Yazdır

Yalnızlığı Zehir Gibi Yudumladım

Yazar: fgulen.com Tarih: . Kategori Hayatından Kesitler

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

3 Mayıs 1971'de tutuklandınız. 9 Kasım 1971'de tahliye edildiniz. Vazifeye başlama dilekçeniz ise 11 Kasım 1971 tarihini taşıyor. Herhalde Erzurum'a gitmeden dilekçenizi bir yere bırakmış olmalısınız. Dilekçenize 6 Aralık 1971'de cevap gelir. Vazifeye başlayabileceğiniz söylenir. Halbuki hemen ardından 17 Ocak 1972 tarihli yazıyla ikinci bir iş'ara kadar vazifeden alındığınız tebliğ edilir. Bu tebliğ ulaşmadan siz de aynı tarihli bir dilekçe ile yıllık izne ayrılma talebinde bulunursunuz. Edremit Vaizliği'ne tayininiz ise 23 Şubat 1972 tarihinde oluyor. Bu arada üç ayı aşkın bir zaman geçiyor. Bu döneme ait hatıralarınızdan bahseder misiniz?

Söylediğiniz tarihleri gün ve ayı ile hatırlamam mümkün değil. Zannediyorum siz bunları resmî evraktan tespit etmişsiniz. Dediğiniz gibi, tahliyem ile Edremit'e gitmem arasında üç aydan fazla bir zaman geçti. Ancak bu, tam anlamıyla bir bekleme dönemi de değildi:

Erzurum'da kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar İzmir'e döndüm ve Salepçioğlu Camii'nde yeniden vaazlara başladım. Ben tutuklu iken arkadaşlar ev eşyamı Sadıkbey'de bir daireye taşımışlar. Erzurum'dan dönünce çok aceleden bir ev bulduk. Mektupçu'daki bu evi 500 liraya kiralamıştık. Burası eski stil cumbalı, bahçeli ve iki katlı bir evdi. Zeminde bir odası vardı; orta katta da bir mutfak bulunuyordu. Üstte ise iki odası vardı ama biz bunlardan ancak birini kullanabiliyorduk. Bu evde bir seneye yakın bir süre kalmıştık.

Diyebilirim ki, bu evde geçirdiğim ilk günler tam manasıyla yalnızlığı zehir gibi yudumladığım günler olmuştu. Tedbir mülahazasıyla arkadaşlar çok ciddi meşgul olamıyorlardı. Belki birçoğu henüz üzerindeki korkuyu atamamıştı. Bir kısmı da kendilerini tedbirli (!) davranmak zorunda görüyordu. Az dahi olsa, bir kısmının içinde de bir kısım ukdeler vardı. Beni artık işi bitik bir insan gibi görenler ve karar kılacakları yer hususunda tereddüt geçirenler de eksik değildi. Başka yerlerdeki bazı arkadaşlar İzmir'i hiç boş bırakmıyor yavaş yavaş artan bir dozla da olsa, aleyhte sürekli propaganda yapıyorlardı. Zaten bir kısım arkadaşlar işin başından beri onların tesirindeydi. İzmir'de meydana gelen hadiseleri kaderin bize bir tokadı olarak değerlendiriyor ve başımıza gelenleri suçluluğumuza ve yanlış hareket ettiğimize bir delil ve vesika olarak gösteriyorlardı.

 

Ben şahsen dosttan, kardeşten, taraftardan gelip bana toslayan hadiseleri bütünüyle unutmak istiyor ve bunu gerçekleştirme gayreti, çabası içinde bulunuyorum. Fakat bazen oluyor ki, yeni oluşan ve gelip hassasiyet duvarlarına çarpan bir hadise, 25 yıldan beri olan ve hep unuttuğum, unutmaya çalıştığım hadiseleri bir kere daha hatırlatıyor. Tekrar unutmaya, tekrar affetmeye çabalıyorum. Zannediyorum işin en zor kısmı da işte burası. Tekrar unutmak ve tekrar affetmek. Halbuki dua dua Rabbime ne kadar yalvarmışımdır: 'Unuttur bana bu olayları Allah'ım' diye. Ama demek ki, bir hikmete binaen, belki her unutma ve affetme gayreti, yeni baştan sevap kazanmamıza vesile olduğu için tam unutturulmuyor. Ben başımdan geçen şeylerin dedikodusunu yazsam Meydan Larousse kadar bir ansiklopedi meydana gelir. Fakat bence bunların hiçbir yararı yok. Gıybet kitabı yazmanın kimseye bir şey kazandıracağını zannetmiyorum. Hatta bazen imalı yollarla ve isim tasrih etmeden bunları konuştuğum da olmuştur. Onlar sonra deşifre edilmiş şekliyle önüme geldiğinde silip atmışımdır.

 

Ancak vaazlara başlayınca bu eski soğukluk ve bürûdet yavaş yavaş çözülmeye başladı. Duygu ve düşüncesinde başka yerdekilere meyilli olmalarına rağmen pek çok arkadaş eskiden olduğu gibi yine vaazlara geliyordu. Hatta bu arada birkaç pazar da Alsancak Camii'nde vaaz ettim. Bu vaazlara da, çok azı müstesna hemen bütün arkadaşlar gelmişlerdi.

Ancak bütün bu gelmeler-gitmeler ve bizimle görüşmeler sadece insanî buutluydu ve dava adına değildi. Zaten başka türlü de olamazdı. Zira yanlış bir etki bütün şiddetiyle devam ediyordu. Buna çokları, doğru olmasa da ağabeylerin etkisi diyecekti. Bir manada psikolojik atmosfere onların görüş ve düşünüşleri hakimdi. Onların dışında birileri bir içtihad hatası içindeydi. Onları kendi hesaplarına konuşturan hizmetkârlar da vardı. Bu da en yumuşak ifadesiyle kendini bilmemek demekti. Hatta bu ihanet bile sayılabilirdi. Genel hava bu olunca kimseye bir şey anlatmak da mümkün olmuyordu.

Mektupçu'da kalırken şiddetli bir baş travması geçirdim. Tuvaletin tavanı çok basıktı ve içeri girerken başımı oraya çarpmıştım. Öyle ki, eğer tavan kırılabilecek cinsten olsaydı mutlaka kırılırdı. Ben bunu o günkü hadiselerle alâkalı olarak yorumladım. Bu travmadan sonra günlerce hasta yattım. Öyle ki sürekli içim bulanıyordu. O zamanlar Sebahaddin Atalay Bey yanımdan hiç ayrılmadı ve bana çok iyi baktı. Dr. Ahmet Bey kimseyle görüşmemem gerektiğini söylemişti. Kimseyle görüştürülmüyordum; bu arada ziyarete gelen yakın arkadaşlardan bir kısmını da geri çevirmişlerdi. Tabii ki bundan benim haberim yoktu. Zafer Bey'in ısrarıyla bir-iki gece de onların Bornova'daki evinde kalmıştım. Orada da sıkıldım. Oranın umumî havası da buruk gönlümü çok tatmin ve teskin edecek mahiyette değildi.

Travmadan dolayı içimde bir 'anguas' ve şiddetli iç sıkıntısı vardı. Bir gece Bursa'ya gitmek üzere bilet aldım. (Bilmem ki Bursa'da kimi düşünmüştüm!) Ancak daha sonra arabada kararımı değiştirerek Akhisar'a Şahin Hocaefendi'nin yanına gittim. Hiç unutamayacağım; beni çok iyi karşıladı ve bana çok iyi baktı. Gündüzleri beraber oturup sohbet ediyor, geceleri de o gidiyor, ben de müdür odasında kalıyordum. Giderken yanımda Tirmizi'nin elcâmi'us sahihini de götürmüştüm. Ve onu orada kaldığım bir haftalık süre içinde bitirmiştim. Şahin Hocaefendi'nin ikliminde çok bereket vardı. Ara-sıra da olsa beraberce dışarıya çıkıp biraz dolaşıyorduk...

İşin acı tarafı, bu bir haftalık süre içinde yine hiçbir arkadaş tarafından aranmadım. Telaş çok keskin olacak ki, beraber kaldığımız insanlar dahi, bu nereye gitti, diye bir kerecik olsun arama ihtiyacı duymamışlardı. Halbuki değil insan, evin kedisi dahi bu kadar süre ortadan kaybolsa, mutlaka aranır ve sorulurdu. Yapayalnızdım. Gidecek yerim de yoktu. Çaresiz, Mektupçu'daki eve geri döndüm.

Diyanetçe, önceleri dilekçemize müspet cevap verilip, vaaz etmemize müsaade edildiği halde, daha sonra yine vaazdan men edildim. Şaban Düz Hocaefendi ve Osman Kara Hocaefendi de benimle aynı durumdaydı. Sıkıyönetim üçümüzün de İzmir'den sürülmesi hususunda Diyanet'e baskı yapmış ve Diyanet de ister istemez bu baskıya boyun eğmek zorunda kalmıştı... Artık, ikinci bir emre kadar vaaz edemeyecektik... O sıralarda İbrahim Ulvi Bey, Özlük İşler'inde bulunuyordu. Bana, Ankara'ya gelmem hususunda haber göndermişti. Gittim.. Durumu anlattı ve 'İzmir' dışında nereyi istersiniz?' diye sordu. Bizim İsmail Hoca, Edremit'teydi. Benim için teselli olur düşüncesiyle ben de 'Edremit olabilir.' demiştim. Ve böylece tayinim Edremit'e yapıldı. Bu arada Şaban Düz Hocaefendi'yi Nazilli'ye, rahmetli Osman Kara'yı da Turgutlu'ya tayin etmişlerdi.

Gerçi Edremit'e tayinimi istemiştim ama, oraya gitme niyetinde değildim. Edremit Müftüsü Remzi Bey, yanında Arif Çağan ve rahmetli Hakim Necmeddin Güvenli beylerle birlikte Mektupçu'daki eve kadar geldiler. Israrla Edremit'e gitmemi istediler. Adeta benimle yalvarırcasına konuşmuşlardı ki onlardaki bu sıcaklığı da aslâ unutamam ve 'Ne olur gel, orada da hizmet olur!' dediler. Evet, onlardaki bu ciddî talep ve arzu cevapsız bırakılacak gibi değildi. Her şeye rağmen kararsızlığımı görünce:

İstifa etmeyi mi düşünüyordunuz? dediler.

Evet, dedim zira Edremit'e gidip gelmem çok zor olacaktı. Şimdiki gibi bol vasıta da bulunmuyordu. Zaten arkadaşlarımızın hemen hiçbirinin özel arabası yoktu. Ayrıca, hizmet edecek arkadaşlar ve potansiyel güç de İzmir'deydi. Buradaki dine hizmetin ve hizmet etmek isteyenlerin yönlendirilmesi gerekiyordu. Bana ait vazifenin ağırlık merkezi olarak da İzmir'i düşünüyordum. Bütün bu mülahazalara rağmen, ricacıların ricasını kıramayarak gidip vazifeye başladım...

Rahmetli Hakim Bey, Arif Çağan Bey ve Müftü Remzi Bey sizi daha önceden tanıyorlar mıydı ki gelmeniz hususunda bu kadar ısrarlı talepte bulundular?

Tanıyorlardı; zira daha önce Edremit'te vaaz vermeye gitmiştim. Zaten onlar da İzmir'e gelip gidiyorlardı. Hatta kahve sohbetlerine geldiklerini hatırlıyorum.

Bu arada mahkemeniz de devam ediyordu değil mi?

Evet. Ancak bir müddet sonra mahkeme neticelendi ve biz mahkûm olmuştuk.

Hakkınızda verilen hüküm neydi?

Eğer hafızam yanıltmıyorsa ve doğru hatırlayabiliyorsam, beni 163. maddenin 4. fıkrasına göre cezalandırmışlardı. Üç sene ağır hapis, bir sene Sinop'a sürgün ve amme hizmetinden memnuniyetime hüküm verilmişti...

Ceza infaz edildi mi?

Hayır. Dosyalarımız temyizde iken umumî af ilan edildi ve bütün cezalar düştüğü gibi bizim cezalarımız da düşmüştü...

Mektupçu'daki evde bir seneye yakın kaldığınızı söylemiştiniz. Daha sonra nereye taşındınız?

Hatay semtindeki Kardeş Apartmanı'na taşındık. Hikâyesi şu: Biz Edremit'te yazın dinlenirken, İsmail Bey, Safvet Senih Bey'le görüşmüşler. Beraberce daha genişçe bir evde kalmamızı kararlaştırmışlar. İsmail Bey'in, Nef'i Bey'le Karşıyaka'daki vazifesinden dolayı bir irtibatı vardı. Karşıyaka Müftülük binası Nef'i Bey'indi ve İsmail Bey de orada çalışıyordu. Bizim kaldığımız daire Nuri Yemişçi Bey'indi ki, Nef'i Bey'in bacanağı oluyordu. Burası, Mektupçu'daki evle kıyas dahi edilmeyecek kadar kullanışlı ve genişçe bir daireydi. Üç odası bir de salonu vardı; 1000 liraya kiralamıştık. Parayı kendi aramızda toplayıp verecektik. Burada İsmail Bey, Safvet Senih Bey, M. Çiftlikli Bey ve bir de ben kalacaktım. Mehmet Atalay Bey de ara sıra gelip gidiyordu. O zamanlar Mehmet Küçük'ü de yanımıza almıştık. Halil İbrahim Bey ve Ahmet Özer Beyler de bir ara bu evde bizimle beraber kalmışlardı. Mektupçu'daki evi, içinin eşyasıyla Aydın Koyuncu Bey'e bıraktık. Hatta benim uzunca bir dolabım vardı. Üzerine kadifeden yeşil bir perde örtüyordum. Kestanepazarı günlerinde kampta da bu dolabı kullanmıştım. Kitaplarımı ona koyuyordum ki, bıraktığım eşyalar arasında o da vardı.

Edremit'e İzmir'den mi gidip geliyordunuz?

Evet. Edremit'e, Mektupçu'da kaldığım süre içinde hep İzmirden gidip geldim. Ancak yazları dinlenme maksadıyla hep Edremit'te kaldım. İlk Ramazan Edremit'te Kurşunlu Camii'nin bünyesinde küçük bir mekanda kaldım ki buranın iki odası vardı. Onlardan birini benim kalabileceğim hale getirmişlerdi. Ancak bu günlerde çok şiddetli böbrek sancılarım oldu. Böbreklerimde taş varmış. Sancılar bazen bayıltacak kadar şiddetli oluyordu. Hatta bir defasında Hacı Kemal ve Dr. Mustafa Asutay beyler gelmişlerdi. Sancı onların yanında tuttu. Terden sırılsıklam olmuştum. Bu durumda vazifeyi sürdürebilmem çok zordu. Onun için Ramazan'ı tamamlayamadan izin alıp ayrıldım.

Ne var ki, gidip gelmeler de çok zor oluyordu. Daha önce de söylediğim gibi, hem umumî vasıtalar seyrekti, hem de yakın arkadaşlardan hiçbirinin arabası yoktu. Edremit'te vazife yaptığım sürece hep umumî vasıtalarla gidip geldim. Hususî araba ile ya bir ya da iki defa gidip gelmiş olabilirim.

Dostların attığı gül dahi kanatır, oysaki çok kere dostlardan başıma balyoz yiyordum. Böyle bir durumda acı ve ıstırabımı içime atmak zorundaydım. İçin kan ağlayacak ama; dudaklarında sürekli tebessüm olacak. Veya sana kan kusturanlara sen kızılcık şerbeti ikram edeceksin... Bunlar söylendiği kadar kolay şeyler değildir. Ancak, dava adına bütün bunlara katlanmak gerekiyordu.

Bu dönemde, arkadaşlarla ilgili rahatsızlıklarınız tamamen ortadan kalkmış mıydı?

Tam kalktığı söylenemez. Zaten hiçbir zaman insanlar arası münasebetler tam düzelmemiştir. Bizimkiler de kendi aralarında meşveretler yapıyor, kararlar alıyor. 12 Mart'ın boşluğunu devam ettiriyorlardı. Hatta bir defasında benim yüzüme karşı, 'Biz arkadaşlarla istişare toplantısı yapacağız, isterseniz siz de gelin.' demişlerdi. Bu bana hapisten daha çok dokunmuştu. Tabii ki gitmedim. Ancak daha sonra bunlarla teker teker görüştüm; nedamet etti ve özür dilediler...

Başka yerlerden gelen bazılarının hali ise yangından mal kaçıran adamın tavrına dönmüştü. Önüne gelen İzmir'e geliyor ve istediğini önüne katıp istediği yere götürüyordu. Anlattıkları menfi şeyler en yakın arkadaşları bile sarsabiliyordu. Zannediyorum, bir çoğunda da, benim hakkımda 'Yıkılıp gitmeye mahkûm bir adam, artık bununla bir iş yapamayız' imajı uyandırılmıştı. Arkadaşların bir kısmı da düşünce ve fikir adına saman çöpü gibi her gelen dalgayla bir tarafa sürüklenip gidebiliyordu. Elbette ki bu kadar dalgalanan bir toplumda istikrar temin edilemezdi. Hele bunlarla, aynı çizgide omuz omuza vermek imkânsız gibiydi. Çünkü kimin, ne zaman bulunduğu çizgiden kayacağı ve kaydıktan sonra da ne yapacağı belli olmuyordu. Arkadaşlarla teker teker görüşmem kısmen faydalı olmuştu. Daha sonra aramızda bir istişare düşüncesi oluşturduk.

Birbirimizle dayanışma içinde olacağımıza dair ilk ciddî görüşmeyi Hüseyin Kaptan'ın evinde yaptık. Onun evi de Kardeş Apartmanı'ndaydı. İsmail Bey'in, M. Ali Bey'in ve H. Kaptan Bey'in bu görüşmeyi teminde şükranla yâd edeceğim katkıları olmuştu. Onların bu civanmertlikleri bende ve benimle aynı düşünceyi paylaşan herkeste bir yâd-ı cemil olarak kalacaktır.

Bütün bunlara hizmet adına bir sarsıntı geçiriliyordu nazarıyla da bakılabilir. Kim bilir belki de bunlar yeni bir tekevvünün sancılarıydı. Ne var ki bu hadiseler her defasında beni iki büklüm ediyordu. Dostların attığı gül dahi kanatır, oysa ki çok kere dostlardan başıma balyoz yiyordum. Böyle bir durumda acı ve ıstırabımı içime atmak zorundaydım. İçin kan ağlayacak; ama dudaklarında sürekli tebessüm olacak. Veya sana kan kusturanlara sen kızılcık şerbeti ikram edeceksin... Bunlar söylendiği kadar kolay şeyler değildir. Ancak, dava adına bütün bunlara katlanmak gerekiyordu.

Meselâ: Bazen bazı meseleleri görüşmek için bir araya geldiğimizde bazı arkadaşlar kendi aralarında kaş-göz işareti yapmaya kadar varan sorumsuzca davranışlara girebiliyorlardı. Elbette ki böyle ciddiyetten uzak bir atmosferde, cihanın en ciddi meseleleri görüşülemezdi. Tabii ki ben de kalkıp gidiyordum.

Çocukluğumdan beri namazıma karşı hassas yaşadığımı söyleyebilirim. Onu zedeleyebilecek her şeyden mümkün mertebe kaçınmış ve uzak durmuşumdur. Abdestimde olduğu gibi yediğime, içtiğime dikkat ettim zannediyorum. Buna rağmen hep imamete başkalarını geçiriyordum... Tabii herkesin arkasında namaz kılmaya da gönlüm razı olmuyordu. Bazıları abdestte, bazıları yediğinde-içtiğinde dikkatsiz olabiliyordu. Ve şüpheli şeylerden kaçınmada hassas davranmayabiliyordu. Bu açıdan, ben de imamete gönlümün kabullendiğini geçiriyordum. Fakat bu da diğer arkadaşları az dahi olsa kıskançlığa sevk ediyordu. Öyle ki bazıları imamete geçirsin diye gözümün içine bakmaya başlamıştı. Bu da beni son derece rahatsız ediyordu.

Birgün, Mustafa Özcan, bu durumla ilgili olarak bana, 'Büyüklerimiz namazları bizzat kendileri kıldırıyorlardı, zaruret olmadıkça da bu kaidelerini bozmamışlardı, siz de aynı şekilde yapsanız.' dedi. Zaten benim de başka çarem kalmamıştı... Ancak bu da bazı arkadaşlarda rahatsızlık yapacaktı. Her nedense bunu bir türlü kabullenmiyorlardı. Hatta bazen ben daha odamdan çıkmadan -sünnetleri odamda kılıyordum- kamet getirip birini imamete geçirdikleri de oluyordu. Eğer imamete geçirdikleri takva, zühd açısından benim gönlümün kabullenmediği bir insansa, bu da beni fevkalade rahatsız ediyordu...

Böyle tuhaf davranışlar, bende fevkalade bir hassasiyet hasıl etti. Artık her gün hususî oturup konuşma ve baş başa verip bir şeyler anlatmanın hasıl edeceği fitneleri düşünüyor ve tir tir titriyordum. Bu arada eskiler de boş bırakmıyor, gelip-gidip bazı arkadaşlarla görüşüyorlardı. Görüştükleri bazı kimselerde de, mutlaka bize karşı bir bulantı meydana gelebiliyordu. Bu arada vefalı davranan arkadaşlar da yok değildi. Meselâ, bu manada bir Mehmet Ali Bey'in, bir Mustafa Özcan'ın ve İ. Büyükçelebi'nin beni rahatsız edecek davranışlarını görmedim diyebilirim. Mustafa Özcan'ın köylü tarafları vardır; fakat bana karşı hep sadık ve vefalı davranmıştır. Hele onun bazı tecessüsleri hizmetimiz adına çok işe yaramıştır. Barbaros Bey'i yanıma almama da o sebep olmuştur. Birgün geldi ve bana: 'Namık Kemal Lisesi'nde okuyan, temiz bir arkadaş var. Onu, bazılarının yanında gördüm. Kafasını çelebilirler diye endişe ediyorum.' demişti; ben de onun kastettiği temiz nasiyeli Barbaros'u yanıma aldım ve 'Sen benimle kal.' dedim... O tarihten itibaren de bazı zarurî kesintilerin dışında Barbaros Bey'i hiç yanımdan ayırmadım.. daha doğrusu o hiç ayrılmadı.

Bu arada kafalarını çelmesinler diye yanıma aldığım talebe sayısı hiç de azımsanacak gibi değildir. Her şeye rağmen çok az dahi olsa bir kısım ayrılanlar da olmuştur. Onlardan bazılarını hemen ayrıldıkları gece bulup geriye getirmeye muvaffak oldu isek de, bazıları uzun zaman soğukluğu sürdürmüştü. Fakat, Allah'a şükrediyorum ki, hepsi de şimdi aynı çizgiyi paylaşan arkadaşlar arasında..

İzmir'deki hizmetten adam koparmanın, hizmet kabul edildiği bir devreydi bu dönem. Bazıları tarafından îmân ve Kur'an hizmeti'ne ihanetle suçlandığımız o günler hayatımız hep, kaktüs yutar gibi ıstırap yudumlamakla geçiyordu. Ama, sabretmekten başka elden ne gelirdi ki, sırları sineye gömmekten gayri dört duvar arasına.

Birgün yine büyükler kendi aralarında karar almışlar. İki-üç gün sonra da bana gelip; 'Biz kendi aramızda istişare ediyoruz; fakat isterseniz sizinle ve (bir iki isim daha saydılar ki, söyledikleri isimler hep hizmetten ayrı kabul ettikleri isimlerdi) şu, şu arkadaşlarla da bir araya gelip bazı hususları görüşebiliriz.' dediler. İşte o zaman sabrım taştı ve oldukça acı konuştum. Hatta sözümün bir yerinde şöyle dediğimi de hatırlıyorum:

'Allah aşkına söyleyin bana! Siz Bediüzzaman'a neyinizi feda ettiniz? Hangi izzetiniz, hangi itibarınız, hangi şöhretiniz ve hangi ilminiz vardı da onları ayak altına alıp Bediüzzaman'a talebe oldunuz. Bilakis, bu intisapla siz şeref kazandınız, omuzlarda taşınır hale geldiniz, şimdi de tek tasarruf sahibi gibi gelmiş bana şunu-bunu söylüyorsunuz.'

Bütün hayatımda kendilerine hep saygı beslediğim kimselere konuştuğum ilk ve son en ağır ifadeler bunlar olmuştur. Keşke bu kadar dahi onların gönlünü incitecek bir ifade kullanmış olmasaydım... Neylersin ki sabrımın tahammül cidarları bir bir yıkılmış ve ben böyle konuşmaya kendimi mecbur hissetmiştim. Gelen kimseler beni dinlediler ve gayet olgun davrandılar ve bana 'Siz tamamen haklısınız.' diyerek sözlerimi tasdik edip ayrıldılar.

Tabii umumî havada hiçbir değişiklik olmadı. Herkes bildiğini okuyor, hizmet adına gıybet ediliyor ve içtihat hataları sürüp gidiyordu. Hatta şunu bunu tahkir için, teşbih ve benzetmelerde hiçbir şer'i ölçü tanınmıyordu ve İzmir'de bir hengamedir devam edip gidiyordu. Yer yer, bu güzel ve muhlis insanlar, benim saflardan daha saf kardeşlerim nasıl oluyor da, bazı hususları göremiyor ve bu yanlışlıkları yapabiliyorlar, deyip hayretten hayrete giriyor; bazen bunları Rabb'imle aramdaki kulluk münasebetini, gerektiği ölçüde koruyamamış olmanın keffareti sayıyor ve teselli oluyor; bazen de, kendi kendime: Hani dünya toplanıp mekanize birlikleriyle üzerime gelse bile umursamam, vazifemi yaparım diyordun. Şimdi çok daha küçüğüne dayanmalı değil misin? gibi düşüncelerle nefsimi sorguluyor ve: demek ki, dahili bir zerre gâile, harici dağlar cesametindeki problemlerden daha ağırmış deyip inliyordum.

Bütün bunlar olurken ben yine de Edremit'e gidip-geliyor ve vaazlara orada devam etmeye çalışıyordum... Bu arada Talebelerle bir araya gelip görüşmelerimiz de eksik olmuyordu. Ancak, ben istiyordum ki, has dairede arkadaşlarımızla iman ve Kur'an'a ait her meseleyi görüşelim. Bu konuda ilk düşündüklerim, Yusuf Pekmezci, Hacı Muammer ve Zafer Bey oldu. Ancak hiçbirisinden müspet cevap alamadım. Demek ki, bir süre daha beklemem icap ediyordu...