Yazdır

Dîni Hizmetlerde Yeni Bir Endülüs Tecrübesi mi?

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Fethullah Gülen'le Amerika'da 1 Ay

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 
Bugün dünya, eskiye nazaran çok küçülmüş görülüyor. Eskiden bir yerden diğerine üç ayda ulaşan haberler bugün anında ulaşıyor; aylarca süren seyahatlerle varılan yerlere, bugün bir-iki saat zarfında varılabiliyor. O bakımdan, artık hiçbir ülke bugün diğer ülkeleri nazara almadan, onlarla şu veya bu şekilde münasebete girmeden, müessir ve müteessir olmadan devam edemez. Bu bakımdan, dîn-i mübîn-i İslâm adına yapılacak hizmetlerde de, bütün dünyanın alacağı tavırlar çok önemlidir ve mutlaka dikkate alınmalıdır.

Efendimiz (sav) zamanında, bir zincirin halkaları gibi bir seyir takip edilmişti. Fakat bugün, manzara farklıdır, şartlar farklıdır. Hiç kimse, kölesinin, işçisinin, hizmetçisinin dinini, düşüncesini merak etmez. İkinci olarak, din adına başkalarına anlatacağınız hususlarda, en azından onlardan önde olmanız gerekir. İçtimaîde, ekonomide bugün için ortaya koyabileceğiniz misaller yoksa, başkalarına teklif edeceğiniz modeller yoksa, onlar üzerinde asla müessir olamazsınız. İnsanlar, sözden çok, davranışa bakarlar. Bugüne kadar, kendi misalini ortaya koyamayan hiçbir hareket muvaffak olamamıştır. Dolayısıyla, Batı ülkelerinde muvaffak olmanın yolu, onların arayışta olduğu hususlarda, onlara modeller teklif edebilmektir. Bugün, Amerikasıyla, Avrupasıyla Batı, gücünün zirvesindedir. Meselâ Amerika, Osmanlı Devleti'yle mukayese ettiğimizde, sanki Kanunî dönemini yaşıyor gibidir. Burada hayat dopdoludur, insanlar meşguldür; dünyayı kazanma tutkusu, herkesin vaktini bütünüyle doldurmaktadır. Önce, onlarda dine ihtiyaç duygusu uyarmak lâzım; ruhlarında âhiret endişesi hasıl etmek lâzım ve onların, manevî açlıklarını hissetmeleri lâzım. Oysa ki modern hayat, âdeta bunların hissedilmemesi üzerine dizayn edilmiş gibi. Fakat, hiç şüpheniz olmasın; bir gün burada, hem de bütün Batı'da da büyük manevî sarsıntılar yaşanacak. İşte o sarsıntılar döneminde insanlar arayışa geçecek; tutunacak manevî dallar arayacak. Eğer tam bu dönemde önlerinde İslâm'ın altın düsturlarını, Kur'an'dan nebean eden Nurları görürlerse, hiç tereddüt etmeden ona sarılabilirler. Bir yanda, bütün parlaklığıyla ortaya konan, kendisini ispatlamış düsturlar, diğer tarafta onları arayan sarsıntı içindeki insanlar, milletler.. işte bu kaderdenk noktasında dîn-i İslâm, bütün haşmetiyle bir güneş gibi tulû edebilir.

Bütün Izdırabım, İnsanların Allah'ı Bulması Yolundadır

Bütün duam, bütün ızdırabım, insanların Allah'ı bulması, O'na inanması yolundadır. Her gün, yana yakıla dua ediyorum: Allah'ım, ne olur, bahtına düştüm" diye sızlanıyor ve "ne olur Allah'ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!" diye dua ediyorum. O kadar ki, bunun için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler, onun hasıl ettiği zevk-i ruhanîyi tatmamış olanlar, Cennet'in lezzetini, Cehennem'in işkencelerini ruhlarında hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun ruhlarında duymamış olanlar, kalkıyor, sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar.. Devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş… maksatları bunlar olup, bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış bulunanlar, iman adına, Kur'an adına çekilen ızdırapları da aynı kategoride değerlendiriyorlar. İççisiyle, çitfçisiyle, bir nahiyede vazife yapanından Cumhurbaşkanına kadar her seviyedeki memuruyla, hakimi ve savcısıyla, dünyanın sultanı da olsa, herkes imana, herkes Kur'an'a muhtaçtır; dünyası adına muhtaç olduğu gibi, bundan çok daha ötede âhireti adına muhtaçtır. Nasıl camide, haccda insanlar arasında hiçbir ayırım yoktur, ölüm de, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmadan herkese gelmektedir ve herkes, Allah'ın huzurunda, dünyadaki makamına bakılmaksızın sorguya çekilecektir. Hattâ dünyada ferah-feza yaşamış olanların sıkıntısı orada çok daha fazla olacaktır. Bu bakımdan, himmet elimizi herkese uzatmak mecburiyetindeyiz. Bu, bizim herhangi bir makamda, herhangi bir mevkide gözümüz olduğu manâsına gelmez. Aslında, ülkemizin, milletimizin geleceği gibi, dünyanın ve bütün insanlığın da geleceği, iman ve Kur'an adına sergilenecek samimi ve doğru gayretlere bağlıdır. Yarının neler getireceğini bilmiyorlar; insanlığı bekleyen dehşetli hâdiseleri, felâketleri bilemiyorlar. Bunu bilmedikleri gibi, dehşetli inkılâpların peşi peşine sökün edeceği Âhiret'i de bilmiyorlar, bilemiyorlar.

Asılsız Suçlamaların Sebebi

Bize ne yapılırsa yapılsın, Allah adına ortaya koymaya çalıştığımız hizmetlerden vaz geçecek değiliz. Bizim, hiçbir zaman terörle, anarşiyle, yolsuzlukla, gayr-ı kanunî herhangi bir işle alâkamız olmamış. Beni, Türkiye'yi ele geçirmeye çalışmakla suçluyorlar. Ben, dünyevî hiçbir şeye talip değilim; dünyanın sultanlığını teklif etseler, gözümü o tarafa çevirip bakmam. Bu türden suçlamalar karşısında, "Yâ Rabbi" diyorum, "acaba Sana kullukta, Sen'in rızan istikametinde bir şeyler yapmaya çalışırken hata mı ettim; ihlâsta kusurum mu oldu da, hayatımda hiç düşünmediğim, rüyalarıma bile girmemiş, ve hülyasını bile kurmadığım gayelerle beni suçluyorlar?!" Fakat, bu suçlamaların arkasında, böylesi ithamlarla resmî makamları aleyhimize kışkırtanların arkasında, cinnî şeytanlardan ders alan bir takım insî şeytanlar var ki, onlar, hem İslâm'a düşmanlar, hem de yolsuzluklardan sıyrılmuş, meselelerini halletmiş ve dünya muvazenesinde gerçek yerini almış bir Türkiye istemiyorlar. Türkiye'nin şu an içinde bulunduğu durumda olması, kendi maksatlarını gerçekleştirmede onlara daha muvafık geliyor. Fakat, İslâm'ın getirdiği rahmet o kadar engindir; evet, Hz. Muhammed (sav), bütün âlemlere gönderilmiş öyle bir rahmet peygamberidir ki, yarın Âhiret'te şeytan bile o rahmetin enginliğinden ümide kapılacaktır. Bu sebeple biz, bize en büyük düşmanlığı yapanların bile kurtuluşunu istiyor ve onların kurtuluşu için dünyamızı feda edecek ölçüde bir hasbîlik ve diğergâmlığa sahip değilsek, kendimizi samimiyetsiz kabûl ediyoruz.

Neyi Yapabilirim ve Yapılması Gereken

Ben, bu hastalıklı halimle hayatının son yıllarını yaşadığımı düşünüyorum. Ancak, Nureddin Topçu'nun eserlerinde çok işlediği isyan ahlâkını ruhumun derinliklerinde her zaman duymaktayım. Şahsen, zillete, hakarete, kötü söze asla tahammülüm yoktur. Çocukluğumda bile, değil bu ölçüde, en küçük bir hakarete tahammül edemezdim; yine de edemem. Hiç çekinmeden kalkar, mahkemeye de çıkar, bütün dünyanın duyacağı şekilde bana yapılan hakaretleri, yapanların yüzlerine vurabilirdim. Ne var ki, bugün yapılması gereken bu değildir. Herkesin kavgaya kilitlendiği, ülkemizin ve dünyanın her zamankinden daha çok sulhe, sükûna, iç huzura, devlet-millet kaynaşmasına muhtaç olduğu bir zamanda, nefsimize yapılan ne olursa olsun, katlanmak mecburiyetinde olduğumuz kanaatindeyim. Bir reh-i sevdaya girmişiz ve bize ar namus lâzım değil demişiz; milletimizin bugününü de geleceğini de düşünmek mecburiyetindeyiz. Eğer biz bize düşeni yapmazsak, nasıl biz, bazen önceki nesiller için söylemeyelim diye dilimizi tutma mecburiyeti hissediyoruz, ama gelecek nesiller, "mazi ile aramızda ne kötü bir köprü oldunuz!" diyeceklerdir. Üzerimizde çiçeklerin bitmesi için gübreliğe razı olmalıyız. Hakkımızda herkesin yaptığı iftiraya, suçlamaya, attığı çamura cevap verecek değiliz; biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur."