Yazdır

1971-1979 Hayat Kronolojisi

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayat Kronolojisi

Oy:  / 30
En KötüEn İyi 
TarihAçıklama
197112 Mart Muhtırası'na Doğru Kestanepazarı'ndan Ayrıldı
1971 yılında 12 Mart Muhtırası'ndan önce Kestanepazarı Kur'an Kursu'ndaki görevinden ayrıldı.

'Kestanepazarı'ndan ayrılınca Güzelyalı'da bir eve taşındım. Günler geçmek bilmiyordu. Sanki saniyeler sene olmuştu. Halbuki, talebelerimin arasında bulunduğum günlerde; vaktin arkasından koşturuyor ve adeta zamanla yarışıyordum. Yapacağım işler ve yapmam gerekenler günün yirmi dört saat olması gerçeğine karşı pervasız bir, meydan okuyuş içindeydi. Başka türlü bu kadar işi bu kadar dar zamana sığdırmak nasıl mümkün olurdu ki? Halbuki şimdi vaktimin büyük kısmını okumaya ayırabiliyordum.

Hadiselerin kendine göre bir dili vardır. İçtimai hayatı anlamak isteyenler bu dili çok iyi bilmelidirler. Mazide meydana gelen ve ciğerleri parçalayan nice hadiseler var ki, yeniden tekerrür etmeye başlamıştı. Bu tekerrürün getireceği neticeleri kestirmek asla kehanet sayılmazdı. Türkiye günden güne bir askeri darbenin eşiğine doğru kayıyordu. 27 Mayıs'ı görmüş olanlar için, görünen tablo pek de iyimser değildi.

12 Mart 1971 Cuma günü saat 13'de radyodan okunan bildiri üzerine Muhtıra resmen verilmiş oldu. Asker devreye girmişti. Sol panik içinde, sağ mütevekkil olacakları bekliyordu..

Muhtıradan kısa bir müddet sonra tutuklamalar başladı. Solun liderliğine soyunanların birçoğu müstehak oldukları için, Müslümanlardan birçoğu da sırf denge için tutuklanmış ve gözaltına alınmışlardı. Ve tutuklamalar devam ediyordu..

27 Mayıs sol güdümlü bir harekettir. 12 Mart da öyle olsun isteniyordu. Fakat ihtilale beş kala hadiseye el koyan Memduh Tağmaç ve arkadaşları muhtıranın macerasını birilerinin güdümünden kurtardı. Ondan böyle bir atak beklemeyen solcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Onlarda görülen 12 Mart aleyhtarlığı, biraz da yetişemediğine ekşi diyenin durumu gibi bir tavır. Eğer 9 Mart'ta yapılmak istenen harekata mani olunmasaydı, yapılacak ihtilal çok başka olacak ve 'Devrim Anayasası' adıyla hazırlanan taslak yürürlüğe girecek, Türkiye isim olarak olmasa bile sistem olarak tam bir komünist ülke haline getirilecekti... Bu solcu güçler ve onların akıl hocalığını yapan devrimbaz sivillerin ortak arzusuydu. Nitekim Ziverbey soruşturmasında hepsinin maskesi düşmüş ve menfur düşünceleri bir bir ortaya çıkmıştır.

12 Mart, bir ihtilal ve darbe değildir. Hükümeti belli konularda uyaran bir ikazdır. Elbette askeri olması yönüyle tasvip edilemez. Hür iradeyi güç kullanmak suretiyle dize getirmenin tasvip edilmesi mümkün değildir de ondan. Fakat, çok daha kötü bir hareketi önlemesi bakımından bu harekete iyimser bakmak mümkündür. Yani, kötüdür ama çok daha kötüye göre o kadar kötü değildir.'
03.05.1971Tevkif Edildi
'Doktor Bey'e 'Bizim eve gidelim' dedim. Yolda yine bir köpeğe çarptık. Ben, 'Bizi evde bekliyorlar, herhalde' dedim. Eve girdiğimde siyasî polislerin bütün eşyaları didik didik edip evin ortasına yığdıklarını gördüm.. Ben içeriye girince polisler 'Hoş geldin' dediler. Aramaya devam ettiler.

Görevlilere 'Geç kalır mıyım? Bir şeyler yiyeyim mi?' dedim. Gayem hem biraz açlığımı yatıştırmak hem de esas niyetlerini öğrenmekti. Bana 'karnını doyur. Ne zaman döneceğin belli olmaz' dediler. Bir iki lokma pilavdan aldım. Biraz sonra Tepecik inzibat merkezine götürülmek üzere yola çıktık.

Beni Tepecik İnzibat Merkezine getirdiler. Saçımı bıyığımı kestiler. Ben kaşlarımı da traş ederler zannediyordum. Fakat yapmadılar. Sonra sağdan, soldan, arkadan ve önden fotoğraf çektiler. Götürecekleri yere götürmeden evvel 'Bana biraz su getiriniz, abdest alacağım' dedim. Şimdi ismini hatırlayamadığım başçavuş temiz mi kirli mi bilmiyorum ama bir teneke su getirdi. Abdest alarak dışarıda namazımı kıldım. Böylece yatsı namazımı eda etmiştim. Hiç olmazsa sabaha kadar namaz kaçırma tehlikesi yoktu. Rahatlamıştım.

Beni alıp hücre gibi bir yere tıktılar. Bir de ne göreyim, benden evvel aynı yere Şaban Düz, Harun Reşid Tüylü, Mustafa Birlik ve ülkücülerden de bir arkadaş getirilmiş..'
09.11.1971Tahliye Oldu
'Nihayet 7. ayın içinde son bir kere daha mahkemeye çıkarıldık. Avukatımız üç aydan beri tekrar edip durduğu tahliye talebimizi ümitli bir eda ile mahkeme heyetine bir kez daha arz etti. O esnada, birden bire alışmadığımız bir şey oldu. O güne kadar, elli defa tahliye talebimize bıkmadan usanmadan elli defa 'tutukluluklarına' diyen mahkeme heyetine, savcı, ayağa kalktı ve 'Nasıl olsa birilerini -Av. Bekir Bey'i kastediyordu- bırakınız; bunları da bırakın gitsinler' dedi. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştik.'
1972Tahliye Sonrası Günler ve Edremit'e Tayin
9 Kasım 1971 günü tahliye olduktan sonra göreve başlamak için Diyanet'e başvurdu. Sıkıyönetim nedeniyle müspet bir cevap hemen gelmedi. Bu yüzden kısa bir süre Erzurum'a gitti. Döndüğünde Salepçioğlu ve Alsancak Camilerinde vaaz vermeye başladı. Ve 23 Şubat 1972'de Edremit merkez vaizliğine tayin edildi. Burada 2 yıl görev yaptı.

'Tahliyem ile Edremit'e gitmem arasında üç aydan fazla bir zaman geçti. Ancak bu, tam anlamıyla bir bekleme dönemi de değildi: Erzurum'da kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar İzmir'e döndüm ve Salepçioğlu Camii'nde yeniden vaazlara başladım. Ben tutuklu iken arkadaşlar ev eşyamı Sadıkbey'de bir daireye taşımışlar. Erzurum'dan dönünce çok aceleden bir ev bulduk. Mektupçu'daki bu evi 500 liraya kiralamıştık.

Diyanet tarafından önceleri dilekçemize müspet cevap verilip, vaaz etmemize müsaade edildiği halde, daha sonra yine vaazdan men edildim. Şaban Düz Hocaefendi ve Osman Kara Hocaefendi de benimle aynı durumdaydı. Sıkıyönetim üçümüzün de İzmir'den sürülmesi hususunda Diyanet'e baskı yapmış ve Diyanet de ister istemez bu baskıya boyun eğmek zorunda kalmıştı. Artık, ikinci bir emre kadar vaaz edemeyecektik. O sıralarda İbrahim Ulvi Bey, Özlük İşlerinde bulunuyordu. Bana, Ankara'ya gelmem hususunda haber göndermişti. Gittim.. Durumu anlattı ve 'İzmir' dışında nereyi istersiniz?' diye sordu. Bizim İsmail Hoca, Edremit'teydi. Benim için teselli olur düşüncesiyle ben de 'Edremit olabilir.' demiştim. Ve böylece tayinim Edremit'e yapıldı. Bu arada Şaban Düz Hocaefendi'yi Nazilli'ye, rahmetli Osman Kara'yı da Turgutlu'ya tayin etmişlerdi.

Gerçi Edremit'e tayinimi istemiştim ama, oraya gitme niyetinde değildim. Edremit Müftüsü Remzi Bey, yanında Arif Çağan ve rahmetli Hakim Necmettin Güvenli beylerle birlikte Mektupçu'daki eve kadar geldiler. Israrla Edremit'e gitmemi istediler. Adeta benimle yalvarırcasına konuşmuşlardı ki onlardaki bu sıcaklığı da asla unutamam ve 'Ne olur gel, orada da hizmet olur!' dediler. Evet, onlardaki bu ciddi talep ve arzu cevapsız bırakılacak gibi değildi.'
29.06.1974Manisa'ya Tayin Edildi
2 sene 4 ay kadar Edremit'te görev yaptıktan sonraManisa merkez vaizliğine tayin edildi.

'Daha önce de ifade ettiğim gibi, Edremit'e esasen istemeyerek gitmiştim. Hatta istifa edip gitmemeyi bile düşünmüştüm. Bu isteksizliği, beşeri bir kısım boşluklarla izah daha uygun olur zannediyorum. Evet, alıştığı yerden kopup bir başka yere gitmek insana cidden zor geliyor. Benim ise bütün dost ve arkadaşlarım İzmir'de idiler. Onlardan ayrılmak, onlardan uzakta kalmak bana dayanılması imkansız bir hicran gibi geliyordu. Fakat Murad-ı İlahi başkaymış... Edremit'e gittim ve üç seneye yakın orada vazife gördüm. Bu zaman zarfında, talebe hizmetleri gözümü ve gönlümü doyuracak seviyeye yükseldi.

Manisa'nın hem şahsım hem de hizmetimiz adına yeni bir şey ilave ettiğini söyleyemeyeceğim. Her şey eskinin bir uzantısı olarak sürüp gitti. Vaazlar, sohbetler, kamplar vs. hep eskiden olduğu gibiydi. Belki gelip gitmeler, Edremit'e kıyasla çok daha fazlaydı; ama bunu Manisa'nın bir hizmeti olarak değerlendirmek yanlıştır. Zira, zaten cemaat, o güne kadar olduğu gibi, İlahi inayetle gelişiyordu. Diğer taraftan Edremit'e gelmek isteyip de çeşitli sebeplerden dolayı gelemeyenlerin önündeki engeller, hususiyle de mesafenin azalmasıyla kısmen giderilmiş oluyordu. Bu da gelmeyi artıran bir husustu. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki, o gün için Manisa böyle bir hizmete karşı çok soğuktu.'
20.09.1974Babası Ramiz Efendi Vefat Etti
Ramazan ayının üçüncü günü, babası Ramiz efendi vefat etti.

'Evet, o sene benim için bir hüzün senesi oldu. Babamın vefatından bir ay kadar önce Edremit'te Ceza Hakimi Necmeddin Güvenli gibi çok sevdiğim bir dostum vefat etmişti. Onun vefatından az önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda benim bulunduğum yerde semanın derinliklerine doğru iki uçak batıp kayboluyordu. Bu hadise bir-iki defa tekrarlandı zannediyorum. Ve babam ile Hakim bey bir ay ara ile vefat ettiler. -İnşallah- ikisi de Cenabı Hakk'ın rıdvanına mazhar olmuşlardır.

Emri tebellüğ etme (Manisa'ya Tayin) vaktim gelmişti. Bu durumu babama arz ile elini öptüm ve, 'Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.' dedim. Bana: 'Gitme. Önümüzdeki perşembeden sonra gidersin.' dedi. Sonra daldı, durdu durdu ve 'Git. Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor.' dedi... Ben İzmir'e döndüm. Bir hafta sonra babamın vefat haberi geldi. İzmir'den otobüs ile o gece yola çıktık. Yanımda Yusuf Pekmezci ve Köse Mahmut vardı. Mustafa Birlik de bizi garaja kadar geçirmeye gelmişti. Vasıta yönüyle sıkıntı çekmedik.. Ankara'dan uçağa bindik ve öğle vakti Erzurum'a yetiştik. Son anlarında babamın yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun kerametvari, 'bir hafta sonra gidersin' demesini hemen kabul etmeyişim, içimde hep kanayan bir yara olarak kalmıştır. Öyle baba zor bulunur...

Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok dikkat ederdi. Onun da gözü yaşlıydı. Vaktini hiç zayi etmezdi. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çarığıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça bir beyti tekrar ederdi.

Ben Kaside-i Bürde'yi önüme alarak ezberlediğimi bilmem. O'nu babamın okuyuşlarından kaparak ezberlemişimdir. Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim. Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı.

Ben dört veya beş yaşlarındaydım. Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır dediği Halil Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraatı daha sonra Süleyman Efendi adında bir zattan öğrendiğini hatırlıyorum.

Halil Hoca, Korucuk'tan ayrılıp Maslahat köyüne gidince babam da yanında gitti. Biz iki sene kış aylarında babasız yetim gibi kaldık. Babam bu iki sene zarfında Arapça ve Farsça okudu ve ilmini ilerletti. İlme karşı çok şiddetli merakı vardı. Babamın bu durumunun benim üzerimde de tesiri büyük oldu. Onun o yaşta ilim adına katlandıkları âdeta beni de olgunlaştırdı. Ben çocukluk ve gençlik dönemlerimde, hiçbir zaman kendi emsalim ve yaşıtlarımla oturup çocukluk ve gençlik yapmadım. Daima büyüklerle beraber oturma ve onların anlattıklarını dinleme bende bir ahlak haline geldi. Bunda da şüphesiz babamın çok büyük tesiri oldu. O sohbetlerde göz ve kulak doldurucu şeyler anlatılırdı. Bilhassa Alvar İmamı'nın sohbetlerine doyum olmazdı. Belki anlatılanları bütünüyle anlayamazdım, fakat hepsinin hafızamda kaldığını söyleyebilirim. Çünkü sonradan gelir dinlediklerimi satır satır, anneme, büyükanneme ve amcalarımın hanımlarına anlatırdım. Bu bana apayrı bir zevk verirdi.'
1975Konferanslar Vermeye Başladı
1975 yılında Kur'an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferanslar serisine başladı ve 1976 yılında da devam eden bu konferanslar münasebetiyle İzmir dışında Ankara, Çorum, Malatya, Diyarbakır, Konya, Antalya, Aydın gibi illeri ziyaret etti.

'Benim ilk konferansım, askerde iken tebdil-i hava için Erzurum'a geldiğimde olmuştu. Bu konferans, Mevlana ile ilgiliydi. İkinci konferans ise, Kestanepazarı'nda bulunduğum sıralarda oldu. Yeşilay'da her hafta seri konferanslar veriliyordu. Birinci hafta konferans veriliyor, ikinci hafta da onun kritiği yapılıyordu.

Bana da Kur'an-ı Kerim ile ilgili bir konferans teklif edildi. Kur'an'ın fen ve tekniğe bakış keyfiyetini mevzu edinen bir konferans vermeye çalışmıştım. Ancak bunlar, hizmete yeni bir buut kazandıracak türden gayretler değildi. Sıradan, herkesin yaptığı gibi yapılan konuşmalardı. Organize işi de başkasına aitti; biz gidip sadece konuşuyorduk.

Konferanslara gelince; bu tamamen camiye gelmeyen insanlara mesaj götürmek zaruretinden doğmuştur. Gerçi bu meseleye zaten kahve sohbetleriyle kısmen başlanmıştı. Ancak, artık iş kahve istiabını aşmaya başlamıştı. Böyle bir konuşmayı, kalabalık bir kitleye kahvede dahi yapmak isteseniz, yine toplantı ve yürüyüş kanunlarına göre izin almak gerekecekti. Aynı izinle, daha büyük yerlerde ve daha kalabalık bir topluluğa hitap etme imkanı olacağına göre, bu işi o seviyede yapmak daha muvafıktır diyerek konferanslara öyle başladık.

İkinci konferans ise Darwinizm'di. Fuardaki Ekiciover denen yerde yapılmıştı. Salon 5 bin kişilikti. Bu konferansta da salondaki insandan daha çok dışarıda insan vardı. Hatta o gün fuar bir bayram yerine dönmüştü. Herkes akşam namazını bahçede, çayırların üzerinde kılmıştı. Dinleyici kitlesi yine çok değişikti. Kimisi merakla, bir vaiz bu mevzuda neler konuşacak diye gelmişti; kimisi cidden mevzuu öğrenmek için orada bulunuyordu.

Diğer bir konferans konusu olan 'Altın Nesil' ki, ismi doğrudan doğruya geleceği omzunda bayraklaştıracak olan nesillerden kinaye olarak vicdanımdan doğmuştu. Bu mevzuda aynı isim altında Arapça bir tiyatro eserinin tercüme edildiğini daha sonra gördüm. Ama bu ilk Müslümanlarla alakalı bir temsildi. O günlerde konferansa bu ismi verirken ba'sü ba'del mevtimizin teminatı olan kutsileri düşünerek o ismi vermiştim. Orada, kutsilerin vasıflarını çerçevelemek istiyordum.. Ve bir bakıma da Altın Nesil'e bir davetiye mahiyetindeydi o konferans.'
28.09.1976Manisa'dan İzmir Bornova'ya Tayin Oldu
İki yıl, üç ay Manisa'da kaldıktan sonraBornova'ya tayini çıktı. Burada 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar görev yaptı.

'Hizmetimizin ağırlık merkezi İzmir'de olduğu için tayinimi İzmir'e istemiştim. Ancak, 'Bornova da İzmir sayılır' diye tayinim oraya yapıldı. Belki faydalı da oldu.

Vaazlar ve sohbetler adına, Bornova da Manisa'nın bir uzantısıdır, diyebilirim. Dizi halinde bazı konuları kürsüye getirme burada da devam etti. Ayrıca haftada bir gece, soru-cevap sohbetleri yapılmaya başlandı. Tabii ben bu arada sağa sola daha sık gitmeye fırsat buluyordum. Her yandan çeşitli vesilelerle davetler alıyordum. Mümkün mertebe de bu davetleri geri çevirmemeye çalışıyordum.'
1977Yurtdışı Konferansları
1977 yılında görevli olarak Almanya'ya gitti ve burada çeşitli yerlerde konuşmalar yaptı, konferanslar verdi.

'Evet, bu yıllarda bir de yurtdışına gittim. Esas, yine yurt dışına gitme düşüncesini bana ilham eden de yine bu konferanslardır. Şu anda istek ve arzumun buud ve derinliğini kestiremiyorum; ama kendi kendime 'Bir vesile olsa da bu konferans işini yurt dışında da sürdürsek' diye düşündüğüm oldu.
Avrupa'da, hizmet adına aradığımızın onda birini bulamamıştık. Zaten gidilmesi planlanan yerlerin çoğuna gitmeden de geri döndük..

Almanya'da bulunduğum dönem içinde birçok yerde konuştum. Berlin (10.12.1977), Frankfurt, Hannover, Hamburg, Münih bunlardan bazılarıydı. Esasen programda daha bir çok yer olmasına rağmen biz Münih'ten uçtuk ve Türkiye'ye döndük. Diğer bazı arkadaşlar ise dönüşlerini kara yoluyla yaptılar..'
26.08.1977İstanbul'daki İlk Vaazı
İstanbul Eminönü'nde bulunan Yeni Cami'de ilk vaazını verdi. Vaazın konusu Müslüman'ın öncelikle kendine ve benliğine çeki düzen vermesi idi.
09.09.1977İstanbul'daki İkinci Vaazı
İstanbul'da ikinci vaazını Sultanahmet Camii'nde verdi. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de dinleyiciler arasındaydı.
1979Sızıntı Dergisi'nde Yazılar Yazmaya Başladı
İlk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı Dergisi'nde başyazıları ve daha sonra orta sayfa yazılarını yazmaya başladı. İnsana ve yeni nesle verdiği önemden ötürü ilk başyazı 'Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru' adını taşıyordu.