Yazdır

Kestanepazarı Günleri

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 15
En KötüEn İyi 

İzine ayrılıp küçük bir Türkiye seyahatine çıktım. Çeşitli yerlerdeki dostlarımı ziyaret ettim. Seyahatim kırk gün kadar sürdü. Halbuki izin sürem yirmi gündü. Ankara'ya uğradım. Yaşar Hocaefendi Diyanet İşleri Reis Muavini olarak Ankara'ya gelmişti. Ona durumumu anlattım. Geçmiş günler için rapor alınamayacağını söyledi. Meğer aklında başka bir düşünce varmış. İzmir'den ayrılırken onlara kendi yerine beni göndereceğini söylemiş ve benden sitayişkarane bahsetmiş. Bana 'Bir dilekçe yaz ve İzmir Vaizliğini iste' dedi. Ben, aniden böyle bir teklifle karşılaşınca şaşırdım. 'İzmir büyük yer, beni yutar. Mümkünse beni şarkta küçük bir vilayete verin' dedim. O ısrar etti. Bir başkasına dilekçe yazdırdı, bana da zorla imzalattı. Daha sonra da kararnameyi Diyanet İşleri Reisi Elmalı'ya imzalattı. Kendi imzalamadı. Bu Yaşar Hocaefendi'nin her zamanki temkinli davranışlarından biriydi.

Tekbirlerle...

Kırklareli'ne geldiğimde ilk işim müftüye tayinimi duyurmak oldu. Çünkü suçlu durumundaydım. Tayinimin çıktığını duyunca müftü suçumu unuttu ve üzüntülerini bildirdi. Kırklareli'nden ayrılışım adeta bir merasim oldu. Arabalar tuttular ve beni Edirne'ye kadar tekbirlerle, salavatlarla getirdiler. Edirne'deki dostlarla görüşüp vedalaştım.

Efendim, zannedersem bundan sonra İzmir devresi başlıyor. İzmir'de nasıl karşılandınız... Kestanepazarı günleriniz... Oradan ayrılışınız... Bu devrede başınızdan geçen hadiseler ve hatıralarınız?

Geleceğimden kimseye haber vermemiştim. Elimde iki çanta Kestanepazarı'na vardım. Faytondan indiğimde beni ilk karşılayan İsmail Türe Bey oldu. Çantalarımı aldı. Daha caminin dış kapısında cemaat beni coşkun bir alaka ile karşıladılar. Eşyamı müdür odasına koydum. Küçük bir cam dolap vardı. Getirdiğim eşyayı oraya yerleştirdim. Gece gündüz kullandığım, açılıp kapanan bir koltuk vardı. Gündüzleri onu koltuk olarak, geceleri de yatak olarak kullanıyordum.

Bir İki Saat Uyku

İlk müşahedeme göre, devamlı olarak talebenin başında bulunmamda zaruret olduğu kanaatına vardım. 24 saat hiç uyumamam icap ediyordu. Talebenin umumi durumu bunu gerektiriyordu. Devamlı riyazattan bünyem iyice zayıf düşmüştü. Buna rağmen bir-iki saat uyku ile yetiniyordum. Bazan sabaha kadar beklediğim ve hiç uyumadığım olurdu. Geceleri birkaç defa banyoları, tuvaletleri ve yatakhaneleri dolaşır talebeyi kontrol ederdim. Bir taraftan talebe ile yakından ilgileniyor, diğer taraftan da gördüğüm gayr-i nizami durumları düzeltmeye çalışıyordum.

O sene tedrisat döneminin bitimine iki-üç ay kadar bir müddet vardı. Ve o sene öyle geçti.

Son sınıf talebelerinden birkaç asi çocuk vardı. Yaşları da büyüktü. Söz dinletmek mümkün değildi. Benden evvelki idareciler tarafından şımartılmışlardı. Başka çarem olmadığını anlayınca, bunlardan bir-ikisine güzel bir meydan sopası attım. Bir kısmı okulu bitirip gitti, diğerleri de kuzu gibi oluverdi.

Yaşım yirmaltı veya yirmiyedi dolaylarındaydı. Onun için hem talebeler hem de hocalar benim idareci olarak gelmemi yadırgamışlardı. Hatta hocaların içinde, hem de bana duyuracak şekilde 'Yaşar Hoca, bula bula bu çocuğu mu bulup gönderdi' diyenler oluyordu. Zaten daha önce idarecilik yapmış ve burada idareci olarak bulunmuş bir arkadaş, beni o zaman da daha sonra da kabullenemedi.

İlk gün, talebeyi toplamış ve beni onlara takdim ederken 'Bundan sonra başınızda bulunacak. Yani müdür gibi bir şey' demişti. Tabii ki böyle bir takdim bana çok dokundu. Elbette ki, bu takdim şekli talebeye de menfi yönde tesir etmişti. İdareyi ele alıncaya kadar epey sıkıntı çektim.

Ali Rıza Güven Bey, dernek başkanıydı. Dernekte en çok sözü geçen oydu. Gıyabımda beni takdirle yad ettiğini ve bir gün idarecileri toplayarak 'Bu hoca, buranın yemeğini dahi yemiyor. Eğer onu rahatsız edici bir tavrınız olursa, hepinizi buradan atarım' dediğini, daha sonra duydum. Kısa bir müddet sonra da, gerek talebe, gerek idarecilerin büyük çoğunluğu, gerekse hocalar beni kabullendiler ve aramızda ciddi bir kaynaşma oldu.

Benden evvel, Ali Rıza Güven Bey, her sabah gelir talebeleri kontrol edermiş. İlk günler de geldi. Fakat beni hep ayakta ve talebelerin başında buldu. Bir gün 'Hocam artık burası bütünüyle size emanet. Benim gelmeme gerek kalmadı' dedi. Ve ondan sonra da kontrol maksadıyla yurda hiç uğramadı.

İlkler

Mustafa Birlik Bey'in evinde salı ve cumartesi günleri sohbet yapılıyordu. Aslında o sıralarda İzmir, talebe potansiyeli bakımından çok zayıf durumdaydı.

İlk defa, Mehmed Metin Bey'in odasına, ertesi sene veya daha sonraki sene beş-on talebe gönderdim. Burası ufak bir odaydı. Hatta ihtilalden sonra da o odayı görmeye gitmiştim. Talebeleri gönderdikten sonra, ne olur ne olmaz diye arkalarından gittim. Gördüğüm manzara beni çok sevindirdi. 'Elhamdülillah' deyip Rabbime hamd ettim.

Bu talebelerle ders başladı. Talebelerin hepsi Kestanepazarı talebelerindendi. O zamanlar tesbihatı kimse bilmiyordu. Nasıl yapıp da öğretsem, diye düşünmeye başladım. Kafamda hep bunu düşünüyordum. Adeta içime ıstırap olmuştu.

Bir diğer husus da bunları itaate alıştırmaktı. Talebeler disipline girsinler, evrada, ezkâra alışsınlar diye, caminin ışıklarını söndürüp hatme-hâcegân yaptığım da oluyordu. Onların ruhen yoğrulmalarını istiyordum...

Bazı istidatlı gördüklerimi caminin mahfiline çıkarır orada hususi kitap okuturdum. Fakat bir kısım su-i niyetli kişilerin kötü görmesi karşısında onu da terk ettim. Gençlik ve feveran olmasına rağmen, bu işin sessiz ve zarar gelmeden yürümesini arzu ediyordum.

1968 yaz döneminde kamp yaptık. Hepimiz yetmiş kadardık. Kamplardan önceki devrede ise dört talebeyi Edirne'ye göndermiştim.

Uykum Gelmesin Diye

Tehzib-i ahlak derslerine giriyordum. Çocuklar hüngür hüngür ağlıyorlardı. Bir gün yatakhaneleri gezerken Halil Mezik Bey'i gördüm. Kendini boynundan üst kanepeye bağlamış. Ne yaptığını sordum. 'Dünkü anlattıklarınızı düşünüyordum. Uykum gelmesin diye de kendimi bağladım' dedi. Gözümü doldurmuş bir talebe idi. Böyle olanlardan biri de İbrahim Kocabıyık'tı. Her ikisi de hazırlık okuyordu.

Bunlarla birlikte Abdullah Aymaz ve Mehmed Binici'yi, dördünü, Edirne'ye gönderdim. Dernekten izin almıştım. Harçlıklarını da verdiler. Dedim ki 'Bunlar İstanbul'u Edirne'yi gezsinler. Gözleri gönülleri açılır, ufukları inkişaf eder.' Ayrılalı beş gün olmuştu ki aklıma bir şüphe düştü. Ya bunları niçin gönderdiğimi, niyetimi, maksadımı, maksadımdaki inceliği bilmezler de bunlarla alakadar olmazlarsa, diye endişe etmeye başladım. Isındıralım derken sakın bunları soğutmayalım, dedim ve ben de izin alıp arkalarından Edirne'ye gittim. İyi ki gitmişim. Korktuğum başıma gelmişti. Yürekten alakadar olan olmamış. Bir miktar orada, bir miktar da İstanbul'da kaldılar.

İstanbul'da Zübeyr Ağabey vardı. Onların kendi yanında kalmalarını temin etti. Zannederim üç-beş gün orada kaldılar. Ve bu onlar için çok faydalı oldu. Halil Mezik'le Mehmed Binici'nin durumu iyi idi. Abdullah Aymaz, o yıllarda daha derli toplu, daha ümit vaad ediciydi. Mehmed Binici biraz futbolcuydu. İbrahim ile Halil Beyler yaşça küçüktü. Bu seyahat onları meselelerimize ısındırdı. Zaten içlerinde nüve de vardı.

Vazifemiz: Şükür

Kendimin böyle bir hizmete layık olduğumu hiçbir zaman hayal dahi etmedim. Ömrüm boyunca 'Demek ki Allah (c.c) şahısların şahsi durumunu hesaba katmadan, istediğine istediği hizmeti gördürüyor' diye düşündüm. Meseleye bu açıdan bakılırsa, bu devrede büyük işler yapılmış sayılmaz. Eğer, Cenab-ı Hakk, bu hizmeti başkalarına değil de bize yaptırmışsa, vazifemiz sadece şükürdür. Minnet âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.

Edirne'den gelirken dosyam dolu gelmişti. Takibe maruz idim. Peşimde daima bir sivil polis bulunuyordu. Fakat yine Cenab-ı Hakk'ın bir lütfu, bu polis İmam Hatip'in orta kısmından mezundu ve benim de hemşehrimdi. Erzurumluydu. Geldi benimle birkaç defa görüştü. Temiz bir insandı. Bana ne yaptığını, benim için nasıl bir rapor hazırladığını hiç söylemedi. Fakat, daha sonra hazırladığı raporun bir suretini Diyanette görmüştüm. Gayet müspet bir rapordu. Daha önceki dosyamda bana atfedilen faaliyetlerin hiçbirinin bende görülmediğini söylüyordu. Belki, Kestanepazarı idare heyetine de bu malumat intikal etmişti. Onun için de benim faaliyetlerime onlarca göz yumuluyordu.

İmza Taklidi

Bu arada istidradi olarak şunu da arz edeyim: Ben İzmir'e geldiğimde Edirne'deki mahkemem devam ediyordu. Bir gün beni savcılıktan çağırdılar. Yanımda İrfan Akça ve Hacı Kemal Abi olduğu halde gittik. Meğer Edirne'de benim mahkememe bakan hâkimlerden biri değişmiş ve yerine bir kadın hâkim tayin olunmuş. Birisi de benim adımı ve imzamı kullanarak bu kadına hakaret dolu bir mektup yazmış. Mektubu benim yazıp yazmadığım tetkik olunuyordu ve savcılığa bunun için çağrılmıştım. Allah'tan mektup el yazısıyla yazılmış. Benim yazımı aldılar ve daha sonra takipsizlik kararı verdiler. Bu mektubu kim ve hangi gaye ile yazmıştı bilemiyorum. Fakat aleyhime bir komplo olduğu muhakkaktı.

Beşinci senenin sonuna doğruydu ki, Kestanepazarı'ndaki idareciler bana karşı tavır koymaya başladılar. Belki istihbarat tarafından tazyik ediliyorlardı, bilemiyorum. Fakat kulağıma böyle bir söylenti gelmişti. Benim üzerime idareci getirdiler. Bana, sen talebeye karışmayacaksın, sadece derslere girip çıkacaksın, dediler. İstemediğim bazı hocaları da getirmişlerdi. Sıdkı Şenbaba Bey'i müdür yaptılar. Bu zat sevdiğim bir insandı. Hatta babam geldiğinde onu alıp evinde misafir etmişti. Fakat o, idareci arkadaşların, maksat ve gayelerinden habersizdi. Safıyane ve hizmet gayesiyle gelmişti. Benim refüze edilmek istendiğimden belki haberi yoktu.

Talebeler

O sene Gediz'de bir deprem olmuştu. İzmir'de toplanan eşya ve malzemeleri götürmek için birkaç arkadaşla Gediz'e gitmiştik. Günlerden pazardı. Talebe, Sıdkı Şenbaba'ya isyan etmiş; hakaret ifade eden sözler söylemişler. O da, talebenin bu antipatisini görünce bırakıp gitmiş. Bir daha da gelmedi. Fakat Rabbim şahittir, bu olanlardan hiçbirinden benim haberim yoktu. Hadiseyi geldiğimde duydum ve cidden üzüldüm.

Öyle temiz ve samimi bir insanın, hakarete maruz kalması, talebe bunu bana olan sevgisinden de yapsa asla tasvip edilecek bir durum değildi. Fakat, hiç dahlim olmadığı halde, idareci arkadaşlar, talebenin bu ayaklanmasını da benden bildiler. Ali Şenbaba Bey'den sonra Suat Bülbül adında birisini getirdiler.

İstenen belliydi. Benim Kestanepazarı'nı terk etmem isteniyordu. Kalabileceğim bir ev aramaya başlamıştım. Esas istenen, talebeyi benden koparmaktı. Onun için de İmam Hatip Okulu'nun yanında yapılan binaya talebeyi taşımakta ısrar ediyorlardı. Talebe ihzari kısmını ben hiç düşünmeden reddettim. Çünkü son ârzum, Kestanepazarı'nın bir yerinde gömülmek ve kabrimden talebelerin gürültüsünü dinlemekti. Evet, dünyada bütün arzu ve isteğim buydu.

Bazı hocaefendiler çoğu itibariyle, benim düşündüğüm hizmet şekline muhalifti. Orada kaldığım beş senelik zaman zarfında, her gün adeta ağzımda kaktüs çiğniyor gibi olurdum. Bana taraftar olmalarını zaten beklemiyordum. Tek istediğim muhalefetlerindeki dozun biraz hafif olmasıydı. Ancak, yine de hep şiddetli bir muhalefetle karşı karşıya bulunuyordum. Buna rağmen, hizmet her şeyden önemliydi. Selden kurtarabildiğim kârdır, diyordum. Cemaatımızdan da gördüğüm bir tek kelimelik teşvik yoktu. Hiçbir şey yapmasalar dahi, sadece, bu hizmetine devam et, deseler benim için bu da yeterli. İnsan yapayalnız kaldığında ancak bu kadarcık bir ilginin bile ne büyük bir şey olduğunu anlayabilir. Yalnız kalmak çok zordur. Elden ne gelir ki, bu da bizim kaderimizdir.

Hizmet

Hatta, bazı yakın çevremde sinsi sinsi kıskançlıklar seziyordum. Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben 'fücur' kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma 'Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir' mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: 'Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın' dedi. İster istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.

Kestanepazarı'nda bulunduğum sıralarda, üniversitelerde yapılan seminerlere katılır, konuşma yapardım. Yaşar Hocaefendi'nin İzmir'e vaiz olarak tayin ettiği Kemal Solak Bey Yüksek İslam Enstitüsü'nde okuyordu. Konuşma yaptığım zamanlar o da yardımcı olurdu. Ben de İslam iktisadını anlatırdım. Bu gibi mevzular o camianın hoşuna gidiyordu.

Tasavvuf Dersleri

Bazen de seminer şeklinde tasavvuf dersleri olurdu. Bir keresinde Necdet Bey de bulunmuştu. Sohbetten sonra, Vahdet-i Vücud ve Hallac-ı Mansur hakkında çeşitli sorular da sorulmuştu. Necdet Bey bu sohbetten çok hoşlanmış ki, daha sonra yanıma gelip, bir hayli takdirkâr sözden sonra, ikili sohbet yapmamızı teklif etmişti. Üç-beş defa biraraya geldik. Bu sırada Gültekin Sarıgül Bey de sohbete gelmeye başladı. Halbuki Necdet Bey, bazı çevrelerle görülmekten endişe ediyordu. Bu sebeple sohbetlere ara vermek zorunda kaldık. Sohbet günü o, bir iş münasebetiyle Ankarâ ya gitti. Sohbet de yapılamadı sonra. 12 Mart Muhtırası olunca benimle de görüşmekten çekindi ve bir daha da biraraya gelmemiz mümkün olmadı.

O zamanlar, bir taraftan ülkücüler, diğer taraftan da MTTB talebe kesimine sahip çıkma yarışındaydılar. MTTB'de benim tanıdığım müspet insanlar da vardı. Hatta onlardan bazıları her hafta beni dinlemeye gelir ve sohbetlere katılırlardı. Çok samimi bir hava içindeydik. Daha sonra particilik ortaya çıkınca onlar parti tarafını iltizam ettiler.

Kime Bırakıyorsun?

Unutamıyordum o günleri ve tahta kulübemi. Unutacağa da benzemiyordum. Nasıl unutabilirdim ki, ben bu kulübeyle adeta ruhumun en mahrem sırlarını paylaşmıştım. Hele gözümün önünde tüllenen talebelerim. Onları son gördüğümde nasıl da mahzunlaşmış ve adeta o masum bakışlarıyla bana 'Bizi kime bırakıyorsun?' diye yalvarmışlardı. Ah keşke, hiçbirini bırakmadan hepsini yanıma alabilseydim; fakat o zaman bu mümkün değildi.

Fakat bütün sıkıntım Kestanepazarı'ndan ayrılmadan ibaret değildi. Cemaat arasında esen tefrika fırtınası beni ciddi şekilde sarsıyor ve üzüyordu. Hemen hemen bütün Müslüman cemaatların durumu birbirinden pek farklı değildi. Hepsi veya ekserisi bir iç çöküntü geçiriyordu. Ve bu durum da beni ciddi şekilde mahzun ediyordu.

Hadiselerin kendine göre bir dili vardır. İçtimai hayatı anlamak isteyenler bu dili çok iyi bilmelidirler. Mazide meydana gelen ve ciğerleri parçalayan nice hadiseler var ki, yeniden tekerrür etmeye başlamıştı. Bu tekerrürün getireceği neticeleri kestirmek asla kehanet sayılmazdı. Türkiye günden güne bir askeri darbenin eşiğine doğru kayıyordu. 27 Mayıs'ı görmüş olanlar için, görünen tablo pek de iyimser değildi.