Yazdır

Fethullah Gülen'in Karakterinde Öne Çıkan Üç Unsur

Yazar: Ali Ünal Tarih: . Kategori Bir Portre Denemesi

Oy:  / 9
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen, Erzurum ili, Hasankale ilçesinin Korucuk köyünde dünyaya geldi. Hem anne hem baba yönünden oldukça dindar, zeki, hisleri itibariyle son derece gelişmiş bir evde neşet eden Gülen'in şuuraltı, bilhassa babaannesi Munise hanımın, daha sonra babası, annesi ve büyükbabasının, aile dışında Alvarlı Muhammed Lütfi efendinin derin tesirleri altında oluştu. Bu şuuraltını besleyen ve bilâhare Gülen'in şahsiyetinin en belirgin vasıfları olarak gelişecek üç unsur bilhassa öne çıktı. Bunlardan birincisi, bütün ailede görülen çok derin ve kalbî dinî bağlılık ve yaşayış; ikincisi, Peygamber ve Sahâbe sevgisi başta olmak üzere, aile içinde ve bütün varlığa karşı duyulan derin bir sevgi ve alâka; üçüncüsü ise, gerek ailenin fakirliğinden, gerekse özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve daha sonra çektiği çileler ve maruz kaldığı mağduriyetlerden ve Gülen'in çocukluğunda bir saat arayla büyük baba ile büyük annenin, ayrıca birkaç kardeşin ve Muhammed Lutfi efendinin vefatlarından kaynaklanan, daha sonra ise, İslâm'ın garipliği, Müslümanların ve Türk insanının son asırlarda üst üste uğradığı felâketler ve daha başka acılarla beslenen çile, ızdırap ve gözyaşıdır.

Fethullah Gülen'in şahsiyetindeki sözünü ettiğimiz üç unsura geçmeden önce, onda bu üç unsurun oluşmasında aile ve ilk yakın çevresinin tesirine çok kısa olarak da olsa bakmakta fayda var:

Gülen'in ailesi içindeki bağlar çok kuvvetlidir. Eşi hakkında, 'ya Rabbi, beni onsuz yaşatma' diye dua eden babaannesi Munise hanımla büyükbabası Şamil ağa, aynı gece bir saat arayla vefat eder. Gülen, ilk görev yeri olan Edirne'ye gidince, ikinci küçük kardeşi Mesih Gülen, ağabeyi 4 yıl sonra askerlik görevi esnasında aldığı hava değişimi münasebetiyle Erzurum'a dönünceye kadar âdeta kimseyle konuşmama 'orucu'na girer. Bizzat Gülen, büyükbabası ve büyükannesinin vefatı üzerine, uzun bir süre gece-gündüz, 'ya Rabbi, ne olur, benim de canımı al da, dedeme ve nineme kavuşayım' diye dua dua yalvarır. Çok küçük yaşta vefat eden bir kardeşinin kabri başında senelerce gözyaşı döker.

Fethullah Gülen, eski Müslüman-Türk aile ve cemiyetine hakim olan bu sevgi hâlesini şu sözlerle resmetmektedir: 'Biz, gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün sesi bir atmosferde yetiştik. Gönüllerimiz hep onun bayrağının dalgalanma heyecanıyla attı. Sevgiyle o kadar içli-dışlı olduk ki, neticede hayatımızı bütün bütün ona bağlayıp ruhumuzu da ona adadık. Artık biz yaşarsak sevgiyle yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz.' (Sızıntı, Eylül 1999)

Vatikan İstanbul Temsilcisi Monsenyör Georges Marovitch, Gülen'in ruhundaki sevgiyi keşfetmiş bir insan olarak, bir bayramlaşma merasiminde şöyle diyordu: 'Gülen, inançlar ve kültürler arası diyaloga hizmet eden, barış ve sevgi insanıdır. O, bütün dinlere açık bir şahsiyettir... Sevgi ve hoşgörü esaslarına dayalı gerçek İslâmiyet'i onun sayesinde tanıdık... Etrafıma bakıyorum, toplumun her kesiminden insanları burada görüyorum ve soruyorum: Nedir bizleri buraya çeken? Hıristiyan, Müslüman, Yahudi kardeşlerimizi burada toplayan nedir? Nasıl ki Mevlâna, Konya'ya yüz milyonları çekti. Bir zat var burada, sevgiyle konuşuyor ve hepimizi kendisine çekiyor. Bu muhterem zat, bizlere sevgiden bahsediyor. Bu sevgidir bizi buraya getiren. Onun için bu zata dua ediyorum, hepimizin duasına ihtiyacı var. Dünyamıza büyük bir örnektir bu zat. Bazıları diyor ki, ne var bu zatın arkasında? Onun tek silahı var, o da Allah sevgisidir.' (Ergün, 270)

Gülen, kendisine karşı medya vasıtasıyla girişilen kasetli linç operasyonundan sonra Türkiye'de diyalog köprülerinin yıkılıp, toplumun ve devletin tam bir kaosa itilmesi karşısında duyduğu iç ızdırap ve infiali, yine sevgi çağrısıyla bastırıyor ve yine kendisi olarak konuşuyordu:

Öyleyse gelin, bütün varlık ve eşya, varlık ve eşyanın arkasındaki ruhanîler ve melekler gibi biz de, el ele, gönül gönüle birbirimizi candan kucaklayalım ve iradelerimizin hakkını eda etme azmiyle, içimizdeki kin, nefret, ihtiras, düşmanlık, şehvet... gibi hayvanî hisleri söküp atarak, ruhanîlerin o tertemiz havasına dem tutmaya çalışalım; kalbî ve ruhî hayat ufkuna otağlar kurarak hak yakınlığına açık duralım ve içlerimize akan arz u semanın güzelliklerinden, lâhut âleminin o el değmemiş güllerinden, çiçeklerinden hazırladığımız buketlerle sevgiye ve güzelliğe aç gönüllere bayram şölenleri yaşatalım..

Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk'a gönül vermiş aşk insanlarıyız. Gel, gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur... Gel, birbirimizle içten konuşalım; (gönüllerimizle sarmaş dolaş olalım da), kulaklardan, gözlerden gizli konuşalım. Güller gibi dudaksız ve sessiz gülüşelim; tıpkı düşünce gibi, dudaksız-dilsiz görüşelim... Madem ki hepimiz biriz, birbirimize dilsiz-dudaksız seslenelim. Madem ki ellerimiz kenetli, gel bu halden bahisler açalım; el-ayak, gönül hareketlerini daha iyi anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen gönüllerimizle konuşalım. (Sızıntı, Eylül 1999)

Allah'a Kullukta Ölçü: Kendini Varlıklar İçinde En Hakir Görme

Fethullah Gülen için Allah'a kulluk, her şeyin önünde gelir. Bu kulluğun son ve son olduğu için de en mükemmel nizamnamesi İslâm'dır; dolayısıyla o, şüphesiz İslâm'ın üzerine titrer. Çok küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğrenip, onu ilk defa hatmetmesine, yani baştan sona okumuş olmasına ve o günden bu yana belki tek bir namazı kazaya kalmamış bulunmasına, geceleri de hiçbir zaman teheccüd namazından mahrum olmamasına rağmen o, Allah'a gerektiği gibi kulluk vazifesini asla yapamadığına inanır. Kişide Allah marifetinin artmasına paralel, kendini insanların en küçüğü, en günahkârı olarak görme duygusu da artar. Bu bakımdan, kendisini bütün insanların en hakiri, varlık içinde en günahkârı olarak gören Fethullah Gülen, Allah'a münacatlarını zaman zaman şiirle de dile getirir:

Yâreli dilim zahmine rahmeyle İlâhî!
Aç kapını lûtfet bu günahkâre İlâhî!

Yüzüm süreyim eşiğine kovma ne olur;
Yeter artık dolaştığım âvâre İlâhî!

Yıllarca bâb-ı kereminde inleyip durdum;
Ah u efgânım hicrâna emâre İlâhî!

Gerçi isyanla âlûde yaşadım her zaman;
Yine de keremler kıl bu nâçâre İlâhî!

Yakma nâr-ı ağyâre, yanayım ocağında;
Püryân-ı aşk olup, erem şikâre İlâhî!

Dağlar kadar isyanımla nihayet kapına,
Döndüm tasmalı boynumla, bîçâre İlâhî!

Kıtmîre lûtfet dursun artık efgân u zârı;
Varam her cilvesi bin-şevk Settâr'e İlâhî!.. (Kırık Mızrap 1-2, 98-99)

Peygamber ve Sahâbe Sevgisi

Fethullah Gülen'de bu Allah marifet ve aşkı, O'nun karşısında kendini bütün yaratıkların en günahkârı olarak görmenin yanısıra, Peygamber ve sonra Sahâbe sevgisi, onun şahsiyet ve karakterinin en önemli özelliğidir. Tam bir Peygamber ve Sahâbe âşıkı olan Fethullah Gülen'in, Allah Rasûlü'ne olan aşk, hasret ve yalvarışlarını da şiire döktüğü olur:

Sen'i seven her ruh uludur ya Rasûlellah!
Gönlü-gözü onun doludur ya Rasûlellah!

Cemâlin pertevinden zerre şevk alan billâh,
Kapının ayrılmaz kuludur ya Rasûlellâh!

Beklemez bir başka iltifat Sana erenler,
Semtin iltifat buğuludur ya Rasûlellâh!

Gönül gözleriyle bir kere seni görenler:
Onlar, ruhların bir koludur ya Rasûlellâh!

Uçuşur ikliminde altın kanatlı kuşlar;
İklimin, kuşların yoludur ya Rasûlellâh!

Cennet yamaçları gibidir orda ufuklar;
Cemâlin bu ufkun tülüdür ya Rasûlellâh!

Sana ermek imanlı gönüllerin rüyası;
Seni bilmeyenler ölüdür ya Rasûlellâh!

Vuslatın, bu garip kıtmîrin her dem hülyası,
Bu, benim gönlümün gülüdür ya Rasûlellâh! (Kırık Mızrap 1-2, 90-91)

Geçmişin Hicranı, Hâlin Izdırabı ve Geleceğin Ümitleri

Fethullah Gülen, şüphesiz eleştirilere kapalı bir insan değildir. Fakat şu da bir gerçektir ki, Gülen, niyeti ile sorgulanamaz. Sohbetinde oturmuş, az da olsa yanında kalmış olmasa da, 22 yıldır yazdığı yazılara şöyle bir bakan, aradaki bazı fasılalara rağmen 15 yaşından 50 küsur yaşına kadar verdiği vaazların bir veya ikisini dinlemiş olan biri bile, ondaki dinî hassasiyeti hemen takdir edecektir. Gülen, hayatını, Allah'a kulluk çizgisinde Allah'ın İsmi'nin yüceltilmesine, dolayısıyla, mümkün olsa ve İlâhî Hikmet ve Meşiet izin verse, herkesin hidayetle şereflenmesine, yani bir manâda insanlara hizmete adamış bir insandır. Onun bu konudaki niyeti ve samimiyetinin üzerine tek bir zerre şüphe toprağı saçılamaz.

Kur'ân-ı Kerim, birkaç yerde Peygamber Efendimiz'i, 'insanlar, getirdiğin bu mesaja inansınlar diye, onların peşlerinden koşturup duruyorsun; bu mesaja neden inanmazlar, nasıl inanmazlar diye peşlerinde kendini helâk edeceksin!' (Kehf/18: 6) şeklinde şefkatle uyarır. Çünkü, insanları İslâm'a ulaştırmak onun elinde değildi; onun vazifesi tebliğ etmek, yani Allah'ın mesajını insanlara tam olarak duyurmak, vicdanlarında 'evet' deyip, akılları ve kalpleriyle de tasdik edinceye veya nefisleriyle reddedinceye kadar nasıl anlatmak gerekiyorsa o şekilde anlatmaktı. İşte Fethullah Gülen'i, aynı ızdırap ve sancıyı, aynı çile ve sızıyı, hiç şüphesiz bir peygamber seviyesinde olmasa da, kendi çapında duyan bir insan olarak, bu noktada tanımaya çalışmak gerekir. O, karşısındaki bir insana, 'Sizin hidayetiniz ve bu hidayet üzerinde sebatınız için günde 100 kere ölüp tekrar dirilip, dirilip tekrar ölmeye razıyım' diyecek derecede, insanların Allah'a giden yolu bulup, bu yolda sebat ederek Âhiret'e göçmesi ve ebedî hayatlarını kurtarmasına kendini adamış bir insandır. Bu, Allah marifet ve aşkının onun gönlünde köpürttüğü duygular kadar, insanlar için, ya sonsuz bir mutluluk, ya da dayanılmaz azap çukurlarında geçecek ebedî hayatın önemi ve Allah'tan dolayı, O'nun yarattıklarına duyduğu sevgi sebebiyledir.

Her insan, yaratılışı gereği, önce çevresine, sonra da derece derece daha geniş çevreye, derken ülkesine ve milletine karşı öncelikli bir alâka duyar. Bu noktada denebilir ki, Gülen'in en yakın çevresi Türkiye ve Türk insanı, ikinci çevresi Türk dünyası, İslâm dünyası ve bütün insanlıktır. Kur'an-ı Kerim, Hz. İbrahim (as) hakkında, 'İbrahim, tek başına bir ümmetti' (Nahl/16: 120) buyurur. Yani Hz. İbrahim, hiçbir zaman kendini düşünen değil, bütünüyle milletini düşünen, peygamber olarak gönderildiği toplumu düşünen, bütün varlığını onlara, daha sonra da insanlığın geleceğine adamış bir insandı. Bundandır ki, kendisinden sonra gelen hemen bütün peygamberler onun neslinden geldi. Bu âyeti izah sadedinde bir mütefekkir, 'Kimin himmeti (bütün düşüncesi ve gayreti) milleti ise, o, tek başına bir millettir' der. Allah marifetini kazanmış ve İslâm'a gerçekten gönül vermiş zatlar, Gülen'in yazılarının pek çoğunda görülebileceği gibi, kendilerini değil, Allah sebebiyle O'nun yarattıklarını düşünürler. Peygamber Efendimiz (sav) hakkında, 'Seni başka bir şey için değil, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik' (Enbiyâ/21: 107) âyetinde de ifade buyurulduğu üzere, kendilerini, Allah'ın rahmeti, Allah'a iman, Allah marifet ve aşkından dolayı O'nun yarattıklarına adamış olan bu zatlar, Allah'ın rahmetinin tecelli merkezi, O'nun rahmetinin diğer varlıklara aksetmesinde birer ayna gibidirler. Onlar, başka bir şey için yaşamaz; kalpleri ancak Allah ve dolayısıyla O'nun yarattığı varlıkların O'na ulaşması, O'na imanla ebedî hayatlarını kurtarmaları hedefi istikametinde atar; düşünceleri bu hedef üzerinde yoğunlaşır. İşte Fethullah Gülen, şüphesiz o kendisine hiçbir makam ve misyon biçmese ve kendisini bütün varlıklardan daha aşağı da görse - ki, Ezurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, 'kendisini bütün varlıkların dûnunda (aşağısında) görmeyene irşad vazifesi verilmez' der; çünkü onlar, omuzlarını diğer insanların ayaklarının altına koyacaklardır - bütün hayatını, varlığını bu hedefe adamış biri olarak, tabiatıyla önce Türk insanının, sonra da bütün insanlığın aynı hedefe yönelmesini arzular. O, Allah'a teslim olmuş bir Müslüman olarak, Türk Milleti'nin ve dünyasının, sonra bütün insanlığın dünyadaki gerçek kurtuluşunda da Allah'a imanı, O'nu marifet ve aşkını kazanmayı ve hayatın da, karakterin de bu temel üzerinde örgülenmesini en önemli unsur olarak görür. Onun kendisiyle yaptığı bir muhasebede, bu hususu bütün derinliğiyle görmek mümkündür:

Ey nefis!

Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın; onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki, ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun; onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.

Ey nefis!

Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat, ama kat'iyen bu büyük fedakârlığı kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön ve inle, bütün yanan yüreklerin ateşini söndür, ama kendini hiç düşünme! Bir buhurdanlık gibi için için hep kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama halinden asla şikâyet etme! (Sızıntı, Ocak 2000)

Fethullah Gülen'in maddî-manevî bütün varlığında bu gayenin çilesi, ızdırabı apaçık görülebilir. Bu çile ve ızdırap, onun yazılarında ve sohbetlerinde hemen ilk göze çarpan husustur. Ayrıca, şanlı, fakat tali'siz bir devlet ve muhteşem bir medeniyetin çöküşünün hicranı, Türkiye'nin ve Türk insanının halâ kendine gelememiş olmasının derdi ve her şeye rağmen gelecek adına beklenen ümitler, bu çile ve ızdırabın ayrılmaz boyutlarıdır. Denebilir ki, Gülen'ın hayatının her karesini, Allah'a iman, Allah marifet ve aşkı tezgâhında geçmişin hicranı, hâlin ızdırabı ve geleceğin ümitleri dokur. Bunu, düz yazıları kadar, pek çok şiirlerinde de görmek mümkündür:

Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş.
Ürperdim ve yerimde kalakaldım,
Dostlar düşmanlarla barışıp gitmiş.

Yüzerken millet derin uykularda,
Kaybolup gitti değerler ardarda...

Kan-ter var mazinin şakaklarında,
Demir bukağılar ayaklarında,
Acı bir tebessüm dudaklarında,
Ne kızıl bir ruhla çarpışıp gitmiş...

Hâlâ ufukta yer yer karanlıklar;
Gecenin arkasında gündüzler var... (Kırık Mızrap 1-2, 171-172)

Fethullah Gülen, bir hicran, hasret, ızdırap ve ümit insanı olarak, son derece ince bir gönüle sahip olmakla, gözyaşı onda çok defa bir boşalma ameliyesidir. Bizzat kendisi gözyaşını saf şiire benzettiği için, çok rahatlıkla diyebiliriz ki, onun şiirleri de, hicran, hasret, ızdırap ve ümit damlalarından oluşan gözyaşlarıdır:

Bir akşam üstüydü geçmişteki bahçelerde,
Veda ediyordu hasretle güller hayata..
Küskündü çemenler ve çemenzar kâinata;
Kapanıyordu her yandan akşam perde perde..
Ve serin bir poyraz esiyordu bahçelerde...

...

Acı acı uğulduyordu her yanda rüzgâr,
Hazanla buruktu papatyalar, karanfiller..
İrem bağlarına denk o sihirli bahçeler;
Kalmamıştı bahçelerde tılsımlı lâleler,
Hep kabus gibi esiyordu esince rüzgâr...

...

Geceler başıboş ve derinleşen saatler,
Çılgıncaydı o esnada karanlığın hızı,
Bitevî yarasaların keyfi gül kırmızı..
Ve derin hicranlarla kıvranıyordum yer yer,
Aczimize göklerin açıldığı saatler.

Derken sabâ esmeye başladı bir aralık,
Diriliş kokusu geliyordu ötelerden:
Bir zaman güneşlerin kol gezdiği yerlerden;
Yırtılıyordu artık perde perde karanlık..
Ve gök kapılarında mübarek bir aralık..

... (Kırık Mızrap 1-2, 144-146)

Fethullah Gülen, dert, ızdırap ve gözyaşını, ilk insandan bu yana bütün problemlerin çözümünde ve bütün peygamberlerin kullandığı en büyük anahtar olarak görür ve öyle takdim eder:

Dertli Nebi, tufan Peygamberi, gözyaşları ile âlemi sele vermedi mi? Yaratılış esrarına ilk dokunan Mevlâ'nın Halil'i, 'Hasbî, Hasbî' diyerek gözyaşlarıyla ateşi berd ü selâm (serin ve emniyetli) etmedi mi?

O incelerden ince, Hak esrarının merkezleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah'ın hali hep ağlamak değil miydi?

Ve son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın keşşafı, yaratılışın özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Ta ana kucağında bin niyaz ile 'Ümmetî, Ümmetî...' dediği andan, ba'sü badelmevt'e ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi? (Sızıntı, Eylül 1979)

Fethullah Gülen'i az yakından olmasa bile, sadece yazılarından tanıyan biri bile, onun doğduğu veya kendini bildiği andan itibaren bir şeb-i yelda, kabuslar ve bazen de 'tatlı rüyalar'la dolu bitmez bir kış gecesi yaşadığına hemen hükmedecektir. Gerçi o, şiirinde uzun kış gecelerini tasvir etse de, onun hayatının romanı, sergüzeşti 'kış geceleri'dir:

Kış gecelerinde oturmuş düşünüyorum,
Art arda inanç ve ümit, sarsıntı ve kaos.
Kış gecelerinde terliyor ve üşüyorum,
Hülyalarda sallantı ve rüyalarda kabus...

Bülbüllerde sessizlik, çiçeklerde bekleyiş;
Sevinç-hüzün iç içe, gönlümün itiyadı...
Ekseriya tekdüze, ara-sıra tekleyiş;
Bahar nâraları yanında hazan feryadı.

Bazen musikî gibi tatlı esiyor rüzgâr,
Fıkırdıyor her şey: kuş, böcek, ağaç ve yaprak;
Bazen serin bir poyrazla sarsılıyor bahar,
Yeisle geriniyor dere, tepe, taş, toprak...

Soluyor gül çehrelerinde güzellik renk renk,
Azmin şakaklarında eski günlerin teri;
Gurbet tütüyor her yanda, sarsılıyor âhenk,
Bir ürperten belirsizlik kaplıyor her yeri! (Kırık Mızrap 1-2, 167-168)

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002


Ergün, Abdullah, Medya Aynasında Fethullah Gülen, Merkür Yayınları, İstanbul 1999