Yazdır

Edirne'ye Dönüş

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

Bildiğimiz kadarıyla Edirne'ye ikinci defa tekrar döndünüz. Sebep neydi? Niçin Erzurum'da kalmadınız? Hatıralarınızla bu devreyi de anlatır mısınız?

Erzurum'a geldiğimde yine sıhhat durumum bozuktu. Gıdasızlığın üzerine, bir de son hadiseler beni iyiden iyiye yıpratmıştı. Eğer bünyem güçlü olmasaydı, üst üste gelen darbeler beni yatağa serebilirdi. Ayrıca ilk dört senelik hasret valideme çok dokunmuştu. Onun için durmadan diretiyor ve benim Erzurum'dan ayrılmamam için elinden gelen her çareye başvuruyordu. Beni Erzurum'dan evlendirmek için bu kadar ısrar etmesinin sebeplerinden biri de belki buydu.

Erzurum'u çok seviyordum. Fakat yüreğime taş basıp ondan ayrılmaya mecburdum. Çünkü o gün de 'Mukaddes Göç'te anlattıklarımın şuurundaydım. Ve bilhassa Edirne'ye ilk gidişimde kaldığım sürece bu şuur iyice yerleşmişti. Anam diretse, babam eski ısrarını terk etse de, Edirne'ye veya başka bir yere mutlaka gidecektim...

Edirne'yi istememin sebeplerinden biri de Üç Şerefeli'ye olan aşın sevgimdi. Orayı arzu ediyor ve tekrar orada vazife yapmak istiyordum. Mimar Hayreddin'in yaptığı bu cami bana Selimiye'den daha sevgili geliyordu. Bu alâka ve ilgi, daha önce orada vazife yapmış olduğumdan ve bu ulu mabedin beni bağrına basıp üç seneye yakın barındırmasından olabileceği gibi, o gün için anlayamadığım saikler sebebiyle de olabilir. Üç Şerefeli ki, mimaride, Selimiye gibi medeniyet tarihimizin en büyük medar-ı iftiharının doğumuna analık yapmış ve mimarideki bu muhteşem zafere zemin hazırlamıştır. O'nun kaderi de, İslam adına kaydedilecek muhteşem zafere zemin hazırlayan Asrın Büyük Çilekeş'ine benzemektedir. Bu çizgide İkinci Murad ile de bir bütünlük vardır. Üç Şerefeliyi sevmemde gayr-i şuuri de olsa böyle kuvvetli bir saik de mevcuttur.

Ancak, kaderin çerçevesi insanın arzu ve isteklerine göre tespit edilmemiştir. Evet, ben Üç Şerefeli'de imam olmak istemekteydim; fakat asıl olan Allah'ın dilemesidir. O günlerde Üç Şerefeli'ye imam olan zat esasen benden az da olsa okumuştur. O bir mürüvvet ifadesi olarak teklifte bulunmayınca ben de asıl arzu ve isteğimi söylemedim. Daha önceden vaizlik vesikam da olduğundan Kur'an Kursu öğreticiliğine tayinim çıktı. Bir taraftan da vaazlara devam ediyordum. 

1963 idi. O sıralarda beni çok evlendirmek istediler. Erzurum'a geldiğimde ağır baskı yaptılar. Annemle Enver amcamın olduğunu bir mecliste şunları söyledim: 'Benim başım gaye-i hayalime bağlı. Bir de siz ayaklarımı bağlayacak olursanız, ben de artık hareket edemem ve yıkılır kalırım.' İstemeyerek biraz sertçe konuşmuştum. Bunun üzerine amcam, hiç unutmayacağım kerametvarî şu karşılığı vermiştir: 'Bak oğlum. Sana bir teklif de 30'una geldiğinde yapılır. O zaman da kabûl etmezsen, artık bir daha da bu iş hiç olmaz' demişti. Hakikatten 30 yaşımda iken, çok sevdiğim, çok hürmet ettiğim birisi, benim için münasip gördüğü birisini bulmuş. Hattâ, beni razı edeceği ümidiyle aileye de söz vermiş; fakat, şiddetle karşı çıktım, 'Hocam, evvel ve âhir böyle bir düşüncem yok' dedim. Bunun üzerine boynuma sarılıp ağladı. Bu hatıramı herhalde hiç anlatmamıştım.

Askerde başımdan geçen hadiseler basına intikal ettiği için artık tanınmaktaydım ve o günlerde bir gazete bunu mesele yapıp haber olarak verdi. Bu sebeple Edirne'ye gidişim de bir hadise oldu. Gazete, 'böyle bir adam, nasıl olur da devlet memuru' olur demekteydi. Basının takındığı bu menfi tavır tesirini kıs zamanda gösterdi. Ve artık ben her gittiğim yere, peşinde beş on gölge ile beraber gitmekteydim; adım adım takip ediliyordum.

Bir taraftan böyle ciddi bir takip altına alınmıştım. Diğer taraftan da, Kur'an kursunun idarecilerinden bazıları tarafından pasifize edilmek için bir sürü komployla karşı karşıya bırakılıyordum. Aktif bir insan olmamı sistem hazmedemiyordu. Onların cemaatına müntesip olmamı da bu Kur'an kursunun idaresini elinde tutanlar kabullenemiyorlardı. Dolayısıyla, hem içten hem de dıştan yoğun bir tazyik altında bulunuyordum.

Dar'ül Hadis Camii'nin imamı hastalandığı için orada fahri olarak imamlık yapmaya başladım. Caminin içinde büyük bir oda yaptırdım. Burası hem imam odası olacaktı; hem de orada talebe okutacaktım. Bu günler en bereketli günlerim oldu. Edirne'de görülmemiş bir talebe hizmeti, işte bu küçük odada başladı. Talebelerle meşgul olmak çok hoşuma gidiyordu.

Bu kursu, belli bir cemaatın insanları yaptırmış. Derneği idare edenler de onlara sempati duyan kişilerdi. Benim kursa gelip gitmem, talebelerle meşgul olmam onları rahatsız ediyordu. Önceleri yumuşak bir eda ile, talebeyle meşgul olmamamı, sadece gelip gitmemi söylediler. Teklifleri çok garibime gitmişti. Bu davranışı, ihlas ve samimiyetle bağdaştırmak mümkün değildi. Düşüncelerimi yüzlerine açık ve net bir dille söyledim. 'Sizin bu tavrınızı, ihlasla, samimiyetle te'lif etmek mümkün değil' dedim.

Kiralık Evler

Bu arada Suat Bey de Edirne'ye müftü olarak geldi. Değişik yönlere çekilmesin diye ona ayrı bir ev tuttuk. Ben de ayrı bir evde kalıyorum. Ancak ikimizin evi de çok kötü ve hırpani idi.

Bir gün erkenden Suat Bey'i ziyarete gittim. Bana: 'Bu evde çok pire var, bir türlü uyuyamadım' dedi. Ben de 'İki odalı başka bir ev bulalım, odanın birinde siz, diğerinde ben kalırım' dedim. Bir ev bulduk. Yaşlıca bir kadının eviydi. Altlı üstlü iki odası var. Bir kenara da mutfak gibi bir şey sıkıştırılmış. Tam bir bülbül yuvası. Biz ikimiz gidince kadın çığlığı kopardı. 'Bana bir kişi dendi, siz iki kişisiniz. Katiyyen olmaz, istemem de istemem...' Kadının bizi bir dövmediği kaldı.

Hemen yeni bir ev bulduk. İlk giriş salon gibi bir yere açılıyor. Yan yana iki odası var. Merdiven altında da bir mutfak. Helası, yukarıda oturan ev sahipleriyle müşterek ve bahçenin bir köşesinde. Kim helaya gidecek olsa, herkes tarafından görülüyor. Çok da açık bir aile. Odanın birine Suat Bey, diğerine ben yerleştim. Ben o kötü evden, Suat Bey de pireli yerden kurtulmuş olduk.

O dönemde, Risaleleri okumayı daha da sıklaştırdık. Okuyacağımız bölümü daha önce bir kağıda yazıp geliyor ve öyle okuyorduk. Sıkı bir takip içindeyiz. Kapının önünde polis nöbet tutuyor. Onların rahatsız olacağı tabirleri ve isimleri, remiz halinde yazıyoruz, okurken asli haliyle okuyoruz. Benim elimde Tecrid-i Sarih bulunuyor. Yazılan kağıdı onun içine koyup öyle ders yapıyorum. Tabii ki, hadis ve ilmihal de okuyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde dini kitap okumanın bu denli yakın takibe alındığı ikinci bir memleket gösterilemez. Dört-beş insanla yaptığımız bu sohbet bir müddet devam etti.

Güzel Rüya

Bir gün bu arkadaşlardan biri rüya görüyor. Hatice validemiz kapının dışında Efendimiz de içeride oturuyor. Ders yaptığımız dört-beş kişiyi kastederek Hatice Validemiz, Efendimize: 'Ya Rasullallah, bunlar; 'Bizden hoşnut musun ya Rasulallah?' diye soruyorlar' diyor. Ve Efendimizden cevap geliyor: 'Evet hoşnudum. Hele birisi, hele birisi!...' diyor...

Görüldüğü gibi rüyada bile Allah Rasülü'nün isim tasrih etmemesi, arkadaşların hepsinin 'hele birisi' diye ifade edilen şahıs olmak için aşk, şevk ve iştiyaklarına medar oldu. Onun için bu rüya birkaç gün boyunca anlatıldı ve arkadaşlar her anlatılışında tekrar tekrar ağladılar ve ardından 'Ne zamana kadar böyle dört-beş kişi devam edeceğiz' demeye başladılar. Kısa zamanda gelip-gidenlerin ve sohbete devam edenlerin sayısı 30'u buldu. Caminin içinde bir halka çeviriyor ve kitap okuyorduk.

Bir defasında polis camiyi basacak oldu. Müdahale ettim. Eğer böyle bir şey yaparsanız 'Bunlar cami basıyor' diye halk arasında yayılabilir, ben de meseleyi kürsüye getiririm, dedim. Benim bu tehdidim üzerine baskın yapmaktan vazgeçtiler...

Bayram için tebrik bastırdım. Tebriğin arkasına da Habbab b. Eret hadisini yazdım. Hadis şu:

'Habbab b. Eret (ra) anlatıyor: Allah Rasulü, Kâ be'nin duvarının dibine oturmuş, düşünüyordu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım ya Rasullallah, dua etmez misin Allah'a bize yardım etsin ' dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü, kaşlarını çattı ve şu mealde konuştu:

Siz de ıstırap mı çekiyorsunuz. Allah'a yemin ederim sizden evvel insanlar, sırf inançlarından dolayı alınır, hendeklere yatırılır, demir testerelerle biçilirdi ve yine dinlerinden dönen olmazdı. Yine sizden evvelki o insanların demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılır da yine onlar dinlerinden dönmezdi. Allah'a yemin ederim, Allah bu dini tamamlayacaktır; fakat siz acele ediyorsunuz...'

Önünüze Bakın

Hüseyin Efendi'nin ısrarıyla bazı salı günleri onun yerine kadınlara ben vaaz veriyordum. Vaaza çıkmadan bir hafta evvelinden sakalımı bırakır ve vaaza sakallı olarak çıkardım. Bir iki defa da kadınlara 'Ben konuşurken, önünüze bakın, benim yüzüme bakmayın!' demiştim. Sorgu hâkimi bunu da mesele yapmış ve 'Şuna bak, kadınlara, bana bakmayın, önünüze bakın' demiş, şeklinde, esasen din adına benim lehimde olan bir sözü, tamamen saptırarak aleyhime bir delil gibi kullanmaya kalkmıştı. Bir de kadınlardan istihbarat adına çalışanlar olacağı o güne kadar aklıma gelmezdi. anladım ki, onlardan da istihbarat adına çalışanlar var ve bu salı vaazlarına gelip gidiyorlar...

Tebrikleri müsadere ettiler. Milleti ayaklandırmaya matuf bildiri saydılar, sorgulamadan sonra beni saldılar.

Suat Beyin isteği üzerine Bayramda Eski Camide vaaz verdim. Hutbeyi de caminin imamı Ekrem Hoca okudu. Konuştuğum şeylerde rahatsız edecek bir şey de yoktu. Biraz içki hakkında da konuşmuş olabilirim. Yalnız, şunları söylediğimi hatırlıyorum: 'Genç delikanlılar, kızlar, cami pencerelerinde sevişir hale geldiler. İçkiler artık cami duvarlarının dibinde içiliyor... Eğer bu gençliğe bir dur denmez ve bunlar İslami ölçüler içinde terbiye edilmezse, yakında babalarının kafataslarıyla şarap içerler. Ey adliyeci arkadaş, sen adaletli olursan, bir senen senelerce ibadet hükmüne geçer. Muallim arkadaş, bu milletin geleceğini bayraklaştıracak nesiller senin elinde. Onları iyi yetiştir...' Şimdi, bu sözlerde ne var? Önce bir vak'ayı anlatıyorsun. Herhangi bir şahsı hedef alıp da söylenmiş sözler de değil bunlar. Ama gel gör ki, bütün bu sözler mahkemede karşıma çıkarıldı. 'Kim babasının kafatasında şarap içmiş?' gibi manasız sorgulamalara gidildi. Bir de, benim her sınıf insana ayrı ayrı seslenişim, bölücülük kabul edildi. Niçin ayrı ayrı; adliyeci, muallim, esnaf, tüccar, demişim!.. Allah, Allah! Bugün herkes böyle konuşuyor!..

Ekrem Hocaefendi'nin konuşmaları da benim üzerime yıkıldı. O da çok şiddetli konuşmuştu.

O gün camiye gelip vaaz dinleyenler çok rencide olmuşlar. Sadece bayram namazı için gelenlerle günlük cemaatın arasında ve söylenenleri değerlendirmesinde dahi çok büyük farklılıklar göze çarptığını bu hadise münasebetiyle daha iyi anlamış oldum. Hiç ümit etmediğim, daha önceden tanışıklığımız olan kişilerden bazıları bile o günkü konuşmaları hazmedememiş, hatta birisi 'evimize yaralı olarak dönüyoruz' gibi, tarizlerde bulunmuştu...

On beş kadar amme şahidi gelip mahkemede aleyhimize şehadet etti. Bizi müdafaa eden şahitler de vardı. Onlardan birinin de istihbarat hesabına çalıştığını daha sonra öğrendik. Sözde mahkemede bizim lehimize konuşuyordu. Halbuki, aleyhimize rapor hazırlayanlardan biri oydu.

Bizim lehimize konuşanlardan Rıfat Bey, diye bir şahıs vardı. Daha önceleri çok kötü bir hayat yaşayan ve daha sonra İslami hayata dönen bu zat Edirne ileri gelenleri tarafından tanınıp saygı duyulan bir kişiliğe sahipti. Mahkemede lehimize konuşması, mahkeme heyeti üzerine çok ciddi tesir etmişti.

Kendimi Buldum

O gün söylediklerinden hatırımda kalan şu sözü oldu: 'Sayın hâkimler, geçmişimin nasıl olduğunu çok iyi bilirsiniz. Kale içinde içip nara attığım zaman herkesin ödü kopardı. Ben de bir devlet memuruyum. O zaman öyle idim. Şimdi de gördüğünüz gibi böyleyim. Benim bu dönüşüm bu arkadaşlar sayesinde oldu. Oraya gidip geldim ve kendimi bulup idrak ettim. Bütün kötülüklerden kurtuldum..'

Daha önce hâkimlerle savcılarla beraber yiyip içen Rıfat Bey, bizim Dar'ül Hadis camiinde yaptığımız sohbetlere devam etmiş ve Cenab-ı Hakk da onu hidayete erdirmişti. Ondaki bu ani değişiklik bütün Edirneli tarafından ilgiyle izlenmişti. Uzun boylu, görkemli bir insandı. Tabii ki onun söyledikleri o gün için çok mühimdi. Ve daha sonra da bu sözlerin tesirini görecektik.

Kızıl Kıyamet

Matbaacı, kanun gereği için bu tebriklerinden bir nüshasını savcılığa göndermiş. Derken, emniyette, adliyede kızıl-kıyamet kopmuş.

Gece vakti, hafif hafif de kar yağıyor. Dışarıda bir gürültü duydum. Pencereden baktım, Rasul Bey ve yanında tayfası... Hemen baskın olacağını anladım ve onlarca mahzurlu sayılan kitapları kütüphanenin arka tarafına attım. Kapı çalındı, açtım. Her tarafı aradılar, pek bir şey bulamadılar. Öbür odayı da arayalım, dediler. Ben: 'Orası Müftü Efendi'nin odası, benimle alakası yok' dedim. İnsaflı insanlardı, ısrar etmediler ve beni alıp emniyete götürdüler. Zaten Rasul Bey'den daha önce de bahsetmiştim. Ancak Emniyet müdürü kesin emir verince beni almaya o gelmişti.

Emniyet müdürü genç birisiydi ve mütecavizdi. Toyluluğunu çalım ile örtmeye çalışan bir tip... Beni bayram tebriği için getirdiler sandım; ancak esas sebebi orada anladım. Emniyet müdürü, Kur'an kursu mütevellisi tarafından iyice doldurulmuş. Ve esas baskını onlar yaptırmış. Müdür bana: 'Bak, Fethullah! Seni son defa ikaz ediyorum. Sen talebe ile meşgul olmayacaksın. Aksi halde buraya tekrar alır ve ne yapacağımı da bir ben bilirim bir de Allah bilir!' dedi. Ben de 'Burada kuvvetlisin, yaparsın. Ama bir de bu yerin altı var. Seninle orada hesaplaşırız' dedim. Bir baş komiser vardı. Gece gündüz sarhoştu. O da beni hesaba çekti. Benim yazdırdığım tebriği vatana ihanet olarak vasıflandırıyordu. Ayrıca, Kadir gecesinde, arkadaşlarla çok samimi bir hava içinde geceyi geçirdikten sonra, birbirimize gayet içten ve yürekten sarılıp ağlayışlarımızın da hesabını vermek zorunda kalmıştım.

Niçin bu kadar samimi imişiz? Ve niçin hıçkıra hıçkıra ağlamışız? Evet, bunlardan dahi hesaba çekildiğimiz o günler, cidden zor günlerdi.

Bu emniyet müdürüne Suat Bey'in de bir tavrı olmuştu. Onu da unutamam. Adam telefonda: 'Müftü, bana kadar bir gel!' dedi. Suat Bey de cevap olarak: 'Ben makamımdayım. Çok arzu ediyorsan sen gel' cevabını verdi. O gün sarılıp alnından öpesim geldi; o kadar sevindim. Çünkü adamlar, nezaketsiz. Hep müftüyü ayaklarına çağırmaya alışmışlar. Suat Bey'den de gereken cevabı almış olmaları beni cidden sevindirdi.

Dar'ül Hadis Camiine, birkaç hâkim ve bir de savcı gelip gitmeye başladılar. Savcı Erzincanlı bir adam. Adı Selçuk. Cumadan sonra, 'Selçuk Bey sizi bekliyor' dediler. Uygunsuz şeyler söyleyeceğini tahmin ettiğim için dışarıya çıkmadım. Diyeceklerini hissetmiş gibiydim. Bir bekçi gönderip beni adliyeye çağırttı. Uzun boylu konuştuk bana: 'Sen korkunç bir sistem düşmanısın. İsimleri açıktan söylemiyorsun; fakat ben senin konuştuklarından bunu rahatlıkla anlıyorum. Hep maziyi methediyor ve şimdiki hali kötülüyorsun. Halbuki, sende çok güzel bir konuşma kabiliyeti var. Başkasının kağıttan okuduğunu sen irticalen konuşabiliyorsun. Aslında bu kabiliyetini müspet yönde de kullanabilirsin. Fakat sen...' dedi. Sanki bazı şahısları kürsüde methetmem gerekiyormuş gibi telkinlerde bulundu.

Yukarıda söylediğim tebrik hadisesi de olunca tekrar sorgu hâkiminin karşısına çıktım.

Usûl Bilmemek

Ancak, mahkeme aleyhte konuşanların sözüne daha çok itibar ediyordu. Zaten biz de usul bilmediğimizden dolayı müdafaalarımızda çok açık veriyoruz. Ekrem Hoca'nın sert konuşmaları da oluyordu. Mesela, bir keresinde, mahkeme heyetine: 'Karısını açık saçık giydirenler domuz değil de ya nedir?' demişti. Dosya tevhid edildiğinden dolayı söylenenlerin hepsi her ikimizi de bağlayıcı durumda oluyordu. Mahkeme heyetinin bize karşı tavrı çok sert ve haşindi.

Sanat Okulu'nun müdürü aleyhte konuşanlardan biriydi. Sözde ben, 'Şuraları basmalı, bunlara şöyle yapmalı..' gibi sözler söylemişim. Mahkeme heyetinden izin istedim ve 'Bu şahsa sorun bakalım, şu, şu sözleri de söylemiş miyim?' dedim. Bu sözler daha ziyade huzur ve sükun adına söylediğim sözlerdi. Sorulunca adam: 'Hoparlör bazen cızırtı yapıyordu, duymadım.' dedi. Ben yine kalkıp ' Hoparlör hep benim aleyhime olacak sözlerde çalışıp lehimde olacak sözlerde cızırtı mı yapıyordu. Çelişkisi bu kadar açık olan bir kişinin söyledikleri dinlenemez ve itibara alınamaz' dedim. Adam kararıp kaldı ve hiçbir şey söyleyemedi.

Bir hazine avukatı vardı. Çok defa teravih namazını benim arkamda kılardı. Bir-kaç defa da beni iftar yemeğine götürmüştü. Tanışırdık. O da aleyhime şehadet etmeye gelmişti. Hakim, beni göstererek 'Bunu tanıyor musun?' diye sorunca yüzüme baktı ve 'Tanımıyorum' dedi. Ardından da 'Camiye girdim. Camide bir ihtilal havası vardı. Sarığının ucunu yana sarkıtmış veryansın ediyordu.' dedi.

Israrla söz istedim. Nihayet razı oldular. Ayağa kalktım ve şunları söyledim: 'Sayın avukatın sözleri hakkında bir şeyler arz etmek istiyorum. Değerlendirmenizi ona göre yapın. 'Bu şahıs, senelerce benim arkamda teravih namazı kılmıştır. Bunun yüzlerce şahidi vardır. Salim Arıcı ile beni kaç defa iftar yemeğine götürmüştür. Sonra hatırımda kalmayacak kadar çok sayıda bir yere oturup çay içmişizdir. Şimdi, bir insan arkasında teravih kıldığı, beraber aynı sofrada yemek yiyip aynı masada çay içtiği birini 'Ben tanımıyorum' derse, onun diğer sözlerine de ancak o kadar itimat edilir.'

Ben bunları söyleyince, adam heyecanlandı, 'Tanıyorum' dedi. Sonra da kaşkolünü tutup mahkeme salonunu terk etti. Bütün bu olanlar hep bizim adımıza zaferdi. Mahkeme uzun süre devam etti. Bana on seneye yakın bir ceza düşünülüyordu. Zaten vaizlik vesikamı da almışlardı. Artık vaaz edemiyordum. Bütün bunlar Ferit Kubat'ın başının altından çıkıyordu...

Ferid Kubat o sırada Edirne valisiydi. Daha sonra da 12 Mart'ta İçişleri Bakanlığı yapmıştı. Bana karşı dopdoluydu. Kinini gayzını kusacak yer arardı. Bir defasında bütün din,görevlilerini toplamıştı. Ben de gitmiştim. Orada benim gözümün içine baka baka ve herkesin anlayacağı şekilde: 'İçinizde bazı aşağılık hainler var. Bunları ezeceksiniz...' dedi.

Bu adamın hayatının sonu çok perişan geçmiştir. Kendileriyle aynı düşünceyi paylaştığı insanları kovalayıp durmuştur. Ölümü de hayatının sonu gibi son derece ibret vericidir. O bir ara izine ayrılınca bunu fırsat bilip ben de ayrıldım.

Gayem Edirne'den başka bir yere tayinimi yaptırmaktı. Çünkü Edirne benim için artık sadece bir kâbus olmuştu. Emniyet Müdürü, 'Kursta talebe okutmayacaksın' diye tazyik ediyor; vali elimden vaizlik vesikasını alarak, vaaz etmeme mani oluyor... Ve ben tek başıma bütün bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyordum...

Ankara'ya gittim. Yaşar hoca ile karşılaştık. Kendisi o sıralarda İzmir'deydi. O da bir iş için Ankarâ ya gelmişti. Durumumu anlattım. Diyanette söz geçirebileceği kimse olmadığını söyledi. Özlük İşleri Müdürü Yaşar Gökten Bey'di. Ona gidip durumumu anlattım. Edirne'de kalmam için ısrar etti. Ben de Kırklareli'ne gitmek istediğimi söyledim ve isteğimde ısrar ettim.

İki mucip yazdırdım. Biri alakayı kestiğime diğeri de yeni vazifeye başlamama dairdi. Onları elime alıp Edirne'ye döndüm.