Yazdır

Alvar İmamı

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 30
En KötüEn İyi 

Bu arada ailenin dışında Alvar İmamı'nın da tesiri çok büyüktür. Hüsn-ü teveccühte bulunmam için lazım gelen bütün şartlar hazırdı. Dayım, adeta o ismi besmelesiz ağzına almıyordu. Teyzem o iklimin delisiydi. Babamın, annemin ciddi bir merbutiyeti vardı. Benim o zatla bütünleşmem için bütün sebepler ortadaydı.

Sözün tesiri için bu çok önemlidir. Onun için, Alvar İmamı'nın ağzından çıkan her kelime bana, başka bir alemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünüyordu. Yani, o konuşurken biz, yeni şimdiye kadar yere inmemiş bir kısım semavi şeyler dinliyor gibi kulak kesiliyor ve böyle bir atmosfer içinde dinliyorduk. Belki bu söylediklerim o gün için, tesir yönüyle bu kadar netleşmemişti ve ben çocukluğumda bu kadar net bir düşünceyle onu dinlememiştim. Fakat vicdanım bir lahutilik karşısında olduğunu her zaman hissetmişimdir.

Alvar İmamı Hazretlerini ne zaman tanıdığımı söyleyemeyeceğim. Zira hayata gözlerimi açtığım zaman, O'nun ağzının şerbetine susamış pek çok gönül gibi, peder ve validemi de o dupduru kaynağın başında buldum. O'nu idrak ettim diyemem; çünkü O, ötelere göç ettiği zaman, ben hayatımın henüz, on altıncı yılının yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan daha ziyade, O'nu yine O'nun tenezzüllerinde yakaladığımı, tanımaya çalıştığımı ve bugünkü, seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

O'nu, soyunun ismetini, mânâ ve ruh kökünün asaletini aksettiren mehib bir sima olarak tanıdım ve o çocukluk ihsaslarımla, aydınlık çehresinden aslına ait çizgileri ayıklamaya çalıştım: Acaba bu vakar, ciddiyet ve mehabet insanı, hangi yanlarıyla daha çok, o şeref-i nev-i insan ve ferid-i kevn u zaman (Aleyhi ekmel-üt taha) Efendimize benziyordu. Kaşıyla mı, gözüyle mi, yüzüyle mi?.. Bu deruni hisler içinde O'na hayranlık duyar, O'nu kendi ötesinde arar ve O'nu hakikat-ı insaniyesi içinde yakalamaya çalışırdım. Bunlar bende bir kısım çocuksu hislerdi.. O'nun cazibe-i kudsiyesi ve benim şuuraltı müktesabatım sık sık kesişir, kuşaklaşır ve bana rengarenk anlar yaşatırlardı.

O'nun, çocukluğumun başına konmuş büyük bir iltifat sayacağım "Talebem" sözüyle her başımı okşadıkca, o günkü hislerimle kendimi sağlam bir emniyet noktasına dayamış hisseder, ruhumu bir inşirahın sardığını duyardım. Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hala O'nun ipekten ellerini kulaklaramda hisseder, hala "Kulaklarını biraz yumaşatayım da zekan açılsın" dediğini duyar gibi olurum.

Hususiyle O'nun aydınlık ikliminden ayrılıp Arapça okutan bir başka Hocaefendi'nin yanına gitmeye karar verdiğim zaman, huzuruna celbedip, kendine mahsus, insanın içine ürperti salan, o lahuti soluklarıyla "Gitseydin vallahi de, billahi de, tallahi de parça parça olurdun" dediğini hala ruhumun derinliklerinde duyar ve irkilirim. O sahabet nedendi? Niçin öyle demişti? Neden o zattan uzak kalmam mevzuunda bu kadar şiddetli tembihlerde bulunmuştu? Bunları bugün dahi vuzuhuyla anlamış değilim.

O, anlayabildiğim ölçüler içinde büyükçe yaşadı; ama katiyyen debdebeye düşmedi, Hakka kurbiyet dairesinde dönüp durdu; fakat hiç mi hiç ihtişama ve alayişe yüz vermedi. Adeta bir huma kuşu gibi gölgesi vardı kendisi yoktu.

O, akıl gözünü doğru düşünce ile birleştirmeye muvaffak olmuş ve kalb-kafa izdivacı gibi çok az talihlinin ulaşabildiği bir noktada Kutup bir insandı.

Burada söylemeden geçemeyeceğim bir isim de Vehbi Efendi'dir. Yaş olarak Alvar İmamı'ndan büyüktür ve onun öz kardeşidir. Ancak onda sukutilik daha hakimdir. Derya bir insandı. Baş okşamalarından değişik şekildeki latifelerine kadar onun da insan ruhunda meydana getirdiği dalgalanmalar olurdu.."

Öğrendiğimize göre ailenizde bir-iki defa daha göç olmuş. Bu hususta bir malumat verebilir misiniz?

93 Harbinde Dedem Molla Ahmet ve ailesi Korucuk'u terk ederek Sivas dolaylarına gelip yerleşirler. Tekrar döndüklerinde köyde taş üstünde taş kalmadığını görürler. Zaten bu arada hep hazırdan götürdüklerini yiyip bitirmişlerdir.

Şâmil Dedem o sıralarda küçük bir çocuk veya gençlik basamaklarına tırmanmaya hazırlanan bir delikanlıdır. Bu göç aileyi maddî yönden iyice sarsmıştır.

Korucuk'a döndükten 8-9 sene kadar sonra, yani 1890 yılı civarında, Molla Ahmet vefat eder.

Sıfırdan başlayıp yeniden mal-mülk edinirler. İmkanları tekrar genişler. Ancak bu sefer de Birinci Cihan Harbi gelir çatar. Erzurum tekrar bir hicrete sahne olur. Korucuk'ta ya hiç kimse kalmaz ya da çok az aile kalır. Şâmil Ağa, yüklediği beş altı kağnı arabası eşyası ve yiyeceğiyle bütün aile fertlerini de alır, Yozgat'a bağlı Yerköyü'nün köylerinden birine yerleşir. Bir-kaç sene orada kalırlar. Cihan Harbinin sarsıntısı geçince tekrar Korucuk'a dönmeye karar verirler. Ancak getirdikleri herşeyi bu zaman zarfında bitirip tüketmişlerdir. Dönerken sadece iki merkepleri vardır. Çocuklardan yürüyemecek kadar küçük olanı, Babaannem kucağına alıp merkebe biner. Diğer aile fertleri başta Şâmil Ağa olmak üzere o kadar yolu hep yaya yürürler.

Köy harabeye dönmüştür. Evler yıkılmış, ahırlar yerle bir olmuş ve ortada gezinen bir-kaç cılız koyun ve keçiden başka davar namına da bir şey kalmamıştır. Köyü yeniden kurup inşa etmeleri gerekmektedir. Aç-susuz günler geçirirler. Yokluk ve sefaletle mücadele ederler. Ancak Şâmil Dedem azminden bir şey kaybetmez. Bir zamanlar kapısında ırgatların çalıştğı bu hâne fertleri kendi işlerinde birer ırgat gibi çalışırlar. Zaten hiçbiri çalışmaya yabancı değildir..

Şâmil Dedemin biri kız olmak üzere yedi çocuğu olur. Kızın ismi Dürdâne'dir. Erkek evlatlarına ise şu isimleri verir: Râmiz, Râsim, Nureddîn, Enver, Sefer ve Seyfullah..

Bu yedi kardeşin birbirlerine bağlılıkları, aralarındaki hürmet ve saygı, akrabalık bağlarını korumadaki hassasiyetleri hakikaten dillere destan olacak çaptadır.

Ahmet dedem de zâhiddi, âbiddi. Sünnet neyse onu harfiyyen yaşayan bir insandı. Dedem Osmanlı sarığı sarardı. Bembeyaz sarığıyla Molla gibiydi. Şehirde de, köyde de sarığını çıkarmazdı. Şehirle sıkı alakaları olduğu halde -ki anası özbeöz Kurt İsmail Paşa'nın kızıdır- fazlaca şehire gitmezdi. Sebebi de günaha girmekten korkmasıydı. Annemden eski yıllarda 3 günde veya 7 günde bir Kur'an-ı Kerim'i hatmettiğini duymuştum. Bütün hayatı böyleydi.

Bu dedemi iyi tanıma imkanım oldu. Çocukluğumda uzun bir müddet dayımların yanında kaldım. Hatice ninem, annemin annesidir. Her halde verem olduğundan dolayı erken ölmüş. Edirne müdafii Şükrü Paşa sülalesinden gelme. O da Sığırlılıdır. Onunla alakalı annemden dinlediğim enteresan bir hadise var. Hadise şu:

Birgün Hatice ninem bayılır. Bizim oralarda buna kan tutması denir. Koma gibi bir hal. Bir müddet sonra ayılır ve kendisine gelir. Daha sonra da anneme şunu anlatır: Ben o halde iken iki adam geldi. Bunun dilinin derisini yüzmemiz lazım dediler ve dediklerini yapmaya başladılar. Dilimin derisini yüzdüler.

Annem bu hadiseyi anlatır ve sözüne şöyle devam ederdi: "O güne kadar annemin sağa-sola uygunsuz sözler söylediği olurdu. Mesela: Allah canını alsın.. Allah cezanı versin..gibi laflar ederdi. Bu hâdiseden sonra bir daha ağzından böyle sözler çıkmadı."

Daha sonra da veremden ölmüş. O zamanlar çaresi bulunamadığı için verem tutunca götürüyor.

İki ailenin tanışması nasıl olmuş?

O sülalede bir Ziya Efendi vardı -Babamın amcazadesi sayılır- Annemin teyze çocuklarından Ayşe teyzemizi -ki ilk defa Korucuk'a o gelmiş, Şükrüpaşazadelerden- almışlar. Ayşe Teyzem annemi onlara tavsiye edince erkek tarafı Sığırlıya gidip anneme talip olmuşlar.

Evlenme görmeden mi oluyor?

Görmeden salıklamışlar. Büyükler de gitmiş, istemişler. Zaten bizde adet böyledir.

Bu teyzem annemin büyüğüydü. Dayım da hepsinin büyüğüydü. Alvar İmamı'na çok bağlı, çok âbid, hiç dilinden tesbih düşmezdi. Ailesi üzerinde çok otoriterdi. Çocukları öleceği ana kadar bile kendinden korkarlardı. Öyle hamarat bir kadındı. Ölmeden 3 gün evvel bile harmana gidip çalışmıştır.

Dedem de, dayım da Ehl-i Kur'an'dır. Bana hacca gitmemden sonra hep "Hacı Efendi" derdi. Öyle saygı duyardı. Babamdan bir sene sonra kanserden öldü. Oldukça zeki bir insandı. Çok güzel Kur'an okurdu. Ben önüne geçmeye utanırdım. Eskiden oraya bir Hasan Efendi diye tabur imamı gelmişti. Taburda imamlık yapan binbaşı mı oluyor, yarbay mı oluyor bilemeyeceğim. O zat orada kaldığı sürece kıraat okutmuş. Benim sonraları Hasankale'de kıraat okuduğum Hacı Sıtkı Efendi de bu Hasan Efendi'den kıraat okumuş. Kanser olduğu zaman dayım bana "Hacı Efendi, bir şeye çok üzgünüm. Cenab-ı Hakk bana bu Kur'an'ı verdi. Ben, dünya işleriyle uğraştım, onu kimseye öğretmedim" dedi. Öğretebilecek kadar ağzı düzgün idi. Kur'an'a çok vakıftı. Şakır şakır okurdu Kur'an'ı. Veli hassasiyeti yoktu ama; namazında, niyazında dini hassasiyeti olan biriydi.

Hastahaneden getirdiler. Yemek borusu bir tümörle kapanmıştı. Yüzüne baktım. Bakınca da çok zeki olduğu için endişelerimden yakaladı beni. (Hatta o sırada yanımda bulunan Zafer Bey, "Hocam, bunun da bakışları tıpkı rahmetli pederiniz gibi" demişti.) "-Ne var Hacı Efendi?" dedi. Ben de : "Dayı, yemek borusunda bir ur var" dekim. Bir kahkaha bastı. "-Allah allah! Desene sonunda ben acımdan öleceğim, bir şey yiyemeyeceğim." dedi. Ben birinden duymuştum. Çekirdekli zeytin yutturulursa Zeytinin ifraz ettiği asit bu türlü tümörleri evvela parçalıyor, sonra da tedavi ediyor, diye. Dayıma 5-6 tane zeytin yutturdum. Fakat yemek borusundan aşağıya gitmemiş, yığılmış kalmış orada. O süre zarfında bir iki kaşık çorba içirmişler. Tümör her gün biraz daha büyüyordu. Dayım kanser olduğunu sezince gidiyor, her kapıyı çalıyor. Açıyorlar ki Abdurrezzak Efendi kapının önünde: "Ben gidiciyim, hakkınızı bana helal edin." diyor. Bu vaziyette bütün komşuları geziyor. Ve geliyor yatağa düşüyor ve kalkamıyor.

Alvar İmamı'nın oğluna çok bağlıydılar. Başında Seyfeddin Efendi duruyor.

Fizyonomi olarak siz dayınıza mı benzerdiniz?

Dayıma benzerim. Özellikle gözlerim dayıma benzer. Dedem de dayıma biraz benzerdi. Fakat dedemin burnu biraz daha mukavvesti. Teyzem de öyleydi.

Her iki ailenin de seyyid olduğu söyleniyor. Siz ne dersiniz?

Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mevzu bizim aile içinde ne annem ne de babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir merbutiyetten bahis duydum. Her ikisi de şecerenin kaybolduğundan bahsederken oldu. Babam daha da dikkatliydi. Ahmet dedem de bu mevzuda bir şey anlatmazdı. Zaten çok az konuşurdu. Ben daha çok bu tür konuşmalara yakın akrabalarımızda muttali oldum. Ancak, şu anda şecere var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum. Onun için kesin bir şey söylemem mümkün değil...

Alvar İmamı'nın Vefatı

Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. O gün ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerinde uzanmış, istirahat ediyordum. Birden hâtiften bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu. Kulağımı uğuldatan bu çığlık "Efe öldü" diye bağırıyordu.

Hemen yerimden fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretlerinin evine doğru yaklaştıkça, acı gerçeği anladım; Efe hakikaten ölmüştü. Çünkü çevre komşular hep evin etrafına toplanmışlar ve insanlar mendil tutmaca ağlıyorlardı.. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efenin ölümüyle bu yaşlı ana bir defa daha inleyecekti. İnleme ve ağlamalar günlerce aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hala devam etmektedir.

Alvar İmamı'nın hatıralarıyla süslü o beldeden babamın ayrılışı benim çok ağırıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden köye dönmesi, rençperlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Artuzu diye bir küçük köye gitti ve orada imamlık yaptı. Daha sonra da Erzurum'a yerleşti. Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım. Halbuki babamı Alvar'da herkes severdi.

Seyfeddin Efendi'nin bacanağı Hamid Ağa -ki bu köyün ileri gelen zenginlerindendi. Gırtlak kanserine yakalanmış ve gırtlağı delinmişti. Gırtlağında gümüşten bir boru vardı. Elini oraya koymazsa konuşamazdı. Çok olgun bir insandı- bir gün köyün içinden bir imam göç halinde geçerken birdenbire ağlamaya başlıyor. Babam da "Ağabey niçin ağladın?" diyor. O da "Ramiz Efendi, senin bir gün böyle bir şeye maruz kalacağın gözümün önünde tüllendi" cevabını veriyor. Babam, her zaman bu keramet ehli insanı hasret dolu hisle anardı.

Sadi Efendi, Erzurum da Kurşunlu Camii medreselerinde okutuyordu. Bu medrese, tavanı ahşap, küçük bir medresedir. Aşağı yukarı iki kilim boyu kadar bir yerde beş-altı insan kalırdık. Babam beni ilk defa oraya vermişti. Kolumda bir sandık vardı, ve bütün eşyam da bu sandıktan ibaretti..

Olmadığı zaman bir hayli sıkıntı çekilirdi. Ben de o sıkıntıyı çekenlerden biriydim. O soğuk kış günlerinde helalarda çok yıkanmışımdır. Ayaklarım buzlara yapışırdı. Bir ayağımı yıkar, sonra onu yere kor, diğerini de öyle yıkardım. Başımdan aşağıya döktüğüm soğuk suların hatırasını hiç unutamam. Ciddi mahrumiyet içindeydik.

Babam bütün bütün köyden alakasını kesmişti. Fazla imkanları da kalmamıştı. O kadar çocuğun içinde bana bir ekmek parasını ancak verebiliyordu. Ve ben onu harçlık olarak kullanıyordum. Çok sıkıntılı günler geçirdim..

Sadi Efendi'nin yanından ayrılınca Kemhan Caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya olarak sadece bir sandığım vardı. Bu medresede isimleri aklımda kalan bir Halis'le Muhyiddin var. Halis bize çok iyiliği dokunan Alvar ağalarından birinin oğluydu. Yine beş-altı arkadaş kalıyorduk. Eğer birinin misafiri gelirse, yatacak yerimiz kalmazdı. Çok dar bir yerdi. Burada unutamadığım bir hatıram da şudur:

Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu. Kitaplara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı; orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ve ben babam Korucuk'ta olabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum.