Yazdır

Muhtıra

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

12 Mart 1971 Cuma günü saat 13'de radyodan okunan bildiri üzerine Muhtıra resmen verilmiş oldu. Asker devreye girmişti. Sol panik içinde, sağ mütevekkil olacakları bekliyordu..

Muhtıradan kısa bir müddet sonra tutuklamalar başladı. Solun liderliğine soyunanların birçoğu müstehak oldukları için, Müslümanlardan birçoğu da sırf denge için tutuklanmış ve gözaltına alınmışlardı. Ve tutuklamalar devam ediyordu..

12 Mart Muhtırasının bize ait yönüne geçmeden evvel bu muhtıraya zemin hazırlayan bir-iki hususun tahlili daha gerekmektedir. Şöyle ki: Biz bir iç değişikliğine uğramadan Cenab-ı Hakk verdiği nimetleri değiştirecek değildir. Kur'an'la anlatılan bu külli kaide o gün de kendisini gösterdi. Devletler planında birbirine düşen İslam dünyasındaki devletçiklerin başına-ki daha önceki devrelerde de bu kaide değişmemiş sadece musallat olanlar değişmiştir- batıyı musallat etmiş ve İslam ülkeleri ciddi şekilde tazyik altında kalmıştır.

Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk'in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam Alemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir. Ta ki Müslümanlar kendilerine gelsin ve ruh köklerine dönsünler. Devletler çapında görülen bu durum Türkiye'de Müslüman cemaatler arasında vardı. Dolayısıyla Müslümanlar böyle bir sarsıntıya, kendi iradeleriyle müstehak olmuşlardı. Fikir ve düşünceler çarpışıyor ve Müslüman cemaatler her geçen gün birbirinden uzaklaşıyordu.

Meselenin bir de hususi olarak kendimizle alakalı yönü vardır. Gıybet İslam'ın en çok üzerinde durduğu hususlardan biridir. Kur'an gıybet etmeyi mü'min kardeşinin etini çiğnemeye teşbih etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen o devrede gıybet revaçtaydı. Herkes birbirinin arkasından hiç de yakışmayacak şeyler konuşabiliyordu.

Söz dinlememeye güzel bir kılıf bulunmuştu: 'Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit tavrını takınamaz' deniyor ve herkes kendi bildiğine hareket ediyordu. Bilhassa, tedbir ve dikkat hususunda söylenenleri hiç kimse dinlemiyordu. Hatta bazı kesimler, akıllarına yatmış olsa da sırf bana muhalefet olsun diye aksini söylüyor, aksini yapıyordu. Bu durum mahkemelerde de böyle devam etti. Ben ılımlı konuşulsun, onların isnat ettikleri şeyleri kimse sahiplenmesin, diyorum. Muhalif gruptan birisi bana Deniz Gezmiş'i misal veriyor ve onun gibi davranılması gerektiğini söylüyordu. Solu destekleyen güç odakları bizler için söz konusu muydu? Bu düşünülmüyordu. Hem solcular hakikaten bir eylem içindeydiler ve onlara isnat edilenler birer vakıa idi. Halbuki bize isnat edilenlerin hiçbiri vaki değildi. Öyleyse onların kabullendiği gibi bizim de bize isnat edilenleri kabullenmemiz nasıl birbirine kıyas edilebilirdi? Hem onlar da kendilerine isnat edilenleri bütünüyle kabulleniyor değillerdi. Bütün bunları anlatıp izah ediyorduk; ancak bir iki arkadaşın dışındakilere söz anlatmam mümkün olmuyordu.

Muhtıra Türkiye'deki umumi anarşiye karşı verilmişti. Fakat herkesin kendine ait bir hissesi vardı. Kader açısından bunu böyle bilmekte fayda vardır.

Tutuklamalar başlayınca arkadaşlarla teker teker görüştüm. Onlara Amerika'da cereyan eden ve daha sonra basına yansıyan bir mahkemeden misal verdim. Kadın mahkemeye çıkarılmış. Adı Leydi. Hâkim soruyor: 'Adın ne?' 'Leydi' cevabını veriyor. Ardından hâkimin sorduğu bütün sorulara 'Adım Leydi' diye cevap veriyor. Amerikalı Leydi, 'var'ın sorgulanmasında bir şey konuşmamak suretiyle yakasını sıyıracaktı ama biz senelerden beri devam eden bir 'yok'un istintakından kurtulamayacaktık...

Bu durumda devletin emniyetiyle ilgili güçler, karşılarında bütünüyle bir sol hareket varken ve devleti yıkmaya yönelik hareket ve eylemler tamamen soldan gelir sağdan gelen cılız mukabeleleri bahane edip hakem pozisyonuna giriyordu. Halbuki onlar solun hedefi durumunda bulunuyorlardı. Bir kısım emniyet ve diğer güç mensupları ise zaten sol ile dirsek teması içindeydi. Nitekim daha sonra Ziverbey soruşturması bütün bu hakikatleri ortaya çıkaracaktı.

Ben burada 12 Mart Muhtırası'nı tafsilatıyla mevzu edecek değilim. Çünkü o başlı başına işlenmesi gereken bir konu. Zaten yeterince de işlenmiş durumda. Söylenenler son söz müdür? Elbette hayır. Fakat hiç olmazsa fikir verme açısından yeterli çalışmalardır. Nitekim harekatın içinde aktif görev almış bir kısım paşaların daha sonra yayınladıkları hatırlan da mevzu ile ilgili birçok ipucu vermekte. Olanların hepsi, -anlatılanlar değil elbette- fakat anlatılanlar dahi insana ürperti vermekte...

İkbal hastalığına tutulmuş bir kısım maceraperestlerin Türkiye'yi sürükledikleri uçurum bugün daha açık ve net bir şekilde görülmektedir. Sabah erken kalkanın içine düşen ilk heves ihtilal yapmak olduğu görünümü insanı utandıracak mahiyettedir.

Cunta içinde cunta... Aynı şahıs bazen dört cuntayla temas halinde. Hangisi neticeye varacak olursa ondan görünecek ve ikbalini garanti edecek... Milletin düşeceği badire kimsenin umurunda değil. Ordu girdaplaşmış. Kuvveti elinde tutanlar kelle istiyor. Niçin ve neden, diyebilen yok. Çünkü cevap malum nakarat: Türkiye elden gidiyor.

İttihat Terakki hoyratlığının sızıntılarından beslenen bu zihniyet on senede bir hortlatılarak devletin her sahadaki hamle gücü kınlıyor ve ülke her müdahale sonunda bilmem kaç sene geri gidiyor... Ama kimin umurunda... Nihayet üç-beş senelik fani dünya. Otur sen de bir koltuğa, rahatına bak. Dünyaya bir daha gelecek değilsin ya! İşte hayat felsefesi bu olan insanların yaptıkları ve yapacakları!..

Burada, asker-sivil milletimizin mümtaz şahsiyetlerini ve hakiki vatanperver evlatlarını -ki onlar kahir bir ekseriyettedir- tenzih ve tebrie ederim. Benim ifadelerimi sahiplenmesi gerekenler, hangi devirde olursa olsun sola çanak tutup onlarla işbirlikçilik yapanlardır. Zaten ileri görüşlülüğü müsellem o günün büyükleri, derhal bu tür insanları tespit etmiş ve emekliliğe sevk etmişlerdir. Ne var ki bütün görmeleri gereken ceza sadece bu olmamalıydı. Ancak ordunun yara almasından endişe edildiği için bu kadar ceza yeterli görülmüştü.

Tağmaç 27 Mayıs sol güdümlü bir harekettir. 12 Mart da öyle olsun isteniyordu. Fakat ihtilale beş kala hadiseye el koyan Memduh Tağmaç ve arkadaşları muhtıranın macerasını birilerinin güdümünden kurtardı. Ondan böyle bir atak beklemeyen solcular ne yapacaklarını şaşırdılar. Onlarda görülen 12 Mart aleyhtarlığı, biraz da yetişemediğine ekşi diyenin durumu gibi bir tavır. Eğer 9 Mart'ta yapılmak istenen harekata mani olunmasaydı, yapılacak ihtilal çok başka olacak ve 'Devrim Anayasası' adıyla hazırlanan taslak yürürlüğe girecek, Türkiye isim olarak olmasa bile sistem olarak tam bir komünist ülke haline getirilecekti... Bu solcu güçler ve onların akıl hocalığını yapan devrimbaz sivillerin ortak arzusuydu. Nitekim Ziverbey soruşturmasında hepsinin maskesi düşmüş ve menfur düşünceleri bir bir ortaya çıkmıştır.

12 Mart, bir ihtilal ve darbe değildir. Hükümeti belli konularda uyaran bir ikazdır. Elbette askeri olması yönüyle tasvip edilemez. Hür iradeyi güç kullanmak suretiyle dize getirmenin tasvip edilmesi mümkün değildir de ondan. Fakat, çok daha kötü bir hareketi önlemesi bakımından bu harekete iyimser bakmak mümkündür. Yani, kötüdür ama çok daha kötüye göre o kadar kötü değildir.

Muhtıra verildiği tarihlerde ben Güzelyalı'daki kiralık bir evde kalıyordum. Yanıma gelip gidenler oluyordu. 31 Mart günü gece geç vakitlerde, gelen misafirlerle sohbet ediyorduk. Tam o sıralarda bir arkadaş geldi ve Karşıyaka baskınını haber verdi. Böyle bir şey istemiyordum; fakat itiraf edeyim ki bekliyordum. Bu kadar dikkatsizlik böyle bir netice getirir, diyordum. Hemen kalkıp Skodaya bindim. Ne ehliyetim var ne de ciddi şoförlüğüm. Fakat arabayı kullanacak bir başkası da yok. Doğru Mustafa Birlik'in evine gittim. Onu yanıma alıp Karşıyaka'ya vardık. Osman Kara Bey'i yatağından kaldırdık ve üçümüz karakola gidip Emniyet Amirini bulduk. Durumu anlattık.

Çok yumuşak bir insandı. Bizi dinledikten sonra 'Ben, dedi, hanımla sinemaya gitmiştim. Gelip beni sinemadan aldılar. Operasyonu beraber düzenledik. Nefi Akyazıl Bey'in apartmanı üzerinde ayin yapılıyor, dediler. Ve orada bulduklarımızı alıp götürdüler..' Ve adam ilave etti: 'Ben böyle bir iş olduğunu bilseydim, onlara daha önce haber verirdim...'

Fakat olan olmuştu. İş bizim düşündüğümüz kadar basit değildi. Demek ki mesele Karşıyaka Karakolundan kaynaklanmıyordu. Üstten veya istihbarattan bir emir gelmişti.

Emniyet amirinin yapabileceği bir şey yoktu. Mesele onu aşıyordu. Daha fazla vakit kaybetmenin yararı olmazdı. Hemen oradan ayrıldık ve başka çareler aramaya başladık.

İş ağırlaşıyordu. Arkadaşları emniyetten çıkarabilmenin bir çaresini bulamadık. Savcılığa intikal ettiğinde de çare bulmak mümkündü. Fakat arkadaşları o hususta da ikna edemedim. Zaten benim imkanlarımla olacak iş değildi.

Bir kısmını salıverdiler, diğer kısmını ise tutukladılar. Yakın daireden davaya bakan insanlar vardı; ancak ben buna karşı çıktım. Onların bu davaya girmesi, mevhum suçu tescil etmek olurdu. Başka avukat, ortadan insanlar bulalım, davayı onlar takip etsinler, dedim. Ancak bu sözümü dinletemedim.

Ve onların girmesiyle mahkeme tamamen arkadaşların aleyhine işledi. Mahkeme Hava Kuvvetleri bünyesinde kuruluyordu. Bilindiği gibi o zaman Muhsin Batur Hava Kuvvetleri Komutanı. Derken iş büyüdükçe büyüdü ve çaresizliğe girildi. Arkadaşlardan biri Ahmed Avcı'yı tanıyordu. Onun girişimleri de bir netice vermedi.

Daha sonraları bazı hususlarda arkadaşları ikna etmiştim. Fakat bunun için geçen zaman hep aleyhe işlemiş ve bazı hususların önünü almak mümkün olmamıştı. Gecem gündüzüm arkadaşların kurtulması için çare aramakla geçiyordu. Belki de benim dışarıda çektiğim sıkıntıyı onlar içeride çekmiyorlardı

1 Mayıs 1971. Babamın çantasını kendi elimle hazırladım. Biraz sonra Dr. Mustafa Asutay geldi. Onun arabasıyla babamı garaja götürüp Ankara'ya yolcu ettik. Dönüşte, bazı arkadaşların evlerine uğradım. Sizi götürüp kitaplarınızı da müsadere edebilirler, dedim. Bornova'dan dönerken yolda siyah bir köpeğe çarptık. Köpek öldü.. Bunu, bir şeye toslama diye tefeül ettim.

Mustafa Birlik Bey'in evine iki yüz metre kadar kalmıştı ki, Mustafa Asutay Bey'e arabayı durdurmasını söyledim. Onun oğlu Rıdvan'a -ki o sıralarda ilkokula gidiyordu- 'Sen gidip bir bak. Evde yabancı kimseler var mı?' dedim. O koşarak eve gitti. Biraz sonra da yine aynı şekilde koşarak geldi. 'Evde bir sürü insan var. Her tarafı arıyorlar' dedi. İş anlaşılmıştı. Mustafa Birlik Bey'in evi aranıyordu.

Doktor Bey'e 'Bizim eve gidelim' dedim. Yolda yine bir köpeğe çarptık. Ben, 'Bizi evde bekliyorlar, herhalde' dedim. Eve girdiğimde siyasî polislerin bütün eşyaları didik didik edip evin ortasına yığdıklarını gördüm..

Evde Sabahattin Atalay vardı. O sıralarda henüz talebeydi. Hafta sonlarında gelir, benim yanımda kalırdı. O gün ben gittikten sonra gelmiş. Pilav yapmış, benim gelmemi bekliyormuş.. Ben içeriye girince polisler 'Hoş geldin' dediler. Aramaya devam ettiler.

Kitaplığın bir tarafında Mevdudi'nin eserlerinden biri duruyordu. Vakıa alıp götürüyorlar diye evde hiç Risale bırakmamıştım. Cübbemi Mevdudi'nin kitabının üzerine koydum. Ben biraz sıkıştım, tuvalete gideceğim' dedim. Cübbeyle beraber kitabı da aldım ve tuvalete gittim. Sonra tuvaletin penceresinden uzanarak kitabı çatıya koydum. Daha sonra o kitap ne oldu bilemiyorum.. Zaman zaman Kur an-ı Kerim'in bile suç sayıldığı günleri yaşamıştık. Bu kadarcık heyecan çok görülmemeli.. Gayem onları suç sayabileceği bütün delilleri ortadan kaldırmaktı. 40 kadar kitap aldılar. Fakat içlerinde hiçbiri suç unsuru sayılabilecek eserlerden değildi. İnsaflı davrandılar ve takım halinde olan kitapların takımını bozmadılar. Hatta arama esnasında pencereleri kapamışlar, perdeleri çekmişlerdi. Etrafa karşı ayıp olur, demeyi de ihmal etmemişlerdi. Zaten ev sahibesi, ihtiyar vehimli bir kadındı. Arama yapıldığını duysaydı fenalık geçirebilirdi. Daha sonra duyup duymadığını da bilmiyorum.

Görevlilere 'Geç kalır mıyım? Bir şeyler yiyeyim mi?' dedim. Gayem hem biraz açlığımı yatıştırmak hem de esas niyetlerini öğrenmekti. Bana 'karnını doyar. Ne zaman döneceğin belli olmaz' dediler. Bir iki lokma pilavdan aldım. Biraz sonra Tepecik inzibat merkezine götürülmek üzere yola çıktık.

Beni Tepecik İnzibat Merkezine getirdiler. Saçımı bıyığımı kestiler. Ben kaşlarımı da tıraş ederler zannediyordum. Fakat yapmadılar. Sonra sağdan, soldan, arkadan ve önden fotoğraf çektiler. Götürecekleri yere götürmeden evvel 'Bana biraz su getiriniz, abdest alacağım' dedim. Şimdi ismini hatırlayamadığım başçavuş temiz mi kirli mi bilmiyorum ama bir teneke su getirdi. Abdest alarak dışarıda namazımı kıldım. Böylece yatsı namazımı eda etmiştim. Hiç olmazsa sabaha kadar namaz kaçırma tehlikesi yoktu. Rahatlamıştım.

Beni alıp hücre gibi bir yere tıktılar. Bir de ne göreyim, benden evvel aynı yere Şaban Düz, Harun Reşid Tüylü, Mustafa Birlik ve ülkücülerden de bir arkadaş getirilmiş..

Hepsi de melül, mahzun oturuyorlar. Durumları benden farklı değil. Saçları, bıyıkları tıraşlanmış. Tabii Şaban Hocaefendi'nin sakalını da kesmişler.. Biz diğer arkadaşlarla oturduk. Geceyi sohbet ederek geçirdik. Onlara bir sürü fıkra anlattım. Hayatımda geçirdiğim en neşeli gecelerden biri oldu.

İçeriye girerken her şeyimi almışlardı. Kur'an ve Cevşen yoktu.

Kur'an'ı ezberimden okuyordum da cevşeni ezbere okumam mümkün olmuyordu. Cevşeni ezberlemediğime ilk defa o kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Herhalde, keşke onu da ezberleseydim, diye hayıflandım durdum.

Ertesi gün bir iki ülkücü daha getirdiler. Onların ardından, İmam-hatip hocalarından Nizameddin Bey ile matematik hocası Recep Bey'i getirdiler. Recep Bey, Komünizmle Mücadele Derneği'nde bizimle beraberdi. Ateşîn bir insandı: Bütün suçu anti komünist olmasıydı. Nizameddin Bey ise iyiden iyiye sarsılmıştı. Zaten kalbi de vardı. Recep Bey'in kızı intihara kalkmış. Haber ulaşınca bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladığını hatırlıyorum. Hepimiz onu teselliye çalışıyorduk..

Daha nezaret dönemindeyiz. Kaldığımız yerin sadece tavanda küçük bir penceresi vardı. Depo gibi yerdi. İçerdekilerin sayısı çoğalınca bizi yemekhane gibi bir yere çıkardılar. Artık burada kalacaktık. Buranın hiç olmazsa pencereleri vardı, hava alabiliyorduk.

Bir gün de Dr. Kahid'i getirdiler. Dört ülkücü ve diğerleri bizim arkadaşlar epeyce bir kalabalık olduk.. Ben İsmail Büyükçelebi'ye el altından haber gönderdim. Cevşenimi getirmesini tembih ettim. O gün ikindiye doğru İsmail Hoca geldi. Cevşenimi de getirmişti. Hiç konuşmadan cevşenimi açtım, doya doya, ağlaya ağlaya okudum. Öyle zevkli cevşen ancak birkaç defa okumuşumdur. Daha sonraları okunacak başka kitaplar da getirtmiş olabiliriz, hatırlamıyorum.

Henüz tevkif edilmemiştik... Burada bir hayli zaman kaldık. Günler acı fakat ümit dolu, biraz buruksu fakat renkli geçiyordu. Askerlikten on sene sonra yeniden asker olmuştuk. Bir astsubay vardı. Kısa boylu bir şeydi. Gider gelir bize çatardı. Mustafa Birlik -ki onun babası yaşındaydı- O'na: 'Ulan sen askerlik yapmadın mı? Benimle nasıl yatarak konuşuyorsun?' derdi. Sonradan öğrendik ki dinden rahatsızmış ve bize olan düşmanlığı da ondanmış.

Yemekhanede yirmi gün kadar kaldık. Okuyor, ibadet ediyor ve kurtuluş yollan araştırıyorduk. Ülkücü arkadaşlardan bir ikisi namaza başladı. Diğerlerinin biraz rahatsızlığı oluyordu ama itiraf etmek gerekir ki mert çocuklardı. Daha sonra ben solculardan dinlemiştim. Halil Kol adındaki ülkücü arkadaş beş-on komünistin arasına girip hepsinin hakkından gelecek kadar bileği ve yüreği olan birisiymiş.

Ali Rıza Hafızoğlu askeri savcıydı. Ülkücü arkadaşların salıverilmesinde dahil olup olmadığını bilemiyorum. Recep Bey ile Nizameddin Bey de ilk duruşmada bırakıldılar. Kala kala, Harun Hocaefendi, Mustafa Birlik Bey, Kahid bir de ben kaldık. Bizi de mahkemeye götürdüler. Baktım Osman Kara salonda dolaşıp duruyor. Kendisini şahitlik için çağırmışlar. Ama daha sonra onu da tevkif edip arkadan gönderdiler. Harun Hocaefendi, Mustafa Birlik Bey, Kahid Bey ve Şaban Hocaefendi'yi tutuklamışlar. En son beni çağırdılar.. Ben onların tevkif edildiklerini duyunca, hakkımda verilecek kararı anladım: Ben de tevkif edilecektim. Onun için de savcının dediklerine hiç aldırış etmedim. Nasıl olsa, ne söylesem netice değişmeyecekti. Savcının önünde; bana gönderilmiş mektup ve tebrikler vardı. Masanın üstü doluydu. Bana gelen mektupların hepsi açılmış, birer fotokopisi alınmış ve bana öyle verilmiş.. Tabii benim söylediğim veya yazdığım hiçbir şey yok.

Evet, işin enteresan tarafı bana gelen bunca mektup ve tebrike cevabi hiçbir mektup fotokopisi mevcut değil. Aklımda kalan mektuplardan biri mealen şöyle:

'Muhterem Hocam, Bizim beldede hainin haini bir müftü var. Bu adam nur düşmanı. Bu alçağı, Diyanet'e aracı ol da attır gitsin..' Şimdi bu mevzuda benim iki kelimelik bir şeyim yok ama bu mektup bana gelmiş. Zaten benden giden tek bir mektup yok. Binlerce defa telefon konuşmam olduğu halde demek onlarda bile menfi tek konuşmam olmamış.

Savcı uzunca bir masanın üstüne bütün bu mektupları sermiş ve benden cevap bekliyor. Hangi birini izah edeceksin, mümkün değil.

Sonra katıldığım bütün sohbetleri kaydetmişler, ama suç unsuru ne? Bu dokümanlarda benim adım büyük harflerle en başa yazılmış. Bir de bütün arkadaşlar ifadelerinde beni nazara vermişler, o yapıyor, o ediyor, demişler.. Şaşırdım kaldım. Savcı 'Bütün bunlara ne diyorsun?' diye sordu. Ben de gayet soğukkanlı ve ciddi bir teslimiyet içinde 'Vallahi, istihbarat memurlarına iş lazımmış, oturmuş bütün hayal güçlerini kullanarak bunları yazmışlar' dedim.

Savcı öfkelendi. Teker teker ifadeleri okudu. Okuduğu ifadelerin altındaki imzalara baktım, imza var ama kime ait? İnsan ne diyeceğini bilemiyor. İşte o esnada, vicdanımda hesap gününün ağırlığını bütün baskısıyla hissettim. İfadelerdeki bütün sözler atf-ı cürümdü.. O ana kadar konuşanlardan hiçbiri lehime bir tek kelime konuşmamış. Yine de 'Sizin bu dediklerinizden ben hiçbir şey anlamadım. Mevzu bana çok karışık geldi.' dedim.

Canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Zaten buraya gelmeden önce inzibat karakolunda tam sekiz saat ifade vermiştim. Bu sekiz saatlik zaman zarfında verdiğim ifade bir sahife bile değildi. Zira sorular vehimdi ve konuşulacak bir şey yoktu. Ancak arkadaşların ifadesi çok bağlayıcı oluyordu. Yazıp imzalatmışlardı.

Sabahaddin, Naci ve Ferdi adındaki Emniyete mensup kişiler ifademizi almışlardı. İfade alırken çok zorladılar. Ancak, arkadaşlar zorlamaları kale almamış. Hakkı konuşmuşlardı ve ifadede tenakuz yoktu. Bir sürü isim saydılar. 'Bunları tanıyor musun? Nereden tanıyorsun?' diye. Bazı isimler üzerinde durmuşlardı. Ben de hizmet icabı tanıdığım mesela Ali Rıza Güven Bey, Ahmed Tatari Bey, Hacı Bekir Bey gibi zatlar tanıdığımı, söylemiştim. Çünkü Kestanepazarı Derneğinin idarecileriydiler. Şaban Hocaefendi'yi tanıdığımı söyledim. Aym kursta ikimiz de hocaydık. Faziletli bir insandır, diye de ekledim. Harun Hocaefendi'yi sorduklarında 'Öyle değerli bir arkadaşı tanıma fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim' dedim. Çünkü onu nezarette tanımışım..

Yine sordukları bazı isimleri 'Bazen camiye gelirdi, görüşürdük' diye söyledim. Diğer bazılarını hatırlayamadığım için mühlet istedim. Sordukları ismi bir miktar düşünüyor, sonra da iyi tanıyorsam söylüyordum. Ve o isimlerin çoğunu şer'i ve hakiki manada sahiden tanımıyordum. Verdikleri ifadelerle de benim onları tanımadığımı ispat etmişlerdi. İnsan tanıdığı hakkında nasıl olur da öyle ifadeler verebilirdi.. Demek ki ben onları tanıyamamıştım ve tanımıyordum.

Risaleleri okuyup okumadığımı sordular. Bir din adamına sorulması kadar komik tasavvur edemeyeceğim bu soruyla da muhatap oldum. Kısmen okuduğumu söyledim. Neleri okuduğumu sordular. Ben de bazı kitaplar okuduğumu söyledim. Mesela, 23. Söz'ü okudum.. Haşir Risalesini okudum vs. gibi. Söylediğim kitapların hepsi elli defa mahkeme görmüş ve ellisinde de beraat etmiş kitaplardı. Onlar 'Başka hangisini okudun?' diye soruyorlar, ben de masum kitapların birer birer isimlerini söylüyordum. Bu fasıl da epey uzun sürmüştü. 'Artık aklıma hiçbir kitabın adı gelmiyor' dedim, onlar da kitap ismi sormaktan vazgeçtiler.

Esasen verdiğim ifadede bulabilecekleri tek suç unsuru yoktu. Fakat yukarıdan gelen emirle bizi tutuklayacakları muhakkaktı. Ve nitekim de öyle oldu.

Savcı Nureddin Soyer ifademi aldıktan sonra mahkemeye sevk etti. Zaten mizansen baştan hazırlanmıştı. Mahkeme tutuklayacaktı. Vazifesi tutuklama kararını okumaktan ibaret gibi bir şeydi. Mahkeme Heyetinde bulunanlardan biri Kemal Yağcıydı, efendi bir insandı. Bir de ismini şimdi hatırlayamayacağım bir Binbaşı vardı. Hakkımdaki iddiaları okudular ve 'Mahkeme tevkifini düşünüyor' dediler. 'Ben: 'Mahkemenin hakkımda vereceği karara razıyım' dedim. Neticede tevkif edildik. Beklediğim netice olduğu için bende bir değişiklik olmadı. O akşam bizi Abdullah Çiftliği'nin biraz ilerisindeki Bademli'ye götürdüler. İnzibat merkezinde 21 gün kalmış oldum..

Fakat oraya geçmeden önce bu hadiselerle münasebeti bakımından gördüğüm bir rüyayı anlatayım:

Ben Kestanepazarı'ndan ayrılınca, Güzelyalı'da bir camide İmam Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü talebeleriyle hadis okumaya başladık. Dersler ikindiden sonra olduğu için de iştirak fazla oluyordu.

Bu dersler bir müddet devam etti. Son gün bir rüya gördüm. Rüyamda ben bu camide ikindi namazı kıldırıyorum. Sağ tarafıma selam verince baktım ki, Efendimiz de orada bulunuyor. Ancak mübarek yüzü yağmur yüklü bulut gibi dopdolu.. Ben içimden 'Acaba Efendimiz'i üzen bir şey mi oldu' diye geçiriyorum ve uyanmışım.

Bu rüyayı gördükten sonra bir daha o camide hadis dersi yapmamız mümkün olmadı. Anladım ki, Efendimizin mahzun olmasının manası buymuş.