem kazanmaktadır.

Hem kültürel ve epistemolojik, hem de tarihsel, maddî ve toplumsal şartlar olarak cemaatin varoluşsal temeli, Batı'da ve İslam dünyasında farklı nedenler üzerinde şekillenmiştir. Kavramın Batı'da ele alınışı genel olarak ikili bir çizgi takip eder; "ilki"; Marx, Tönnies ve Weberyen çizgidir. Burada cemaat kavramı, az-çok farklılıklar içerse de modernite öncesine yerleştirilen toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak tanımlanır. Geleneksel ve kırsal bir retorik içine oturtulur. Tönnies'in Marx'tan, Weber'in de Tönnies'ten ayrıldığı yönler elbette vardır. Tönnies cemaat ve cemaatleşmeyi (Gemeinschaft) modernite öncesi geleneksel ve kırsal bir toplum formu olarak alırken, Weber'de bu yanlızca "süreklilik" temelinde farklılaşır. Yani ona göre cemaat olgusu modern sanayi toplumlarında da varlık gösterebilir. Ama neticede cemaat, modern metropollerde ortaya çıksa bile, geleneksel bir biçimdir. "Diğer çizgi" ise; cemaati ve cemaatleşme olgusunu, modernizmin yarattığı değer boşluğunda var olmuş sosyal bir realite olarak ele alır. Modern ulus devleti ve sanayi toplum tipi, "birey" ile güçlü ve büyük "devlet" arasında kimlik ve bağlılık temelinde geniş bir değer boşluğu üretmiştir. Modernite insan bireylerini kırsal ve geleneksel bağlılık temellerinden kopararak büyük metropollerde ve sanayi atölyelerinde yalnızlaştırmıştır. İşte cemaatler, yalnızlaştırılmış bu insan bireylerini sosyal bir şemsiye altında toplayarak, onlara yeni bir toplumsal kimlik kazandırmak için varlık sahnesine çıkmışlardır.

Görüldüğü gibi her iki analiz biçimi de cemaat kavramının anlamını hem metodolojik açıdan, hem de varoluşsal açıdan belirli şartlarla sınırlandırmaktadır. Ama her ikisi de metodolojik farklılığa rağmen Batı'lıdır. Yine her iki çizgi, yani gerek cemaati modernite öncesine yerleştiren çizgi, gerekse onu modernitenin inşa ettiği değer boşluğunda okuyan çizgi, Batı'daki hemen bütün –eski/yeni– analizlere hâkim olmuştur. İnce ve önemsiz detaylar mahfuz, bütün yorum ve analizleri bu iki çizgiden birisine oturtmak mümkündür.

Marx, Weber, Tönnies, Nisbet, Maclver, Durkheim, G. Simmel, Kepel, Roy vb. sosyologların hemen hepsi modernitenin sosyologları oldukları için, Batılı toplumlarda sanayi devrimi ve sonrası toplumsal değişim ve dönüşümleri incelemişlerdir. Amaçları, modernitenin insan bireyi ve kümeleri üzerindeki her alanda yıkıcı ve dönüştürücü karakterini anlamak ve analiz etmekti. Yine hemen hepsi –özellikle ilk dönem sosyologları olan Marx, Weber ve Tönnies gibi- modernitenin köy, kasaba, geleneksel kent ve iktisadî metropol hayatı üzerindeki dönüştürücü etkisini bizzat görmüş ve yaşamışlardır. Marx, bu dönüşümün iktisadî momentlerini, emek, sermaye, iktidar ve kent temelinde anlamlandırmaya çalışmış idi. Tönnies kısmen ondan etkilenmekle birlikte, geleneksel toplumsal hayatın ve hiyerarşisinin dönüşüm biçimlerini ve şartlarını inceledi. Weber ise, toplumsal örgütlenme biçimlerini ve modern kentin farklı toplumlar üzerindeki etkilerini belki en detaylı inceleyen ve kendinden sonraki tüm sosyolojik analizleri derinden etkileyen bir sosyologtu. Geleneksel toplum her alanda önlerinde dönmekte, lime lime olmakta ve çözülmekte idi. Dolayısıyla tüm sosyolojik kavram ve metodolojik temellerini bu köklü dönüşüm ortamında tesis ettiler. Modernizmin her alanda yarattığı değer boşluğu, toplumsal örgütlenme biçimlerinin yeni gelişmelere uygun bir biçimde dönüşmesi onlar için sosyolojinin varlık alanıydı. Sosyoloji işte bu değer boşluklarını, modernitenin Batılı insan kümeleri üzerindeki derin etkisini ve neden olduğu köklü toplumsal dönüşümü analiz etmeliydi. İşte tam bu nedenlerden dolayı Batı'daki cemaat ve cemaatleşme olgusuyla ilgili sosyo-kültürel birikim, her açıdan Batılı toplumsal hayatın modernite içinde dönüşümünün bir hikâyesidir, denebilir.

Erken dönem Modern sosyologlar (Marx, Weber, Tönnies vb.) insanın toplumsal davranışlarını ve onun, ilişki ve toplum oluşturma potansiyelini analiz ederken "sosyololojik kavramlaştırma"lara girişmişlerdir. İnsana, topluma ve insan davranışlarına, oluşturdukları bu kavramların dünyasından bakmışlardır. Sosyolojinin kendisi de hemen hemen tüm insan ve toplum davranışlarını bu tür kavramlar ile okumaktadır.

İşte "cemaat" de onlar açısından bu tip kavramlardan birisiydi. Evet cemaat, çok geniş anlamıyla herhangi bir insan topluluğu demektir. Ama bu tanım, insan eylemlerine yönelik kuşatıcı bir açıklama vermez bize. Yalnızca bir ilişkiler yumağının toplumsal bir tezahürünü ifade eder. Öyleyse bu nevi insan davranışlarını analiz edebilmek için daha açıklayıcı ve detaylı kavramlara ihtiyaç vardır. Daha doğrusu "anahtar kavramlar" oluşturulmalıdır. İşte ilk kurucu sosyologlarda gördüğümüz ideal tip, karizma, otorite, bürokrasi ve benzeri kavramlar bu türden kavramlardır.

Tönnies "cemaat ve toplum" adlı çalışmasında bu kavramları, insanın toplumsal davranışlarını analiz etmede "ideal bir tip" olarak seçmiştir. O, "cemaat" şeklindeki beraberliği, modernite öncesi geleneksel toplumun en karakteristik biçimi olarak ele alır ve kavramsallaştırır. İslam dünyasındaki cemaatleşmeyi konu edinen Batılı analizleri daha iyi anlamak için Tönnies'in kavramsal dünyasına daha yakından bakmakta yarar var. Çünkü onun kavramsallaştırma biçimi örtük olarak tüm analizlere sirayet etmiştir.

Tönnies, cemaat ve toplumu analiz ederken, insan davranışlarını iki açıdan ele alır; Birincisi, cemaat ve toplumu oluşturan bağlılığın karakteri, ikincisi de insan iradesinin cemaat ve toplumda nasıl farklılaştığı meselesidir.

Şimdi birinci açıdan Tönnies'in sistemine kısaca bir göz atalım. Ona göre cemaati üç temel güdü ve bağlılık duygusu meydana getirir; kan bağı, komşuluk ve dostluk bağları. Bunun en temel biçimlerini de Tönnies, aile, köy, klan, kırsal kasaba ve kentlerdeki loncalar, meslekî ve dinî birlikler... olarak belirler. Cemaat, modern öncesi toplumdaki toplumsal tezahürün en güçlü bir resmi idi. Ve yine ona göre en güçlü cemaat biçimi ailedir. Modernite öncesi toplumsal ilişkiler tıpkı bir aile ortamı gibi sıcak; dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma temelinde gelişiyordu. İster ailede olduğu gibi kan bağı, isterse köy, kasaba ve klan gibi kırsal alanda teritoryal (toprağa bağımlı), komşuluk ve dostluk bağı temelli olsun "cemaat biçimleri"nin hepsi, ortak örf, âdet ve herkes tarafından paylaşılan geleneksel değerleri üretmekteydi ve bundan dolayı da güçlüydü. Ama sanayi toplum biçimleri geliştikçe ve hayata hâkim oldukça Tönnies'e göre bu geleneksel ve kırsal cemaat tipleri teker teker çözülürler. Eski dayanışma, paylaşma ve yardımlaşma temelinde gelişen kırsal ve geleneksel ilişkilerin yerini de giderek rasyonel ilişkiler alır. Bu aşamada Tönnies'in "Toplum/Cemiyet" (Gesellschaft) diye nitelediği ve "kırsal cemaat"in karşısına yerleştirdiği yeni bir toplumsal biçim ortaya çıkmaktadır.

Toplum, modern sanayi ile birlikte çözülen geleneksel ilişkilerin ve birliklerin yeni formundan ibarettir. Bu da ona göre en temel biçimini modern kentte ve iktisadî metropolde oluşturmaktadır. Kent ve metropol, geri dönülemez bir biçimde geleneksel ve kırsal ilişki biçimlerini, bağlılık ve akrabalık duygularını değiştirmiştir. Geleneksel toplumda ortak bağlılık duyguları ve yaşamsal zaruretler ortak örf, adet ve kırsal değerleri meydana çıkarıyordu. Hâlbuki modern kent, bu tür ilişkileri, rasyonel değerler çerçevesinde dönüştürerek yeniden tanımlıyordu.

Tönnies "cemaat ve toplum" kavramları arasındaki bu farklılaşmaya neden olan ikinci bir etkene dikkat çeker ve bu farklı iki toplumsal formu ortaya çıkaran "insanî irâdeyi" tanımlamaya çalışır. Öyle ya, insanî tüm eylemler, insan iradesi tarafından belirlendiğine göre bu iki farklı toplum tipini ortaya çıkaran irâde nasıl bir şeydi? Tönnies burada iki tip irade tanımlaması yapar; "doğal irade" ve "rasyonel irade". Aslında Tönnies bu kavramlarla, yukarıda bağlılık biçimi temelinde ayrıştırdığı cemaat ve toplumu, bir de insan davranışı temelinde detaylandırmaktan başka bir şey yapmaz. Ona göre "cemaat" biçimindeki geleneksel/kırsal toplumsal yapıyı ortaya çıkaran irade "doğal irade" dediğimiz insanî eylemdir. Cemaat şeklinde tezahür eden modernite öncesi beraberlikler, bireyler arasında âdeta doğal bir irâde ile teessüs etmekteydi. Bu doğal iradenin, hem kan, toprak ve dostluk gibi maddi ve mekânsal, hem de psişik temelleri vardır. Aile bunun en temel biçimiydi. Çünkü aile, hem kan ve karabet, hem de psişik temelli güçlü bir birimdir. İçten, sıcak ve içgüdüsel bir topluluktur. Köy, klan ve kasaba da komşuluk ve dostluk bağlarının oluşturduğu teritoryal (toprağa bağlı) bir cemaattir. Ve bunlarda sanki doğal bir irade hükmediyordu.

Modern kent ve metropol ise Tönnies'e göre "rasyonel irade"nin oluşturduğu bir gesellschaft (toplum)dur. Modernite ve sanayi devrimi ile var olmaya başlamıştır. Ve burada eski dayanışma, paylaşma ve yardımlaşma temelinde gelişen ilişkilerin yerini giderek rasyonel ilişkiler almıştır. Kent ve metropol toplumu, rasyonel irâde, fikir, menfaat ve sözleşme temelinde ortaya çıktı. "Toplum"da fertler birbirlerine yabancıdırlar, birbirlerinden kopuk ve bağımsızdırlar. Bu yüzden buradaki insanî ilişkiler, "cemaat"teki gibi geleneksel, sıcak ve içgüdüsel değil; yapay, sentetik, kurgulanmış, tasarlanmış ve rasyonel temeller üzerinde inşa edilmiştir. "Cemaat"te insanlar her türlü ayrılığa rağmen birbirlerine bağlı iken, "toplum"da her türlü bağlılığa rağmen insanlar ayrı ve bağımsız kalmaktadırlar.

Toplumda her birey yalnız kendisi için vardır ve diğer tüm bireylere karşı izole edilmiş bir gerginlik içindedir. İlişkiler hep karşılıklı çıkar, rekabet ve alış-verişe dayanmaktadır. Dost ve özverili, duygusal insanlar yerlerini, sürekli kazanmak için didinen, biriktiren tüccar tiplere bırakmıştır. Toplumsal ilişkiler bütün yönleriyle hesaplama, değer biçme, ölçme ve tartma üzerine kurulmuştur. Görüldüğü gibi Tönnies "irade" kavramını toplumsal analizinde anahtar bir kavram olarak kullanmaktadır.

Kısaca Tönnies'in gemeinschaft (cemaat) kavramı, klasik sosyoloji paradigmasında, modernin, kentin, bilimin ve rasyonalizmin karşısında geleneği, kırı, köy, kasaba ve kırsal kenti temsil eden yaşama biçimini ifade eder. Modern öncesi topluluğun olumlu ilişkiler temelinde geliştirdiği, ortak duygu ve içten paylaşılan değerlerle, karşılıklı sevgi, dostluk, uyum ve barış yurdu olarak kurduğu bir toplumsal formdur. Burada gelenek, cemaatin sosyal bir iradesi olarak tezahür etmektedir. Gesellschaft (toplum) kavramı ise, sanayiye dayalı, modern aklın ve bilimin hâkim olduğu seküler bir dünyada temellenir. Modernitenin toplumudur bu.

Tönnies'teki bu ikili (cemaat/toplum) kavramsallaştırma İbn Haldun'a kadar gider. İbn Haldun'un "asabiyye" temelinde geliştirdiği bedevî (kırsal) – hazarî (kentli) tiplemesi Tönnies'te biraz daha modernize edilmiştir. Tönnies açık bir biçimde T. Hobbes (1588-1679)'ten de etkilenmiştir. Ancak Hobbes, toplum yerine devlete daha fazla vurgu yapar. Marx, Tönnies üzerinde en fazla etkiye sahip düşünürdür. Tönnies'in rasyonel ilişki, hesapçı ve menfaatçi tüccar tiplemesi temelinde tanımladığı toplum, Marx'ın kapitalist toplumundan başkası değildir. Aileye, kırsal kasabaya ve kente Tönnes kadar vurgu yapan birçok sosyolog var. Ama Tönnies'in Batı düşüncesindeki ayrıcalığı "cemaat ve toplum"u insanî ilişkilerin analizinde herkesten fazla irdeleyerek detaylandırmasındadır.

"Cemaat ve toplum" kavramlarının diğer bir sosyologu da Weber'dir. Weber, Tönnies'e göre cemaate daha dinamik bir yorum getirir. O, cemaatteki sürekliliğe vurgu yapar. Ortak idealler ve çıkarlar etrafında insanlarda her zaman, cemaat ya da farklı bir biçimde topluluk oluşturma isteği ve bilinci gelişmektedir. Bu bilinç ve topluluk oluşturma isteği, modernite öncesi toplumlarda olduğu gibi, modern sanayi toplumlarında da mevcuttur. Ancak Weber bu gerçeğe rağmen cemaatleşme biçimindeki topluluk, er ya da geç modern toplumda sosyal varlığını yitirecektir, diyor. Buradan Weber'in cemaatleşmeye dinamik bir temel getirmekle birlikte, onu "geçici bir toplumsal form" olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Cemaatin varlığı ona göre, modern sosyal temeller üzerinde uzun vadeli süreklilik arz etmez.

Tönnies'in cemaat tiplemesi aşırı bir biçimde toplumdan izole edilmiştir. Bu izole, büyük ölçüde toplumsal hayatın bütünlüğünü ve sürekliliğini göz ardı eder. Titiz analizine rağmen Tönnies, insanî ilişkilerin her durumda yeni biçimler alabileceği gerçeğini statikleştirerek yalnızca iki forma (cemaat ve toplum) indirger. Hem mekânsal açıdan hem de zamansal açıdan bunlara kesin sınırlar koyar. Cemaat biçimindeki yaşamayı cemiyet ve toplumdan öyle ayrıştırır ki, onu mekânsal, ekonomik, duygusal, iradî, fikrî ve siyasî bağlılıklar açısından tamamen farklılaştırır. Cemaat bu denli sosyal gelişmelere ve hayatın değişken realitelerine kapalı tanımlanınca, elbette onun ömrü de sınırlı ve kısa olacaktır. Nitekim de öyle olmuştur. Tönnies'in cemaati modernite ile birlikte Modern kentlerde çözülmüştür. Weber insanî ilişkilerdeki bu dinamiği ve değişkeni keşfetmiştir. Ona göre insan hem kırsal ve geleneksel formda yapılanmış bir cemaat içinde hem de aynı anda modern bir kentte yaşayabilir. Modern kent yaşamın gelişmesi, geleneksel yaşama biçimlerini ortadan kaldırmaz.

Weber'e göre de toplumsal etkinlik iki biçim ortaya çıkarır: 1-Toplum, 2-Cemaat. Toplumsal ilişki duygusal ve geleneksel eylemler üretiyorsa, bu "cemaat" şeklinde; yok eğer amaç ve değerler manzumesi bakımından rasyonel eylemler üretiyorsa bu da "toplum" biçimindeki örgütlenmeyi meydana çıkarmaktadır, diyor. Weber, Tönnies'ten farklı olarak insan ilişkilerini "dostluk ve dayanışma" temelinde değil, "çatışma" temelinde irdeler. Zira modern toplumun temeli olan rasyonalite ve çıkar güdüsü de tüm ilişkilere hâkim olacaktır. Fakat yine de Weber cemaati, toplumsal ilişkilerin bir boyutu gibi algılamaktadır. Yani geçici bir süreci gibi yorumlamaktadır. Bu açıdan o da bir ölçüde Tönnies'le birleşmektedir. Rasyonelleşme süreci hızlandıkça ve hayata hâkim oldukça, cemaat bütün bütün kaybolmayacaksa da, ona olan ilgi giderek azalacaktır. Ne kadar güçlü bağlılık duyguları geliştirse de cemaat, bu rasyonelleşme sürecine etki edemeyecektir.

Weber'in derin tahlillerine rağmen, zaman gösterdi ki cemaatleşme olgusu en rasyonalist toplumlarda ve modern kentlerin göbeğinde bile farklı biçim ve düzeylerde varlığını sürdürmüş, yeni biçimler ve formlar üreterek hayatiyetini devam ettirmiştir.

Bilindiği gibi Durkheim de insanın toplumsal ilişkilerini farklı zaman, mekân ve tiplerle kategorize eden düşünürler arasındadır. Ona göre iki çeşit davranış biçimi vardır ve bu iki davranış, farklı iki toplumsal tip oluşturur: 1- Mekânik dayanışma; fikir, duygu ve his birliğine dayanmakta. 2- Organik dayanışma; mesleki farklılaşma ve işbölümüne dayanmakta. Birincisi ilkel (kırsal) toplumları, ikincisi ise modern toplumları temsil etmektedir. Mekânik-organik dayanışma tiplemesi Tönnies'in tam zıddıdır Durkheim'de. Tönnies'te cemaat yaşamı övülmekte ve insanlığın tekrar bu yaşama biçimine geri döneceği öngörülmekteydi. Durkheim'de ise toplum esas ve kalıcı, cemaat yaşamı ise geçici bir aşamadır.

Durkheim bütün cemaat örgütlenme biçimlerini, modern ve pozitivizm öncesine yerleştirmekle, tüm farklılığına rağmen Tönnies'e yaklaşır.

Batı'da, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi cemaat sosyolojisi ve analizleri üzerinde Tönnies ve Weber'in hem metodolojik, hem de kavramsal ve üslup bakımından açık bir egemenliği sözkonusudur. Her analiz mutlaka açık veya örtük biçimde onlardan birisine gönderme yapar. Batı'da modern kentlerin kalbinde yeniden varlık sahnesine çıkmakla birlikte cemaat olgusu, yine de kadim kırsal kökenleri ve modern kent kültürü ile henüz entegre olamamış varoş kültürünü temsil etmektedir. Cemaatleşmedeki bağlılık duygusu hâlâ modernite öncesindeki insanî ilişkilerden devşirilmektedir. Kan ve karabet bağı ile mekân birliği (teritoryal bağ), şehirde daha soyut alanlarda yeniden kendisini üretmiştir. Varoşlardaki hemşehrilik bağı ile oluşturulan mahalle formu, kadim köyün ve kırsal kasabanın sıcak ve me'lûf biçimi temelinde işlenir. Varoşlar henüz modernitenin nimetlerine bütünüyle ulaşamadığı için, onun yaşama biçimlerine entegre de olamamıştır. Ama eninde-sonunda mutlaka modern yaşama entegre olacaktır.

Sosyolojiye İdeolojik Bir Aşı

Daha önce Batılı analizlerde iki tip yorum biçimi olduğunu vurgulamıştık. Birincisi, ilk kurucu sosyologların tavrında gördüğümüz sosyal değişimi anlamaya yönelik yorumdur. Weber de, Tönnies de belli bir dünya görüşüne ve siyasî söyleme sahip olmalarına rağmen salt sosyolojik kaygılarla hareket etmişlerdir. Onların öncelikli amacı sanayi devrimi ile gelişen modernitenin, Batılı toplumsal hayat üzerindeki dönüştürücü etkisini analiz etmekti. Bu amaç daha sonraki ve günümüzdeki pek çok sosyologun da öncelikli amacıdır.

Ancak Batılı analizlerde açık bir biçimde ikinci bir yorum biçimi de vardır. Bu yorum, salt sosyolojik metodolojiyi içermez. Belki bu metodolojiyi ideolojik yaklaşıma bir altyapı olarak kurgular. Bu yüzden bu tür yaklaşımlara sosyolojik analiz demekten çok, şahsen siyaset bilimci tavrıylayapılan yorum demeyi tercih ederim. Bunun da en güzel örneğini Kepel ve Roy gibi düşünürler oluşturmaktadır. Gerçi sosyolojik gerçekleri emperyal amaçların hizmetinde kullanmak yeni bir tavır değildir. Geçmiş iki asır boyunca "oryantalizm"in yaptığı buydu. A. Tonbee'den Huntington'a uzanan çizgide birçok bilim adamı, sosyolojiye ideolojik bir aşı yapmakla ün saldılar. Hatta pek çok bilim adamının sosyolojik analizlerindeki kavramsal temeli ve kurguyu anlayabilmek için, onun siyasî duruşuna ve özellikle gelişmiş/güçlü devletlerin uluslararası siyaset arenasındaki emperyal girişimleri karşısındaki tutumuna bakmak gerekmektedir. Özellikle felsefe alanında bunun örneklerini daha sarih bir şekilde gördük. Düşünce tarihine "dâhi" olarak geçen pek çok isim, felsefi görüşlerini emperyalist ve ideolojik siyasetlere âlet etmişlerdir. Martin Heidegger, Carl Schmitt, Walter Benjamin, Michel Foucault ve J. Derrida..gibi.[1]

Peki bu tutumun yaklaşım biçimini oluşturan saikler ve metodoloji nedir? Siyaset bilimci tavır, cemaat ve cemaatleşme olgusunu salt sosyolojik kaygılarla anlama ve analiz etmeye çalışmaktan çok, tehlikeli bir komşunun –düşman da olabilir bu– davranış kurallarını belirlemeye yönelik yorumlarla okur. Kepel de, Roy da İslam dünyasındaki cemaat ve hareketleri bu psiko-siyasi temelle ele alıp işlemişlerdir. Onlar ve benzerleri sürekli İslamî hareket ve cemaatleri "tehlikeli bir düşman" öncülünden hareketle incelediler. Cemaat ve hareketler onların nazarında, hem modernite açısından hem de Batılı devletler ve değerler açısından daimî bir tehdit oluşturmaktaydı. Daha genel olarak bunu açık bir şekilde ifade etmeseler de –ki bazıları açık da ifade etti– satır aralarında İslam'ı, bütünüyle batı medeniyetinin karşısında en tehlikeli ve sinsi bir düşman olarak algıladıklarını imâ ettiler. Bu tavır tamamiyle ideolojik bir tavırdır. Bu, anlamaya çalışmaktan çok, belli kalıplara dökerek düşman üretmek ve 19. asırdaki analizlere hâkim olan Oryantalizmin icâd ettiği "ötekileştirme" ameliyesini, "tehlikeli komşu" temelinde/öncülünde yeniden üretmeye çalışmaktır. Bugünkü uluslararası siyasal süreçlere bakınca, niçin bazı analizlerin "cemaatleşme" olgusunu özellikle ve ısrarlı bir biçimde modernite öncesine yerleştirmeye çalıştıklarını anlamak daha da kolaylaşıyor. Cemaatleşme olgusunu modernitenin ürettiği değer boşluğuna yerleştirmeye çalışan yorumlar da bir biçimde ideolojik kaygılarla hareket etmektedir. Çünkü modernite onlara göre insanlık tarihinin en mükemmel safhasını oluşturur. İnsanlık hem bireysel hem de toplumsal olarak modernite sayesinde kemale ermiştir. Modernitenin getirdiği toplum ve devlet modeli, sanayi ve yaşama düzeni, insan nev'inin ulaşabileceği en son merhaledir. Dolayısıyla bundan (modernite) hoşnut olmayan her toplumsal örgütlenme biçimi bir geriye dönüştür, bir özlem ve nostaljidir. Modernite ile entegre olamamadır.

Bu yorum da yaklaşık iki tavrı ortaya çıkarıyor; ilki; "bekleyelim görelim" biçiminde özetlenebilecek tavırdır ki, modernitenin er ya da geç mutlaka toplumların en ücra köşelerine kadar yayılacağı ve her şeye hâkim olacağına sonsuz ve şeksiz bir imanı ve güveni içerir. Dolayısıyla modernitenin karşıtı oluşumlarla mücadeleyi lüzumsuz, şiddete başvurmayı da yalnızca modernitenin eritici kazanının işlemini geciktireceği mülahazasıyla reddetme kibarlığını ve hoşgörüsünü göstermektedir. Diğeri de; bilindiği ve çokça başvurulduğu gibi çatışmayı ve gerekirse onlarla mücadalede şiddete başvurmayı salıklayan görüştür. Uluslararası güç dengelerinde sık sık görülen askeri hareketliliğin ifade ettiği anlam budur. İslam dünyası ve özellikle Türkiye'de iç politikaların şiddete yönelmesinin ardında da bu ikinci yaklaşım vardır. Hatta İslam dünyasındaki ulus devletleri moderniteyi devletin en temel ideolojisi haline getirdikleri için, modernite karşıtı her oluşum devletin varlığına yönelmiş bir iç tehdit gibi de algılanır. Cemaatleşme olgusu da zaman zaman bu şiddetle yüzleşmektedir.


[1] Bkz.: M. Lilla, İlkesiz Dehâ, Gelenek yay.