Yazdır

Modernleşme Çabaları

Yazar: Ali Ünal Tarih: . Kategori Bir Portre Denemesi

Oy:  / 11
En KötüEn İyi 

"Zafer Sabahlarından Bozgun Akşamlarına"

Osmanlı Devleti, 16'ncı asrın sonlarında en geniş sınırlarına ulaşır; denebilir ki, artık onun tırmanabileceği daha öte bir zirve yoktur. Fakat, tarih görüşleri büyük ölçüde İbn Haldun'un görüşüyle benzerlik arz eden Danilevsky, Spengler ve Toynbee gibi tarih felsefecilerinin de parmak bastığı üzere (Meriç 1974, Spengler 1978, Toynbee 1980.), bütün zirveler, çöküşün tohumlarının da düştüğü mekânlardır. Gerçekte kaçınılmaz bir 'kader' olmasa da, tarihin motoru olan insan tabiatındaki gevşeme, çürüme ve kokuşma eğilimi, devletlerin ve medeniyetlerin hayatında da kendini gösterir ve "kültürün kaçınılmaz akıbeti olarak kendini kentlerde ortaya koyan medeniyet"te imanın ve aşkın yerini bilimden kaynaklanan bir dinsizlik veya ölü bir metafizik ya da kadavralaşmış dinî hayat alır; para, fuhuş, kuvvet ihtirası ve menfaat çatışmaları ön plana çıkar ve yerleşik hayatın getirdiği lüksün toplumu ve sosyal dayanışmayı çözücü tesirleri sebebiyle, yöneticiler iktidarlarını mutlaklaştırmaya çalışırlar. Hükümdar veya üst yönetim, bu maksatla yakın bir çevre edinir ve ayakta kalabilmek için baskıya başvurur; yönetimde ve toplumda israf artar, ihtişam, sefahet ve sefalet yanyana gelişir, vergiler ağırlaşır ve artık çöküş kapıda demektir.

Evet, 16'ncı asrın sonunda ve 17'nci asrın başında Osmanlı orduları bir yandan Kafkaslarda ve Afrika içlerinde fetihlere devam eder, bir yandan Haçova Meydan Savaşı'nda Avusturya-Alman İmparatorluğu'na son kesin zaferini kazanırken, beri yandan ise, yönetim çarkında huzursuzluklar ve içte isyanlar sürüp gitmekte, eğer tabir ağır olmayacaksa, iç çürüme ve çöküntü bir kanser gibi bünyeyi sarmaktadır. 17'nci asrın ortalarından itibaren Köprülülerin sert müdahaleleriyle sağlanan birlik sonucu batıda Girit ve Yanya gibi yeni fetihler bile gerçekleşmişse de, Osmanlı Devleti, 1683 yılında, 1,5 asır önce Muhteşem Süleyman'ın kapılarından geri döndüğü Viyana'ya sefer yapacak kadar dışta muhteşem, fakat içten çürümeye yüz tutmuş ve bir müddet sonra hafif bir silkelemeyle dalından düşecek bir meyve gibi, artık uzun sürecek bir çöküşün eşiğinde bulunmaktadır.

Burada hemen belirtmeliyiz ki, Osmanlı Devleti'nin zamanla Batı karşısında gerilemesi, sadece ilim ve teknikte ileri veya geri olmakla açıklanamaz. Uzun tetkik isteyen bu konuda burada sadece şu kadarını söyleyebiliriz ki, mesele, her şeyden önce zihniyet farklılığında yatmaktadır. Çinliler, 5000 yıldır barutu tanıyıp değişik şekillerde kullandıkları halde, barut Batı'ya geçince, ateşli silahların icadına yol açmıştır. Bu, tamamen bir zihniyet farklılığının sonucudur. Değişen Batı zihniyetinin temel unsurları, maddiyatçılık, faydacılık, kazanma hırsı, hedefe götüren her vasıtayı mübah görme (meselâ, Voltaire, Montesqieu gibi Ansiklopedistler, ekonomik sömürüyü gerçekleştiren kölecilik sistemini ahlâka aykırı görmüyorlardı), üretip servet sahibi olmak, tüketim ve ferdiyetçilikti (Cem, 337-40). Ayrıca, tamamen Haçlı seferleri, İspanya ve Sicilya yoluyla İslâm medeniyetinin ürünlerinden faydalanarak ilme, tekniğe ve geçirdiği zihniyet değişimiyle dünyaya açılan Batı, nüfus artışı, deniz ve nehir yollarının çokluğu, denizlere açık bulunması, artan ihtiyaçlar, yoksulluk gibi faktörlerle denizaşırı seyahatlere yönelmeye başlamıştı. Nitekim, Amerikalı profesör Paul Baran da, Batı'da bilim ve tekniğin gelişmesini aynı faktörlerle izah eder (The Political Economy of Growth, s:138, nakl: Avcıoğlu: 50).

Bu dönemde İslâm dünyası ise, zenginliğin ve ihtişamın zirvesindedir; bir bakıma tabiî sınırlarına ulaşmıştır. Bunun ötesinde, doğuda, batıda ve kuzeyde sürekli savaş halinde bulunmak mecburiyetindedir. Tarihte hiç bir ülke, Selçuklular ve Osmanlılar ölçüsünde dış saldırıya maruz kalmamıştır. Denebilir ki, cephelerde savaş olmadık bir gün geçmemektedir. Buna, zaman zaman iç ayaklanmalar da eklenince, çok geniş sınırlar içinde ve bünyesinde çok sayıda farklı dini, dili, kavmi barındıran bir ülkenin, bırakın bir ihtişamı devam ettirmeyi, ayakta kalmasının bile zorluğu kendiliğinden ortaya çıkar. Cemil Yener ("Şeyh Bedrettin", Varidat çevirisinin girişinde, İstanbul 1970), Şeyh Bedrettin'in yaşadığı dönem içinde Osmanlı Devleti'nin 100'e yakın savaş yaptığını kaydeder (Yetkin: 106). Ayrıca, Batı'nın yükselişinin en büyük sebeplerinden birinin sömürgecilik olduğunu, taraflı tarafsız herkes kabul etmektedir. O dönemde Batılılar, yalnız Amerika ve Güney, Doğu ve Güneydoğu Asya'nın zenginliklerini, altın ve gümüşünü elde etmekle kalmamış, asırlarca sürecek bir köle ticareti de başlatmıştır. Yani, bedava denebilecek bir iş gücü elde etmiştir Batı. Sonraki asırlarda daha da hızlanan bu köle ticareti, Afrika'yı 60 milyon insandan yoksun bırakmıştır. William de Bois'ya göre, meselâ Amerika'ya ulaşabilen her 1 köleye karşılık 5 köle, ya Afrika'da ya da yollarda ölüyordu (Avcıoğlu: 50).

İslâm dünyası, bilhassa Batı ve kuzey cephelerinden gelen saldırıları hep Haçlı seferleri olarak görmüş ve âdeta buna hak verircesine, 1917'de Kudüs'e giren İngiliz orduları komutanı General Allenby "Haçlı seferleri şimdi bitti" derken, Şam'a giren Fransız komutan ise, Selâhaddin-i Eyyubî'nin türbesinde, "Selâhaddin, işte geri döndük" diye söylenmiştir (Armstrong 1992: 40).

Gerek fert, gerekse toplum ve devlet seviyesinde mağlûbiyetler, mağlûp tarafta, biri kendisine, diğeri ise galip tarafa yönelik iki tür duygu ve eğilimin doğmasına sebep olur. Zirve, yıkılışın tohumlarını da beraberinde taşımakla birlikte, devletlerde, Fethullah Gülen'in ifadesiyle, "sistem körlüğü"nü doğurur (Ünal, 2001: 201). Sistem körlüğü, yeni gelişmelere, yeni ufuklara açılamama, ileriye dönük yeni alternatifler geliştirememe, artık sürükleyici değil, sürüklenen ve yerinde 'patinaj yapan' olma demektir. Bu hâl veya eğilim, düşüşe geçildiğinin hissedildiği anda, buna sebep olarak sistemden sapmayı gösterirken, çare olarak da sistemin ıslahını öne sürmeye yol açar. Duraklama Dönemi denilen dönemde Osmanlı yönetiminin yaptığı bu olmuştur. Buna karşılık, mağlûp tarafta galiplere karşı ise, artık onların önünde eğilme, aşağılık kompleksine kapılma ve onları taklit duygu ve eğilimleri gelişir. İşte Osmanlı yönetici elitinde Viyana bozgununu müteakip ortaya çıkan gelişme ise budur.

17'nci asrın sonlarına kadar cephelerde mağlubiyet yüzü görmeyen Osmanlı Devleti, bu ve önceki asırlarda Avrupa'da meydana gelen muazzam değişmeleri gerektiği ölçüde kavramış değildi. Bu yüzden, daima hakir gördüğü bir dünyadan bozgunla neticelenen ilk darbeyi yediği zaman, mağlubiyetin sebeplerini tam olarak kavrayamamıştı (Turhan, 1969: 209). Fakat, uzun, devamlı ve yıpratıcı harplerden yorgun, perişan, ümitsiz ve bitkin bir halde Lâle Devri'ne giren Osmanlı Devleti adamları, artık Garbın üstünlüğünü, hiç olmazsa müphem bir şekilde muayyen sahalarda kabul ediyorlardı" (Turhan 1969: 210). Osmanlı'nın Garp karşısındaki tavrı, yıllar geçtikçe hayrete, hayranlığa, aşağılık duygusuna ve neticede taklide ve yönlendirilmeye müncer oldu.

Modernleşmenin Genel Karakteri

Kabaca II. Mahmut döneminde başladığını söyleyebileceğimiz Osmanlı ve onu takip eden Cumhuriyet modernleşmesi, büyük ölçüde birbirinin devamı ve tamamlayıcısı mahiyetindedir.

İkinci Mahmud döneminde, 'ıslahat' adına Yeniçeri'nin lâğvedilip Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli bir ordunun kurulması, ilk Tıbbiye mektebinin, rüşdiyelerin, Mekteb-i Ulûm-ı Edebiyye, Mekteb-i Maarif-i İlmiyye ve Guraba mekteplerinin açılması, ilk öğrenim mecburiyeti konması, Avrupa'ya çok miktarda talebe gönderilip, Tıbbiye'de öğretimin Fransızca olarak kabul edilmesi gibi teşebbüslere girişildi. Bütün bu yapılanların, sağlam bir teşhis sonucu başvurulan gerçekçi tedavi yöntemleri olup olmadığı veya ne ölçüde böyle olduğu bir yana, bu dönemde devlet ve saray teşkilâtında, yaşayış tarzında, kılık ve kıyafette değişiklikler meydana gelmiş, saray teşkilât, teşrifat ve tefrişatı (döşemesi) Avrupa saraylarına göre yeniden tanzim edilmiş, sarığın yerini fes, şalvarın yerini pantolon almıştır. Yine bu dönemde, Padişahın resmî yerlerde şarap içilmesine müsaade ettiğini, resmini büyük merasimlerle resmî dairelere astırdığını ve ecnebilerle sıkı temaslarda bulunduğunu da görüyoruz. Adolphus Slade isimli, Müşavir Paşa unvanıyla donanmada hizmet gören bir batılı, II. Mahmud'un ıslahat hareketleriyle ilgili olarak şu dikkat çekici yorumda bulunur. "Memleketini yeniden ihya edeceğini söyleyen ve bu hususta devlete misal teşkil etmek mecburiyetinde olan bir şefin, medeniyet hikmetlerini öğretecek yerde, sarayında üniformalı uşaklar kullanmak gibi teferruatla meşgul olması, Türkiye'de büyük bir ihtiyaca cevap olmak üzere meydana getirilen ıslahatın mahiyeti hakkında bana daha ilk nazarda bir fikir vermek için kâfi gelmişti... Frenkler, camiye gitmeği ihmal ettiği, şarap içtiği, çizme giydiği, Hıristiyanlara ziyafet verdiği, alkışlarına karşı mültefit davrandığı ve bilhassa nakiselerini (eksikliklerini) aynen taklit ettiği için onu methetmektedirler... Hülâsa Mahmut, bırakması lâzım geldiği yerden işe başlamıştır" (Turhan 1969: 236).

Bu noktada, Cumhuriyet modernizminin, Osmanlı modernizminden farklı bir yol ve yöntem izlediğini söylemek zordur. Cumhuriyet modernizmi, millî veya yeni ifadesiyle ulus devlet temelinde, dinin ve toplumda dinî dayanışmanın yerine milliyetçilik kapsamında Türkçülüğe, düşüncede pozitivizme, yönetimde lâikliğe, hayat anlayışında sekülerizme (dünyevîlik) dayanır. Bu genel çerçeve içinde İslâm'ın yerine, daha çok İslâm öncesi dönemlere dayanan unsurlarıyla Türkçülük ve çok uluslu, çok dilli, çok cemaatli Osmanlı Devleti ve toplumunun yerine ise, Türkçülük temelinde üniter bir ulusal devlet ve üniter bir Türk toplumu oturtulmaya çalışılmış; İslâm'a dayalı Osmanlılık geçmişi bütünüyle reddedilip, yeni oluşturulmaya çalışılan kültür, dile varıncaya kadar bu geçmişten arındırılmaya çalışılırken, Türkiye sınırları içindeki bütün Müslüman veya Müslüman varsayılan unsurlar Türk; Rum, Yahudi, Ermeni gibi gayr-ı Müslim unsurlar ise azınlık cemaatleri olarak görülmüştür.

Yaşantı olarak, Cumhuriyet idaresinde modernizmi benimseyenler, onu zahirî bir Batılılaşma olarak algıladılar. Bu çerçevede seküler (dine yer vermeyen) milliyetçilik modern ve Batılı, aynı zamanda ulus-devlet projesi içinde, buna karşılık İslâm'a ait, bilhassa düşünceye ve hayata müteallik her şey ise gerici, Doğulu ve dolayısıyla modernleşmeye karşı olarak takdim edildi ve özellikle devletin müdahil bulunduğu sosyal alan İslâm'a mümkün olduğunca kapalı tutuldu. Yeni Türkiye'nin şekillenmesinde Batı ve Batılı görünen her şey bu şekilde âdeta kutsanırken, çok ilginç bir şekilde, (Kurtuluş Savaşı, yeni Türkiye'ye bağımsız bir ülke ve ulus-devlet karakteri verme adına, ayrıca yeni yapıyı meşrulaştırma maksadıyla bol bol kullanıldı ve) bu defa Batı, emperyalizmin merkezi olarak gösterildi (Atasoy 1996). Bununla birlikte, yine ilginç bir nokta olarak, Cumhuriyet modernizmi, dış politikada bütünüyle Batı'ya yaslandı. Bu politikanın gereği olarak, meselâ 1935 yılında Kudüs'te toplanan İslâm kongresine katılma adına yapılan daveti Dış İşleri şöyle karşılıyordu: "Kudüs'te, oranın müftüsü tarafından şurada-burada kendisine iltihak eden arkadaşlar ile akdine teşebbüs edilen İslâm kongresinin mahiyeti, ilan olunan mahiyetine göre şeriatçıdır. Hariciyemiz haber alır almaz derhal alâkadar devletlerle temasta kusur etmedi. Bilhassa bir Hilâfet meselesinin hiç bir suretle mevzubahis olmayacağı ve büyük Britanya İmparatorluğu'nun bu kongreyi asla himaye ve teşvik etmediği, milliyetleri terakki yolundan alıkoymaya çalışan böyle teşebbüslerle Cumhuriyet Türkiyesinin bir alâkası olamayacağı tabiidir" (T. Rüştü Aras, "Lozanın İzlerinde", nakl: Sebil, S: 22). Fransa'ya karşı verdiği bağımsızlık savaşında Cezayir'e, 1952'de Birleşmiş Milletler'de desteğini esirgeyecek kadar Batı yörüngeli olan bu politikayı en iyi ifade edenlerden biri İhsan Sabri Çağlayangil olmuştur: "Türkiye'nin Batı'ya yönelik siyaseti, tarihinin, coğrafyasının ve büyük lideri Atatürk'ün mirası olan bir siyasettir. Bunun değişmesi için çok önemli sebepler lâzım. Ben diyorum ki, Türkiye'nin gerek ihtiyarıyla, gerek rızasıyla, gerekse hissî sebeplerle Batı'dan ilişkisini kesebileceğine inanmıyorum. Yani, benden dünya yıkılır, Türkiye yerini bulur, falan gibi bir cevap beklemeyiniz. Benim öyle geniş hayalli cevaplar vermeğe ne takatim, ne de niyetim var! Türkiye, siyasetini çizmiştir" (Sebil, S: 102).

Cumhuriyet modernizmi, İslâm'ı yönetimden ve büyük ölçüde sosyal hayattan dışlama dışında, Osmanlı modernizminden farklı olmadı. Cumhuriyet eliti de modernleşmeyi, büyük ölçüde Osmanlı eliti gibi anladı. Meselâ, 1925 yılında Anadolu'yu gezen İngiliz maslahatgüzarı Edmons, İngiliz Dışişleri Bakanı Henderson'a çektiği telgrafta şöyle diyordu:

Medeniyet, Türkiye'de hem yerli halk, hem de resmî görevliler için aynı manâyı ifade ediyor. Bu kelime, her iki grup için de dekolte elbise, içki, dans, kravat, yüksek topuklu ayakkabı, zenginler için gece elbisesi, hava kurumuna üyelik, futbol, en son yazılan romanlar ve diplomatik skandallardan bahsetmek ve Avrupa mobilyalarıyla dolu salonlarda 'alafranga' yemek yemek anlamına geliyor... (Yol, 25 Şubat 1977).

16'ncı asırda başlayıp, yaklaşık 5 asır devam eden ve Osmanlı modernleşmesinin ana sebeplerinden biri olan Batı koloniyalizmi veya emperyalizmi, Osmanlı Devleti başta olmak üzere bütün İslâm dünyası için çok olumsuz roller oynamıştır. Kenyalı profesör Ali Mazruî, bu emperyalizmin, Osmanlı ve Cumhuriyet modernizmi dahil, İslâm dünyasının tamamında halâ görülen keşmekeşlikteki tayin edici etkisini 4 madde halinde çok güzel ifade eder:

1) Sanayileşme olmadan kentleşme,
2)
Üretime dönük insan gücü yetiştirmeden sözlü (ezbere dayalı) eğitim,
3)
Bilimselleşme olmadan sekülerleşme (bilimin yükselişi olmadan dinin çöküşü),
4) Kapitalist disiplin olmadan kapitalist tamah. (Fuller ve Lesser, 1996: 33)

Gerçekten de, 1838 Ticaret Anlaşması ve Tanzimat'la yeni bir merhaleye girip hızlanan ve sonuçta Devlet-i Âliye'nin tarihe karışmasında önemli faktörlerden birini teşkil eden Osmanlı modernleşmesi, Osmanlı toplum yapısı gibi, ekonomisini de çökertmiştir.

Batı'nın güçlü devletleri, Osmanlı ıslahat hareketlerinin, Osmanlı Devleti adına diriltici bir etkisi olmaması ve bu hareketlerin daima menfi neticelenmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Meselâ, ıslahat hareketlerinin olumsuz noktalarına yukarıda kısaca temas ettiğimiz II. Mahmut döneminde Yeniçeriliğin kaldırılmasından hemen sonra İngiliz, Fransız ve Rus filoları Navarin'de Türk donanmasını yok etmiş (1827); Balkanlardan inen Rus ordusu, Edirne'yi alıp, İstanbul'a doğru ilerlemeye başlamış (1829); Fransız ve İngilizlerin teşvikiyle, Kavalalı Mehmet Ali, devlete baş kaldırarak, Kütahya'yı ele geçirmiş ve İstanbul'u tehdit etmeye durmuş, bunun üzerine Sultan II. Mahmut, Rus ordusunun ve savaş gemilerinin yardımını istemek zorunda kalmıştır (1833). Kısaca Batılı devletler, teşvik eder göründükleri ve yer yer dikte ettikleri ıslahat hareketlerinin, Osmanlı Devleti'nin çöküşüne ve kendi lehlerine hizmet etmesi için ne gerekiyorsa yapmışlardır.

Çöken Ekonomik Yapı ve Yolsuzluklar

Osmanlı Devleti'nde serbest ticaret belli kayıtlar altında yapılır ve yerli tüccar daima korunurdu. İç ticaret Osmanlı tebasına ait olup, yabancı tüccar, içeride yerli tüccarla rekabet edemezdi. "Yed-i vahid (tekel)" denilen bu usûl, ithal mallarına da uygulanırdı. 19'uncu asırda bütün dünyayı açık pazar haline getirmeye çalışan Batı emperyalizmi, bu yüzden, Osmanlı topraklarındaki bu ticari kayıtların kaldırılmasını istiyordu. 1838'de yapılan ticaret anlaşmasıyla, dış mallara ve yabancı sermayeye karşı korunma tedbirleri getirilmeden içerideki kayıtların kaldırılmasıyla, sanayileşememiş ve dolayısıyla üretimde Batı ile rekabet etmesi mümkün olmayan Osmanlı toprakları, Batılı sanayileşmiş ülkeler için bir açık pazar haline geldi. O kadar ki, artık Batılı bir tüccar, Osmanlı ülkesinde sattığı mallar için % 5 vergi öderken, bir Osmanlı tüccarı, yabancı ülkelere ihraç edeceği, hattâ yalnızca Osmanlı eyaletlerinin veya beyliklerinin birinden öbürüne taşıyacağı emtia için, % 12 vergi ödemekle yükümlü tutuluyordu. Neticede, büyük oranda el tezgâhı üretimine dayanan yerli sanayi çöktü. 1847'den önceki yıllarda Bursa günde 25.000 okka ipek işleyen 1000 tezgâha sahipken, işlenen ipek miktarı 4.000 okkaya, tezgâh sayısı 75'e düştü. İngiliz Edward Michelsen, Türk sanayiinin durumunu 1858'de şöyle anlatıyordu: "Yabancı memleketlerde büyük ünü olan Türk sanayiinin bir çok kolları şimdi tamamıyla yok olmuştur. Bunlar arasında pamuk sanayii gelir ki, Türk pamuğu bugün tamamıyla İngiliz sanayii tarafından sağlanmaktadır (Avcıoğlu 1977: 109).

Ticaret anlaşmasının ardından gelen Tanzimat reformlarından asıl maksat, yerli azınlıkları Sultan'ın en hür, en gözde uyrukları yapmaktı. Nitekim, İngiliz Büyükelçisi Canning'in perde arkasından yönettiği Tanzimat reformlarından Türkiye'de yararlananlar, paşaların yanı sıra, Batı kapitalizminin yerli komisyonculuğu rolünü yüklenen gayr-ı Müslim aracılar olmuştur (Avcıoğlu, 1977: 109).

1854'te dış borçlanma çığırı açıldı. Lütfi tarihine göre, sayesinde "ol vaktin dişlicelerinin çok şey kemirdiği" bu çığır, Düyun-u Umumiye'yi doğurdu. Neredeyse bütün yerli tarım ürünlerine devletin borçları karşısında âdeta ipotek koyan Düyun-u Umumiye idaresinde 1912 yılında, 5653'ü sürekli, 3253'ü geçici 8931 memur çalışıyordu. Bu personelin tayin ve azli, doğrudan doğruya Düyun-u Umumiye Meclisi'ne aitti; yani bunların Osmanlı Devleti ile hiç bir ilişkisi yoktu. Ama bu personel, görevlerinin ifasında, devlet memuru sayılmaktaydı ve Osmanlı memurları, bunlara yardımcı olmakla yükümlüydü. Devletin tayin ve azledemediği bu personel, devletten emekli maaşı alma hakkına da sahipti. Dış borçların toplam teminat tutarı 16.330.000 Osmanlı lirasını bulmaktaydı ki, bu miktar, devlet gelirlerinin yarısı demekti. (Avcıoğlu 1977: 109)

Benzer çığır ve çizginin, genel manzarasını batılılaşma ve modern medeniyet adına yapılan inkılâplar, bu inkılâpların getirdiği sosyal değişim, bir çeyrek asır süren tek parti idaresi ve daha sonra istenilen seviyede yerleştirilemeyen ve sık sık kesilen demokratikleşme teşebbüsleri ve ekonomide belli ölçülerde dışa bağımlılığın oluşturduğu Cumhuriyet döneminde de önemli ölçülerde devam ettiği görülecektir. Pek çoğu itibariyle gayr-ı meşru yollardan veya yolsuzlukla kazanan tüketim çılgınlığı içinde bir zengin sınıfın türemesi ve bilhassa bu zengin sınıfın Batılılaşma adına israf içinde bir hayat sürmesi, Osmanlı modernleşmesinde olduğu gibi, bu modernizmin de göze çarpan bazı özellikleri olarak ortaya çıkmıştır. Meselâ, yeni başkent Ankara'ya 10 parasız gelen bazı arsa ve imar spekülasyoncuları kazandıkları yüzbinlerce lirayı dış bankalara aktarmakta; Yakup Kadri'ye göre yönetim, arsa ve imar spekülatörlerine mani olarak, bir şehir planını tatbik edebilecek bir potansiyel ortaya koyamamakta (Avcıoğlu, 1977: 435); Falih Rıfkı Atay ise, resmî işlerini halletmek üzere Ankara'ya gelenlerin, rejimin düşmanlarına pay kaptırmama adına bizzat devlete yakın olanlar tarafından haraca kesildiğini ve o dönemde yoksul sayılabilecek bazı kimselerin birkaç yıl içinde iki özel otomobil, köşk, kotra sahibi olabildiklerini yazmaktadır (Yetkin, 1980: 480-481).

Parti teşkilatında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, değersiz deri ihraç ediyormuş gibi göstererek, aslında altın değerindeki yünü kaçak olarak ihraç eden, bu yoldan sağladığı dövizi yurt dışında biriktiren, bunun da ötesinde, yabancı firmalar adına "casusluk" yapan önemli kişiler vardır (Avcıoğlu 1977: 475). Türk parasını devalüe eden 1943, 7 Eylül kararlarının iktidarın yakınlarına önceden bildirildiği, parti teşkilatında yer alan bazı ileri gelen zenginlerin piyasa oyunları yaptırdığı, onlara açıktan milyonlar kazandırılarak, komisyon alındığı söylentileri o dönemde ayyuka çıkmıştır (Avcıoğlu, 1977:620). Ticaret Bakanı Behçet Uz, 1942'de savaş ekonomisi uygulandığı bir zamanda, "İngiltere'nin dahi cüret edemeyeceği bir liberalizm şampiyonluğu ile" fiyatları serbest bırakmış, bunun sonucunda buğday 13,5 kuruştan 100 kuruşa, zeytinyağı 85 kuruştan 350 kuruşa fırlamıştır. 85 kuruştan stok edilen 16 bin ton zeytinyağının 350 kuruştan satışı, tabiî ki bir kısım tüccarın yararına işlemiş, ordu ihtiyacı için el konulan büyük miktarda motorlu araç lastikleri, belirli kişilere tahsis edilmiştir (Avcıoğlu, 1977: 472). Kısaca, Türkiye'de bilhassa şu son yıllarda çok büyük boyutlarda ortaya çıkan yolsuzluklar yeni bir olgu olmayıp, kökleri hayli derinlere kadar uzanmaktadır.

Değişen Hayat Modeli

19'uncu asrın ikinci yarısında başlaya dış borçlanma, pek çok rical-i devlet başta olmak üzere, bundan istifade eden elit bir kesime borçla muhteşem yaşama kolaylığını öğretti. Bir kere, Osmanlı ülkesine sermaye akımı girmeye başlamıştı. Milletin bir kısmı, yüksek denilen sınıflardan başlayarak, Avrupa uygarlığının fikrî ve bedenî zevklerine alışıyordu. Avrupa fikirleri, Avrupa âdetleri, Avrupa libasları, Avrupa kitapları, Avrupa kanunları, Avrupavari saraylar, kâşâneler, sahilhaneler, mobilyalar, Avrupavari tiyatrolar, daha neler neler, İstanbul'dan saray ve vükelâ dairelerinden her tarafa yayılıyordu. Bu, mahut devr-i Tanzimat'tı.

Belli tarım ürünleri ihracı sayesinde yapılan ithalâtın önemli bir kısmı, tarım ve sanayiinin kalkınmasına değil, büyük şehirlerdeki bu yüksek tabakaların tüketimini karşılamaya gidiyordu: Kibar mahallelerdeki mağazalarda, "yok, yok" idi. Un, pirinç, şeker bile dışarıdan sağlanırdı. Piyasada Hollanda, İsviçre, Fransa peynirleri, süt hülâsaları, her türlü meyve, sebze ve balık konserveleri satılmaktaydı. Bakkal dükkânları, Avrupa ve Amerika mallarıyla doluydu. Domates konservelerinin en iyisi İtalya'dan geliyordu.

Saray kadınları da Batılılaşmaya ayak uydurmuştu. Bilhassa Paris'ten ve Viyana'dan getirilen dekolte elbise giyen sultanlar, keza Avrupa mobilyalarıyla dolu salonlarda "alafranga" yemek yiyorlar, en son yazılan Fransızca romanlardan veya diplomatik skandallardan bahsediyorlardı. Âdet haline gelmiş olan Avrupa modasına uymak arzusu, kadınların para sarf etmek hususundaki gayretlerini büsbütün kamçılıyordu. Eski kıyafetlerini tamamen terk etmişler, şimdi İmparatoriçe Eugenie gibi parlak ayakkabılar, Paris modeli danteller, sunî çiçekler kullanıyorlardı (Avcıoğlu 1977: 19-201).

Aynı yapı, Cumhuriyet döneminde hiç de farklı olmadı. Aktaracağımız iki misal, genel görüntüyü resmetmeye yeter:

Cumhuriyet burjuvazisinden Ankara'da oturanlar, Cumhuriyet kutlamalarından iki ay evvel İstanbul terzilerine taşınmaya başlardı. Gerek Kalgurisi'de, gerek Fegara'da en son Paris modelleri Ankaralı hanımlar tarafından kapışılıyordu. Beyler, fraklarını ya daralmış, ya eskimiş bularak, yeniden gece esvapları ısmarlıyorlardı. İlk yıllar, bir kuyruklu ceketle bir silindir şapkayı kâfi sananlar, şimdi klak ve makferlan peşinde koşuyorlardı. Yazık ki, bu artikellerin bir kısmını, stoklar tükenmiş olduğu için bulmak kabil olmuyor ve Beyoğlu'nun belli başlı mağazaları vasıtasıyla Avrupa'ya ısmarlamak lâzım geliyordu. Bu sırada dans iskarpinlerinin fiyatı üç dört misline fırladı. Gerçi yeni çıkan "Âdab-ı Muaşeret" kitabında maskaratsız olmak şartıyla, bağlı rugan iskarpinlere mesağ vardı. Lâkin, zerafetin en ileri şartlarını yerine getirmek, asrîliğin ihmal götürmez bir şiarı telâkki olunuyordu. (Nakl: Avcıoğlu, 1977:440-41)

Doğan Avcıoğlu, bu burjuvaziye tipik bir örnek olarak, yeni zenginler arasına giren eski millî mücadelecilerden Hakkı bey adlı birini nazara verir.

Hakkı beye de, artık bir Avrupalı gibi giyinip süslenmek, bir Avrupalı gibi dansetmek, bir Avrupalı gibi yaşayıp eğlenmek ve hele bu iddiada Avrupalılar nezdinde Avrupalılar arasında muvaffak olmak, büyük bir zafer kazanmak kadar ehemmiyetli görünüyordu.

Bu yeni Türk muhitine yeni girmiş bazı ecnebiler, Hakkı beye, "Bu Almanca'yı Berlin'de mi öğrendiniz?" veya eşi Selma hanıma, "'Hiç şüphesiz Paris'ten giyiniyorsunuz" dedikleri vakit, sanki medeniyet yolunda bir geniş adım atılmış gibi oluyor, eşte dosta bir düğün dernektir gidiyordu. Lâkin, bu muvaffakiyetlerin bir nevî rekabet ve bir nevî kıskançlık hisleri uyandırdığı da oluyordu. O vakit, bütün aileler arasında bir giyim kuşam yarışıdır başlıyordu.

Kapısında bir Stude Baaker otomobili her dakika emrine âmade duruyor, içeride elektrikle işler en iyi cinsten bir mobilya gramofon en son dans havalarını durmaksızın çalıyordu. Çocuklar, bir İsviçreli mürebbiyenin eline bırakılmıştı. Bu İsviçreli mürebbiye, aynı zamanda Murat beyin karısıyla kız kardeşine Fransızca, dans, âdâb-ı muaşeret dersleri verirdi. (s: 440)

Köy ve Köylünün Durumu

İttihad-Terakki önderliğindeki II. Meşrutiyet yıllarında devletin çöküşü hızlanır. Her şey, eskisinden çok daha kötüdür. Bu yıllarda köylünün durumu ise, pek çok Anadolu vilâyetini gezen Tanin Gazetesi muhabiri Ahmet Şerif'in tesbitleriyle şöyledir:

Köylü mahkemeye gidiyor, fakat köylünün işini görmeye memur olan hakim efendi saatlerce sonra geliyor... Köylünün kulakları, zaten öteden beri memurların rüşvetsiz iş görmedikleri, devlet katında fakir ile zenginin eşit olmadığı hakkında işittiği sözlerle dolmuştu (s: 20).

Halk, genellikle hükümetten... adalet bekliyor... Halkın asıl şikâyetlerinden biri de mahkemelerin durumu... bugün için, onun görüşüne göre mahkeme adalet kapısı değil, zorluklar merkezidir (s: 20, 22).

Köylü, hiç olmazsa rüşvetçi, ahlâksız memurların değiştirildiğini, söz gelişi köye gelerek, beş paralarını almadan kendilerine yemek, hayvanlarına yem verdiği jandarmalara karşı korkudan titremeye artık gerek kalmadığını anlamak ve bu gibi, önemsiz sanıldığı halde, onun görüşüne göre pek önemli olan yönlerde bir değişiklik görmek istiyor... Memleket, haraplıktan, cahillikten, zulüm ve zorbalıktan, adaletsizlikten feryat ediyor; halk, birçok yerde tohumluk bulamıyor... "Bu sene... çiçek hastalığı baş gösterdi. Çocuklarımızın aşılanması için devlete, kaymakama başvurduk. Kaymakam, 'Paramız yoktur, aşı memuru nereden gelecek, sizin çocuklarınızda çiçek varsa ben ne yapayım?' diye bizi kovdu..." Hastalık, bir aydan beri köyde çocuk bırakmayarak 250-300 çocuğu götürdükten sonra... Köye jandarmalar, tahsildarlar gelir; köylü, zaten misafir sevdiğinden bunları doyurmayı kendisine bir görev bilir. Fakat bu adamlar bununla yetinmezler, kuzu kestirirler, hayvanlarına zorla yem alırlar, köylünün her şeyinde gözleri vardır. Yerler, içerler, beş para vermeksizin giderler... Bir de, tapu dairesine uğrayıp çıkmak... gerekti. Bütün defterler kazıntı, silinti içinde, sayfalar yırtılmış, kopmuş, perişan bir durumda... Kayıtlar değiştirilmiş. Hasan'ın bilgisi olmaksızın üzerinde kayıtlı bulunan malları Hüseyin'e ferağ edilmiş ki, bu gibi durumlar, artık basit işler sırasına girerek her zaman olabilirmiş... (s: 25, 26, 47, 58)

Birinci mevki yolcularından bir matmazel, çizilmiş bir iltifat dairesi arasında piyanonun önünde şuh ve sevinçli kalbini terennüm ederken, güvertede bir kız, o matmazelden daha güzel bir kız titriyor, öksürüyor, öksürüyordu... Yaşayışında sefalet, seyahatte, vapurda, trende, her yerde sefalet... Daima sefalet... s: 152)

Asırlarca süren bir ihtişamın yerini bıraktığı sefaletin üzerinde Mehmet Akif şöyle ağlıyordu:

"Harap iller, serilmiş hanümanlar, başsız ümmetler..
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar;
Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar..
Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar;
Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar..
Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;
Riyalar, türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler..
Örümcek bağlamış tütmez ocaklar, yanmış ormanlar;
Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar..
...

Ipıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar;
Emek mahrumu günler, fikr-i ferda bilmez akşamlar...
Geçerken ağladım geçtim; dururken ağladım durdum;
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum."

Köylünün durumu, bir takım iyileştirme çalışmaları dışında, Cumhuriyet dönemine de uzun süre fazla bir değişiklik arz etmedi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında "Milli Koruma Kanunu"nun verdiği yetkilere dayanan hükümet, tarım ürünlerinin fiyatını çok düşük tutmakta, "Köylüden alınan yol vergisi, hele 1943'te çıkarılan Toprak Vergisi, savaş bunalımını âdeta köylünün sırtına yüklemekte, ürünün % 10-12'sini toprak vergisinden ötürü aynî olarak devlete vermek zorundaki köylü, çoğu halde varını yoğunu satmakta, el kapısına ırgat gitmektedir. Tahsildar baskısı ve dayak," bugün bile köylerde hatırlanmaktadır" (Cem 1977: 400). "Vergiyi ödemesi için toprağın bir bölümünü ağaya satanların sayısı çoktur. Köylü, binbir güçlükle toparladığı aynî vergiyi, köyünde tartıp, kasabaya bizzat taşımakta, ne var ki bu kez, sorumlu memurların farklı muamelesiyle karşılaşmakta, vergisini tam ödemediği, belirli bir kiloya daha gerek olduğu kendisine söylenmekte ve bu durumda köylü, ya rüşvet vermek zorunda kalmakta, yahut dayağa rıza göstermektedir (Avcıoğlu, 1977:620).

Fethullah Gülen'in Bakışıyla Osmanlı Modernleşmesi

Fethullah Gülen, Diriltici Ruh yazısında, modernleşme öncesi Müslüman-Türk toplumunun ana dinamikleriyle, Osmanlı modernleşmesindeki olumsuzlukları paradoksal bir biçimde dile getirir.

Gülen, bu yazısında, eskiden idareciden sokaktaki vatandaşa kadar bütün insanımıza hakim olan civanmertliği, Alparslan'ın "Romen Diyojen'i hüngür hüngür ağlatan mürüvvet ve âlicenâplığı'nı, Antalya kalesinde haçlılarla karşı göğüs göğüse dövüştükten sonra, elde ettiği esirlerin bütününü hürriyete kavuşturan Kılıçarslan'ın asalet ve insanlığı'nı, Akşemseddinlerle temsil edilen ruh ve iman kuvvetini, Fatih'in affediciliği, müsamahası, mağlûplara sonsuz haklar bahşetme ve civanmertliğini ve Yavuz Selim'in, Mısır'ın fethinden dönerken, halkın karşılama ve alkışını görmemek için, şehre gece, gizlice ve her türlü gösterişten uzak girişini örnek verir. Ardından, insanlık ve mürüvvetin yerini sunîliğin, yiğitliğin yerini namertliğin, ruhî düşüncenin yerini kaba kuvvetin, kerim olmanın yerini hokkabazlığın, inancın yerini inkârın almış olmasına karşı çıkar. Sonra, ruhun kolsuz kanatsız ve vicdanın ledünnî zevklerden mahrum bırakılmasını, gönlün bir kısım hasis menfaatler uğruna binbir uğursuz heyecanın kaynağı haline gelmesini; nihayet, gerilerden geri bir hayat dekoru içinde tembellik, plansızlık ve cehaleti, aşksızlığı ve heyecansızlığı eleştirir. Bunun da ardından şu değerlendirmelerde bulunur:

Âh, o istismarcı yaramaz hokkabazlar! Vah, o aldatılan mazlumlardan daha mazlum yığınlar!..

Bütün bunlar oldu ve olacaktı da. Zira toplum, kendini yenileme kertesine gelmiş olmasına rağmen, ışıktan yoksun ve yol gösterici fikir adamından mahrum bulunuyordu. Garb, kendisini yenilerken, onun o günkü felsefî düşüncesini temsil eden Descartes, hür olmayan düşünceye düşünce nazarıyla bakmamasına karşılık; bizde tefekkür, çoktan sarılıp sarmalanıp bir kenara konmuştu. O devirde batılı düşünür, eşya ve hadiselere nüfûzda, kâinat kitabına olan aşkından, Yaratıcı'ya giden yolları araştırırken; bizde inkılâp diye binbir şenaatin kol gezdiği "Lâle Devri", daha doğrusu milletçe çakırkeyf olma devri yaşanıyordu. Dünyanın bir kesiminin, "âyât-ı tekviniyye"yi düşünce menşûrundan (prizma) geçirerek kâinatları fethetmeye koyulmasına karşılık; beri tarafta bir girdap halini almış ve bütün değerlerimize meydan okuyan bir nefsanilik ve ruh sefâleti... (Sızıntı, Mart 1983)

Cumhuriyet Modernizmi ve Din

Hakan Yavuz, Cumhuriyet modernizmi ve onun İslâm'a bakışı konusunda özetle şu yorumda bulunur:

Reformlar, Türkiye'yi refah ve çatışma alanlarına böldü. Refah alanları "beyaz Türkler" veya devlet gücünü elinde tutan siyasi elit etrafında oluşurken, çatışma alanları halkın fakir kesimlerini - siyah Türkler - kapsadı. Din, siyah Türkler tarafında kaldı ve halkın çoğunluğunu oluşturan bu kesimin beyaz Türklerin Kemalist söyleminde dışlanmasının temeli oldu. Beyaz Türk'ün güya lâiklikte anlamını bulan kimliği, dine karşı militan mücadele ideolojisine dayanmış ve onun ruhu, Türkiye'nin geleneksel bünyesinden sürekli rahatsızlık duymuştur. Bunlar, İslâmî güçlerle karşılaşmalarında kendilerini lâik, akılcı ve Batıcı olarak düşünseler de, aslında Batı hakkında da ve lâikliğin ne olduğu konusunda da çok az bilgi sahibidirler. Bir cinsin ruhunun bir başkasının bedenine girmiş ve böylece cinsiyet değiştirmiş bir mahiyet arz eden modern Türkiye, sürekli bir gerilim içinde olmuş ve devlet, yeni benimsenen Türk millî kimliğini yerleştirmek ve İslâm ile Osmanlı mirasından kopmak için orduyu, okulları, medyayı ve sanatı kullanmıştır (Cleansing Islam from the Public Sphere, Journal of International Affairs, Sonbahar 2000, 22-26).

Yukarıda da ifade edildiği gibi, Türkçülük ve pozitivizm temellerine oturan, İslâm'ı bilhassa devletin doğrudan müdahil bulunduğu alanlardan ve sosyal hayattan tecrit etmeyi esas alan Cumhuriyet modernizmi, Hakan Yavuz'un da ifade ettiği gibi, İslâm'a hiçbir zaman sıcak bakmamıştır. Öyle ki, zaman zaman onun bir vicdan işi olarak kalmasına bile tahammül gösterememiştir. İslâm karşıtlığı ve Batı hayranlığı o derecededir ki, bir dönemin Adalet bakanı Esat Mahmut Bozkurt tarafından devletin resmî dininin Hıristiyanlık olması bile teklif edilebilmiştir (Mısıroğlu: 94). Aynı bakanın, İsviçre Medeni Kanunu'ndan alınan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin Esbab-ı Mucibe Lâyihasını 17.2.1926 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunarken, bu lâyihada İslâm hakkında kullandığı ifade, son derece manidardır: "Türk Medeni Kanunu Tasarısı, yürürlüğe konulduğu gün, ulusumuz, 13 yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, uygarlığın içine girmiş olacaktır." Burada, İslâm'ı "hastalıklı inançlar ve kargaşa" olarak takdim bir yana, Türkler sanki 13 asırdır, yani İslâm'ın doğduğu günden beri Müslümanmış gibi çok büyük bir tarihî hata da işlenmektedir.

Bu dönemin yöneticisi ve aydını, edebiyatta tabiatçı veya sembolist, ahlâkta ilimci, düşünce ve felsefede pozitivist ve rasyonalist, eğitimde tamamen yine pozitivist ve rasyonalist, kâinat ve insan soyunu açıklamakta Darwinci, iktisatta teorik olarak liberal/kapitalist, siyasî yönetimde cumhuriyetçi, devlet düzeninde dine karşı lâik ve inancında ise tamamen materyalisttir!

3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'nin lâğvı üzerine çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla bütün din eğitim okulları kapatılmış, ancak İmam-Hatip mektepleri açılmasına müsaade edilmiştir. Kısa zamanda sayıları 29'a varan İmam-Hatip mekteplerinin sayısı, 1929 yılında 2'ye indirilmiştir (Karpat, 236). 1931 yılında ise bu okullar tamamen kapatılmıştır. Vedat Nedim Tör imzasıyla, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) hakkında yayınlanan bir kitapla ilgili olarak Eşref Edip beye gönderilen Dahiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, 653 sayı, 17 Mayıs 1934 tarihli yazıda ise şöyle deniyordu: "Mektubunuzu aldım. Biz, her ne şekil ve sûretle olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyât yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücûda getirilmesine taraftar değiliz. Zât-ı âlilerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız. Ancak, günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz."

Bir yandan, bazı camiler asıl fonksiyonundan uzaklaştırılır, hattâ kapatılırken, bir yandan da ezan aslî dilinden Türkçe'ye çevrilerek okunuyor, namazda Kur'ân'ın Türkçe tercümelerinin okunması için de teşebbüslerde bulunuluyordu. Bilhassa İsmet İnönü devrinde dinsizlik cereyanları çok daha artıyor, bir başbakan, "halkın kafasından din fikrini silmek için bize bir 30 sene daha lâzım" derken, bir Millî Eğitim bakanı da, "bugün 40.000 yobazın yuvalarını tarumar ettim" diye şampanyalar patlatabiliyordu. Yine, Başvekâlet Matbuat Umum Müdürlüğıü tarafından 1945 yılında gazetelere, "Gazetelerinizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis yazı, mütalâa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütalâa kabilinden olan her türlü makale ve fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakki edilmesi ve başlanmış bu gibi tefrikaların en geç 10 gün zarfında nihayetlendirilmesi" talimatı gönderiliyordu (T.C Başvekâlet; Matbuat Umum Md., İç Matbuat Dairesi, 1945).

Bu dönemde, köyde doğup büyümüş öğretmenlerle köyü kalkındırma adına kurulan Köy Enstitüleri ise, bilhassa halk nezdinde bir başka problemin kaynağı idi. Bu okullar, 26.12.1954 günü, Büyük Millet Meclisi'nin 22'nci toplantısında görüşülürken, devrin Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri, bu kurumlarda, "Biz hâlâ rejimi (komünizmi) kabul ettirmiyorsak, bu, o rejimin kötülüğünden değil, bizim kafalarımızın geriliğindendir. Son varılacak nokta, vatan, sınır kavgaları atılarak aile ve memleket diye bir şeyin tanınmadığı, bütün insanların kardeş olarak yaşamaya çalıştıkları bir merkezdir. Bunun için yapacağımız iş, hükümeti devirerek yerine geçmek, komünistliği ilân etmektir. Aile kudsiyeti bir saçmadan başka bir şey değildir. Bunları ortadan kaldıracak elemanlar bizleriz." şeklinde komünizm propagandası yapıldığı ve bu şekilde öğrencilerin zehirlendiği, Komünist Manifesto'nun teksir edilerek öğrencilere dağıtıldığı; ahlâkî gelenek ve göreneklerimize aykırı her türlü hareketlerin maruz görüldüğü, hattâ teşvik edildiği ve çirkin muamelelere hedef olan ve mukavemet gösteren bazı kız öğrencilerin bıçaklanarak tecavüze uğradıkları üzerinde durmuştur.

Bu okullardan mezun olanlar halk tarafından hiç bir zaman sevilmemiş ve kabûl görmemiştir. Doğu Anadolu illerinde tetkiklerde bulunan Mümtaz Turhan'a, köylülerin çocuklarını okullara göndermeyişlerine sebep olarak verdikleri cevap şöyledir: "(Bu öğretmenlerin) işleri güçleri bir araya gelip, mütemadiyen şarkı söyleyip oynamaktır. Âdetlerimize, ahlâk kaidelerimize riayet etmiyor, bizleri hakir görüyorlar. Bunlar geleli köylerde hürmet diye bir şey kalmadı. Bunlar, tuhaf yetiştirilmiş bir acayip insanlar; bunlarla biz anlaşamıyoruz, görseniz bize hak verirdiniz." (Turhan, 1969:147) Okudukları tarih kitaplarında, 'Müslümanlığın uydurma bir' din olduğu, İslâmî mukaddesatın hurafeden ibaret bulunduğu yazan, kendilerinin insandan değil, hayvandan geldiğine inanan, her türlü mukaddesatı ve manevî/ahlâkî duyguları reddeden bir nesildi bu. Bunlar, gittikleri her yerde kendilerine bir kaç kişi daha ilâve ediyorlardı. Dinine sıkı derecede bağlı olan köylü de yavaş yavaş dejenere oluyordu. Yine Mümtaz Turhan'ın tesbitlerine göre, "eskiden din, (köylülerin) düşüncelerinde merkezi bir yer işgal ediyor ve hareketlerinin esas sâikini teşkil ediyorken, o artık kolektif bir mesele olmaktan çıkmış, tamamıyla ferdîleşmişti" (Turhan, 1969: 112).

Gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet modernleşmesinde gittikçe dine bütün bütün sırt çevirmeye uzanan sürecin akıntısında hareket eden "müstağrip" aydının itirafı gerçekten çok önemlidir:

Biz o zaman sanıyorduk ki, Avrupa devletlerinin bize gösterdiği düşmanlık, bizim ortaçağ biçiminde yaşayışımızdan çıkar; idaremizin bozukluğundan ve Saray ve Babıâli'nin köhne düşüncesinden doğar. Son yüzyılda Avrupa'nın emperyalist devletleri, başta İngiltere bulunmak şartıyla, Türklük aleyhinde durmadan dinlenmeden yayınlarda bulunurlardı. Ünlü Gladeston, İngiliz Parlamentosunda eline Kur'ân'ı alıp: "Türkiye bu kitapla yürüdükçe, uygarlığa zararlıdır" demişti.

Bu sözle, güya adliyemizin ve toplumsal hayatımızın uygarlıkla uyuşamayacağını anlatmıştı. Ve biz gençler yanlış görüş, yanlış inanışla ona hak vermiştik... Bu gençlere üniversitelerde Sakızlı Ohannes Efendi (Paşa) ile Mikael Efendi (Paşa), liberalizmin faziletlerini okutuyorlardı. (Avcıoğlu: 200)

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002


Avcıoğlu, Doğan, Türkiye'nin Düzeni I, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1977
Ünal, İsmail, Fethullah Gülen'le Amerika'da Bir Ay, Işık Yayınları, İstanbul, 2001
Ünal, Tahsin, Yabancılara Göre Eski Türkler, Bedir Yayınevi, İstanbul
Armstrong, Karen, 1992, Muhammad, A Biography of the Prophet, HarperCollins Publishers, New York, 1992
Turhan, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, MEB yayınları, 1969