Yazdır

Konuyu Anlama ve Takdimde Zorluklar

Yazar: Ali Ünal Tarih: . Kategori Bir Portre Denemesi

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Tükiye'de İslâm'ı ve Fethullah Gülen gibi şahsiyetlerin İslâm anlayışını tartışırken önümüze mutlaka aşılması gereken bazı engeller çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, Hakan Yavuz'un "beyaz Türkler" dediği, kendilerini lâik ve Batıcı diye tanımlayan kesime zihnî açıdan yol göstericilik yapan okumuş ve aydın tabakanın, şimdiye kadar büyük oranda İslâm'ı kendi içinden ve kendi mantığı çerçevesinde anlama zahmetine girişmemesidir. Bu gerçek, basında kümelenmiş çoğu köşe yazarı için söz konusu olduğu gibi, ne yazık ki, haklı olarak sahalarında isim yapmış da olsalar, pek çok akademisyen için de geçerli bulunmaktadır. O kadar ki, bunların en önde gelenlerinden, İslâm'ı iyi bilmesi beklenen ünlü bir akademisyen bile, yıllar önce yayınlanan ve yarısı metin, yarısı kaynaktan oluşan Din ve İdeoloji adlı kitabında, genelde dini, özelde İslâm'ı tahlil etmeğe çalışırken, neredeyse tek bir İslâmî kaynağa başvurmamış görünmektedir. İşte, din olgusuna ve İslâm'a tamamen dışardan ve günümüzde, bizzat Batı'dan çok, Batı'nın dışında kalan ülkelerde bilimselliğin tek kaynağı kabûl edilen modern Batı zihniyet ve literatürü açısından bakmak, bilhassa İslâm ülkelerinde, neticede kavgalara, derin gerginliklere varan devlet-vatandaş ve aydın-halk kopukluğunun ve kitleler arasındaki anlaşmazlığın en temel sebeplerinden biri olarak karşımızda durmaktadır. Bu bakımdan, meseleyi yerli yerine oturtabilmek için, önce din olgusunun Batı'da nasıl görüldüğüne ve bunun İslâm dünyasındaki yansımalarına kısaca değinmekte yarar var.

Modern Batı Anlayışında Din

Modern Batı anlayışında din olgusuna antropolojik, sosyolojik ve psikolojik üç yaklaşım vardır. Bunlardan, dinler tarihi çalışmalarıyla atbaşı giden antropolojik yaklaşım, Afrika, Avustralya gibi kıtaların, Batılılarca ilkel kabûl edilen kabileleri arasında yapılan incelemelere dayanmakta ve modern Batı düşüncesi tamamen evrim ve ilerleme kavramlarına oturduğu için, dini de bu çerçevede ele almaktadır. Buna göre, insanlar, ilk dönemde üzerinde hakimiyet kuramadıkları tabiat olayları karşısındaki korku ve ürküntülerini ve bu korku ve ürküntülerden kaynaklanan güçsüzlük duygusunun sebep olduğu bir üst güce tapınma ve ondan yardım isteme duygularını din veya dînî ritüeller şeklinde şekillendirmişlerdir. Bu şekiller, yerine veya zamanına göre animizm, totemizm gibi çeşitlilikler göstermiştir.

Edward Taylor, Miller ve Durkheim gibi sosyologlar tarafından temsil edilen sosyolojik yaklaşım ise dini, toplumsal bir süreç, toplum vicdanının kurallar şeklinde yansıması veya topluma tapınmanın insan-üstü güçler ve üst kurallar şeklinde tanzimi olarak görür. Bilhassa Freud'un başını çektiği psikolojik veya psiko-analitik din yaklaşımına göre ise dinin, ferdin kişiliğinin oluşumu merhalesinde oyalayıcı bir fonksiyonu vardır. Kişilik evriminde ilk merhale, çocuğun, tanımadığı bir âlemde kendini tamamen güçsüz hissetmesidir. Bu merhalede çocuk için güçsüzlüğünü giderecek ‘kadir-i mutlak' güç, anne-babasıdır. İnançlarının şekillenmeğe başladığı dönemde ise kişi, çocukluğundaki durumu hatırlatan hallere kendini kolayca uydurur ve eskiden beri hasretini çektiği ‘kadir-i mutlak'ı başka bir şekil altında yeniden keşfetmek ister. İşte din, bu arzuyu yerine getiren sistemdir.

Batı'da dine sözünü ettiğimiz yaklaşımların ortak noktalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Din, insanüstü bir kudretin, mutlak ilim, irade ve kudret sahibi bir varlığın koyduğu bir sistem, bir kurum değil, bizzat insan zihninin ürünüdür.

2) İnsan, kişiliğinin oluşumu sürecinde ve yeryüzündeki hayat serüveninin tabiata karşı söz geçiremediği veya sosyal hayatın çok güçlü olmadığı dönemde, kendi üstünde bir güce inanma ihtiyacı duyar ve bu ihtiyacı tanrı ve bazı ritüeller şeklinde sistemleştirir.

3) Tabiî bilimlerin ve teknolojinin insana tabiat üzerinde hakimiyet kazandırması ve tabiî olayların bilimsel açıklamalarının yapılabilmesi sonucunda anlam ve fonksiyonunu yitirmeğe başlayan din, insan hayatının belli bir noktasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.

4) Her şeye rağmen, bazı insanlar, gerek davranışlarına ‘ahlâkî' bir yön vermek, gerekse bir takım insanî duygularını tatmin etmek için, hangi şekilde olursa olsun, bir dine inanmaya devam edebilirler.

Modern Batılı zihniyet dine böyle bakmakla birlikte, Batı'da kendisine karşı asırlarca bilimsel mücadele verilmiş de olsa Hıristiyanlık, bilhassa elit ve yönetici kitlede her zaman saygınlığını korumuştur. Hattâ öyle ki, Amerikalı antropolog Dale F. Eickelman, Müslüman Orta Doğu ülkelerinde ve bu arada Türkiye'de, bizzat kendi ifadesiyle "militan lâiklerin, kendilerini açık fikirli olarak görüp takdim etmekle birlikte, aslında aydınlanmacı değerlerden çok, baskı ve hoşgörüsüzlükle özdeşleştiklerini" savunurken, tarihçi Dominique Colas, Hıristiyanlığın, Avrupa'da modern kamusal alanın teşekkülünde en büyük faktörü oluşturduğu görüşündedir. Ona göre, bugüne kadar Hıristiyanlık, mukaddesatı tezyif yasaları, dinî tatiller ve toplu dualar gibi, siyasî ve kamusal alanın içine giren bazı hususlarda hep tayin edici rolünü oynayagelmiştir (Islam and the Languages of Modernity, Dǽdalus, Kış 2000, s:123–24).

ABD ve Kanada gibi, Batı'nın diğer kanadını oluşturan ülkelerde ise halkın çok büyük çoğunluğu Hıristiyanlığa inanmaktadır, ona bağlıdır ve sahiptir. Büyük ölçüde paradoksal bir gerçek de olsa, Batı'da modern zihniyet Hıristiyanlığa karşı gelişmiş, fakat Hıristiyanlık, kendine özgü hiyerarşik ‘din adamları' sınıfı (clergy) ve bilim karşısında sürekli regülasyonlarıyla, Batı insanının ‘dem ve damarları'nda varlığını ve etkisini sürdürmüştür. Özellikle İslâm dünyasıyla ilişkilerinde, Hıristiyanlık, Batı'da her zaman için tayin edici önemli faktörlerden biri olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Batılı Din Anlayışının İthalinin Sonuçları

Türkiye gibi, Üçüncü Dünya ülkeleri ve bir başka sınıflandırmayla, Müslüman ülkeler kategorisine sokulan ülkelerde, Batı'daki din anlayışı üç açıdan büyük yanlışlara sebep olmuştur. Bu yanlışlardan birisi, din denince akla Hıristiyanlığın gelmesi ve bilhassa aydın kesimde İslâm ile Hıristiyanlığın özdeşleştirilmesidir. Birbirleriyle akideden ibadetlere, ibadetlerden sosyal hayattaki rollerine ve oradan davranış normlarına kadar aralarında önemli farklar bulunan bu iki dinin özdeşleştirilmesinin doğurduğu en büyük yanılgı, İslâm'a siyasî yaklaşımlarda görülmektedir. Hıristiyanlık, bağımsız bir Kilise olarak varlığını sürdürürken, 325 yılında toplanan İznik konsilinde Roma'nın resmî dini kabûl edilmiş, bir bakıma ilk planda devlet ile Kilise koalisyonu yaşanmıştır. Christopher Dawson'un, Batı'nın Oluşumu adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında ayrıntılı bir tarihini sunduğu üzere, daha sonra örgütlü ve hiyerarşik bir yapıya sahip olan Kilise, git gide yönetimi ele geçirmiş, hattâ, ortaokul çocuklarının bile bildiği bir gerçek olarak, Vatikan'da oturan papalar, Avrupa'daki bütün kralları aforoz edecek, tahta çıkarıp, tahttan indirecek kudrete ulaşmışlardır. Oysa, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcilik makamı olarak görülen ve sonuçta bir ‘teokrasi'ye vücud veren Kilise türü bir kurum İslâm'da hiçbir zaman olmadığı gibi, yine hiçbir zaman ne hiyerarşik yapıda din adamları sınıfı, ne de bir teokrasi ortaya çıkmıştır. Esasen, buna imkân da yoktur. Çünkü, İslâm'da kul ile Allah arasında aracı bir kurum asla kabûl edilmemesinin yanısıra, Sünnî dünyanın her zaman reddettiği İran Şiîliğinde görülenin dışında örgütlü ve ayrı bir din adamları sınıfı da tasavvurlara bile girmemiştir.

Din anlayışının Batı'dan ithal edilişinin yol açtığı ikinci hata, İslâm'ın ya yine Hıristiyanlık gibi reforma muhtaç bir skolastik inanç, ibadet ve hayat sistemi veya üzerinde hiç düşünülmeden, akıl yürütülmeden kabûl edilmesi gereken dogmalar bütünü, ya da, tarihin bir döneminde bir insanın zihninden çıkmış bir sistem olarak görülmesidir. İşte bu yanılgılardır ki, bugün ülkemizde, kendilerini lâik olarak tanımlayanlarla İslâmî kesim arasındaki anlaşmazlıkların, ‘dinî iletişim'i anlayamamanın ve Fethullah Gülen'i tanıyamama, yanlış tanıma veya bir muamma olarak görmenin ana sebeplerinden birini oluşturmaktadır.

Büyük ölçüde pozitivizm ve Freud psikanalizmi kaynaklı modern din anlayışının bilimsellik adı altında İslâm dünyasında ve tabiî ki Türkiye'de pek çok aydın tarafından paylaşılması, dinin insanlar üzerinde, kaynağının, yani Allah'ın ve Peygamber'in kudsiyetinden kaynaklanan gücünün ve kendiliğinden yaptığı tesirin anlaşılamamasına da yol açmaktadır. Bu anlayış, Hz. Musa ve Hz. İsa gibi, tek başlarına çıkan ve asırlardır yüz milyonların kalplerine hükmetmeğe devam eden peygamberlerin gücünün kaynağını kavrayamadığı gibi, Mekke'de tek başına ortaya çıkan ümmî bir Peygamber'in ve temsil ettiği dinin, insan fıtratıyla örtüşen bu dinin kaynağı Allah'ın ve O'nun gönderdiği Kur'ân'ın gücüyle kalblere ve zihinlere nasıl taht kurabildiğini; ayrıca, hiçbir dünyevî karşılık beklemeden insanları Allah'a çağırmasını, değişmesi mümkün görünmeyen insanları çok kısa sürede her bakımdan değiştirip, onları en güzel ahlâkî değerlerle bezeyerek, Kıyamet'e kadar gelecek nesiller tarafından Sahabe Topluluğu adıyla örnek insanlar olarak kabûl edilecek bir ilmî, ahlâkî seviyeye çıkarmasını da kavrayamaz. Zamanla insanlar için ihtiyaç olmaktan çıkacak diye iddia edilen dinin de nasıl gittikçe daha çok insanların kalblerine, zihinlerine ve hayatlarına hükmedebildiğini ve peygamberlerin asırlar ötesinden yüz milyonlarca insana hâlâ nasıl yol gösterebildiğini de kavrayamaz. Kavrayamamanın yanısıra açıklayamaz, açıklayamayınca kendince ‘bilimsel (!)' teoriler üretmeye çalışır ve yanlış sonuçlara varır. İşte bu anlayıştır ki, Fethullah Gülen'in insanlara nasıl tesir edebildiğini ve onun sadece teşvikiyle insanların nasıl dünyanın dört bir yanında müesseseler kurabildiğini izah edememekte, bu müesseselerin kaynağını başka yerlerde arama yanlışına yol açmaktadır.

İslâm'ın Batılılarca Farklı Takdimi ve Müslümanlarca Farklı Temsil Biçimleri

Fethullah Gülen'i ve onun İslâmî anlayışını kavramayı ve değerlendirmeyi zorlaştıran ikinci önemli sebep, 19 ve 20'nci asırlarda dünya üzerinde askerî, ekonomik ve kültürel hakimiyet kurmuş bulunan Batı'nın, gerek sömürgecilik sebebiyle, gerekse tarihî reflekslerle İslâm'ı farklı takdim etmesi ve İslâm dünyasındaki pek çok aydının da bundan etkilenmesi, bazı Müslümanların ise, bu etkiyle farklı İslâm yorumları geliştirmeleridir. Bu konuda, İngiliz bayan araştırmacı Karen Armstrong'un yorum ve gözlemleri, bir Batılıya ait olması sebebiyle önemlidir:

Avrupa'da artık neredeyse Müslüman kalmamıştı; fakat 19'uncu asırda İngilizler ve Fransızlar, Müslümanların topraklarını işgal etmeye başladılar. 1830'da Fransızlar Cezayir'i sömürgeleştirdi; 1839'da İngilizler Aden'i; bilâhare 1881'de Tunus, 1882'de Mısır, 1898'de Sudan işgal edildi; 1912'de ise Libya'ya İtalyanlar girdi. 1920'de, Arap ülkelerine Türk İmparatorluğu'nun yıkılmasını müteakip bağımsızlıklarını tanıma sözü vermiş olmalarına rağmen, İngilizler ve Fransızlar, Orta Doğu'yu aralarında manda ülkeler halinde paylaştılar.

Bugün İslâm dünyası, Batı emperyalizmini ve misyonerliği bir arada ve Haçlı seferleriyle birlikte ele alıyor. Bunda haksız da değiller. General Allenby 1917'de Kudüs'e girdiği zaman, "Haçlı seferleri şimdi bitti" demişti. Fransız komutanı Şam'da Selâhaddin'in türbesinde, "Selâhaddin, işte geri döndük" diye söylendi. Misyonerlik, zaptedilen ülkelerde geleneksel İslâm kültürünün altını oyma teşebbüsleriyle, emperyalistlere destek verdi ve Lübnan'daki Maruniler gibi gruplara yönetimde, nüfuslarıyla orantısız roller bahşedildi. Emperyalistler, gittikleri yerlere ilerleme ve aydınlanma götürdüklerini iddia edebilirler; fakat sonuç sadece şiddet ve nefretti. Meselâ, Cezayir'in itaat altına alınması yıllar aldı ve her türlü direnç vahşice bastırıldı. Çağdaş Fransız tarihçisi M. Baudricourt, bu bastırma hareketlerinden biri hakkında şunları yazar:

Harekâttan dönen askerlerimiz utanç içindeydiler. 18.000 civarında ağaç yakılmış; kadın, çocuk ve yaşlılar öldürülmüştü. Geleneksel olarak gümüş küpe, bilezik ve halhal takan kadınlar askerlerin hırsını tahrik ediyor; bu takılar, Fransız usulü takılmayıp, küçüklükten beri kol ve ayak bileklerine adeta yapışık bir hal aldığı için çıkarılamayınca, askerler kadınların kollarını ve ayaklarını canlı canlı kesiyor ve onları o halde bırakıyorlardı.

Emperyalistler, kendilerini düşüncenin ve aklın temsilcileri gibi görürken, Doğuluları ise çocukça, doğruluk bilmez ve Batılıların tam zıddı olarak telâkki ve takdim ediyor ve onlar hakkında sadece nefret besliyorlardı. Bu saldırgan tavır, İslâm dünyasını, kendini tamamen ayrı bir dünya olarak görmeye itti. Bugün İslâm dünyasında bütünüyle Batı karşıtı eğilim yenidir ve tamamen bu tavırların sonucudur. Oysa Müslümanlar, geçmişte başka düşünce ve kültürlere daima açık yaşamış, hattâ içlerinden pek çoğu Batı'dan gelen radikal ve modernleştirici fikirlere bağlanmıştı. Ne var ki, son 50 yılda Müslümanlar, Batı'nın kendileri, dinleri ve bir de peygamberleri (Hz.) Muhammed hakkında ne derece köklü bir düşmanlık ve nefret beslediklerini öğrendiler ve emperyalizm sonrası dönemde bile bu nefret ve düşmanlığın, Batı'nın İslâm dünyası ile olan münasebetlerinde halâ ne derece etkili olduğunu gördüler. Kısaca, bugün İslâm dünyasında radikal İslâmî akımların doğup yükselmesinde Batı'nın sorumluluğu çok fazladır. Bugün bile halâ, İslâm'a olan nefretimizi ifade etmek için sürekli yeni tipler üretmekle meşgulüz. İslâm'ın temsilcisi olarak 1970'lerde zengin petrol şeyhlerini, 1980'lerde fanatik Ayetullah'ı görüyor ve takdim ediyorduk; Selman Rüşdü hadisesinden sonra da İslâm gözümüzde, yaratıcılığa ve sanat hürriyetine ölüm fetvası veren bir din oldu. Fakat bunların hiç biri realiteyi yansıtmıyordu. Bütün bunlar, benim Kur'ân ve İslâm tarihi hakkında bizzat yaptığım araştırmalar ve yaşadığım tecrübelerle uyuşmuyor. Ne var ki, Conor Cruise O'Brien gibi, geleneği tersine çevirip, İslâm'a saygı duymayı kültürel bir noksanlık olarak görenler, bana münafık diyebilirler. Çünkü o, Batılı değerlere bağlı kalarak İslâm'a saygı duymayı münafıklık olarak telâkki eder. (1992: 40-43)

Bu satırlar, Müslüman bir Batılının değil, kendi ifadesiyle, Batı değerlerine bağlı Batılı bir araştırmacının değerlendirmelerini yansıtmaktadır. Bu satırlarda dile getirilen tutum, şüphesiz bütün Batı'ya ve oradaki her düşünür ve her aydına şâmil bir tutum değildir. Batı'da, bizzat bu satırların yazarı Karren Armstrong gibi, Louis Massignon gibi. H. A. R. Gibb gibi, Henri Corbin, Marshall G. S. Hodgson, Wilfred Cantwell Smith, Charles J. Ledit, Y. Moubarac, Irene-M. Dalmais, L. Gardet, Normal Daniel, Michel Lelong, H. Maurier, Olivier Lacombe, Thomas Merton ve daha başkaları gibi, gerçekten insaflı aydın ve yazarların mevcudiyeti bir gerçek olmakla birlikte, Batı siyasî merkezlerinin İslâm karşısındaki tavrının önemli ölçüde değiştiğini söylemek henüz zordur. Bugün Batı, İslâm'ı ve Müslümanları kendi içlerinde, yani Batı ülkelerinde korur ve sahiplenir görünürken, bizzat İslâm'ın kendi diyarında, yani Müslüman ülkelerde bastırma politikası gütmektedirler.

Evet, konumuza devam edecek olursak, İslâm dünyası, 20'nci asra sömürgeler diyarı olarak girdi ve bu dünyanın koruyucusu ve en büyük temsilcisi durumundaki Osmanlı Devleti, Batılı güçlerin saldırıları neticesinde tarihe karıştı. Ardından, bu asrın ortalarına kadar bu dünyanın hemen her tarafında bağımsızlık savaşları verildi. Fuller ve Lessler (s. 41–2), sadece geçtiğimiz yüzyıl içinde ölümlerine Batılıların sebep olduğu Müslümanların sayısının, bütün tarih boyunca Müslümanlar yüzünden ölen Batılıların sayısından çok daha fazla olduğunu kaydediyor. Bir çok Müslüman, bütün bunlardan daha kapsamlı sonuçlar çıkarma eğilimindedir. Bu Müslümanlar, Batı politikalarının bilinçli olarak Müslüman gücünü her yerde zayıf düşürme hedefine yöneldiği inancındadır. Bu tarihî tecrübe, eğitimli ve şuurlu Müslümanların bile, Batı'nın İslâm'a karşı 1000 yıl önce başlattığı sistemli saldırıları sürdürmekte olup, daha da kötüsü, bu defa çok daha ince yöntemlere başvurduğu düşüncesine götürmektedir. Daha yakında, Bosna-Hersek'te girişilen acımasız katliama, Batı kamuoyunun duyarlı kesimi ve sorumluluk sahibi aydınları ciddî tepki göstermesine rağmen müdahalede çok geç kalınması ve dünyadaki pek çok dinî merkez ve çevrelerin bu katliama âdeta sessiz kalması hatırlanabilir. Hind yarımadasında 200 yıl bağımsız bir devlet olarak hüküm sürdükten sonra, devletleriyle birlikte medeniyet ve kültürleri de âdeta yok edilen Hint-Haydarabad Müslümanlarının âkıbeti ve Keşmir'de olup bitenler, Müslümanların Budist ve Hindulara bakışını da şüphesiz etkilemektedir. Son olarak, Demir Perde'nin çökmesinin ardından 1991'de İslâm'ın karşı düşman kutup olarak ilan edilmesiyle birlikte gerek bütün dünyada, gerekse İslâm dünyasında yaşanan gelişmeler ve İslâm'ın bir terör diniymiş gibi takdim edilmesi, Türkiye ve Cezayir gibi ülkelerde meydana gelen cinayet ve terör hadiseleri ve bunlarla Müslümanlar, hattâ İslâm arasında bağ kurulmaya gidilmesi, bu arada Huntington'un İslâm dünyasının bütün sınırlarını Batı medeniyeti ile savaş sınırları olarak gösterip, medeniyetler savaşını gündeme getirmesi, İslâm ile Batı ve İslâm dünyasındaki yerli yönetimler arasında daha bir uçurumlar meydana gelmesine yol açmaktadır.

Bütün bunlarla birlikte, İslâm dünyasında sömürgeci güçlere karşı verilen mücadeleler, bizzat İslâm ülkelerindeki yönetimlerin İslâm'ı şu veya bu şekilde karşılarına almaları, bir takım sözde Batıcı aydınların İslâm ve Müslümanlar karşısındaki tavrı, Türkiye'de 1950'lerde DP-CHP temelinde başlayıp, siyasî arenaya yansıyan çekişme ve çatışmalar, kısaca, İslâm dünyasının 20'nci asırda içinde bulunduğu şartlar, bu dünyanın her tarafında "İslâmî" ve/veya "İslâm'a dayalı kurtuluş hareketleri"yle birlikte, Müslümanlar arasında, hiç şüphesiz, imanın şartları, İslâm'ın şartları, ibadet esasları, ahlâk düsturları, temel farz ve haramlar, hattâ temel hukukî esaslar gibi İslâm'ın kendisi ve temelleri noktasında değil, fakat, mevcut şartlarda İslâmî tavır ortaya koymakta, İslâm'ı hayata aktarma perspektifinde farklı anlayış, yorum, temsil ve takdimlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bunlar içinde, İslâm'ın ruhundan bütün bütün uzaklaşan ‘modernist' cereyanları ve daha başka bazı versiyonları bir tarafa bırakacak olursak, bu farklı anlayış, yorum, temsil ve takdimleri 2 ana grupta ele alabiliriz:

1) İdeolojik-siyasî İslâmî yaklaşım ve hareketler;

2) ‘Dînî' (İslâmî) yaklaşım ve hareketler.

İdeolojik-siyasî İslâmî hareketler, İslâm'ı hiç şüphesiz Vahy'e dayalı bir din olarak içten kabullenmek, hattâ onu bütün davranış ve tavır alışlarında ana referans olarak kabul etmekle birlikte, onu mevcut şartlarda ve gündemde daha çok ideolojik ve siyasî karakterde bir din olarak görüp, öyle uygulamaya çalışan ve bu temelde İslâmî mücadele veren hareketlerdir. Bunlar, İslâm davası adına genellikle İslâm'ın siyasî hakimiyeti ve Müslüman toplumların sosyal, ekonomik ve siyasî meseleleri üzerinde durmuşlar, buna karşılık, imanî meseleler, ibadet, ahlâk, Müslüman'ın günlük hayatı gibi, "din" denince ilk başta akla gelen konulara ikinci derecede eğilmiş veya bunları bir Müslüman'da tabiî olarak var veya var olması gerekir diye kabûl etmişlerdir. Bir başka ifade ile, İslâm adına önceliği, onun sosyal, ekonomik ve siyasî boyutlarına vermiş ve onu öncelikle hayatın bu yanlarını tanzim eden bir din olarak algılayıp, öyle takdim etmişlerdir.

"Dînî" İslâmî hareketler ise, İslâm'ı kuşkusuz bir bütün olarak görmekle birlikte, fakat farklı şartlarda onun adına farklı tavır alışlar olabileceğini, olması gerektiğini, dolayısıyla mevcut şartlarda ona ilim temelli iman, ibadet, ahlâk ve ferdin günlük hayatını yönlendiren yanları açısından bakmanın ve onu bu noktalardan ele alıp, bu noktalardan takdim etmenin daha doğru olduğunu savunan hareketlerdir. Fethullah Gülen'in günümüz şartlarında İslâm'a yaklaşımı daha çok bu ikinci şıkka yakındır.

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002