Yazdır

Tutukluluk dönemi

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 18
En KötüEn İyi 

Mesela, Dr. Kahid Bey için sefirlere aracılık yaptığından onu bırakmışlardı. Şunu hemen kaydedeyim ki, Dr. Kahid Bey'i çok mert gördüm. Yabancı bir ülkede, yabancı uyruklu bir insan.. Bir de sıkıntıdan hanımının çocuk düşürdüğü haberi geldi. Ama bütün bunlardan o hiç sarsılmadı. Abide gibi ayakta durdu. Şen, şakrak ve de neşeli.. Demek ki insanlar imtihan olmadan belli olmuyorlar. Ben, Hz. Ömer Efendimizin bir insanı tanımada ölçü birimi olarak koyduğu üç kaideye bir dördüncüsünü ilave ettim: Hapishanede beraber kalma.. Hapishane psikozlarını paylaşma, oradaki tafralara göğüs germe ve bu arada kardeşliği devam ettirme meselesi.

Şaban Hocaefendi hastalandı ve yatağa düştü. Sağ olsun Kahid Bey onunla yakından ilgileniyordu. Bademli'de yirmiüç gün kadar kaldı. Ara sıra sitem eder ve 'Yazıklar olsun yarım milyon İzmirli'ye' derdi. O türlü şeyler hiç görmemiş. Evinde Risaleler varmış. Onları da almışlar. Bu mübarek Hocaefendi bütün bütün zulmen buraya getirilmişti ve haklı olarak bir kısım endişeleri vardı. Hatta, Mektubattan bana bir yer sormuş ben de bir şeyler söylemiştim. O da kitaptaki o yere bir not düşmüş. 'Burayı Fethullah Hoca'ya sordum, şöyle dedi' demiş. Şimdi ondan da endişeliydi. Ya o ifadeleri bulurlarsa, diyordu. Bunlar karşısına çıkarsa durumu cidden zor olurdu.

Bir gün Şaban Hocaefendi'yi mahkemeye çağırdılar. Ben de koğuşta sırtüstü yatıyorum. Şaban Hocaefendi giderken, başının üstünde bir beyaz kelebek vardı. Uçtu ve pencereden dışarıya çıktı. Ben 'Şaban Hoca'yı bugün salacaklar' diye tefeül ettim. İlmi, dini bir yanı olmasa da bir tefeüldü. O gün Şaban Hocaefendi'yi salmışlar. Geldi, eşyalarını aldı ve gitti. Ondan sonraki günlerde hep iyi düşüncelerine şahit olduk. Zaten öyle faziletli bir insandan da başkası beklenemezdi..

Harun Reşid Hocaefendi'yi de salmışlardı. Bir Albay onun için tavassutta bulunmuş. Giderken kendisine, ne pahasına olursa olsun bizim için de tavassutta bulunmasını rica ettik. Harun Reşid Hocaefendi durumu Albay'a bildirmiş, o da gidip yetkililerle görüşmüş. Fakat, onların durumu çok ağır, cevabını alınca aracılıktan vazgeçmiş...

Harun Reşid Hocaefendi, neşeli bir insandı. Bilhassa İnzibat Merkezinde olduğumuz günler kendisiyle bol bol sohbet ederdik. Bir sözünü hiç unutamam: 'Asgari müştereklerde birleşemedik, Allah da bizi askeri müştereklerde birleştirdi..' derdi.

Harun Hocaefendi'nin uhuvvet anlayışı da çok iyiydi. Çok kere şu sözü tekrarlardı. Bu işler bizim elimizde olsa, çok güzel anlaşır ve birleşirdik.. Kendisiyle böyle yakın tanışmamız kaderin bir cilvesi olarak hapishanede gerçekleşmişti. Ve böyle birini tanıdığıma çok memnundum.

Kahverengi Kelebek Dışarı Uçacak mı?

Bir gün bizi de mahkemeye çağırdılar. Niçin çağırdıklarını bilemiyorum. Yine sırtüstü uzanmış 'Acaba bizi de salacaklar mı, diye aklımdan geçerken gözüme tavanda kahverengi bir kelebek ilişti. Acaba uçup pencereden çıkacak mı diye çok bekledim. Heyhat, o, tavanda bir leke gibi kalakaldı. Orada kaldığımız müddetçe de hep orada kaldı. Bu da hapishaneye ait unutamadığım bir hatıra..

Böyle birer birer herkes tahliye olunca, hapishanede sadece solcularla biz kaldık. Onlar sayı itibariyle bizden çok fazla idiler. Yüz kişi kadar vardılar. Her türlü yumuşak davranmamıza rağmen, tahkir, tezyif ve laf çarpmalar eksik olmuyordu.

Önceleri içeriye kitap sokamıyorduk. Sonradan değişik vasıtalarla kitap sokmamız mümkün oldu. Tabandan bir tahta söktük. Altı biraz çukurcaydı. Kitapları oraya saklıyorduk. Çıkıncaya kadar kimse farkına varmadı. Küçük kitapları ise ben ceplerimde koruyordum. Tabii ciltleri değiştirilmişti.

Unutamadığım bir sima da oldukça saf bir albaydı. Ara sıra gelir, 'Kur'an-i Şerifimiz de böyle diyor' der, ondan sonra birkaç şey konuşur giderdi. Meşhur laflarından biri buydu. Bir de her defasında tekrarlamaktan bıkmadığı bir sözü vardı: 'Sağ, sol ve seks yok' derdi. Yani sağa ait, sola ait bir de seks kitapları okumak yasak, demekti bunun manası.

Dışarıya çıkıp da hava almaya can atardık. Tuvaletler koğuşun dışındaydı. Akşam saat dokuzda kapılar kapanır, sabah altıya, yediye kadar açılmazdı. Bu müddet zarfında ızdıraplı da olsa idrarınızı tutmak zorundasınız. İshal de olsanız kanun değişmez. Zaten ihtiyacınızı görecek başka yer de bulmanız mümkün değil. O bakımdan ilk bir-iki günümüz çok sıkıntılı geçti. Daha sonra ben yiyip-içmeme dikkat ettim. İkindiden sonra bir şey içmiyordum. Yemek vaktimi de ona göre ayarladım. Ama bize göre yaşlı olanların durumu daha zordu. Mesela, Mustafa Birlik ve Mustafa Asutay Beyler bizlere göre yaşlıydılar ve bu yüzden de çok zorlanıyorlardı.

Zaruret insanı kâşif yaparmış. Hemen arkadaşlar yeni keşiflerde bulundular. Naylon torbalar ve şişeler tedarik ettiler. Artık geceleri, idrar ihtiyacını bu seyyar tuvaletlere yapıyorlardı. sonra da onları pencerenin önüne diziyorlardı. Pencerenin önü, eczane vitrinine dönüyordu. Bu hem acı, hem utandırıcı, hem de çok komik oluyordu. Mahmud Albay bazan bu durumu görür: 'Böyle yapmayın' derdi. Ama kime söz dinletecek. Millet kasıklarını tutup sağa sola koşturmaktan bir kere kurtulmuştu... Daha sonra da bu torbalar dışarı atılıyordu. Allah'a şükür benim böyle şeyler kullanmaya hiç ihtiyacım olmuyordu.

Bekir Bey ise 'dazdaz' dediği bir ördek getirtmişti. En nezaketlisi de onun yaptığıydı. Gündüzleri götürüp onu tuvalete dökebiliyordu. Diğerleri ise çok kere naylonları ve şişeleri camdan atıveriyorlardı. Sıkıntının birisi tuvaletti. İkincisi ise, banyo meselesiydi. Onları haftada bir hamama götürüyorlardı ama mecburi durumlarda yıkanmak katiyyen mümkün olmuyordu. Namaz kılan insanlar için bunun ne büyük bir ızdırap olduğunu, bilmem izah etmeme gerek var mı? Tek çare tetikte yatıp kalkma veya geceleri hiç uyumamaktı..

Bahtiyar adında bir gardiyan vardı. Bazan 'Hafız' da derlerdi. Küstah birisiydi. Bekir Bey'e hitap ederken 'Len Bekir' derdi. Onun bu kabalığına çok canım sıkılırdı.

Bir gün yumurtadan zehirlenmiştim. Benimle beraber solculardan Güneri adında mimar bir arkadaş da zehirlenmişti. Onu dışarıya çıkarıp hava almasını temin ettikleri halde beni çıkarmadılar. O tamamen bayılmış, kendinden geçmişti. Ben de bir ara bayılmışım. Merhum Osman Kara Hocaefendi kendi anlattığına göre bana istifra ettirmiş ve ondan sonra kendime gelmişim. Ölüp gitsen bir tavuk kadar değerin yok. Bahtiyar ertesi gün gayet müstehzi, 'Akşam gidiyordun..' dedi. Sanki 'Sen daha hala ölmedin mi?' der gibi.. Ne hastahaneye kaldırdılar ne de bir doktor çağırdılar.

Alerjim azmıştı. Göbeğimden diz kapağımın biraz üstüne kadar olan her yerim yara içindeydi. İçeriye girerken ilaçlarımı da almışlardı. Çok zor durumdaydım. Bir gün viziteye çıktım. Baktım, daha sonra Manisa'da trafik kazasında ölen Dr. Hakkı; ve şimdi profesör olan Doktor Yusuf Bey. Onları görünce sevindim. Üsteğmen durmadan halimi hatırımı ve bir ihtiyacım olup olmadığım soruyordu. Ondan sonra rahmetlik her vizitede mutlaka benim adımı yazıyor ve beni viziteye çıkarıyordu. Bir de nizamiyede bir teğmen vardı. O da mert ve dürüst bir insandı. Zannederim Gaziantep'liydi. O terhis olunca acaba yerine kim gelecek, diye merak ediyorduk. Gele gele bizim Mustafa Kavurmacı Bey gelmesin mi! Aman Allah'ım ne kadar sevinmiştik. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk'ın sonsuz birer lütfu.. Unutulacak gibi değildi.

Çöpleri dökmek sırayla idi. Her gün çöp dökme sırası birine geliyordu. Fakat herkes nöbet vaktini dört gözle bekliyordu. Çünkü işin içinde dışarıya çıkmak ve çok kısa bir süre dahi olsa hapishanenin dışında bulunmak, hava almak vardı.

Efendim, tutuklu kaldığınız döneme ait hatıralarınızı da istirham edebilir miyim?

Estağfirullah, arz edeyim. Mahkeme tevkifimize karar verince bizi inzibat merkezine geri getirdiler. Akşam da Abdullah Çiftliği'nin ötesinde Bademli'ye götürdüler.. Tutuklu kaldığımız dönemin ilk 21 gününü inzibat merkezinde geçirmiştik. Son bir ayını da Şirinyer'deki askeri hapishanede geçirdik. 6.5 ayın diğer kısmını ise hep Bademli'de geçirmiş olduk.

Hapishanenin üç koğuşu vardı. Birinde kadınlar kalıyordu. Diğer ikisinde de solcularla biz kalıyorduk. Önceleri solcularla karma şekilde kaldık. Daha sonra bizim arkadaşlar çoğalınca solcuları yanımızdan ayırdılar ve biz hep bir arada kalmaya başladık.

Karşıyaka'da tutuklanan arkadaşları -ki bir kısmını önceden bırakmışlardı- son mahkemeye çıkaracakları gün bizim yanımıza getirdiler. Bunun çok faydası oldu. Zira kendilerine çok yanlış şeyler söylettirilmişti. Ve hepsi, haklarında denilenleri kabullenmiş ve onu müdafaa eder bir vaziyet takınmışlardı. Halbuki bu tavır hepimizi bağlayıcı durumdaydı. İkna oldular. Zaten ertesi gün de onları bıraktılar. Sadece Necdet Başaran Bey ev sahipliği iddiasıyla alıkonulmuştu. Bırakıldıkları tarih 3 Eylül'dü. Demek ki 5 ay tutuklu kalmışlardı.

Her gün bir arkadaş geliyordu. Bir gün Mustafa Asutay Bey'i getirdiler. Bir gün Gültekin Bey'i. Gültekin Bey'in saçlarını da kesmişlerdi. Başka bir gün de Bekir Berk Bey geldi. Yanında çok vefalı arkadaşlarından biri vardı. Bizim Paşâ'yı da getirdiler. Hasan Aktunç ve İzzeddin Hocaefendi de getirilenler arasındaydı.. Hepimiz 55 kişi olmuştuk. Fakat daha sonra bir-iki kişiyi salmışlardı.

Bunları şunun için anlattım. İşte Bekir Bey Bademli'ye getirildiğinde aramızdaki münasebet bu şekildeydi. Zaten Cenab-ı Hakk'ın adaleti, hep aralan böyle olanları orada bir araya getirdi.. Bekir Bey'e tazim ve hürmette kusur etmemeye çalıştım. O da hakikaten bana iyi davranırdı.

Benim başka türlü davranmam da mümkün değildi. Zira onu ilk tanıdığım günden itibaren hep Hakk'ın müdafii olarak gördüm ve bildim. O, bir avukat değildi; o, mazlum ve mağdur sesi ve soluklarıydı.

Hapishanede bazı arkadaşların bazılarına karşı, az da olsa antipatileri vardı. Ve bu, medrese-i Yusufiyye'nin kendine has tadını, lezzetini kaçırıyordu. Mevkuf kaldığımız süre zarfında, gördüğümüz her tahkir, tezyif ve horlamalara karşı, tek tesellimiz din adına, orada geçirilen günlerin, saatlerin, dakikaların sevap ve uhrevi hayatımız hesabına, onlar, yüzler, binler katlanıp defterimizin hasenat hanesine kaydolması ve bu iman ve kazancın sinelerimizde meydana getirdiği huzur ve itminan esintileriydi.

Oysa ki, bu ruhani haz ve ledünni zevki, içte ve dıştaki bazı menfi esintiler inkitaa uğratıyor, bulandırıyor ve en azından tadını kaçırıyordu.

Keşke, her yanıyla uhrevi tüten ve bir ucu gidip cennet yamaçlarına dayanan o tevkifhaneleri dolu dolu değerlendirebilseydik! Yine de, Rahmet-i Sonsuz'un öyle kabul buyuracağı ümidini besliyoruz.

İşin doğrusu, bu tül perde, zaman zaman değişik arızalarla delindi. Ve ümitlerimiz de, inkisarlarımızın altında kalıp ezildi. Olanları aşabilir miydik; gelecekte bunları değerlendirenler aşamadıklarımızı söyleyecekler. Öyle de olsa, biz işte bu kadarız...

Yakınımızda, hatta bir manada aynı düşünceleri paylaşanlar arasında müsamahasız, herkesi kabul edemeyen, kendi bildiklerinin dışında doğru tanımayan, dar görüşlü bir hayli insan vardı. Bu insanlar arasında, sebep ve saiki ne olursa olsun, birbirine antipati duyanlar da mevcuttu. Her türlü kine, adavete ve nefrete açık bu potansiyel hal, en küçük hadiseleri bile çok ciddi birer tutuşturma maddesine dönüştürebiliyor ve gönüllerimizin firdevsi yamaçlarında gayyalardan esintiler meydana getirebiliyordu.

Hapishane psikozu, değişik buutlardaki baskı ve horlamaların ruhlarda hasıl ettiği zaaf, inkisar ve öfkeye bir de yarım düzine meczupla beraber bulunma inzimam edince işte o zaman 'Bademli' tam dört buutlu bir zindan oldu.

Tevkifhaneye alındığımızın üzerinden henüz üç ay geçmemişti ki, bizim bulunduğumuz koğuşa, bir grup meczup getirip koydular. Ve işte ondan sonra idi ki, bir kere daha çok acı bir tarihi tekerrür yaşandı.

Tarihte Hz. Ali (ra) muhabbetiyle başı dönmüş, dengesiz, kitap ve sünnet ölçülerini bilmeyen heva ve heveslerini dini kaynak zanneden Kannatiler'den Râfizilere kadar bazı cemaatler gibi, bunlar da aslında önemli ve büyük bir zatın muhabbeti ile meşbû bulunuyorlardı ama; 'Minhac-ı Muhammediyye'ye yabancılıklarından ötürü, kendilerinden başka herkese karşı bir yabancılık ve bir vahşet hissediyorlardı.

İşte, bundan sonra bizler, bu insanlarla oturup kalkacak, onlarla aynı masada yemek yiyecek ve aynı namazgahta namaz kılacaktık. Yemek, oturup-kalkma ne ise, namaz nasıl olacaktı? Onlar bizi belki Müslüman bile kabul etmediklerine göre arkamızda namaz kılmayacaklardı. Biz de onların arkasında namaz kılmayınca iftirak olacaktı.

Biz cemaat olmaya katlanabilirdik; katlanabilirdik diyorum; zira 'Kevser' suresini dahi yanlış okuyorlardı. Namazın diğer şart ve rükünlerini de sıhhatli eda ettikleri söylenemezdi. Ama herşeye rağmen ben arkalarında namaza duruyor,'zayi olan namaz rükünleri karşısında burkuluyor, hırpalanan Kur'an ayetlerini dinlerken iki büklüm oluyor ve fevt ettiğim cemaat sevap ve namazından dolayı da inim inim inliyordum.. ama, yine de kılıyordum. Zira, fitne herşeyden daha eşeddir. Kılıyor, ondan sonra da münasip bir yerde namazımı eda ediyordum.

Her arkadaşımız bunu böyle yapamadı, yapamazdı da. Onun için de koğuşumuzda namazlar iki cemaatla ayrı ayrı eda edilmeye başladı. Bu durum gerginliği daha da artırdı. Hatta o güne kadar bir işe yaradığım zannettiğim mudârat ve mumâşaatımın hiçbir şeye yaramadığını gördüm. Yaramazdı da, zira karşı tarafın dini hiçbir kıstası yoktu: 'Kitap' desen yüzünü ekşitiyor, 'Sünnet' desen sana aval aval bakıyor.. hasılı, ümmehât adına hiçbir şey bilmiyorlardı. Sabahtan akşama kadar 'Cin' deyip oturuyor, 'Cin' deyip kalkıyorlardı.

Bunların cinlerle alakaları, hapse girmeden önceki zamana dayanıyormuş. 12 Mart Muhtırası verilmeden evvel veya o günlerde, her sabah erkenden kalkar kalkmaz radyonun başına koşuyor ve cinlerin idareye el koyup, koymadıklarını öğrenmeye çalışıyorlardı. Bu tuhaf ve ümitsizce bekleyiş haftalar ve aylar sürüyor. Birgün idareye vaziyet etme işinden ümitlerini kesince, teselli için, bizi kastederek 'Cinler bu işi tahakkuk ettireceklerdi ama, içimizdeki bu insanların yüzünden ettiremediler' demiş ve radyo dinlemeden vazgeçmişler.. tutukevinde de benzeri hikayeler sürüp gitti:

Muhit ismindeki cin, kırk milyonluk ordusu ile Eskişehir'den Ankara'ya doğru hareket etti ve ediyor.. Atılgan ismindeki daha büyük bir cin, kırk milyarlık bir ecinni taifesi ile şimdi falan yerde otağını kurdu.. harekete emir bekliyor.. yakında bütün muhaliflerin işi tamam vesaire... Bir türlü bitmeyen bu hikayeleri defaatle dinledik; dinledik ve İslam adına bu hezeyanlarla kim bilir kaç kere sarsıldık, kaç kere öfkemizi yuttuk ve inledik... Dinlememek elimizden gelmezdi; çünkü aynı koğuşta kalıyor, aynı masada oturuyor ve sabah-akşam beraber oluyorduk.

Onlara doğruyu anlatmaya, yanlışlarını tashih etmeye de gücümüz yetmezdi. Zira bize inanmıyorlardı. Yüzüme 'köpek' dediklerini bugünkü gibi hatırlıyorum. Ben öyle, diğer arkadaşlar da beni taklit eden maymunlar. Ve bu hakaretler, ayrı zamanda birer iddia da değil; onların müşahedesine veya cinlerin ihbarına dayanan, tevil götürmeyen muhkemât.. (!) Birinci semayı sarık deposu, ikincisini misvak atölyesi gören bu zihniyetteki insanlarla bir arada bulunmanın verdiği ızdırabı, bilmiyorum anlatmaya gerek var mı...?

Bu arada, bizden bazı arkadaşların aşırı hassasiyeti de işi bütün bütün şirazeden çıkarıyordu. Ve bir gün bardağı taşıran bir durum oldu. Onlardan ayrılma Mehmet ismindeki birisi, solculardan İslam'a biraz sıcak bakan bir arkadaşını bizim koğuşa getirdi.. bu daha önce de olmuştu. Bizim koğuşa gelip İzzet Hocaefendi'den İman ve Kur'an'a dair bazı şeyler öğreniyorlardı. Gel gör ki, bazı mübarek ve muhterem arkadaşlarımız bu işin içinde çaşıtlık dönüyor diye, böyle bir şeyin yapılmasını istemiyorlardı. Derken, o gün öğle yemeği sonrası, tam Kur'an öğrenme ve öğretme başlayacaktı ki, birden bire karşılıklı laf çarpmalara girildi.. hava elektriklendi ve birkaç saniye içinde, Avukat Bekir Bey, yerinden kalktı. Mehmet'e hafif vurdu. Meğer meczuplar grubu, pusuda bu pozisyonu bekliyorlarmış. Hepsi birden yataklarından fırladı ve Bekir Bey'in üzerine çullandılar. Hadiseler o kadar seri gelişmişti ki, önüne geçmek ve engellemek mümkün değildi. Önce Mustafa Birlik Bey sonra da ben, atlayıp oraya gireceğimiz ana kadar, oturakla Bekir Bey'in kafasına vurup onu yere sermişlerdi. Bir müminin diğer mümine karşı bu kadar hınçlı olacağını ve öldürme kastıyla saldıracağını tahmin edememiştik. Mustafa Birlik Bey'i de bir tarafa savurduktan sonra ben araya girmiş, onlara sağa sola atmaya çalışmıştım ama, bir sandalye de benim yemem mukadderdi.. onun için ilk fırsatta pencereye koştum ve askerleri çağırdım. Böylece, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle mukadder gibi görünen bir cinayet önlenmiş oldu.

Muhit ve Atılgan'ın cinlerden birer orduları olsun veya olmasın, cinler, şeytanlar, ekrem-i mahluk olan insanları hem de çok ciddi olarak bir kere daha vuruşturuyordu.

Bu cin ve şeytan şokunu henüz üzerimizden atamamıştık ki, koğuşun kapısının önünde tın tın gardiyanın sesi duyuldu:

'Tuh size bir de Müslüman olacaksınız' dedi. Hiçbir zaman unutamayacağım bu sözlerden hem utandım, hem üzüldüm, hem de 'bu kadar boş, bu kadar zayıf insanlarla ne yapılır ki?' dedim ve sarsıldım.

Hadiseden sonraki tablo şu idi: Bilerek, bilmeyerek kavgaya iştirak edenler hücreye atılmış, sebebiyet verenlere ilişilmemiş, biz de koğuşta oturup kara kara düşünmeye başlamıştık. Mikro planda dört asırlık İslam dünyasının hicranlarını, hasretlerini tedayi ettirecek şeyleri yaşıyorduk... ve tarih bir kere daha "tekerrür" deyip yutkunuyorduk....

Onlardan bir de Arif vardı. Daha yumuşaktı. Çıktıktan sonra birgün beni Havra Sokağın'da görmüş. Hızla yanıma koştu. Elimi sıktı ve 'Hakkınızı helal edin, size çok kötülük yaptık' dedi ve gitti.. Bir de Çorapçı Arif vardı. Gözü ve sözü açıktı. Çehresi de temizdi. Yumuşaktı. Fakat A. Bey ve M. Bey çok serttiler. H. Bey adındaki arkadaş ise son ikisine göre yumuşak sayılsa bile ilk ikiye göre sert sayılırdı. Mehmed'i de katarsak hepsi altı kişiydiler..

Kitaplar ferdî okunuyordu. Bütün gayretim hiç olmazsa bazı faslı müştereklerde birleşmeyi temin edebilmekti. Ama buna katiyyen muvaffak olamadık. Onlarla değil, çok kıymetli arkadaşlarla bile umulan seviyede diyalog sağlandığı söylenemez. Herhalde bizim hamlığımız. Mesela, Harun Reşit Hocaefendi'den sonra S. Efendi'nin talebelerinden Enver ve Ahmed isimli pırıl pırıl iki genç arkadaşı getirmişlerdi. Onlara teklif ettim. Siz, dedim, Nakşî'siniz. Gelin müştereken Evrad-ı Kudsiye'yi okuyalım. Okuyalım ki her an burada dua edilmiş olsun. Mezun değiliz, dediler ve benim bu en masum teklifimi kabul etmediler. Halbuki böyle bir kalbî vahdete çok ihtiyaç vardı.

Zaten önce bahsi geçen arkadaşlarla bir faslı müşterek temin edilemezdi. Bizden gelecek hiçbir teklifi kabul etmeyecekleri muhakkaktı. Bunlar biraz alınan terbiye ve kültürden kaynaklanıyor biraz da hapishanenin kendisine has havasından oluyordu.

Hapishane havası insanı zaten sıkıcıydı. Hele mahkemeye gelip-gidip tahliye olmama ve orada söylenenler, iddialar insanı çileden çıkarıyor. Mahkemeler başlı başına bir fasıl. Gelenler, zorla aleyhte şahitlik yaptırılanlar ve bir de kendisi gelip gönüllü şahitlik yapanlar.. Büyük bir kahramanlık edasıyla kitaplardan bahsedip, ardından da bize, işte hakiki talebe böyle pervasız ve mert konuşur deyip caka satanlar.. bizi böyle konuşmadığımızdan dolayı ihanetle suçlayanlar... Orada meydan nutku attıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya mahkemeden çıkıp evine gidenler.. ve mukabilinde tutukluluklarının devamı kararıyla tekrar hapishaneye gönderilenler.. Evet, bütün bunlar çok sıkıcı oluyor ve ister istemez arkadaşların davranışlarına tesir ediyordu.

Solcu arkadaşlarla aramızda, bizim yumuşak huyluluğumuzdan kaynaklanan bir sulh havası hâkimdi. Yer yer tehdit edilmemize rağmen iyi geçinmeye gayret ediyorduk. Abdestimiz, namazımız, namazda dizlerimizi yere vurmamız hep tecavüz vesilesi yapılmak isteniyordu. Ama, Allah'a hamd ederim, orada her zaman mü'min olmanın kazandırdığı emniyet ve güveni estirmeye çalıştık. İçlerinde inanmasa dahi Savaş Al gibi mert insanlar da yok değildi. Mesela bir Menemenli çocuk vardı. O da çok mertti. Kartal bakışlıydı. Hep ona bakar bakar, şu çocuk bir hidayete erse sahabe gibi. olur, derdim.

En son Bademli ye gelenlerden Kadir Kaymaz da temiz bir çocuktu. Fakat fikren, hayalen nezih bu çocuğun gönlüne iman hiç misafir olmamıştı...

Zaman zaman dine tecavüz ettikleri de oluyordu. Bir defasında ben tuvaletteydim. Sinan adında bir teğmen vardı -ki solculuktan dolayı askeriyeden atılmıştı- Allah'a Peygambere küfretti. Ben tuvaletteyken sesi duymuş, iyice sinirlenmiştim. Ancak ben daha dışarı çıkmadan Bekir Bey hemen gidip bu adamı şikayet etmiş, beni de şahit göstermiş.. Tabii idaredekilerin bana itimadı var. Hoca da duydu deyince beni çağırdılar. Baktım teğmen yaptığını inkar ediyor. Bana sordular, 'Allah'a peygambere sövdü' dedim.

Onlar yanımızdaki koğuşta kalıyorlardı. Biz namaz kılarken iki de bir duvara vururlardı. Halbuki kendileri sabahtan akşama kadar hiç durmamacasına saz çalarlar, Dadaloğlu, Köroğlu türküleri söylerlerdi. Milli duygulan tahkir edici, hafife alıcı ifadeleri ise hiç eksik olmazdı. Buna rağmen biz namaz kılarken hemen duvara vururlar 'Hocalar sesinizi yükseltmeyin' diye bağırırlardı. Hele sabahlan abdest alırken her gün onlardan ikaz gelirdi. Uykumuzu kaçırıyorsunuz, derlerdi.

Belki de kendi dünyalarına göre haklıydılar. Çünkü yaz geceleri çok kısa. Onlar da zaten bire ikiye kadar oturmuşlar. Tam onlar yatacağı zaman biz gece namazı veya sabah namazı için abdest almaya başlıyorduk.. ve derken hır-gür....

Bir gün hava almaya çıkmışlardı. Radyo, 'Endonezya'da sağcılar komünistleri ezip, geçtiler' mealinde bir şeyler söyledi. Söz nasıl kaydıysa Bekir Bey, tam solcular da dışarıdayken 'Bir fırsat düşerse burada da olur..' dedi. Tabii onun bu sözü hemen gerilimi artırdı. Solcuların planları toptan hepimizi benzetmekmiş. Fakat Cenab,ı Hakk onlara fırsat vermedi. Yoksa, planladıklarını rahat yaparlardı ve idareden hiçbir tepki almazlardı. Hem fiziki olarak da bunu yapabilecek durumdaydılar. Hepsi de komando talimi görmüş insanlardı.

Bir keresinde de ben neredeyse bir hadiseye sebebiyet verecektim. Solcular kendi aralarında satranç oynuyorlardı. Güner adında bir hukukçu -ki solcuların başı durumundaydı- ona bir şaka yapayım, dedim. 'Marx ve Lenin gibi' diye bir benzetme yaptım. Tabii bunu niçin dedim, şimdi hatırlamıyorum. Hemen o Güner sert bir şekilde bana döndü ve 'Hoca ben de başlayayım mı?' dedi. Ödüm koptu. Allah'a, peygambere sövecek ve ben de buna sebep olmuş olacaktım. Hemen iki adım geriye attım ve uzaklaştım. Zemin çatışmaya müsait. İşi adam öldürmeye kadar götürebilirler. Kavgaya sebebiyet vermemek için elden geleni yapmak gerekiyor..

Üç ayları tevkifhanede idrak ettik. Ramazan yaklaştıkça, tahliye olma arzusu da artıyordu. Bilhassa salıverilenlerin ayrılıp gitmesi, içeride kalanların salıverilme arzusunu daha da coşturuyordu. Teselli olabileceğimiz şeyler yok değildi: Bu kadar arkadaşın bir araya gelmiş olması, bu kadar insanın çarşının-pazarın günahlarından uzak kalması..ve birlerle binleri yakalamak suretiyle bu kısacık hayatım ebedileştirmesi gibi hususlar, bu tesellilerden sadece bazıları...

Sinekler, ah onlardan öyle rahatsızdık ki.. Pencereyi kapasan sıcaktan boğuluyorsun, açsan onların istilasına uğruyorsun.. Sineklerin çokluğu hakkında bir fikir vermek için hapishanedeki mütehammil Gültekin Bey'in sineklerle mücadele metodunu anlatabilirim: Tuvalete giderken yanında DDT filiti de götürüyor... girmeden önce orada DDT sıkıyor, sonra tuvalete giriyor ve ihtiyacını çok acele görüp çıkıyordu. Çünkü biraz daha beklese bin tane sineğin hücumuna maruz kalacak. İşte sineğin bu kadar bol olduğu bir yerde yatmak mecburiyetindesiniz. Her sabah artık sineklerin ısırmasına dayanamadığınız için uyanırsınız.

Tutuklu kaldığımız günlerin sonlarına doğruydu. Yukarıda da söylediğim gibi solcularla biz ayrı ayrı koğuşlarda kalıyorduk. Güneri ile halef-selef olmuştuk. Ondan sonra koğuş mümessilliğini bana verdiler.. Kadir Kaymaz'ı da bizim koğuşa yerleştirdiler. Ben de onu bizim ranzalara yakın bir yere yatırdım. Bazı arkadaşlar ondan da rahatsız oldular. 'Onu koğuşun arkasında bir yere yatırın' dediler, zira onun da çaşıt olabileceğinden endişe ediyorlardı.

Böyle düşünülüyordu ama benim kanaatım o merkezde değildi. Çünkü bu çocuk sadece bir aletti. İdeolojik bir hırsızlığa, banka soygununa alet edilmişti. Yaptıkları şey de çirkin ve adiceydi ama bunlar 19-20 yaşlarında bu çocuğun kafasında teşekkül eden şeyler değildi.

Kadir Kaymaz gelmeden, biz hadiseyi gazetelerden okumuştuk. O günün parasıyla 4,5 milyon lira Kadir'in marifetiyle çalınmıştı. Soygun esnasında Kadir kadın kılığına girmiş, peruk kullanmış. Tutuklanıp geldiğinde bazıları onunla alay etti. 'Kadriye abla' dediler. Bu bizim terbiye sınırımızı aşar.

Komünistler akıl vermesin diye Kadir'i bizim yanımıza koymuşlardı. Kendisiyle beraber yakalanan başkaları da vardı; ama sadece Kadir bizimle kalacaktı.

Banka soygununu programlayanlar başkalarıydı. Ancak Kadir bankada çalıştığı için organizenin mühim kısmını o yapmıştı. Kendisinin anlattığına göre bankanın arabasını Selçuk tarafında durdurmuşlar. Yanlarındaki muhafızlara uyutucu iğne vurup onları etkisiz hale getirmişler ve bütün parayı da alıp kaçmışlar. Daha sonra İzmir Güzelyalı'ya gelmişler. Büyükçe bir apartmanın dairelerinden birini kiralamışlar. Gayet lüks bir şekilde döşemişler. Yanlarında kız arkadaşları da olduğu halde orada kalmaya başlamışlar..

Birgün polis bu apartmanda arama yapıyor. Onların bulunduğu daireye de gelmişler. Kapıyı kızlardan biri açmış. Bir komiserin oğlu olan aynı ekipten birisi de kapının arkasına saklanmış. Polis kapı aralığından kıza: 'İçeride başka kimse var mı?' diye sormuş. O 'Yok' cevabını vermiş. Ama tam bu sırada komiserin oğlu -ki iri kıyım bir şeydi- kımıldayınca cama gölgesi düşmüş. Polis hemen içeriye girmiş. O polislerle çatışmaya, boğuşmaya başlamış. Boğuşma esnasında elbise dolabına çarpmışlar. Dolabın kapısı açılıvermiş. Meğer Kadir de orada saklı. Hemen adını sormuşlar. 'Kadir' demiş. 'Kaymaz'ı da var mı?' diye tekrarlamışlar. O da evet, deyince hepsini birden tutup karakola götürmüşler.

Biz hadiseyi teferruatıyla olmasa bile daha önceden bildiğimiz için Kadir gelir gelmez ben kendisiyle ilgilendim.

Din adına verilen bütün tembihlere karşı yumuşaktı. Hayatında bir kere dahi namaz kılmadığını söylüyordu. Bizimle beraber namaza başladı, oruç tutu. Teravih namazları uzun gelir de bıkar diye ben; 'Şafii Mezhebine göre teravih sekiz rekat kılınsa da olur. Sen o kadar kıl.' dedim. Ertesi gün kendisi bana 'Hocam bugün de teravihi Şafii'ye göre kılalım' demişti. Yavaş yavaş terminolojimizi anlamaya başlamıştı..

Mahkeme için dışarıya çıktıkça Kadir'e sigara alıveriyordum. Herkes benim sigara aldığımı görünce evvela taaccüb ediyor ve 'Bu da yeni bir adet mi?' diye soruyorlardı. Ben de 'Kadir'in sigara içtiğini ve sigaraları ona alıverdiğimi söylüyordum. 'Bir suç işlemişti; fakat hapishanede garipti. Kazağımı çamaşırlarımı da vermiştim ona. Elimden geldiğince sahip çıkmaya çalışıyordum.

Bademli'de son günlerimizdi. Birkaç gün sonra bizi alıp Şirinyer'deki askeri hapishaneye götürdüler. Burası beyaz badanalı bir binaydı. Onun için oraya 'Beyaz Köşk' adını vermiştik. Havalandırma yeri 1-2 kat aşağıda, güneşin öğlen vakti ancak görülebildiği, derin ve dar bir yerdi. Yer olarak Buca'dan daha kötü de olabilir. Hücre tipi yapılmıştı. Yemekleri kapının altından veriyorlardı. Hela içerdeydi. Modern görünüşlü bir binaydı; fakat çok kokardı. O zaman su problemi de vardı.

Onların ifadesiyle solculardan Kadir Kaymaz ve mimar bir arkadaş, sağcılardan da Mustafa Birlik Bey'le ben, dört kişi aynı koğuşta, daha doğrusu hücrede kalıyorduk. Ramazan olduğu için oruç da tutuyoruz. Kadir de oruç tutuyor. Diğer solcular, oruç tuttuğu için onu boykot ettiler. Bahçede diğerleriyle beraber olunabiliyordu. Fakat onlar Kadir'le konuşmuyorlardı. Sigara içmemesinden oruçlu olduğunu anlamışlardı.

Kadir'in Yahudi asıllı bir kız arkadaşı varmış. Bir gün ziyaretine gelmiş. Onun oruç tuttuğunu öğrenince ona elini vermemiş. Kadir o gün çok sarsılmıştı. Onun için her an takviyeye ihtiyacı oluyordu. Biz Kadir gecesi çıkmıştık. Daha sonra Kadir Kaymaz'ın bir iki defa ziyaretine gittim. Hediyeler aldım, götürdüm. Benim hissiyatımı bildikleri için onu ziyaretime idare göz yumuyordu. Yoksa üzerinde ciddiyetle durulan bir suçluydu.. O devrede pişmanlık yasası yoktu; ama Kadir duyduğu pişmanlık sebebiyle solcuların bazı planlarını savcılığa herhalde söylemişti. Bunu biraz da biz teşvik etmiştik. Tabii biz çıktıktan sonra o diğer solcularla beraber kaldı. Onu tekrar iğfal edip yanlarına çekmiş olabilirler.. Daha sonra takip etmem mümkün olmadı.. Hakkında 25 yıl hapis isteniyordu.

Arkadaşlar arasında unutamadığım bir solcu daha vardı. 12 Mart öncesi terziymiş. Biz onu sağcı olarak tanıdık. Hep Dadaloğlu'ndan türküler söylüyordu. Çok şuurlu birisiydi. İçeriye alınmasına sebep; sol ihtilale hazırlanırken sivil ve talebe kesimini askerleştirmeyi planlamışlar. Sivillere askeri elbise giydirecek ve bunları kullanacaklar. Diktikleri elbiselerle beraber basılıp yakalanmışlardı. Çok müstehzi birisiydi. Sabahtan akşama kadar şen şakrak türkü söyler dururdu. Tabii biz de koğuşun önünde onu dinlemek zorunda kalırdık. Başımın çatlayacak derecede ağrıdığını hatırlarım. Orada da solculara demokrasinin nimetleri; bize de nikmetleri düşmüştü. Edibin ifadesiyle bütün batı ve batılı onların arkasındaydı. Edip, Semih paşanın akrabası olduğunu söylerdi. Öyle veya değil; davasında şuurlu, insanlık yanlarıyla da mesafe almış biriydi. Herkesi taklit eder, herkesi güldürür ama bir kalbi kırık görürse onu da teselli etmesini bilirdi.

Aslında idare biraz insaflı olsa ve bunların bizim istediğimiz ölçüde bilgilendirilmelerini isteseydi bir kısım yararlı işler yapmak mümkün olacaktı. Mesela bizden iki kişi onlardan bir kişi olacak şekilde bizleri hücrelere koysalardı, arkadaşlarımız çoğuna tesir eder ve işte o zaman hapishane medrese-i Yusufiye olurdu. Ama idareden böyle bir şey elbette bekleyemezdik. Zaten adamlar, biz dışta böyle şeyler yapıyoruz diye bizi derdest edip buraya tıkmışlardı..Ayrıca bunlar da kendilerine göre dava adamıydı. Düşüncelerinden dönmeleri muhakkak çok zordu..

Bademli'de kaldığımız dönemin ilk günlerindeydi. Solcular kendi aralarında konuşuyorlardı. Çok üzüntülü oldukları belli oluyordu. Daha sonra gelen yeni bir haberle hepsi ağlamaya başladı. İçlerinde baygınlık geçirenler dahi olmuştu. Hepsi ağlıyordu. Hatta bir ara gardiyan gelmişti. İçlerinde Hoca dedikleri bir öğretmen, gardiyanı kovmuş ve 'Git başımızdan, başımızda dert var' demişti. Daha sonra ranzaları kapının arkasına çektiler ve kapıları kapadılar.

Rehin Alırlar mı?

Mustafa Birlik, bir ara kulağıma eğilerek 'İster misin, dedi, şimdi bunlar bizi rehin alsınlar' ben de 'Bizi rehin alıp da ne yapacaklar. Bizim idarece bir değerimiz yok ki, rehin almakla onlara bir iş yaptırsınlar. Bizi öldürseler, diğerlerinin zaten canına minnet. Onun için hiç endişelenme, onlar bizi rehin filan almazlar' dedim. Ama gerilim her geçen dakika daha da artıyordu. Bir kötülük yapabilirlerdi. Daha sonra onları bu kadar üzen meseleyi anlamıştık.

İbrahim ve Nedim adında iki kardeş -ki ikisi de onlar arasında çok sevilen ve birer rükün kabul edilen insanmış- aranmakta imişler. İbrahim İstanbul'da polislerle çatışmaya girmiş ve vurularak ölmüş. Onlar Nedim'in de aynı çatışmada öldürüldüğünü duymuşlar. Bütün üzüntüler bundanmış. Daha sonra Nedim'in Bornova'da yakalandığı duyuldu. Bir müddet sonra da Bademli'ye getirildi. Nedim, anarşistti. Fakat çok kibar ve çok nazikti. Sorgulaması işkence altında yapılmış; ancak tek kelime konuşturamamışlar. Solcular onunla övünüyorlardı. Hakikaten kendisine çok işkence yapılmış. Bizim gördüğümüzde ayak tabanının kemiği çıkmış ve ayağının altı lime lime edilmiş bir durumdaydı. Usturayla kesmiş ve tuz basmışlar. İki üç ay seke seke gezdi. Bir insan olarak ona çok acıyordum..

Hepsinde de çok ciddi bir asker düşmanlığı vardı. Sabahtan akşama kadar askerlerle alay ederler, kendilerine göre tiyatro yaparlardı. Zaten bıraksalar her gün asker döverlerdi. İçleri hınçla doluydu.

Mahkemeler de mutlaka çok sıkıntılı geçmiştir, bahsetseniz?

Mahkemeler çok sinir yıpratıcıydı. Hergün ayrı bir insanın ayrı münasebetsizliğini görüyor, işitiyor ve adeta şirazeden çıkıyorduk.

Bir de bu esnada bir düzine ucuz kahraman zuhur etmişti. Bunlar kendilerince iki önemli husus peşindeydi:

1 Tam bu bulanık havada, rahatsız oldukları mü'min kardeşlerini karalama, mahkum ettirme ve intikam alma.

2 Solcuların da yaptığı gibi isnat edilen herşeyi kabullenip perdeyi yırtma. Oysa ki su-i niyetli hasım cephe bunları bizim aleyhimize kullanacaktı. Ve öyle de oldu.

Mahkemeler başlayınca yakın ve uzak daireden o kadar çok muhbir zuhur etti ki, hepsini hatırlayıp burada zikretmem mümkün değil. Zaten böyle bir şey yapmaya İslami terbiyem de müsaade etmez. Herkes kendi ruh yapısı ve karakterine göre hareket edecektir ve etti de. Böyle her mahkemeden sonra, bu konuşmalar ve bize karşı yapılan taarruzlar ister-istemez sinir yapımıza ve moralimize tesir ediyordu.