Yazdır

Fethullah Gülen ve Türk veya Türklerin Müslümanlığı

Yazar: Ali Ünal Tarih: . Kategori Bir Portre Denemesi

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen, şüphesiz Kur'ân'ın buyurduğu gibi, bütün Müslümanların kardeş olduğu inancı içindedir ve onun en çok önem verdiği konulardan biri de birliktir, bütünlüktür. Dolayısıyla, onun ortaya attığı Türk Müslümanlığı tezi, tabiî ki İslâm içinde ayrı bir ekol, bir mezhep, hattâ bir meşrep bile değildir. Bununla o, 10 asırdır Müslüman olan ve İslâm dünyasının kuzeyinde ve batısında İslâm'ı temsil etmiş bulunmanın ötesinde, 9 asır gibi çok uzun bir süre bu dünyayı idare etmiş bulunan Türklerin, 14 asırlık tarihi içinde ulaştığı evrensellik kapsamında ve ırklar, inançlar mozayiği ve devletler topluluğu halinde temsil ettikleri İslâm kültür ve medeniyetini, bir başka ifadeyle, Türklerin Müslümanlığını, İslâm'ı nasıl yaşadıklarını, İslâm kültür, medeniyet ve hukukunun onlarda aldığı şekli kastetmektedir. Muhtemel yanlış anlamaları tashih ve ileride de aynı şekilde yanlış anlamalara meydan verilmemesi için, bu konuyu da irdelememiz gerekiyor.

Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın bütün insanlığı, temelde aynı insanî mahiyette bir erkek ve bir kadından var kıldığını, bununla birlikte, tanışsınlar, aralarındaki bir takım renk, ırk, kabiliyet, dil farklılıklarını, aralarında ayırım değil, sağlam bir içtimaî birlik ve sıhhatli bir içtimaî hayat için gerekli kaynaşma, iş bölümü ve daha başka münasebetler adına birbirlerini tanıma ve yardımlaşma vasıtası olarak kullansınlar diye (Nursî, Mektubat, 297) onları kavim ve kabilelere ayırdığını ifade buyurur (Nisâ/4: 1; Hucurât/49: 13). Dolayısıyla, bir yandan ırkçılık veya menfî milliyetçilik çizgisinde bir ayrışmaya 'cahiliye asabiyeti' olarak bakarken (Fetih/ 48:26), kavim ve kabile ayrılıklarını bir realite olarak kabûl eder. Bundandır ki, gruplaşma hissi, insanın fıtratında vardır ve dolayısıyla hükmünü icra etmesi de tabiîdir. Peygamber Efendimiz (sav), Medine'de ilk İslâm toplumunu teşkilatlandırırken, bizzat Gülen'in ifade ve değerlendirmeleriyle, Muhacir ve Ensar diye iki ayrı şerefli unvana dokunmadığı gibi, Evs ve Hazrec adları da ilelebed sürüp gitmiştir. Aynı şekilde, her kabile ayrı ayrı sancaklar altında cihada götürülürken, hamiyet ocakları fetih ve zafer hesabına yakılıp tutuşturulmuştur. Hattâ, kabilelerin aralarındaki fahirlenmelere, tabiî ki bir kavgaya ve menfî ayrışmaya sebep olmamak kaydıyla, göz yumulmuştur. 'Kur'ân'ı ezberleyenler bizdendir; falan bizdendir; fülan bizdendir' şeklinde cereyan eden her şey, hemen hemen hep müsamaha ile karşılanmış ve bir bakıma bu çok tabiî ve bir realitenin ifadesi olan ayırımlar, çok hızlı yükselen o cemaat için birer yükselme nirengisi, birer hayırda yarışma dimaniği oluşturmuştur. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 184) Evet, İslâm, asla ırkçılığı kabul etmemekle birlikte, İslâmiyet'e hizmetçi, zırh ve kale olacak, ayrıca yardımlaşmaya ve dayanışmaya sebep müsbet bir milliyet anlayışına da (Nursî, Mektubat, 299) katiyen hayır demez. Şu halde, insanlar arasındaki bu tür bir farklılık, İslâm'ın evrenselliğine ters değil, bilakis onun gereğidir.

İnsanlık, kavim ve kabileler şeklinde ayrıldığı, Allah'ın varlık, birlik, kudret ve hikmetini gösteren bir âyet olarak farklı renk ve dillerde yaratıldığı gibi, ayrıca hiç bir insan ferdi de, diğerinin aynı değildir. Bu farklılık o derecededir ki, bütün insanlar aynı temel gıdayı aldıkları, aynı su, toprak ve havadan dokunup, beslendikleri halde, her bir insan, DNA'sından ve parmak uçlarından tanınabilecek ve tamamen kendine has bir simaya sahip olacak ölçüde fizyolojik açıdan, ayrıca kabiliyet, karakter, hayatın her sahasındaki tercihleri, pek çok konudaki görüş ve düşünceleri noktasında da mânen diğerlerinden farklıdır. Kısaca her bir insan ferdi, hayvanlara nazaran bir tür gibidir ve başlı başına bir âlemdir.

Ortak Noktalar, Ortak Değerler

Bütün bu farklılıklarına rağmen, şüphesiz insanlar arasında pek çok ortak noktalar da vardır. Meselâ, hepsi de ortak bir insanî mahiyete sahiptir; doğum-ölüm tarihleri, hangi anne-babadan gelecekleri belirsiz olduğu gibi, fizikî şekillerinin tayini de kendilerine bırakılmamıştır. Yine, aynı temel unsurlardan oluşan tabiî bir çevrede yaşama durumunda olmaları gibi, kendilerine bırakılmayan daha başka bir takım cebrî şartlarla da sınırlıdırlar. Yine, bu çerçevede, aynı temel ihtiyaçları duyup, bu ihtiyaçları aynı şekilde ve aynı yollarla giderme gibi hiç değişmeyen daha başka hususlar da söz konusudur. Bütün bu temel faktörler sebebiyledir ki Allah, her dönemde bütün insanlar için aynı inanç ve ibadet esaslarını vaz buyurmuş; insanlık tarihinde temel ahlâkî ölçüler hiç değişmemiş ve her insan, bunların doğruluğunu en azından vicdanında duyup teslim etmiş; hattâ, zina, kumar, insan öldürme, aldatma gibi temel yasaklar ve temel muamelat esasları da hep aynı kalmıştır.

Farklı Mezhepler, Farklı Meşrepler ve Konunun Fıkıh veya Hukuk Boyutu

Buna karşılık, ilmî ve teknik gelişmeler, ayrıca bunlara paralel olarak toplumların hayatında görülen bir takım farklılıklar, hattâ coğrafî şartlar, ikinci derecedeki bazı hükümlerde farklılaşmalara yol açmıştır. Bunun da ötesinde, hem bu aynı faktörler, hem de toplumların zihnî ve ilmî gelişmişliği gibi daha başka faktörler, belli zamanlarda ve toplumlarda belli inanç esaslarına daha fazla yer vermeyi gerektirdiği gibi - meselâ, Âhiret'e iman konusu üzerinde Kur'ân'da durulduğu kadar, önceki İlâhî kitaplarda durulmamıştır (Nursî, Sözler, 327) - nasıl diğer şartlar İslâm tarihinde farklı fıkhî mezheplerin oluşmasına yol açmışsa, hem bu şartlar, hem de ferdî farklılıklar da, eğitim adına yine farklı meşreplerin doğmasına sebep olmuştur.

Fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilâflar, zekâları açmış, yorulma bilmez ve sürekli gayretlerle İslâmî ilimlerin gelişmesini sağlamıştır. Bu gayretler öyle zengin bir fıkıh mirası bırakmıştır ki, insanlık âleminin en büyük serveti budur dersek, mübalâğa yapmış olmayız. Gerçekten, İslâm fıkıh usûlüne, modern tabirle, hukuk metodolojisine, o ölçüde, o zenginlik ve derinlikte başka bir dönemde, millette ve medeniyette rastlanılmadığı gibi, İslâm'ın fıkıh mirası da, modern dünyanın tarihteki en büyük hukuk çalışma mahsulü olarak gördüğü Roma hukukundan kat kat üstündür. (Zehra, 81)

Evet, nasıl İslâm öncesi dönemde, önemli tarih dilimlerinde, şeriatlarındaki bir takım farklılıklarla ve farklı tebliğ usulleriyle rasûller gönderilmiş ve bunların her birinin getirdiği hükümler aynen hak idi ise; bunun gibi, gerçek İslâm fıkıh mezheplerinin her biri haktır ve yine aynı şekilde, insanların eğitimi, zihnî ve bilhassa kalbî tatminleri adına ortaya çıkan meşreplerin her biri de yine haktır. Haktır çünkü, nasıl dert ile derman birden fazla, hem de çok fazla olur, bunun gibi, hak da birden fazla olabilir. İhtiyaçlar ve bunları gidermek için alınan gıdalar nasıl farklı farklı ise, hakkın da farklı türleri ve renkleri vardır. Farklı kabiliyetler, karakterler, mizaçlar, hepsi de hak farklı terbiye sistemlerini gerektirdiği gibi, yine hepsi hak farklı meşreplerin varlığını da gerekli kılar. Fer'î (ikinci derecedeki) meselelerde hak, farklı mizaçlara göre farklılık alır: nasıl aynı su, susuzluktan ölme noktasına gelmiş bir insan için farz, susamış bir insan için vacip, suyu içse de olur içmese de olur, fakat içmesi tercih olunur bir başkası için müstehap, içmesi gerekmeyen için mekruh ve içmekle ölme tehlikesi bulunan ameliyattan çıkmış bir hasta veya doğum yapmış bir kadın için haram ise, aynı şekilde, fer'î meseleler, onların tatbik şekli de kişilere, zamana ve şartlara göre farklılık gösterir. Burada mutlaklık değil, izafiyet söz konusudur ve izafî bir doğruyu mutlaklaştırıp, her zamana, her kişiye ve şarta uygulamaya kalkmak, istenmeyen neticeler doğuracağı gibi, Müslümanlar arasında da anlaşmazlıklara ve kavgalara sebep olur. (Nursî, 694-95)

İşte, Türk Müslümanlığı tabirinin önemli bir yanını fıkıh veya hukuk boyutu oluşturur. İslâm'ı hayatın bütün sahalarında tatbike çalışan Müslüman Türkler, içinde pek çok ve farklı inancı, dünya görüşünü, kültürü, kavmi barındıran kültürler, milletler, dinler mozayiği halinde devletler kurmuşlardır. Bu da, onların çok geniş ve kapsamlı bir hukuk sistemi oluşturmalarına yol açmıştır.

Bilindiği gibi, tarih boyunca kurulan hemen hemen bütün büyük İslâm devletleri, Hanefî mezhebini resmî mezhep olarak kabûl etmişlerdir. Bu, bir yandan Hanefî fıkhının, bir yandan da Türk hukuk sisteminin gelişmesine yardımcı olmuştur. Bu devletlerde İslâm, Fethullah Gülen'in değerlendirmesi içinde (Sabah, 23.01.1997; Ergün, 63; Eyüp Can, 'Fethullah Gülen'le Ufuk Turu', nakl. Ergün, 41), yoruma açık yanlarıyla yorumlanmış, yeni meseleler ortaya çıktıkça fıkıh sistemi içten genişlemiştir. Bu da, temelde Kur'ân ve Sünnet kaynaklı olmakla birlikte, icma ve kıyasın yanısıra istihsan (kamu yararına, kapalı kıyası veya hususi bir hükmü açık kıyasa tercih etme usulü), istishab (mevcut hukuki durumu olduğu gibi muhafaza etmek ve hakem kabul etmek), hattâ mesalih-i mürsele (hükümde, dine ters düşmemek kaydıyla kamu yararını esas almak) ve sedd-i zerâî (kötülüğe ve harama götüren yolları kapatma) gibi yeni prensipler benimsemekle mümkün olmuştur. Mezhebin kurucusu olan Ebu Hanife, Kûfe'de Hz. Ali ve Abdullah İbn Mes'ud'un oluşturduğu ilim atmosferinde neşet etmiş; umumî manâda maslahatın ön planda görüldüğü Hz. Ömer fıkhını, istinbata dayanan fıkhı, tahrice dayanan Abdullah ibn Mes'ud'un fıkhını ve Kur'ân ilmi demek olan Abdullah ibn Abbas'ın fıkhını tahsil etmiş (Zehra, 213); ayrıca Ehl-i Beyt imamlarından Zeyd ibn Ali, Muhammed Bâkır ve Cafer-i Sadık'la da görüşüp, karşılıklı mütalâalarda bulunmuş, defalarca hacca gitmiş ve dolayısıyla daha başkalarından istifadeden de geri kalmamıştır. Çağımızın önemli fıkıhçılarından Muhammed Ebu Zehre, Ebu Hanife ve Hanefî fıkhıyla ilgili olarak şu yorumu yapar:

Ebu Hanife, birbirine zıt görüşlerin bulunduğu bir ortamda yaşıyordu. Her görüş üzerinde durur ve her görüşü tam bir hürriyet içerisinde incelerdi. İhlâsı sebebiyle kendi görüşünün mutlak doğru olduğunu iddia etmez, bu bakımdan, görüşünden döndüğü çok olurdu. Kelâmcı oluşundan da kaynaklanan derin tefekkür ve akıl yürütme kabiliyetiyle nassların zahir manâlarıyla yetinmez, bunların maksatları üzerinde de durur, hükümlerin illetleri üzerinde yoğunlaşır ve bu illetlere dayanarak kıyaslarda bulunurdu. Onun fıkhında, kendisinin ticaret ruhuna sahip bulunuşunun ve şahsî hürriyeti himaye edişinin de önemli tesiri vardı. Metodu, içtihadın bütün çeşitlerini içine almaktaydı. Bu konuda şöyle derdi o:

Ben, Allah'ın Kitabı'yla hüküm veriyorum. Kitap'ta bulamazsam, Rasûlüllah'ın Sünneti'ne sarılıyorum. Araştırdığım konuda Kitap ve Sünnet'te açık bir hüküm bulamazsam, Sahâbe'den dilediğimin görüşünü alıyorum. Fakat iş İbrahim, Şa'bî, İbn-i Sîrin, Atâ ve Said ibn el-Müseyyib gibi zatlara gelince, onlar nasıl içtihadda bulunmuşlarsa, ben de içtihadda bulunuyorum. (Zehra, 220-40).

Ebû Hanife'nin hadiste zayıf olup, az hadisle amel ettiği ileri sürülmüştür ki, doğru değildir. O, hadis ilminde meşhur muhaddisler kadar mütehassıs değil idiyse de, içtihad şurasında bu mevzuda kendisine yardımcı olan hadis üstad ve hafızları bulunurdu. Ebu Hanife, mürsel ve zayıf hadisleri dahi kıyasa tercih ederdi. (Karaman, 73)

İslâm fıkhı, Osmanlılarda bir başka önemli açılım göstermiş ve Kanunî zamanında 1537 yılında Ebu's-Suud efendi, 'nizam-ı din ve devlet ve ahval iktiza etmeğin bazı mesailde eimme-i dinden bazı müçtehidîn kavli üzere amel eylemek' için Padişah'a baş vurmuş (Akdağ II:67), bu da, Padişah'ın kendisine Kanunî ünvanı verilmesine sebep olan kanunlar koymasına yol açmıştır. Yani bu kanunların veya kanunnamelerin temelinde, devlet işlerinde mutlak manâda herhangi bir mezhebe bağlı kalmayıp, herhangi bir müçtehidin görüşünü uygulayabilme düşüncesi yatmaktadır. Kısaca, İslâm hukuku, Türklerin elinde, başka milletlerin tarihinde şahid olunmadık bir şekilde inkişaf imkânı bulmuştur.

Meselenin, bunlardan ayrı olarak bir de hiç inkâr edilemeyecek kültür boyutu vardır.

Kültür Boyutu, Örf ve Hayatın Helâl-Haram Dairesine Girmeyen Alanları

Aynı dine mensup da olsa, her toplumun, her kavim ve kabilenin mizacı, içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, siyasî ve fizikî şartlar, o dinin uygulanmasında bir takım farklı kalıpların, modellerin oluşmasına yol açmıştır. Tarihçi Enver Ziya Karal, Osmanlı toplumundaki farklılıklar, bu çerçevede kadın-erkek münasebetleri konusunda, Ahmet Cevdet Paşa'ya da atıflarda bulunarak, şunları kaydeder: 'Türk-İslâm cemiyetinde ırk sebebiyle olduğu kadar, coğrafya muhiti ve tarih seyri yüzünden ileri gelen farklı gelenekler ve yaşayış şekillerinin mevcut olduğunu da kaydetmek icabeder. Ahmet Cevdet Paşa, (kadın-erkek münasebetlerinin) Bosna'daki şekli hakkında şöyle demektedir: 'Bosna'daki kızlar 25 yaşına kadar ferace giymezler ve pek afifkârane bir şekilde (tam bir iffet içinde) delikanlılarla birbirlerini severler. Erkek ve kız birbirini sevdikten sonra tezevvüç ederler (evlenirler). Ekseriya mahkemeye gidip, akd-i nikah ederler.' Paşa, Güney Doğu Anadolu'da geçen bir memuriyeti esnasında Tecerli aşiretindeki âdetlerden biri hakkında, 'Tecerli aşiretinde kadınlar kocalarını boşamak âdet imiş. 'Ben andan mahzuz değilim (hoşlanmıyorum)' der ve boşarmış. Boşanan erkek ise, kendini beğenen kadın olup olmadığını ilan eder ve öyle evlenirmiş.' Cevdet Paşa, bundan sonra şu umumî mütalâayı serdediyor: 'Osmanlı memleketleri başka memlekete benzemez. Bir eyalet diğer eyalete, belki bir sancak diğer sancağa uymaz.'' (Karal, 6:270)

Bir toplumdaki âdetlerin farklılığı, ortaya 'örf' dediğimiz gelenekleri çıkarır. İslâm fıkhı, bir yerde hakim olduğu zaman üç usul takip eder: (1) O yerde, İslâm'ın esaslarına ters olmayan uygulama ve gelenekleri yerinde bırakır; hattâ 'sahih örf' adı altında onları hükümlerinde esas kabul eder (Zehra, 240). Eğer bu uygulama ve gelenekler, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi önceki dinlere ait olup, İslâm bunları bizzat ortadan kaldırmamış ise, bunlar, 'eskilerin Şeriatı' adı altında, Fıkh'ın kaynakları arasında yer alır. (2) İslâm'ın aslî prensiplerine ters olan uygulamaları değiştirir. (3) Yeni hükümler ortaya koyar.

İslâm'ın, doğrudan sahasına almayıp, zamana, şartlara, mizaç ve karakterlere bıraktığı alanlar da vardır. Meselâ, İslâm, her zaman için geçerli belli bir devlet şekli teklif etmez; bunun yerine genel idarî prensipler koyar. Denebilir ki, mimarî için getirdiği herhangi bir kaide yoktur; belki sadece israfı ve lüksü yasaklar. Giyimde, vücudun nerelerinin ve ne ölçüde örtülmesi gerektiğini ve bu konudaki temel prensibi vaz eder, fakat şekil, renk, desen, kumaş üzerinde durmaz. Edebiyat sahasında, mücerret güzelliği ön plana çıkarır; hakperestlik ve hakikata bağlılık aşılar; kâinatı tasvir ederken, ona İlâhî bir san'at olarak bakar ve Yaratıcı'nın marifetini telkin eder. Sahipsizlikten, dost ve arkadaş yokluğundan kaynaklanan matemî bir hüzün değil, Asıl Sevgili'den ve dostlardan ayrı düşmekten ileri gelen âşıkane bir hüzün verir, fakat kavuşmak için de şevk ve heyecanı kamçılar (Nursî, 711-2). Bunu yaparken, şekle, vezne müdahale etmez. Yine, musikide de, bir kısım çalgı âletlerini veya parçaları, söyleyişleri yasaklayıp, bazılarına izin verirken, bunu da kişilerin hâline ve o parçaların muhtevasına bırakır: Kur'ânî hüzün ve şevk vereni helâl ederken, nefsanî arzuları harekete geçirenleri ise yasaklar (Nursî, 712; Gazzalî, 339-54). Bunun dışında başka bir şeye karışmaz. İşte, İslâm'ın temel prensipleriyle, onun doğrudan helâl-haram sahasına almayıp, sükût ettiği ve mübah olarak bıraktığı pek çok alan bir arada, her millete ait bir kültür oluşturur. Zaten 'Müslümanlık' tabiri hiç bir zaman İslâm demek olmayıp, İslâm'ın yaşanış ve tatbik şeklini, her ülkede veya millette aldığı biçimi ifade eder. Dolayısıyla bu manâda bir Arap, Fars veya başka bir millete ait Müslümanlıktan söz edilebileceği gibi, pekalâ Türk veya Türklerin Müslümanlığı'ndan da bahsedilebilir.

Evrensel İslâm Kültürü İçinde Mahallî Kültürler

Gerçekten İslâm, Mekke ve Medine'den doğup hızla yayılmış ve yayıldığı her yerde karşılaştığı kültür ve medeniyetleri derinden tesiri altına alarak, yepyeni kültür ve medeniyet kompozisyonları meydana getirmiştir. Bu sayededir ki, fethedilmiş ülke halklarını kendi aslî formasyonu içinde yoğurmakta hiç bir zorluk çekmemiştir. O, bir yandan kendi aslî unsurlarını coğrafyaya ve milletlerin hayatına nakşederken, bir yandan da, başka kültürlerden, aslî prensiplerine ters düşmeyen unsurları ödünç almaktan asla çekinmemiş ve bu şekilde hem daha çabuk yayılıp benimsendiği gibi, hem de evrenselliğinin muhtevasını sürekli zenginleştirmiş, yenilemiş ve geliştirmiştir. Meşhur medeniyet tarihçisi Arnold Toynbee'nin bu konudaki gözlem ve mütalâaları gerçekten yerindedir:

İnsan, (İslâm dünyasını oluşturan) Arap-Fars kompleksinde sadece kardeş Sünnî-Şiî grupları değil, İslâmiyet içinde Arap ve Arap olmayan halkları da görür. Suudî Arabistan, Mısır, Irak, Suriye, Filistin, Kuzey Afrika, Sudan ve Yemen, (bütün İslâm coğrafyasının) Arap yarımküresine düşerken, Türkiye, İran, Afganistan, Türkistan, Pakistan, Malezya ve Endonezya Arap olmayan yörüngede yer alır. Arap olmayan diğer bir dış halkayı, Müslüman zenci Afrika ile Rusya ve Çin'deki Müslüman topluluklar, bir de, İslâm dünyasından tecrit edilmiş gibi de görülseler, hiç bir zaman gözardı edilemeyecek olan Avrupa, Filipinler, Japonya ve Amerika'daki Müslüman topluluklar oluşturur. Bunun da ötesinde, İslâm'ın kalıcı ve dünya çapındaki karakteri, kendini siyasî, ahlâkî ve dinî sahalarda açıkça ortaya koyar. (Ezzati, 125)

Bunun içindir ki, Müslümanların idaresine giren ülkeler kendi kültürlerinden bütün bütün uzaklaşmamışlar, fakat evrensel İslâm kültürü, yayıldığı her yerde kendine has tesirleri de sergilemekten geri kalmamıştır. Bundan dolayı, İslâm'ı kabul etmeyen pek çok topluluklar da, hakim ve üstün kültür olarak İslâm kültüründen etkilenmiş, meselâ İspanya ve bilhassa Sicilya Hıristiyanları, giyim-kuşam, dinî tören ve davranış biçimlerinde Müslümanları taklit ettikleri gibi, Arapça konuşmayı, Arapça şiirler ezberlemeyi, Arap-İslâm edebiyatıyla ilgilenmeyi bir üstünlük sebebi saymışlardır. Aynı şekilde, Türk ve Fars kültürleri de, çok geçmeden Müslüman milletlerin kültürleri olarak görülmeye başlamış ve saygı, hayranlık, hattâ kıskançlık uyandırmıştır. İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde değişik millî kültürlerin, bu arada mimarlık, edebiyat ve benzeri güzel sanat ürünlerinin, değişik gelenek ve göreneklerin varlıklarını günümüze kadar sürdürmüş olmaları, İslâm kültürünün zenginliğini ve kuşatıcılığını teşkil ettiği gibi, onun mahallî değer ve kültürlere verdiği değeri de göstermektedir. İslâm, kendi kültürünü, fethettiği ülkelerin kültürleriyle kaynaştırmaya çalışmıştır. Bir Çin mimarisi Hind mimarisinden, İran mimarisi Türk mimarisinden, Arap mimarisi bir başka ülke mimarisinden rahatlıkla ayırt edilebilir. Kısaca, yerli kültürler, gelenek ve görenekler hurafe türünden olmadıkları ve İslâm'ın aslî prensiplerine ters düşmedikleri sürece İslâm'dan saygı görmüş ve bu da, hem İslâm'ın yayılmasını hızlandırmış, hem de ona daha bir üstünlük katmış ve evrenselliğine katkıda bulunmuştur (Ezzati, 189-191). İşte İslâm'ın bu evrensel karakteri, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetine, tarihî büyük medeniyetler ve bu arada İslâm medeniyeti içinde ayrı bir kimlik kazandırmıştır.

İslâm Fetihleri ve Müslüman-Türk'ün Hoşgörüsü

İslâm fetihleri konusunda Garaudy, daha henüz İslâm'ı kabul etmemiş bulunduğu dönemde şu mütalâada bulunur:

İslâm fetihleri, dünyadaki kaosu ve onun doğurduğu asalak hiyerarşileri silip süpürmekle, bu yeni uygarlığın ekonomik ve toplumsal şartlarını oluşturdu. Zaferin tayin edici faktörü, fatihlerin çözülme halinde olan bir kölecilik âlemine, ya da ufak parçalara bölünmüş ve hareket yeteneğinden yoksun kalmış bir feodal âleme, daha yüksek ekonomik ve sosyal örgüt biçimleri getirmiş olmasıdır. Bu yeni örgüt biçimleri, geniş halk kitlelerinin ihtiyaçlarını cevaplandırdığı içindir ki, onların desteklerini kazanmıştır. İslâmlığın bu parlak ve başarılı sonuca ulaşmasının başlıca nedenlerinden biri, köleliğin ortadan kaldırılması ve genel olarak eski kölelikçi veya feodal toplumların tam tersine, eşitlik ilkesinde direnilmesidir. Halkın çoğunluğu için İslâm fethi, güvenlik demekti (Cem, 77).

İslâm'ın, bilhassa fethettiği ülkeler insanlarına gösterdiği hoşgörü, onları dinlerini yaşamakta serbest bırakması, dillere destandır. Bunu, en iyi şekilde tatbik eden fâtih Müslüman milletlerden biri Türkler olmuştur. Bu konuda, bazı itirafları vermek herhalde yeterli olur:

Fâtih bir millet olan Türkler, idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve âdetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için Rus ve Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zira aksi takdirde bugün Romen milleti diye bir millet olmayacaktı (Popescu Ciocanel, 'La Crise de O'rien', Paris 1907, nakl: Ünal: 79).

Bir Süryani müellif olan Mihael (Chronique, III:154), 'Tanrı'nın kendilerini rafizî Rumların fenalıklarından kurtarmak için (Selçuklu) Türklerini gönderdiği' kanaatini belirtir (Turan: 267).

Efzalüddin Kirmanî şöyle yazar (Vakayi-i Kirman, Tahran 1326, s: 29-30): 'Selçuklu padişahları, hep güzel ahlâka sahip idi. Onların bayrakları yükseldikten sonra ihtiyar dünya tazelendi ve dünya nizama kavuştu. Şarkta ve garpta medrese, kervansaray ve minarelerin çoğu Selçuklu sultanları ve vezirlerinin eseridir.' (Turan, 263)

Kılıç Arslan, Ermeniler ve diğer Hıristiyanlar tarafından hâmi ve kurtarıcı olarak tanınıyordu (Keşiş Gregorie, 'Chronique de Mathieu d'Edess', 344, 346: nakl. Turan: 481).

Anadolu, özellikle II. Kılıçarslan'dan sonra çeşitli ırk ve dinlerin serbestçe yaşadıkları bir bölge olmuştu. Bu konuda tarihçiler çeşitli hoşgörü misalleri verirler: İslâmın büyük gazilerinden sayılan II. Kılıçarslan'ın 'Malatya Süryanî' patriği Mikael'e gönderdiği mektupta Bizans'a karşı kazanılan zaferlerin Patriğin duaları sayesinde olduğunu belirtmesi, II.Gıyaseddin Keyhusrev'in evlendiği Gürcü melikesinin Konya sarayına kendi özel papazı ve mukaddes eşyası ile gelmesi gibi (Cem, 107).

Melikşah'ın ölümünden sonra, siyasi buhran devrinde hükümdar olan oğlu Berkyaruk zamanında, Şarkî Anadolu'da valilik yapan Selçuklu İsmail'in Ermenileri ve keşişleri himaye ettiği, bazı vergileri kaldırdığı ve bu sayede halkın sevgisini kazandığı tarihî bir hakikattır. Daha sonra Şarkî Anadolu'da devlet kuran Artuklular ve Ahlat-Şahlar hakkında da aynı şükran hisleri belirtilmiştir. Artuk oğlu kahraman Belek, isyan eden Gerger Ermenilerini 1121'de tehcir edip Hanazit bölgesine nakletmiş, fakat hürriyetlerine dokunmamış, çok merhametli davranmış ve onları köylerde iskân etmiştir. Onun kahramanlığı ve savaşları dolayısıyla ölümü Haçlılar arasında ne derece sevince sebep olmuşsa, yerli Hıristiyanlar arasında da o nisbette kedere yol açmıştır. Artuklulardan Necmettin Alpi'nin uzun süren hükümdarlık dönemi, Hıristiyanlar için bir refah devri sayılmıştır (Turan, 472).

Orta Anadolu'ya doğru uzanan vilâyetlerde hüküm süren Danişmendliler, kendilerine ait 'Danişmend-nâme' ve diğer kaynakların ifadelerine göre, tamamıyla gaza ruhuna bağlı idiler. Bununla beraber Hıristiyan kaynakları, bu hanedana mensup hükümdarlar hakkında çok memnuniyet gösterirler. Nitekim Süryanî tarihçisi Mihael bu hanedanın ilk hükümdarı olan Danişmend Gümüştekin Ahmed Gazi'nin Malatya'yı Gabriel'den fethi üzerine halkın refah ve adalete kavuştuğunu, Ermeni Mathieu da, iyi bir insan olarak, Hıristiyanlara karşı merhamet ve lütufla hareket ettiğini ve bu sebeple de, 1104'te ölümünün Hıristiyanlar arasında kedere yol açtığını belirtir (Turan, 473-74).

Osmanlıların en az Selçuklular seviyesinde sürdürdükleri, çağına göre bir 'ihtilâl niteliği' taşıyan ve yönetimdeki adem-i merkeziyetçiliğin bir başka önemli uygulama alanını teşkil eden bu hoşgörü, engizisyonun Avrupa'yı kasıp kavurduğu dönemde ancak günümüzde rastlanabilecek, hattâ daha öte bir seviyedeydi. Gerçekten de, E. Perroy'un itirafıyla, 'Engizisyonun resmî devlet kuruluşu olduğu ve Yahudilerle Arapların İspanya'dan kovulduğu bir çağda, Osmanlılar, Hıristiyanlara karşı en küçük bir düşmanlıkta bulunmamışlardır.' (Cem, 108)

Osmanlıların fethettikleri yerlerde, halk ağır vergiler altında eziliyor ve derebeyi görünümündeki toprak sahipleri ile münasebeti, angarya ve sorumsuzluk çerçevesinde cereyan ediyordu. Bu durum karşısında Osmanlılar, önce eski hükümleri yumuşatıyor, angaryaya ayrılan günler ve ağır vergiler ilk kademede azaltılıyordu. İkinci kademede ise, eski hükümler ve bağlar iptal ediliyordu. Kısaca, Ömer Lütfi Barkan'ın ifadesiyle ('Osmanlı İmparatorluğunda Çiftçi Sınıflarının Hukuki Statüsü', Ülkü dergisi, sayı 49, s:40), 'İmparatorluk, yerli beylerin ve müesseselerin menfaatlerine zıt gelen tedbirleri, zamanla ve müsait fırsatlar zuhur ettikçe almayı münasip görmüştür.' (Cem, 104)

Fetihlerde, Hıristiyan halk kitleleri, Osmanlıyı bir kurtarıcı olarak karşılamışlardır. Prof. Niyazi Berkes, bu durumu şöyle belirtmektedir: 'Osmanlı devlet sistemi, hükmü altına aldığı ülkelerin halk kitlelerini serflikten kurtarıyor, bunların başındaki feodal dinastileri (hanedan) tuzla buz ediyor. Bu feodal rejimlerin hemen hepsinde köylü ayaklanmaları var. Örneğin en başta Macaristan. Burada 1512'de Dozsa adlı bir önderin idaresinde köylü isyanının bastırılması üzerine Macar köylüleri büsbütün serfleştirildi. Bu yüzden Osmanlıların gelişini köylü serfler, bir kurtuluş gibi karşıladılar. Osmanlılara karşı gelen Macar beyleri imha edildiler. Daha sonra Balkanlarda Hırvatlar arasında da böyle olmuştu.' (Avcıoğlu, 43-4)

Doğu Avrupa'nın hattâ Almanya'nın iyice serfleştirilmiş köylü halk kitleleri, Osmanlı'yı bir kurtarıcı olarak bekliyordu (Avcıoğlu, 12).

17. asırda, Antakya Ortodoks Patrigi Makarios, katolik Polonyalıların Ortodoks Ruslara yaptıklarını, Osmanlıların Hıristiyanlara davranışıyla karşılaştırıyor ve 'Allah, Türk imparatorluğunu ilelebet payidar kılsın; çünkü onlar, Hıristiyan olsun Yahudi olsun veya Nasturi olsun, tebalarından kimsenin dinine karışmıyorlar' şeklinde dua ediyordu (Ezzati, 7).

Sonuç olarak, İslâm'ı idrak ve yaşayışları, samimiyet ve irfanları, İslâm'a hizmet düşünce ve niyetleri, İslâm'la her sahada kaynaşmaları, onu tatbikte başkalarına tanıdıkları hoşgörü, yine onu tatbikte ortaya koydukları modeller ve sergiledikleri misaller, edebiyatı, mimarisi, şehirleriyle meydana getirdikleri medeniyet gibi hususiyetler, Selçuklu ve Osmanlı tarihini, İslâm tarihi içinde, Pakistanlı âlim, yazar Mevdudî'nin de kabûl ettiği üzere, ilk Dört Halife döneminden sonra en yüksek mevkiye oturtmuştur.

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002


Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, Envar Neşriyat, İstanbul
Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul,
Ebu Zehra, Muhammed, İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, terc. Dr. Abdülkadir Şener, Hisar Neşriyat, İstanbul 1978
Karaman, Hayrettin, İslâm Hukuk Tarihi, İrfan Yayınevi, İstanbul
Akdağ, Mustafa, Türkiye'nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi I, II, Tekin ve Cem Yayınevi, İstanbul
Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, Nakışlar Yayınevi, İstanbul
Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, VI. cilt, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1954
Ezzati, Ebul-Fazl, An Introduction to the History of the Spread of Islam, News and Media Ltd. Londra 1978
Gazzalî,İmam Muhammed ibn Muhammed, Kimya-yı Saadet, terc. A. Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul 1972
Avcıoğlu, Doğan, Türkiye'nin Düzeni I, Tekin Yayınevi, İstanbul, 197