Yazdır

Erzurum Hayatından

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 19
En KötüEn İyi 

Ecdadınızın böyle bir beldeyi terk edip Erzurum'a gelmelerinin sebebi nedir?

Bizim sülale bir nâmus meselesi yüzünden karşı tarafla silahlı çatışmaya girer. Halil Dedem'in kız kardeşi kaçırılmıştır. Vuruşma esnasında karşı taraftan biri ölür. Ve devlet meseleye el kor. Halil Dedem çok suçlu görülmez ki, sadece sürgün edilir. Önce Hasankale'ye sonra da Korucuk Köyüne yerleşir.

Halil Dedem, hep Ahlat'a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki, Ahlat'taki mal varlığına dokunmamış, sadece taşınabilir mallarıyla bu sürgün edildiği Hasankale'ye oradan da Korucuk'a gelmiştir. Ancak hiçbirine bir daha Ahlat'a dönmek nasip olmayacaktır.

Halil Dedem'in çocukları buradaki gayr-i menkulleri 80 bin altına satarlar ve aralarında paylaşırlar..

Korucuk bugün de 70-80 hanelik bir köydür. Bu hanelerden en az ellisi bizimle akrabadır. Köy günümüzde bakımsızdır. O eski, mamur ve zümrüt yeşili köyden bugün eser kalmamıştır. Bağrında bir kudsî emanet gibi sakladığı büyüklerin mezarları istisna edilecek olursa, köyde eski ruh saffetinin ve iman heyecanının da olduğu söylenemez.

Dedeniz hakkında neler biliyorsunuz? Onları hayat hikayeleriyle anlatır mısınız?

Halil Dedemin oğlu Hurşid Ağa'nın iki oğlu vardır. Bunlardan biri Süleyman Efendi, ikincisi, Molla Ahmed'tir. Molla Ahmed benim dedemin babasıdır. İlim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemiştir. Denildiğine göre uykunun ağır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirir. İşte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibarettir. Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirir. Pehlivan yapılı, uzun boylu mehabet dolu fizikî görünümünün yanında onun bu surete denk bir de sîreti ve ruhî yapısı vardır. Riyazatı ömrü boyunca terk etmemiştir. Onu tanıyanlar, günde bir-kaç zeytinle iktifa ettiğini söylemektedirler.

O'nun zühd ve takvası dillere destandır. Çünkü o varlık içinde bir zâhid hayatı yaşamıştır. Zira, babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken, altınları tas tas paylaşmışlardır. Teker teker saymak çok vakitlerini alacağı için böyle yapmışlardır. O devirlerde onların bu miras bölüşme keyfiyetleri de çok meşhur olmuş bir hâdisedir.

Süleyman Efendi, hep dünyaya açık yaşamış, her geçen gün malına mal katmış ve ticaret hayatına atılmış, muvaffak da olmuştur. O'nun evlat ve torunlarında da bu yön ağır basmıştır. Molla Ahmed ise tamamen bir ukba insanıdır. Tarlada çalışır, kitap okumaya düşkündür ve ibadetle meşgul olmayı hayatının gayesi hâline getirmiştir.

Babam, dedesinin bu davranışını biraz fazla bulur ve tenkid ederdi. Çünki onu göre, Molla Ahmed kendisi yaşadığı ölçüde, evlatlarının dini hayatı hususunda hassas davranmamıştır. Babamın dedesini gördüğünü zannetmiyorum. Sanırım o da başkalarından duyduğu kadarıyla O'nu tanıyordu.

Dedem Şamil Ağa'nın babasına benzer yönleri vardı. O da bir ukba adamı gibiydi. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı.

Çok ciddi bir insandı. Belki tebessüm ettiğini görmüş olabilirim, hatırlamıyorum, fakat güldüğünü hiç görmedim. Onun bu ciddiyet ve vakarı köy halkının üzerinde bir mehabet ve korku tesiri yapardı. Bütün köylü ondan korkar aynı zamanda ona çok ciddi saygı duyarlardı.

Dedemin hakiki ulemaya çok saygısı vardı. Fakat bir dönemde meşayihin su-i istimali karşısında o mücerred mantık ve mücerred düşünce sahibi dedemde meşayihin yiyen içen kısmına ciddi bir antipati uyanmıştı. Fakat yine de çoğu meşayihe bir şey demezdi. O, gerçek veliyi babası Molla Ahmed'in şahsında görmüş, tanımıştı. Molla Ahmed ki, yemez içmez, kimseden hediye dahi kabul etmez, sabahlara kadar namaz kılar, bir zeytinle yetinir, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. İşte dedeme göre velinin tarifi buydu.

O bu tarifin dışında kalanları meşayıhtan kabul etmez ve 'Bunlar şeyh değil pilavcı takımı' derdi.

Kendi çevresinden olup da kabullendiği insanlar da vardı. Mesela, Korucuk Köyünde otuz-kırk sene imamlık yapmış, sâdâttan olma ihtimali olan Mehmed Efendi adındaki zât bunlardandı. Hatta dedem bu zât ile ilgili olarak şöyle bir hadise anlatmıştı:

'Cihan Harbinden evvel çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Köyde yıkılmadık bina kalmamıştı. Herkes harman yerinde yatıyor, evlerine gidemiyordu. Halbuki kış bastırmış ve kar da yağmıştı. Bir gün ben de harmana gidiyordum. Karşıma Mehmed Efendi çıktı. Bana 'Şamil Ağa! Nereye gidiyorsun?' diye sordu. 'Harmana' diye cevap verdim. 'Git evinde yat! Bir tek taş dahi düşerse getir onu benim kafama çal' dedi. 'Hoca niye?' dedim. Bana şunları söyledi:

'Bu gece bu köye Fahri Kainat Efendimiz geldi. Arkasında Raşid Halifeler vardı. Hz. Ali'nin elinde ise bir çok kazık bulunuyordu. Ben hemen koştum ve yanlarına vardım. Efendimiz bana dönerek:

'Molla Muhammed! Bu köy senin mi?' diye sordu. Ben de 'Evet ya Rasulallah! Benimdir.' dedim. Bunun üzerine Fahri Kainat Efendimiz Hz. Ali'ye döndü ve 'Ya Ali! Bu köye de bir kazık çak, bir daha bu köy sallanmasın!' dedi. O da elindeki kazıklardan birini ovaya çaktı..'

Dedem bu hadiseyi çok defa anlatmıştı. Her defasında da 'İşte mânâya açık, ruh insanı bir tek şahıs var. O da Mehmed Efendi'dir.' derdi.

Yani, dedemin mânâya inanmama gibi bir durumu yoktu. Fakat babasında gördüğü gerçek mânâ eri olma gibi durumu başkalarında göremediğinden veya onları babası ölçüsünde bulamadığından itimadında bir sarsılma vardı.

Dedem, babam ölçüsünde olmasa bile, Vehbi Efendi'yi de takdir ederdi. En azından başkaları için söylediği o yukarıdaki cümleyi Vehbi Efendi için söylemezdi.

Şamil Dedemde feveran derecesinde bir Ermeni ve Rus düşmanlığı vardı. Bütün Ermeni ve Rusları doğrasa ondaki bu feveran dinmezdi. Gaddar görünürdü. Güldüğünü gören olmadığı gibi ağladığını da gören olmamıştı. Sadece bir defa ağladığını gördüm:

Babam Alvar Köyü'ne imam olunca ailece biz de yanında gittik. Ben sekiz dokuz yaşlarındaydım. Aradan bir hafta kadar bir müddet geçmişti ki, babam beni köye gendirdi. 'Git bizim bahçedeki kavaklardan getir de evin önüne dikelim.' dedi. Köy burnumda tütüyordu. Uçarak gittim. Öyle sevinçliydim. Bahçede dedemi gördüm. O da beni görmüştü. Yanıma geldi. Beni bağrına bastı. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bana bu ağlayış bir dağın ırgalanması gibi gelmişti. Hayret etmiştim. Demek ki, Şamil dedem de ağlıyordu. Hayretim geçince ben de ağlamaya başladım. Bu arada dedemin dudaklarından dökülen şu mısraları da hayatım boyunca hiç unutmadım. Hem ağlıyor hem de:

'Gitti gül gitti bülbül
İster ağla ister gül.'

diyordu.

Dedem gerek bana gerekse diğer torunlarına karşı sevgisini açıkca belli etmezdi. Demek bana sarılıp ağladığında bütün tahammül cidarlarını zorlamış, fakat hepsi bir bir yıkılınca boynuma sarılıp ağlamıştı. Sert bir insandı. O'nun için ondan gelen küçük bir iltifat bizler adına unutulmaz bir mazhariyet oluyordu. Bazan bizi dövdüğü de olurdu. Hattâ babamı dahi dövdüğünü hatırlıyorum. Şu kadar var ki, torunları arasında bana karşı ayrı bir alâka duyduğunu hissettirirdi. Çünkü, beni iki-üç defa hafifçe sevmişti. Ve onun bu iltifatları beni onunla öyle bütünleştirdi ki, dedemden ayrı bir dünyayı düşünemez hale geldim. O benim için, saygı duyulması gereken bir âbide şahsiyetti...

Şamil Dedem'le İlgili Hatıra

Şamil Dedem'la alakalı olarak unutamadığım bir hatıram da şudur:

1968 senesinde, Kestane Pazarında bulunuyordum. Hacca gidememek, Ravza-i Tahire'ye yüz sürememek benim için hicranların en ızdırap vericisiydi. O güne kadar niceleri hacca giderken hep onları gıpta ile seyretmiş ve bazan da tanıdıklarımın eline bir nâme tutuşturup bunu parmaklıkların arasından içeriye atmasını söylemiştim. Çünkü dayanamayacağım ölçüde özlemiştim. Ama imkanım olmadığı için de gidemiyordum. İçim cayır cayır yanıyordu. Bazan kalbim duracak hale geliyordu. Hasretimi bir iki satırlık mektupla dile getirmeye çalışıyor ve Allah Rasulünün hayatta olacağı mülahazasıyla mektubumu ona gönderiyordum. Belki bana bir vesile eliyle uzanır ve beni de huzuruna kabul eder, diye ümitleniyordum.

O sene, şimdi ismini hatırlayamayacağım talebelerden biri (Büyük İhtimalle İbrahim Çalışkan olabilir) bana: 'Hocam hacca gitmeyi düşünmüyor musunuz?' dedi. Yarama öyle bir tuz basmıştı ki dayanılacak gibi değildi. 'Ben kim, oraları kim?' dedim ve ağlayarak sınıfı terkettim. Müdür odasında başımı masaya dayadım ve duygularımı masanın camına döktüm. Zaten camın altında Ravza-i Tahireye ait çeşitli resimler bulunuyordu. Ben de hicranımı doğrudan oraya anlatıyordum.

Aradan kaç saat geçti bilmiyorum. Bildiğim ve hatırladığım göz yaşlarımın bir türlü dinmek bilmeyişiydi. Ben bu vaziyette otururken idareci arkadaşlardan biri içeriye girdi ve 'Hocam, sizi telefondan istiyorlar' dedi. 'Kim' diye sordum. 'Galiba Lütfi Doğan' cevabını verdi. Lütfi Doğan o sırada Diyanet İşleri Reis Muaviniydi. Reisliğe o vekalet ediyordu. Hemen telefona koştum. Karşıda hakikaten Lütfi Doğan vardı ve o tatlı, yumuşak sesiyle bana hitaben şöyle diyordu:

'Arkadaşlarla kararlaştırdık, bu sene, hacıların durumunu kontrol için Diyanet adına üç kişiyi hacca göndereceğiz. Biri Denizli Müftüsü İbrahim Değirmenci, İkincisi Eskişehir Müftüsü Ahmed Baltacı, üçüncüsü de siz.'

O sene Diyanet adına hacca gitme işi ilk defa oluyordu. Kendimi bir ara rüyada zannettim. Biraz evvelki hicranım neydi, şimdi neler duyuyordum..

Hemen Ankara'ya gidip muameleleri tamamladım. Orada anladım ki, bu mizanseni Yaşar Hocaefendi (Tunagür) hazırlamış. Ona da çok dua ettim.

Gittiğim bu ilk Hacc, benim için çok bereketli oldu. Tabiiki Cenab-ı Hakk'ın rızası ölçüsünü bilemem. Fakat iç alemim itibariyle bu hacdan çok istifade ettim.

Bir-iki defanın dışında Beytullah'tan hiç ayrılmadım. Gece gündüz orada kalıyor, sadece abdest almaya çıkıyordum. Açlığım dayanılamayacak dereceye varırsa hurma veya bisküvit gibi şeylerle açlığımı yatıştırıyor ve yine ibadetime devam ediyordum. Her gün üç umre yapıyordum. Tabii ki o sırada gençlik de var. Buna güç yetirebiliyordum.

 

6-7 yaşlarındaydım. Tren, köyün hemen yakınından geçerdi. Bir defasında binmek için atladığımda ayağımı boşa atmış olmalıyım ki, yüzüm üstü düştüm. Alnımda bir yara açıldı. Sonra da, Allah rahmet eylesin, Nureddin amcam, 'ne işin vardı trenin yanında?' diye, beni bir güzel dövmüştü.

 

Nûreddin amcamdan dayak yemeğe ramak kaldığım bir olayı daha hatırlıyorum. Yine 6-7 yaşlarımda iken, 5-6 çocuk ellerinde sopalarla etrafımı aldılar. Ben de kendimi, otlardan yapılma kamçıvârî bir şeyle savunuyordum. Fakat onlar daha fazla vurup beni hırpalayınca, amcam bunu görmüş olacak ki, 'Sen, nasıl dövülürsün' diye üzerime yürüdü. Ben de kaçtım, sonra araya büyükannem mi girdi, öyle kurtulmuştum. Aile, böyle cedşâhî bir aile idi. Baba-anne, büyükbaba-büyükanne, amca-yenge hep beraber otururduk. 20 yaşımda Edirne'ye geldim. Sonra askere gittim ve Erzurum'a ancak, İskenderun'da askerde iken aldığım hava değişimi münasebetiyle 4 yıl sonra dönebildim. Bu arada, ailem köyden Erzurum'un içine taşınmıştı. Kale yanında, Kadıoğlu Çıkmazı'nda anneme ait bir eve yerleşmişlerdi. Bana gelen mektuplardan aldığım o adrese vardığımda kapıyı annem açtı. 20 yaşımda ayrılmış, 24 yaşımda dönmüştüm. Annem, önce tanıyamadı, yüzüme baktı baktı, sonra, 'Sen, o musun, Fethullah mısın?' dedi. Bilâhare o evden de ayrıldık.

Babam, çocuklarının bir zenaat sahibi olmalarını isterdi. İstediği gibi oldu. Kardeşlerim matbaa işine girdiler ve bugün de devam ediyorlar. Hiç biri zengin olmadı. Kendi hallerinde hayatlarını sürdürüyorlar.

 

Efendimiz'den başlayarak sırasıyla Raşid Halifeler için umre yaptım. Benim gibi birinin yaptığı umre onlar namına olur mu olmaz mu bunu düşünmedim. Çünkü ben herşeyimi onlara borçluydum ve kendimi onlar için umre yapmaya mecbur hissediyordum. Bu mecburiyet hissinin zorlamasıyla cesaret ediyor ve yaptığım umrelerin sevabını onlara bağışlıyordum. Bu arada kendi yakınlarım için de umre yaptım. Başta Üstadım için sonra da annem, babam, ninem ve dedelerim için umre yaptım.

Enteresandır; Şamil Dedem için umre yaparken birden bire bende bir hal değişmesi oldu. Sâfâ ile Merve arasında gidip gelirken ayaklarım yerden kesiliyor ve ben, adeta havada uçuyordum. Vücudumdan raşeler dökülüyordu.

Her insanda olduğu gibi bende de bazen fevkaladeden haller olmuştur. Belki de bu gibi durumlar Efendimiz'in 'Lî zamânün' dediği hallerden biridir. O andaki konsantreyi ve kazanılan durumu başka zaman yakalamak mümkün olmaz. Müsbet manada beni çıldırtacak derecede yaşadığım haller vardır. Fakat Şamil Dedem için umre yaparken elde ettiğim durum bunların hepsinin üstünde ve ötesinde bir durumdur ve tarifi mümkün değildir.

O günü tarihiyle tespit ettim. Zaten unutmam mümkün değil. Daha sonra Erzurum'a geldiğimde Vâlidem gördüğü bir rüyasını anlattı. Şâmil Dedem'i, melekler gibi bulutlar üstünde yüzüyor görmüştü. Rüyanın görüldüğü tarih, aynen benim umre yaparken ayaklarımın yerden kesilip uçtuğum tarihti.

Rahmetli Ömer Kirazoğlu da bana yazdığı bir mektupta: 'Sizin için umre yaparken, Beytullah'ın kenarında birden bire başkalaştım.' demişti. Demek ki, bizzahr'il gayb yapılan tavaf ve umreler çok ciddi dualar nevindendir ki, Cenab-ı Hakk böyle bir hâl ihsan etmektedir.

İşte Şamil Dedemin bende unutamadığım böyle bir hatırası da vardır.

Bu hal niçin Şâmil Dedenizle ilgili umrede oldu?

'Bir yönüyle böyle bir hal yapıla n umrenin kabul edildiğini gösterir. Ben öyle bir kabule layık olmasam dahi, Rabbimin lütfu ve keremi çok engindir.

İkinci olarak, bu bir frekans mevzuudur. Ruh haleti itibariyle benim gönderme yaptığım bir yerde onun almacı bunu almaya müsaitmiş. İkimiz de aynı ruh halini paylaşıyormuşuz.

Üçüncüsü de, dışa karşı çok kapalı gibi duran dedem, torunlarından birine çok ciddi alaka duyuyormuş ve adeta her ikisi bir biriyle bütünleşiyorlarmış...'