Yazdır

Ma'bedlerin Sırlı Dünyası

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori Günler Baharı Soluklarken

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Bizim dünyamız, ilâhî sanatın, ilâhî sanattaki tabiî güzelliklerin baş döndürücü mübalâğalara ulaştığı, varlığımızın esasını teşkîl eden maddî-mânevî dinamiklerdeki tenasübün büyüleyici bir armoni hâlini aldığı, güzelliğin kemâlle, kemâlin de güzellik ile kuşaklaştığı bir sihir ülkesidir. Sînesi bediîyâta açık mütehassısları hayretten hayrete sürükleyen ve güzellik tiryakilerini mest eden bu güzeller güzeli dünya; mabetleri, tekyeleri ve zâviyeleri ile daha bir büyülü derinliğe ulaşır.

Evet, ülkemiz hemen her zaman, yeryüzünde sonsuzluğun rasathaneleri bu kutlu yuvalarla âdeta deryalar kadar mehibleşip ebediyet düşüncesi ile dalgalanır; gökyüzü kadar derinleşip ihtişamla gönüllerimize akar. Evet, bu ülkede ibâdet ve ibâdet düşüncesi, kulluk ve kulluk felsefesi, tâ eskilere, eskilerden de eskilere dayanan câmileriyle, minâreleriyle, minârelerden yükselen ezanlarıyla, gözlere ışık saçan, gönülleri hoplatan semâvî edalara ulaşmıştır. Hele, duyguların duru, düşüncelerin uhrevî, sokakların emin, çarşı-pazarın da nezih olduğu dönemlerde o, güzellik ve câzibesine doyum olmayan cennet yamaçları gibi tüllenmiş ve âdeta bir semâvî ülke haline gelmiştir.

Biz, dünden bugüne bu ülkede ibâdet saatlerini, ezan seslerini hep gök kapılarının gıcırtıları gibi duymuş, dinlemiş ve ötelere açıldığına inandığımız bu menfezlerden sonsuzluğu rasat etmeye koşuyor gibi mabede koşmuş, ibâdetle gerilime geçmiş ve ötelerin hülyalı âlemlerine açılmışızdır. Evet, hemen her zaman, ezan ve ibâdet dakikalarında güya öbür âlemin rengârenk güzellikleri ve meleklerin ruhlarımızı kanatlandıran nefesleri gönüllerimize doluyor gibi olmuş ve varlığın daha bir bayıltıcı hâl aldığı o sihirli zaman parçalarında daha esrarlı bir güzellik ruhlarımızı sarmıştır. Ülkemiz kadar güzel ve füsunlu ve biraz da gönüllerimize uhrevî rikkat salacak şekilde hüzünlü bir başka yer görmedim.. ve göreceğime de ihtimal vermiyorum.. bilhassa, göklerin yere tenezzül mevsimlerinde ve mabetlerden ışıkların boşaldığı günlerde o efsanevî güzellik âdeta tasavvurlar üstü bir hâl alır ve bize yerin-göğün füsûnunu birden yaşatır... Evet, bu büyülü günlerde mabetlerin çevrelerine serpiştirilmiş bulunan bütün evler ve bu evleri saran mahalleler bir bir silinir ve ortada sadece, şerefelerindeki kandilleriyle başını yıldızlar arasına sokan minâreler, minâreler arasındaki mahyalar ve bu ışık dantelası içinde o buğulu ve mehip görünüşleriyle mabetler kalır. Kalır da, günde birkaç defa minârelerinden boşalan lâhûtî sesler bütün çevreyi sarar, bütün sîneleri hoplatır, herkesi ve her şeyi kucaklar ve göklerin meçhul fakat aydınlık derinliklerinde gezdirir. Öyle ki, herkes kendini, ötelerin ışığıyla sarılmış ve sonsuza doğru kayıyor gibi hisseder, her an ayrı bir mârifet iklimiyle tanışır, her an ayrı bir ledünnî zevkin eşiğine kadar ulaşır.. ve şayet bu fikrî seyahatın şuurunda ise, her an ayrı bir irfan derinliğiyle başkalaşır ve bambaşka şeyler duyar ve yaşar.

Bu ülkenin gerçek sesi ve mûsikîsi, günün hiç bir saatinde susmayan ve her vakit bir değişik buudda kendini hissettiren mabetlerden, ibâdetin o her zaman hissedilen ışıklarının büyüleyici manâlarından ve aşk u şevkin gönüllerimizi hoplatan derinliklerden gelir.

Ma'bede bazen, en derin ve en mahrem fısıltılarıyla içlerimize inşirah salar ve ruhlarımızdaki ihtiyaçları, arzuları, hülyaları bir bir tatmin eder, herkesin his ve düşünce dünyasına göre mutlaka ona bir şeyler anlatır ve dikkatini çeker...

Ma'bed bazen öyle derin bir lezzet ve iştiyakla duyulur ki, sanki onun o ışıktan ikliminde herkes ebedî yolculuğa azmediyormuş da, bir sırlı, bir bilinmez yol telaşıyla eli-ayağı dolaşıyor, heyecandan heyecana sürükleniyor gibi olur; olur da, yer yer dağınıklığa düşer, zaman zaman ciddîleşir, bir yakarışın inşirahıyla dopdolu, bir de yakarışın endişesiyle sapsarı.. kâh yeryüzünde mesafelerle savaşıyor gibi yol alır.. kâh göklerde zaman üstü keyfiyetlere ulaşır ve mesafelerin üstüne çıkar.. ama mutlaka, O'nu düşünür, O'nu sayıklar ve hep O'na ermenin yollarını arar.

Ma'bed, her zaman değişik telden sesler verir ve hiçbir zaman bütün bütün sessizleşmez.. onun aydınlık ikliminde hemen her vakit gizli-açık bir mırıltı duyulur ama, herkes onu sezip anlayamaz. Bu mırıltılar bazen minâre endamlı, bazen kubbe görkemli nağmeler halinde bütün ufkumuzu sarar ve her yerde 'tın tın' duyulur ve her bucak onun aksisadâsıyla inler. Bazen de, minârelerin şerefelerinden, mescitlerin mihrap ve minberlerinden yükselerek havada tatlı tatlı dalgalanır, dalgalanıp varacağı yere varır; sonra da yukarılardaki nemlerin çiy noktasına ulaşınca yağmurlaşıp yeryüzüne geri döndükleri gibi, onlarda değişerek, katlanarak rahmet damlaları haline gelerek başımıza boşalırlar.

Ma'bed, her yanıyla, ruhumuzun alışık olduğu bir nesneymiş gibi, bizim için her zaman hisli, içli, yumuşak ve mûnis olmuştur. Onun harîminde her defasında ayrı ayrı şeyler duymuş, ayrı ayrı şeyler hissetmiş ve ibâdetlerimizle, zikr u fikrimizle bunları dile getirmeye çalışmışızdır.

Ma'betlerin hayat ve maneviyat tüten iklimlerinde, bütün göklerin ve gökler ötesi ışık âlemlerin derinlik ve parıltıları ışıldar durur. Evet, oralarda, göklerden yeryüzüne inmiş gibi durmadan parıldayan.. ve şerefelerin çevresindeki kandillere, minâreler arasındaki mahyalara ve câminin içindeki avizelere çarparak gelip gönüllerimize akan, aktıkça da hislerimize daha bir derinlik kazandıran bütün bir ukbâ aleminin cümbüşü mevcuttur.. Ma'bed bazen, en derin gökyüzündeki yıldızlar kadar çok, ışığa uyanmış gönüllere öteden hep nurlar yağar...

Bütün muhteva ve manâsı, îmândan, düşünceden, duygudan, histen ve şiirden yoğrulmuş bu dünyada, insan, murakabe gibi engin sükutlardan, kulaklara cennet çağıltıları gibi gelip ulaşan seslerden, gözlere çarpıp duygulara akan ışıklardan buğu buğu ruhları saran manâlara kadar her şeyde gece-gündüz devam eden, yaz-kış sürüp giden bir hülya lezzeti duyar.

Evet, ülkenin karanlıklara gömülüp gittiği dönemlerde bile mabet o kendine has edâsı, o sırlı şîvesi ve o lâhût endamlı üslûbuyla hep kendi şiirini söylemeye devam etmişti. Herkes ve her şey daldığı uykulara daladursun, karanlıkların yine karanlıklarla boğuştuğu o dönemde mabet, Ak Çağın hususiyetlerine bürünerek, en engin hisler ve en beliğ ifadelerle en derin manâları seslendirmişti.

Bundan sonra da o; sesi-sükûtu, gölgesi-ışığı, maddesi ve manâsıyla şimdiye kadar sessiz sessiz sinelerimize boşalttığı ilhamlarını bundan sonra da boşaltmaya devam edecek.. ve öyle inanıyoruz ki, bütün samimi gönüllere sinmiş bu ruh, bu şiir ve bu manâ, ömürlerimizin ufûlüne kadar da kendine has renkleri ve ışıklarıyla yenilenip duracaktır.

Sızıntı, Temmuz 1992, Cilt 14, Sayı 162