Yazdır

Talebelik

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 21
En KötüEn İyi 

Biraz da bize talebelik döneminizden ve bu döneme ait hatıralarınızdan bahseder misiniz?

Benim ilk hocam validemdir. Kur'an'ı hatmettiğimde zannediyorum, dört yaşlarındaydım. O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Okul daha sonra açıldı. Şu anda da mevcut olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyreder, eder gülerdim. bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim.

Öğretmenlerden birisi aşırı din düşmanıydı. Benim teneffüslerde dahi namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben, yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazlarımı kılardım. Adımı molla koymuştu. Bütün sebep de namaz kılmam.

Benim namazım çok erkendir. Sonra bir kısmını yanlış kılmışımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum, namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım. Öğretmenin baskılarına ve benimle istihza etmeye çalışmasına rağmen o devrede de namazımı hep kıldım.

Okulda bir de Belma Öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. Bazan sınıfta, bana bakar ve 'Birgün Galata Köprüsünde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum' derdi. Kendisi İstanbulluydu. O'nunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Birgün her nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü. Sıra bana gelince kulağımdan tuttu ve sadece 'Sen de mi?' dedi. Bu bir çift söz bana yetmişti. İki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım. Babam, İmam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Bu kadın öğretmen beni görmüş ve 'Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim' demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan imtihanla bitirdim.

Babam yeniden Kur'an takviye ettirdi. İneklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbğatullah benden üç yaş küçüktür. Demek ben dokuz yaşımda isem, o altı yaşlarında falandı. Onun için evin bütün ayak işleri de bana kalıyordu.

Boş vakitlerimi kitap okuyarak geçiriyordum. Nasıl öğrendim bilmiyorum; ama kendimi bildim bileli Osmanlıca'yı iyi okurdum. Babama ait ne kadar kitap varsa bu arada okudum. Babamdaki sahabi hayranlığı bana da geçmişti. Onlara ait hayat hikayelerini işte o yaşlarda adeta ezberlemiştim.

İlk Arapça hocam, babam oldu. Bana Emsile ve Binâdan bir miktar okuttu. Fakat daha sonra bazıları babama, bana hafızlık yaptırmasını söylediler. Babam biraz tereddüt geçirdi; fakat iki-üç çocukla beraber beni de hafızlığa başlattı.

Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiğim ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım günler yarım cüz kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün değildi. O kış hıfzımı tamamladım. İlk defa o yaz, okumam içen ev ve tarla işlerinden muaf tutuldum. Çünkü babam beni, Hasankale'de Hacı Sıdkı Efendi diye bilinen bir zatın yanına talim ve tecvid okumak üzere götürüp teslim etmişti. Ancak Hasankale'de kalacak yerim olmadığı için her gün Alvar'dan gidip gelmem gerekiyordu. O sırada on yaşlarındaydım; ve her gün 7-8 kilometrelik yolu yaya olarak gidip gelme zorundaydım.

Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura işleri yapardı. İşinden boşaldığı anlarda bizimle ancak meşgul olabiliyordu. Dükkanında bir-iki talebe olurduk. Öğlenleri evinden yemek getirtir ve bize ikram ederdi. Bizi sırf Allah rızası için okuturdu. Karşılığında bir şey almazdı.

Bir müddet babam, benim durumum hakkında karar veremedi. O düşünme ve teemmülünün sebebini bilemiyorum. Ben bu arayı yine çeşitli kitaplar okumakla geçirdim. Daha sonra Alvar İmamı babama 'Bunu mutlaka okutalım' demiş. Ve beni Alvar İmamı'nın torunu, yaşça benden 5 veya 6 yaş büyük Sadi Efendi'nin yanına verdiler.

Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı. Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi. Beni baştan başlattı. 2,5 ay içinde Emsile, Binâ ve Merah'ı metin ezberleyerek okudum. daha sonra İzhar'ı bitirdim. Kafiye okutmaya lüzum görmedi ve benden bir sene önce gelmiş talebelerle Molla Cami'ye başlattı.

Bu arada Alvar'a da gidip geliyordum. Hatta bir defasında Alvar İmamı'nı ziyarete gitmiştim. Yanında eşraf ve zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Onlara 'ben şimdi talebeme sorular soracağım; eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz' dedi. Sonra da Molla Cami'den hep bildiğim yerleri sordu. Bu Alvar İmamının bir kerametiydi. Sonra da oradakiler bana onar lira verdiler. Tabii ki o sıralar bu büyük para. Bir Reşad Altını'nın yirmi lira olduğu devreler. Alvar İmamı bana kaç liram olduğunu sordu. Ben miktarı söyleyince, o kendine mahsus tebessümüyle 'O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medreseye yiyecek alsın' dedi. Bana hiç para kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum..

Ancak, burada anlatmadan geçemeyeceğim ve beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Merah okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti.

Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabii ki cenazelerine yetişememiştim..

Günlerce ağladım. Gece gündüz 'Ya Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım' diye dua ettim. Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir kor tutuşur ve burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.

Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşırı tutkun olmasından kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum, ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.

Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Ben senelerce onun kabrinin başında göz yaşı döktüm. O küçücük ellerimi kaldırıp, 'Allahım ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim' diye nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum..

Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ıstıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!

Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm..

Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında gördüğünden de memnun olurmuş.

Zaten aile olarak Alvar İmamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi Alvar İmamı babama 'Evladım' bana da 'Talebem' derdi. Tabii ki, Alvar İmamından gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat, Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı.'