Yazdır

Bir Hareketin Kendi İç Dinamikleri İle Ele Alınmasının Anlamı

Yazar: Enes Ergene, Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı, Yeniakademi Yayınları Tarih: . Kategori Fethullah Gülen Hareketinin Analizi

Oy:  / 13
En KötüEn İyi 

Bu çalışmanın başından beri ifade etmeye çalıştığımız gibi, İslamî bir cemaati incelerken klasik hareketler sosyolojisinin kavramlarını bütünüyle ve ayniyle kullanmayı doğru bulmuyoruz. Çünkü klasik yaklaşımların hemen bütünü ekonomik, siyasî ve toplumsal kriz teorilerine yaslanmaktadır. Neredeyse her hareketi, yapısal krizlerin bir neticesi olarak açıklamayı yeğlemektedir. Böylesi bir okuma da genellikle hareketlerin kendi iç dinamiklerini göz ardı eder. Bu, en fazla İslam dünyasındaki cemaatler için geçerli bir olgudur. Dinî cemaatlerin hem sosyolojik, hem de tarihsel varoluşu, herhangi bir sosyo-kültürel krize tepki olarak ortaya çıkmaktan çok, kendi içsel, dinî, millî ve kültürel dinamiklerine dayanır. Oysaki klasik ve modern teoriler bu dinamiklere çok nadiren müracaat ederler. Bugüne kadar klasik teorilerde toplumsal hareketler –dinî, siyasî, ideolojik ve sivil– genelde şu beş temel biçimde analiz edilmişlerdir:

1- Reaksiyoner,
2- Geleneksel-tutucu,
3- Reformist ve ıslahatçı,
4- Devrimci ve ayrılıkçı,
5- İfadeci ve söylemsel.

Buna göre herhangi bir toplumsal, dinî, siyasî ya da ideolojik hareket mutlaka bu tasnif içinde yer almalıdır. Bu tasnif oldukça yaygın bir biçimde, bilimsel bir zaruret gibi algılanır ve takdim edilir. Görüldüğü gibi bu tasnif, alabildiğine genelleştirilmiş ve belli bir bakış açısına göre içselleştirilmiş ideal ve amaçları ifade eden şabloncu bir tasniftir. Evet bu kategorik yaklaşım yeni ve modern araştırmalarla kısmen aşılmaya çalışılmakta ise de, entelektüel temayül büyük ölçüde bu şablonun tesirindedir. Toplumsal hareketleri okumak için geliştirilmiş olmasına rağmen, siyasî ve ideolojik hareketler için bile bu şablon her zaman doğru ve geçerli olamaz. Bir kere herhangi bir toplumsal hareketin siyasî ve sosyal neticeler ve tesirler doğurması, onun mutlaka bu kategorilerde belirlenmiş hedef ve idealler istikametinde hareket ediyor olduğu anlamına gelmez.

Diğer taraftan bu kategoride yer alan ifadeler öylesine genel ifadeler ki, çoğulculuğa kapalı ortodoksi bir toplumda ve hatta aynı devletin farklı kurumları arasında bile geçerli olabilecek bir sınırsızlığa sahiptir. Mesela herhangi bir devletin hukukî mekanizmasını temsil eden adliye teşkilatı, elbette enerji ve teknoloji mekanizmasını temsil eden kuruma göre daha geleneksel ve tutucudur. Askerî müessesesi bazı konularda diğer kurumlara nisbetle reaksiyoner bir tutuma sahip olmaktadır. Milli eğitimi reformist ve ıslahatçı, üniversitesi belki ifadeci ve söylemci olmaktadır.

Burada ifade etmek istediğimiz, her hareket belli ölçülerde de olsa bu beş kategorideki sıfatları geçici ya da daimi, içinde barındırabilmektedir. Toplumda siyasî, ekonomik ya da ahlâkî herhangi bir yozlaşmaya karşı reaksiyon göstermeyen aklı başında bir insan gösterilebilir mi? Özellikle din gibi vahye dayalı ilahî bir müesseseyi baştan-ayağa çağdaş beşerî ihtiraslar ve realiteler doğrultusunda reforme etme girişimine tepki göstermeyecek herhangi samimi bir dindar bulunabilir mi? Böylesi bir köklü değişimin karşısında az-çok tutucu (!) geleneksel bir tavır göstermeyen kimse çıkar mı? Her hareketin bir ifadeci bir de reaksiyoner yönü mutlaka vardır.

Hâsılı bu tarz kategorik yaklaşımlar belki analiz imkânlarını kolaylaştırmaktadır, bu doğrudur. Ama aynı oranda hareketlerin kendi iç dinamiklerini göz ardı ettiği de doğrudur. Öyleyse objektif bir analiz mutlaka hareketlerin kendi iç dinamiklerini, varoluş ilkelerini ve kendilerini ifade ediş biçim ve söylemlerini nazar-ı itibara almalıdır. Bu iç dinamik ve kendini ifade ediş söylemi tahlil edildikten sonra, hareketlerin konjonktürel pratiklerine ve toplumsal tezahürlerine geçilebilir. Bu beş kategori, anlamaktan daha çok, hareketlere hazır elbiseler biçmektedir. Herhangi bir harekete bu elbiselerden birini giydirdiğimizde işimiz elbette kolaylaşacaktır. Fikrî ve entelektüel bir çabaya gerek duymadan ele aldığımız hareketi, sizden istenen kalıplara uygun olarak tanımlamış olursunuz. Ama hepsi o kadar. Böyle bir yaklaşım, totaliter rejimlerde oldukça pratik sonuçlara neden olur. Çabuk, kesin ve tek renkli bir yoldan neticeye ulaştırır.

Batılı araştırmaların İslam dünyasındaki hareketlere yaklaşımına bu açıdan baktığımızda, hemen her hareketi doğrudan sömürge ve Batı medeniyeti karşıtı bir temele oturttuğunu görüyoruz. Buna göre, İslamî hareketler her yerde tepkisel dürtülerle hareket eden, fikrî, felsefî, ruhî, manevî ve kültürel herhangi bir derinliğe sahip olmayan kitlesel hareketler olarak karşımıza çıkmaktadır. İslamî hareketlerin en azından kâhir ekseriyeti böyle bir yaklaşımı hak etmemektedir. Onlar, kendi bedenlerine uymayan droplarda biçilmiş elbiseleri giymek zorunda bırakılmaktadırlar. Bundan dolayı da öncelikli olarak kendi mesajlarını vermekten çok, kendilerine giydirilen elbise ve söylemleri üzerlerinden atmaya çalışıyorlar. Şüphesiz bunun uluslararası platformlarda siyasî ve ideolojik faturaları ağır olmaktadır. Pek çok Müslüman önyargılarla kesilmiş bu nevi faturaların bedelini ödemek zorunda kalmaktadır.

Batı'da ve İslam dünyasındaki totaliter eğilime sahip rejimlerde herhangi bir hareket, cemaat ya da oluşum, toplumsal ve kitlesel bir değişme meydana getirme ve kamuoyu oluşturma eğilimi sergiliyorsa bu hareket hem tepkisel, hem de siyasal olarak tanımlanmaktadır. Oysaki toplumsal eğilimler, pek çok şarta bağlı olarak bazen yükselir ve kitlesel hale dönüşür, bazen de pasif ve zayıf bir damar olarak kalır. Her eğilimin mutlaka siyasî ve ideolojik bir amaç taşıdığı ne bilimsel bir veri, ne de yaygın bir kanaattir. Müslüman toplumlardaki İslamîleşme eğiliminde zaman zaman görülen yükselme trendi de böyledir.

Esasta bu eğilimde ne siyasal, ne de tepkisel bir amacın doğrudan katkısı olmamaktadır. Ancak hemen ifade edelim ki, "kamuoyu oluşturma ve toplumsal değişim talebinde bulunma..." gibi kavramların normal toplumsal değişim trendlerinde ifade ettiği anlam ile, bunların sosyolojik ve hareketler sosyolojisinde ifade ettiği anlam bütünüyle birbirinden farklıdır. Toplumda görülen kendiliğinden İslamîleşme eğilimi ideolojik bir eğilim olarak nitelendirilemez. İslamîleşme ile İslamcılığın ayrıldığı temel nokta da burasıdır. Cemaat olgusu incelenirken bu gerçek daima göz önünde bulundurulmalıdır. Cemaat olgusu çok defa toplumda kendiliğinden gelişen bir eğilimin neticesi olarak tezahür etmektedir. Burada radikal ve ideolojik hareketlerde olduğu gibi, toplumun merkezi kimliğine karşı herhangi bir alternatif oluşturma durumu asla söz konusu olmaz. Toplumsal ve kitlesel eğilimlerde toplum bir anlamda kendisini, farklı biçimlerde ifade edebilme kapasitesine sahip olduğunu gösterir. Bazen sivil bir örgüt olarak, bazen dinî bir cemaat, bazen de siyasal bir hizip olarak... Müslüman bir toplumda, dinî eğilimlerin ve hassasiyetlerin zaman zaman yükselen bir trend göstermesinden daha tabii bir şey olamaz. Bu eğilim bazen kendini örgütler, bazen de kitlesel bir dalga hareketi oluşturarak tezahür eder. Ama bu totaliter analizlerde iddia edildiği gibi ideolojik bir görüntü vermez.

Gülen hareketini analiz eden bazı yazı, makale ve çalışmalar, onu ideolojik bir hareket gibi takdim etmek için yukarıda verdiğimiz şabloncu eğilime tutunmuştur. Yani öncelikle onu tepkisel ve toplumsal kimliğe alternatif bir oluşum gibi okuyarak meşruiyetini zayıflatmaya çalışmışlardır. Bunda elbette başarılı olamadılar. Çünkü Gülen hareketi temelde toplumun merkezî değerleri içinde var olmuş bir harekettir. Toplumsal meşruiyetinin ana nedeni de budur. Evet karalama kampanyalarına rağmen, onun kamuoyu vicdanındaki meşruiyetini sarsamadılar. Gülen hareketi, ideolojik bir örgütlenme değildir. Ne toplumun genelinin, ne de müntesip bireylerin fikrî, vicdanî ve sosyal kararları, tutum ve davranışları üzerinde herhangi bir baskıyı önermez. Hatta her nevi sosyal ve ideolojik baskıyı, dinî tebliğin ruhuna aykırı telakki eder. Dinî tebliğ doğrudan, hür irade, vicdan ve serbest tercihe hitap eder. İnsan fıtratındaki doğal mekanizmalara seslenir. Çünkü Yaratıcı her vicdana ve fıtrata doğal olarak kendini tanıyacak ve tanıtacak mekanizmalar yerleştirmiştir. İşte cemaatin seslendiği alan budur; sağduyu, vicdan ve selim fıtrat.[1]

Gülen hareketi bireye ve topluma seslenirken, ithal propaganda ve fikrî metodları kullanmaz. Sık sık ifade ettiğimiz gibi hem kendi dahilî hareket tarzını ve temel dinamiklerini hem de tebliğ tarzı ve harekî dinamiklerini kendisi üretmiştir. Bu açıdan onu, tepkisel, radikal, reformist ve sömürge karşıtı... gibi hareketleri analiz etmek için üretilen sosyal kavramlarla analiz edemeyiz. Bu tür kavramlar, mevcut toplumsal ve siyasal bütünden köklü bir kopuşu salıklayan hareketler için üretilmiştir. Duygusal ve ideolojik kopma onları toplumsal hareketlerin en aşırısı ve ucu kılmıştır. Onlar bütünüyle yeni bir toplum ve yeni bir siyasal rejim tahayyül ederler. Gülen hareketinde ise böylesi marjinal eğilimlere yer verilmez. O, her şeyden önce mevcut toplumdan psiko-sosyal kopmayı değil, tam aksine uyumu, katılımı ve ebedî kardeşliği önerir. Sosyal ilişkiler hususunda ideolojik hareketlerin davrandığı gibi seçmeci davranmaz. Tek tek her topluluğa, aileye ve ferde seslenir. Çarşı, pazar, kulüp ya da dernek gibi toplum genelinden tecrid edilmiş mekânlarda izole eylemler geliştirmez. Her türlü toplumsal izolasyonu toplum yaşamının ruhuna muhalif görür. Hareketin temel dinamikleri ileride de göreceğimiz gibi teker teker her ferde yönelir. Dünyevî her ilişkiyi, uhrevî ve ebedî kılmak ister. Hareketin bütün dinamikleri uhrevîlik ve aşkınlık motifiyle harmanlanmıştır. Bu yüzden hareket içi ilişkiler, ciddi fedâkârlığı, vefayı ve sadakati önceler. Dünyevî herhangi bir maksadı, menfaat ve gayeyi salıklamaz. İşte Gülen hareketinin idealleri buna teveccüh eder. Her toplum, insanî ve ahlâkî değerlere, fıtrî ve sağduyusal ideallere yabancılaştığı dönemlerde bu tarz hareketler üretir. Bu çağrılar, hiç bir ideolojik ve marjinal harekette bulunmaz. Sabır, tahammül, fedakârlık ve diğergâmlık tepkisel ve radikal bir ruhun doğurabileceği bir ahlâkî ideal değildir. Bu ancak bireysel ve toplumsal alanda müsbet hareketi esas almış bir dimağın ve hareketin üretebileceği bir değerdir. Ve Gülen hareketi temelde "müspet hareket"i esas almış bir harekettir.[2] Kavga, mücadele, tenkid ve dışlama bu ideali yıkar.

Müspet hareket tarzı, hiç bir ertelenmiş ve bilenmiş duyguyu özünde barındırmaz. Bir hareketin başarısı ve iç yapısının tutarlılığı, liderin olağanüstü niteliklerine bağımlı olmasının yanında, ideallerin cemaat içinde yaşayan pratikler haline gelmesine de bağlıdır. Böylesi bir heyecan, dışarıdan ithal edilen haricî dinamiklerle, kavgacı ve tenkitçi eylemlerle uyarılamaz. Daimî bir müspet hareket tarzını, uyumu, katılımı ve fedakârlığı gerektirir. Ayrıca bu daimi heyecan, sıkı ideolojik olarak önceden yapılandırılmış, hazır, şablon haline getirilmiş ilkelerle de üretilemez. Bu yüzden Gülen hareketi, pek çok hareketin aksine, öncelikle sosyal zaruretlerden ve ihtiyaçlardan yola çıkmaktadır. Hem iç, hem haricî dinamiklerini, ilişkide bulunduğu insanların sosyal pratiklerinden ve tecrübelerinden üretmiştir. Oysaki ideolojik hareketler, öncelikle temel aldığı ideolojinin haritasını ve çatısını kurarlar. Sonra da hem toplumu, hem de siyasî ve toplumsal süreçleri bu çatıya ve haritaya göre tanımlarlar.

Bu da kaçınılmaz olarak mücadeleyi, kavga ve diyalektiği getirir. Menfi bir hareket tarzını toplumda ikâme eder. Elbette her hareketin tutunduğu bir değer sistemi vardır. Ama marjinal ve radikal hareketlerin farkı, toplumsal süreçleri ve esnekliği göz ardı etmesindedir.

Tekrar sadede dönersek, herhangi bir hareketi, kendi iç dinamikleri ve idealleriyle analiz etmediğimizde ve onu ele alırken hazır şablonlarla hareket ettiğimizde doğru bir sonuca ulaşmamız mümkün olmayacağı gibi, toplumun sağduyusunu da menfî yönde etkilemiş oluruz. Bunun doğuracağı sakıncaları kestirmek için herhangi bir kehanete ihtiyaç yoktur. İslam dünyasındaki hareketlerle Batılı analizler ve uluslararası siyasal ilişkiler mabeynindeki krizin ana sebeplerinden birisi budur. Batı iki asırdır İslam dünyasıyla sağlıklı bir ilişki geliştirememektedir. Bunun sebebi, İslam dünyasındaki marjinal hareketlerin uluslararası siyasal ilişkilere yönelik şiddet ve tedhişe başvurması olduğu kadar, Batılıların hem bu tür radikal hareketlere ve hem de sağduyuyu, insanî ve toplumsal etik kurallarını esas almış hareketlere yönelik yanlış ve önyargılı okuma biçimleridir. Bundan başka teknolojik açıdan ilerlemiş ve süperleşmiş devletlerin İslam d.yasına yönelik sömürge politikalarına artık değinmiyoruz. Ama geniş bir perspektiften bakıldığında, başta uluslararası ilişkileri baltalayan, şiddeti, terörü ve tedhişi üreten ve bu hususta katalizatör fonksiyonu gören temel şeyin ne olduğu hususunda daha samimi ve daha nitelikli analizlere· ihtiyaç duyulduğu muhakkaktır. Her şeye rağmen biz yine de, hareketleri hazır ve önceden üretilmiş kavram ve yargılarla değerlendirmek yerine; kendi iç dinamikleriyle, kendilerini ifade ediş biçimleriyle, toplumsal ve siyasal söylemleriyle ele alınmasının ehemmiyetini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.


[1] Bkz.: M. F. Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru, s. 185; Asrın Getirdiği Tereddütler, 4/164-167; Dar Bir Çerçevede Din ve Vicdan Hürriyeti, Yeni Ümit, Nisan, 2004; Fasıldan Fasıla, 2/50; İnancın Gölgesinde, 2/27.

[2] Bkz.: M. F. Gülen, Yeşeren Düşünceler, s. 112-113, 131; Işığın Göründüğü Ufuk, s. 216; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, s. 138; Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s. 101-102, 212; Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 29, 181, 214-221; Gurbet Ufukları, 3/63, 68, 86; herkul.org, Anarşist Ruhlar ve Modern Karmatîler, 1 Aralık 2004; herkul.org, Hitap Çiçeği ya da Dil Zakkumu, 21.Aralık.2004.